nostradamusun kanguru

nostradamusun kanguru
[ dünyalı yazar ]

  • Genel Bilgiler
  • Karma Puanı: 5438.57
  • Kayıt: 2014-12-16 17:24:00
  • En son giriş: 2018-06-18 20:32:43
  • Genel İstatistikler
  • Takipçi Sayısı: 0
  • Aktif Tanım: 2686
  • Açılan Başlık: 512
  • Artı Oy: 5104
  • Eksi Oy: 1635
  • Alınan Artı Oy: 5722
  • Alınan Eksi Oy: 489
  • Alınan Favori: 50

nostradamusun kanguru - son oylananan tanımları

muharrem ince

hem muharrem ince, hem meral akşener; gerçek manada rte'yi yaralayabilecek, hatta nakavt edebilecek kişilikler.

ince, lafını esirgemiyor. çatır çatır konuşuyor, olan biteni anlatıyor. üstüne kattığı, uydurduğu bir şey de yok. zaten iktidarın korkusu da bu, ben bir iktidar yetkilisin çıkıp da ince'yi yalanlayabildiğini daha görmedim.

en fazla meclisteki vekil sıralarında otururken ''in len aşşşaaaaa'' diye bağırıyorlar ince konuşurken.
devamını gör...

ismail metin temel

iyi bir askerdir, askeri zekası muazzamdır, memleketin yetiştirdiği askeri değerlerdendir; kimsenin lafı yok. zaten mesleğindeki icraatlar ile ilgili kimsenin söz söylemeye hakkı yok.

ve lakin, konuyu evirip çevirip allem edip kallem edip ince'nin sanki askerliği ile ilgili bir laf etmiş gibi eleştirilmesini anlamıyorum.

cumhurbaşkanı sıfatı ile akepe genel başkanı bir diğer cumhurbaşkanı adayını eleştiriyor, komutan şak şak şak alkışlıyor. arkadaş; bu memleket ordunun siyasete karışmasından/alet edilmesinden yeterince çekmedi mi? bunda anlamayacak ne var? 15-20 gün sonra muharrem ince başkan olup da tayyip erdoğan'ı eleştirir ise onu da mı şakşaklayacak? adı iki yüzlülük olmayacak mı? erdoğan çıkıp bağırıyor şimdi ''ben hepsinin paşasıyım!'' diye; ince başkan olur da siyasi bir eleştiri yaparken aynı komutan alkışlamaz ise isyan bayrağı çekmiş algısı mı yaratılacak? ben size manşetleri söyleyeyim.

''şoook şoook... masadaki herkes alkışladı, komutan yüzünü çevirdi!''

öte yandan... orduda şahısların yüceltilmesi kadar da tehlikeli bir şey yoktur; bunu da harp okullarında ayrıca öğretirler. bu memleket adı duyulsun ya da duyulmasın yüzlerce askeri deha yetiştirmiştir, yetiştirmeye de devam edecektir. yüzlerce kahraman subayımız vardır, olmaya da devam edecektir.

bu mevzunun, hakimlerin düğmesiz cübbelerini cumhurbaşkanı karşısında iliklemeye çalışmalarından farkı yoktur. siyasi boyunduruğa işaret eder.

ordunun siyasi bir akıma çekilmesi ile bir vakfın kucağına itilmesi ile arasında fark yoktur. 15 temmuz'da en acı haliyle yaşadık, yaşamaya da devam ediyoruz.

madem öyle... yanlış siyasi hamlelere isyan eden, kardeşi şehit olan albayın niye apoletlerini sökmeye kalktınız? eleştirdi diye mi? şakşaklarken sorun yok, eleştirirken mi var?

bu memleketin siyasi lider alkışlayan askere ihtiyacı yok. bu memleketin ordu içinde siyasi reaksiyona hiç ihtiyacı yok.
devamını gör...

dünya sözlük öykü köşesi

2002 yılında orta çaplı bir atölyede hissetmeye başladım. tam hatırlamasam da kış aylarında olduğunu varsayıyorum zira dev kazanlara benzer sobaların eklem yerlerinde oluşan minik çatlaklardan özgürlüğüne kavuşan kül tanelerinin, tenime yapıştığını biliyorum. belki de fark ettiğim ilk şey oydu. boşlukta süzülen kül taneleri…

yaşlı bir adamın titrek parmakları arasında yağlı bir bez ile temizlendim neden sonra. bana karşı kibar davranmaya çalıştığının farkındaydım. arada sırada sanki duymamı istemezmişçesine mırıldanarak benimle konuştuğuna yemin bile edebilirim. hatta son kez kuru bir bez ile üzerimi temizlerken, ‘’hoş geldin’’ dediğinde şaşkınlığımdan cevap bile verememiştim. benden ne beklediğini bilmiyordum henüz. o yüzden susmak mantıklı geldi bana. insanların beklentilerini asla çözemeyeceğimden, gün bugündür de insanlara karşı hiç dillenmedim.

yaşlı adam benimle işini bitirdikten sonra kadife kaplı bir kutuya yerleştirdi beni. oraya girer girmez yalnız olmadığımı anladım. bir anda düzinelerce arkadaşım olmuştu fakat hepsi de korkuyor görünüyorlardı. kendilerine dokunmadan kutunun kapağını kapattıktan sonra yaşlı adam, yaklaşık sekiz sene boyunca yanımdan ayrılmayacak arkadaşım d81 bana seslendi;

‘’hey… ne zamandır dışarıdasın?’’

‘’bilmiyorum, fazla zaman olmadı.. bir bez ile be…’’ sözümü bitirmeden lafımı kesti.

‘’yenisin sen de o halde. hoş geldin d88…’’

adımı ilk kez orada duydum. bana d88 dediğinde ne demeye çalıştığını anlamamıştım fakat birkaç saniye sonra fark ettim ki hepimizin sırtında benimkine benzer bir çeşit kod bulunuyordu. benimki de d88’di.

içimde büyük bir boşluk hissediyordum. birden bire var olmuş fakat her şeyden haberdar bir halim vardı. neler bildiğimi, ne yaptığımı tam anlamıyla kestirmem mümkün değildi ama yıllardır yaşıyor gibiydim. aslında yaşıyor muydum, bir canım var mıydı bilmiyorum. ansızın oluvermiştim.

kutuda herkes birbirine mırıldanıyordu. ne konuştuklarına kulak vermek isterken en köşede, geldiğimden bu yana hiçbir şey söylemeyen biri dikkatimi çekti.

‘’sen..c..c11!’’ diye seslendim. ismini görmekte zorlanmıştım.

ona döndüğümü duyan herkes konuşmayı bir anda kesmişti. kutuda çıt çıkmıyordu. ona seslenmemin yanlış bir şey mi olduğunu düşünmek üzereyken boğuk bir ses ile yanıtladı beni.

‘’ne işe yararsın?’’

şaşırmıştım.

‘’sadece…’’ sözümü yine d81 kesmişti.

‘’tamam c11… daha çok erken… bilmiyor.’’

‘’neyi bilmiyorum?’’ sesim bir panik havasında çıkmıştı. etrafıma daha dikkatli bakmaya başladım aniden. hepsine teker teker bakıyordum. sivri uçlu, yarım parmak büyüklüğünde, altın renginde metal parçalardan ibarettik…

anlamam uzun sürmedi. hissettiğim anda ise tanrı şahidim olsun ki eğer bir insan kalbine sahip olsaydım, yerinden fırlayıp gitmişti. hepimiz birer kurşunduk. feci şekilde parçalanan, can alan, azrail’in birer oyuncağı; gelmiş geçmiş yaratılan en adi aletin birer parçası idik.

sustum. hepsi sustu. herkesin unutmaya çalıştığı bir şeyi dillendirmesem de akıllara getirmiştim. fakat bu durumun c11 ile ne ilgisi olduğunu bilmiyordum. bunu hiç öğrenemedim…

***

günler geçiyordu. minik bir kutunun içinde mi geçecekti tüm hayatım? yahut gün gelecek, biri beni bu kutunun içerisinden çıkartıp kullanacak mıydı? yok olup gidecek miydim ben de?

çaresizliği orada tanıdım. yapabileceğim hiçbir şey yoktu durmaktan başka. beklemek ne zor şeymiş meğersem… acaba diğerleri ne kadar zamandır bekliyordu? c11 mesela… hep burada mıydı? aralarına en son katıldığım doğruydu, en az bilgili olanları da; yine de hepsiyle hislerimiz aynıydı. c11’inse bizden çok daha yoğun şeyler hissettiğine tanık oluyordum. görünüşünden bir şey çıkarmak mümkün değildi, bizler gibiydi. ya aklından geçenler…

düşünecek olursam, var oluşumun ilk günlerinde dahi cinayet işliyordum. zaman öldürüyordum durmaksızın. biraz önce, benim gibi kendiliğinden oluşmuş bir saniyeyi öldürmüştüm mesela. ondan önce de bir saliseyi… benden başka bir şey de beklenemezdi öte yandan. sadece işimi yapıyordum. sevip sevmediğim tartışılırdı belki de, ama birini karşıma alıp da bunu konuşmam mümkün değildi. ne diyecektim hem?

‘’hey, niye üzülüyoruz ki? herkes bizi olduğumuz gibi kabullensin. yehuuu..!’’ diye bağıracak mıydım neşeli bir ses tonuyla; tabi ki hayır. bunlar da tam aklımdan geçen şeyler olmazdı üstelik. kendimi ifade edemiyordum.

nasıl hissetmem gerektiğini bile düşünür hale gelmiştim birden bire.

yine allak bullak olmuştum… öylece kendimi dinlerken, içinde bulunduğumuz kutu şiddetli bir şekilde sallandı aniden. sanki havalanmıştık. dışarıdan, beni yaratan yaşlı adamın sesine benzer sesler duyuyordum. bir kişiden fazlaydılar.

‘’bu son kutuyu ne yapalım?’’ dedi içlerinden biri.

‘’o kutu bizim ihtiyarın hediyesi… patronun haberi yok, kendimize ayıralım.’’

işler hiç iyiye gitmiyordu. gerçi benim için değişen bir şey olmazdı. orada ya da burada olmam arasında bir şey fark etmeyeceğinden, günlerdir öylece durmanın dışında bir şey gerçekleştiğine seviniyordum. ama şu patron kimin nesiydi acaba? sanırım onu hiç göremeyecektim.

eğer bir kurşunsanız ve kendi sonunuzu biliyorsanız, kimin elinde olduğunuzun önemi yoktur. çünkü öldürmenin iyisi ya da kötüsü olmaz. öldürmek, iyi taraf ile kötü taraf arasında bir sebep değildir. sebep, kurşunun kendisidir.

o yüzden şu bahsedilen patronun silahında olmak ile dünyanın en iyi insanının silahında olmak arasında bir fark göremiyordum.

ben bunları düşünürken sallantılı seyahatimiz birden bire sona erdi. seslerden anladığım üzere bir araba bagajı içerisine konmuştuk. daha sonra biri arabayı çalıştırdı ve çalkantılı seyahat yeniden başladı.

diğer kurşunlar telaşlı görünüyorlardı. belki de numara yapıyorlardı. yahut galeyana kapılmışlardı, sadece ortama ayak uyduruyorlardı; bilemem.

seyahatimiz çabuk bitti. araç durduğunda bütün kurşunlar da konuşmayı kesti. sessiz geçen birkaç dakikanın ardından bagaj kapağı açıldı ve biri bizi tekrar eline aldı.

‘’acele et…’’

hepimiz kutunun dışından gelen seslere dikkat kesilmiştik. belli ki bizi görülmememiz gereken bir yere götürüyorlardı. tıkırtılardan anladığım üzere bir kapıdan içeri girdik ve bizi taşıyan adam gür bir sesle bağırdı;

‘’niko! alışveriş saati!’’

‘’geldim, geldim…’’

anlaşılan yeni sahibimiz niko denen adam olacaktı.

‘’bir kutu kurşun, yeni yapım; ne kadar verirsin?’’

‘’bunaktan mı aldınız bunları?’’

‘’uyuz herifin tekidir ama işçiliği iyidir, biliyorsun. haydi uzatma, ne kadar verirsin bunlara?’’

‘’önce bir bakayım…’’ diye yanıtladı niko ve kutunun kapağını açtı.

loş bir odaydı, yine de bir müddettir karanlıkta kaldığımızdan dolayı ışık az da olsa içimi ürpertti. etrafıma bakındım, diğerleri de öyleydi. üşümüştük.

insanlar konuşmaya devam ediyordu. niko içimizden birini eline almış, taktığı değişik bir gözlükle kurşunu inceliyordu. en sonunda kurşunu tekrar kutuya bıraktı ve bizi getiren adamlara dönerek,

‘’burada yaklaşık 25 tane var. her silaha olmazlar, siz de fark etmişsinizdir. yine de soran müşteriler oluyor. o yüzden size iki bin dolar vereyim; zaten üç kişisiniz, beraber güzel bir gece geçirirsiniz.’’ dedi.

‘’tamam niko, pazarlık yok. kutu senindir.’’

ayaküstü yapılan para transferinden sonra niko kutuyu alarak çeşit çeşit silahların bulunduğu bir vitrine koydu. kutunun kapağını biraz aralamıştı, böylece tam olmasa da odanın hatırı sayılır kesimini görebiliyorduk.

‘’sence şimdi ne olacak?’’ diye sordu d81 birden bire.

‘’bilmiyorum’’ dedim, ‘’sanırım biraz daha bekleyeceğiz.’’


***
(sekiz sene sonra)



‘’bu kadın beni öldürecek…’’

oktay, yaklaşık 25 metrekarelik ofisinin her adımını söylene söylene turluyor, bir yandan da cep telefonundan aralıksız arama tuşuna basıyordu. birine telefon açtığında karşı tarafın ona yanıt vermemesi, hayatında nefret ettiği bir çok şeyin başında geliyordu. ne talihsizliktir ki karısı da onun bu huyuna aldırış etmeyip, kendi hayatını yaşamaya özen gösteriyordu.

‘’görünce açıyorum işte oktay! başlama yine!’’

sonunda telefona cevap vermişti.

‘’nerdesin sen?’’

‘’ay sana ne oktay?! çocuk gibisin… yıldız’ı okuldan aldım, eve gidiyorum.’’

‘’tamam, yarım saate evdeyim ben de.’’

‘’evde görüşürüz.’’

oktay, kaşlarını havaya dikip derin bir nefes aldıktan sonra ceketini askılıktan aldı ve odasından çıkarak kapıyı kapattı. hızla merdivenlere yöneldi ve sanki biri ardından kovalarmışçasına koşturarak basamakları indi. zemin kattaki otoparka girdi, arabasının yanına giderek kapısını açtı ve tekrar derin bir nefes aldıktan sonra arabayı çalıştırdı.

eve vardığında kapıyı 17 yaşındaki kızı yıldız açtı.

oktay kızını çok seviyordu. buğulu gözleri, bebekliğinden bu yana ışık vurduğunda pırıl pırıl parlıyor, ışık saçarcasına göz kamaştırıyordu. ismini de bu sebeple yıldız koymuşlardı.

kızına sarıldı, alnından öperek sordu;

‘’annen nerde?’’

kızın yüzü düştü bir anda.

‘’bilmiyorum…’’ diye yanıtladı.

‘’pervin..pervin!’’

‘’çıktı baba… geç gelirim dedi.’’

‘’hay ben…’’

cümlesini tamamlayamadan kızın gözleri dolmaya başladı. oktay telaşlanmıştı.

‘’yıldız ne oldu? anlat bana çabuk!’’

kız haykırarak ağlamaya başladı. sanki içinde patlayan bir yanardağ varmışçasına sarsılıyordu. babasına sarıldı ve yüzünü göğsüne gömdü.

‘’kızım noldu… ah…’’

yıldız, hıçkırıklar arasında yanıt verdi.

‘’annem… galiba kaya’yla birlikte… erkek arkadaşım…’’

adam bir an durdu. duyduğu şeyi kafasında oturtmaya çalışır gibi bir hali vardı. neden sonra, kendine gelerek kızını omuzlarından tutarak sarsmaya başladı.

‘’ne dedin sen?!’’

‘’yapma baba...dur…’’

kızın daha fazla dayanacak gücü kalmamıştı.

‘’sen..nasıl…’’

oktay ise birkaç saniye önce duyduklarından dolayı deliye dönmüş gibiydi. kızının omuzlarını sıkmayı bırakarak,

‘’ben gidiyorum…’’ dedi ve kapıyı sertçe vurarak dışarı çıktı.

yıldız’ın bir şey söylemeye hali yoktu. oracıkta dizlerinin üzerine çökerek ağlamaya devam etti.


***

senelerdir aynı açıdan ayı manzaraya bakmanın zorluğunu bilemezsiniz. hastane köşelerinde insanların ameliyathaneden çıkacak olan yakınlarını beklerken kalebodurları saymaları gibi, ben de dükkana girip çıkan insanları sayıyordum. zaman kavramının önemini yitirdiğimden ya da tozlanma haricinde bir eskime göstermediğimden midir bilinmez, hala çocuksu ve meraklı; bir o kadarda çekingen, kırmaktan korkan halim benim dogma kişiliğim olmuştu.

bugün, 9 temmuz 2010 ve ben hala insanları saymaya devam ediyorum. hepsine ceset adını koydum. hangi sayıda kaldığımı unuttuğumdan sonsuzluk misali ceset artı bir diye devam ediyorum. herkes cesetartı bir benim gözümde.

biraz önce gelen kadın mesela, oltasına misina istemişti. sarışın bir ceset artı birdi benim gözümde. katili kim olacak bilemiyorum elbette, belki benim gibi bir kurşun olur yahut minik kalbi birden bire mesaisini bitiriverir.

yine biri geldi. öfkeli duruyor. ve evet, işte niko… geç bile kaldı.

‘’buyurun beyefendi…’’

niko’nun bu kısık, çıkarcı ses tonu hep içimi ürpertmiştir.

‘’eski bir silah ver bana. ucuz olsun. karım olacak ****** için pahalı bir şeye gerek yok. bir tane de kurşun…’’

kızgın durmasına rağmen adamın sesi huzurluydu.

‘’tek kurşun?’’

‘’evet, bir tane…’’

niko, müşterisini bekletmeden dükkanındaki ufak bir odaya girdi ve birkaç dakika sonra elinde bir kutuyla geri döndü, kutuyu tezgaha koydu ve kutusunu açtı.

o an tutulmuş gibi hissettim. zaten hareket kabiliyetleri kısıtlı olan ben, tamamen dondum.

gümüş renginde bir silahtı… kabzası o kadar güzel işlenmişti ki, kendimi izlemekten alıkoyamıyordum. var olduğumdan beri ilk defa kendimi bir şeye ait hissediyordum. onun olmalıydım, o da benim.

ilk defa varlığımı ve amacımı inkar etmedim.

‘’bu silah tek bir kurşun için işini görür… ikinciyi kullanma, elinde patlar.’’ dedi niko.

‘’kurşunu da ver.’’

ölecek gibi hissettim. yakın olduğu gerçekti, genç adam kafayı kırmıştı anlaşılan. ben gibiydi belki de. insanlarla ortak yönümün olması iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi bilmiyorum ama, o silahla olmak için, buna bile razıydım.

neden sonra, bir anda kendimi niko’nun parmakları arasında buldum. diğer eliyle de silahı kavradı. o an içim cız etti… onu benden başka birinin hissetmesi hoşuma gitmemişti. sadece ben olmalıydım.

niko, silahın şarjörünü çıkardı, beni usulca içine yerleştirdi ve silaha geri taktı.

‘’ah… canımı yaktın.’’

sesi, duyduğum her şeyden güzeldi. akarsuyun üzerinde oradan oraya ziyaret eden bir meşe yaprağı kadar kırılgan ve yaşanmışlık doluydu. kendine çekiyordu, cevap vermek istedim, yapamadım.

‘’sana söyledim… canımı acıttın.’’

‘’ben…istememiştim…’’

öylesine birkaç kelime döküldü zihnimden. fakat duyduğu aşikardı; bekletmeden cevap verdi.

‘’biliyorum… üzgün müsün yoksa?’’

ne için üzgün olmalıydım acaba? canını yaktığım için mi? yoksa kendi sonuma yaklaştığımdan mı?

huzurluydum. bir o kadar da heyecanlı… tutkuyu hissediyordum, adını bilmediğim bu gümüş renkli silaha aşıktım.

‘’sen…’’ dedim, ‘’çok güzelsin.’’

tebessüm etti bana.

‘’bunu ilk söyleyen sen değilsin. ama bu kadar içten şekilde söylendiğini hatırlamıyorum. inanmalı mıyım?’’

‘’evet… şimdi anlıyorum.’’

‘’neyi anladın?’’

sorusuna cevap vermedim.

‘’herkes böyle mi hisseder?’’

‘’sadece aslını inkar edenler…’’ diye yanıtladı.

saatlerce konuştuk. aidiyet hissettiğim biriyle olmanın mutluğunu yaşadım.

‘’seni seviyorum’’ dedim…

‘’biliyorum… böyle olmasını istemezdim.’’ diye cevap verdi.

o an bir klik sesi geldi. silah kurulmuştu.

‘’seni sevi-‘’

cümlemi tamamlayamadan büyük bir gürültü koptu. cayır cayır yanıyordum. saliseler içinde gümüş renkli silahtan ayrılmış, havada süzülürken buldum kendimi. vücudumun kovan denen yarısı kopmuştu. parçalanmıştım. acıdan başka bir şey hissedemiyordum. aklımda ise sadece o vardı.

hissizleşmiştim. bana dakikalar kadar uzun gelen o bir saniye içinde, bir bedene saplanarak durdum.

kan kokusu hoşuma gitmedi.

silahı özledim…

ah…evet…ceset artı bir.



***

fulya yediği akşam yemeği sonrası televizyonun karşısına kurulmuş, akşam haberlerine bakınıyordu. birkaç zap’dan sonra sürekli takip ettiği kanallardan birinde durdu.


‘’ …bir cinayet haberiyle daha devam ediyoruz sayın seyirciler. bugün akşam saatlerinde kimliği açıklanmayan bir şahıs, kendisini aldattığı gerekçesiyle eşini başından silahla vurarak öldürdü.

alınan bilgilere göre eşinin, kızının erkek arkadaşıyla birlikte olduğunu öğrenen kızgın koca, bir silah satın alarak eşinin peşine düştü ve kızının erkek arkadaşının evinde yakalayarak öldürdü.

emniyet müdürlüğü’nün yaptığı açıklamalara göre aynı silah daha önce bir futbol holiganı tarafından ateşlenmiş ve küçük bir kız hayatını kaybetmişti. aynı silahın içinde ise c11 kodlu kurşun ateşlenmemiş halde bulunmuştu.’’
devamını gör...

dune

bakınırken bir sitede şöyle bir yorum gördüm;

''eğer dune’u okumadıysanız, bilimkurgu külliyatınızda çok büyük bir eksik var demektir.''

kendimi yalamış yutmuş deyü nitelendirirken* dumur oldum ansızın.

sanıyorum toplam 28 kitap var seride ve hepsi türkçe'ye çevrilmemiş.

(bkz: napalım yiyelim mi bekleyelim mi)
devamını gör...

cumhurbaşkanı olunca yapılacak ilk şey

kısa vadedeki vaatlerimi düzeyim ben de;

1. incirlik üssü başta olmak üzere tüm yabancı askeri üsler derhal kapatılacak.
2. benzin 4 tl, mazot 3 tl, lpg 2 tl'ye sabitlenecek.
3. köprü ve otoyol geçiş ücretleri 2 tl olacak; buradan elde edilecek gelir ile öğrenci yurtları yapılacak. (ah o yurtlar)
4. asgari ücret 2250 tl olacak. (kati suretle açlık sınırına yakın olmayacak - uzun vadede yoksulluk sınırının üstüne çıkartılacak)
5. en yüksek vekil maaşı 13bin tl olacak, kıyak emeklilik kalkacak.
6. hsyk kalkacak, tam bağımsız yargı sistemi gelecek.
7. seçim barajı %5 olacak.
8. özel okullara ayrılan paranın tamamı devlet okullarına aktarılacak.
9. kamu personeli liyakat esasına göre alınacak.
10. üniversite rektörleri, o üniversitedeki çalışanlar tarafından seçimle iş başı yapacak.
11. ''bu parayı nereden buldun'' yasası çıkartılacak.
12. tüm vatandaşların 250 tl'ye kadar doğalgaz, 70 tl'ye kadar elektrik, 50 tl'ye kadar su faturaları devlet tarafından karşılanacak.
13. yıllık kârı 10 milyonun üzerinde olan herkes, kazancının %50sini vergi olarak ödeyecek.
14. ötv %30'dan fazla olmayacak.
15. her türlü rüşvet çarkına dahil olmuş kişiler devlet memuru ise meslekten ihraç edilecek, 15 yıla kadar hapis istemiyle yargılanacak.
16. vekil dokunulmazlıkları kaldırılacak.

hodri meydan üleyn.
devamını gör...

yerli ve milli beyaz eşya

evin beyaz eşyası ankastresinden çamaşır makinesine kadar arçelik; herhangi bir sıkıntı yaşadığımı hatırlamıyorum.

yatırım amaçlı aldığım 1+1 daireye * de altus almıştım yine tamamını, öğrenciler kullanmasına rağmen yine problem yaşamadım.

aldığım ikinci 1+1 daireyi * ise heves ettim, biraz lüks döşeyeyim dedim, gittim bilindik lüks bir marka * aldım. talihsizlik midir bilmiyorum fakat çamaşır makinesi daha ilk senesinde inceden inceden su akıtmaya başlamış alt haznesinden, buzdolabı da halil sezai dinliyormuş da eşlik ediyormuş gibi nara atmaya başlamış ara ara.

üçüncü 1+1 daireye ise eşya alamadım henüz, param bitti. ona da vestel ya da regal alayım da combo yapmış olayım.

yerli malı haftasından bildirdim, sevgiler.
devamını gör...

kanalımı takip etmeyi unutmayın

vbloggerların çektikleri videoların başlangıç ve bitiş cümlesidir.

-herkese merhaba arkadaşlar videomu beğenirseniz kanalımı takip etmeyi unutmayın!

-videomu beğendiysenin layklayıp takip etmeyi unutmayın!

ben de imza mahiyetinde bundan sonra her tanımımın altına dip not olarak düşeceğim bu taleplerden. tanımımı beğendiyseniz artılamayı unutmayın. hatta tanımların başına da yazayım, bakınız vereyim artılamayı unutmayın deyü.
devamını gör...

sunta vs mdf

versusun mdf vs sunta olarak değişmesi gereken karşılaştırmadır. zira ahşap başka şey; plaka üretimi farklı şey.

mdf ağırdır, tutkal&toz presidir. sunta ise parçalı pres olduğu için daha hafif fakat daha dayanıksızdır.

salon mobilyaları ve banyo/mutfak alt modüllerinde mdf tercih edilmelidir. fakat mutfak/banyo tezgahlarında (yani suyun direkt temas edeceği yerde) yeşil sunta kullanılır. üst modüller için ise sunta gövde + mdf raf uygundur.

antikimyasal üretimler mdf ile yapılır, sunta kullanılamaz. o yüzden çocuk odaları mdf tercih edilir.
devamını gör...

muhendisin te cetveli

ben geldim. *

#6281968

yarı mamül üretiminde ham madde üzerinde verilecek planlanan fire ayrı; mamül üretiminde yarı mamül firesi ayrı, mamül ikmal firesi ayrı.

örneğin, standart bir mutfak üretiminde standart bir mdf plakanın ebatlanmasında vereceği fire bellidir, maliyetin içindedir. fakat paletlenen malzemenin yüzeyinde kabarcık olması/oluşması ön görülen bir fire değildir. malzeme ''b kalitedir ya da hurdadır'' fakat ilgili siparişin ''firesidir.''

ya da..

standart şartlarda bir alabalık havuzunda standart sayıda anaç bırakılan alabalıkların yavru kayıp firesi bellidir. fakat doğan yavru alabalıklardan erkeklerin tasnifi esnasında kaç dişi alabalık fire verileceği belli değildir. işlem ''zayiattır'' ve lakin o havuzun ''firesidir.''

özetle; planlanan fire maliyeti farklı şey, bir şey.
devamını gör...

nagehan alçı'nın yayınladığı erdoğan'ın üniversite diploması

diploma gerçek olsa erdoğan bütün söylenenleri yutmaz, milletin gözüne kafasına sokardı bu diplomayı... tüm dünyaya one minute diyen dünya lideri diploma konusunda mı susacak?

deniyor ki adam %50 oy almış diploma falan lazım değil. en güzel cevabı yine ince verdi; ben de çok güzel araba kullanıyorum o zaman bana da ehliyet lazım değil. aynı hesap.

t.c anayasasında cumhurbaşkanı olma şartları bellidir. 25 yaşında istersen 50 tane diploman olsun, olamıyorsun misal. niye? yaşın tutmuyor.

50 yaşında da istersen donald trump kadar nüfusun olsun dünyada, diploman yoksa cumhurbaşkanı olamıyorsun. bu kadar basit.

yasaların koruyucuları yasaları çiğniyor, millet alkış tutuyor ben şaşıyorum. beştepeki kaçak saray mesela.. mahkeme daha inşaat halindeyken durdurma kararı verdi, erdoğan bas bas bağırdı sıkıyorsa gelin durdurun diye. tık yok.

kendini hukuküstü bir adam ilan eden ve/veya o yolda tam gaz ilerleyen bir genel başkandan bahsediyoruz. pardon; diplomasını fetöcülerin imha ettiği iddia edilen bir başkandan.
devamını gör...

bimer'e şikayet edilen tek bir tanım yüzünden savcılığa ifade vermek

üzülerek söylüyorum ki, kavgamız bu yüzdendir.

telefonum mu dinleniyor, hesabım mı izleniyor, aman twittera yazsam başıma iş gelir mi, biri çıkar şikayet eder mi, 10 sene önce gittiğim dershane fetöcü çıkmış işimden olur muyum; dizayn edilen korku imparatorluğunda yaşıyoruz.

böyle mi ortamda da ne düşünce özgürlüğü olur, ne inanç özgürlüğü olur, ne ifade özgürlüğü olur, ne de üretim özgürlüğü olur. basit iftiralar ile senelerce tutuklu kalan insanları her gün televizyonda izliyoruz; o yüzden derviche'in tedirginliği ve isyanını anlıyorum.

iki gün sonra psikopatın biri çıkar da ''ya bu sitede sözlük ayağına örgütçülük yapıyorlar'' diyip iki tane muhalif twiti örnek diye gösterip şikayet etseler, derviche derdini anlatana kadar 2 sene geçer mevcut yargılama sürecinde.
devamını gör...

burak kut

yasandı bitti saygısızca aldatmanın tadına varınca
doğru söylesen kimin umurunda gözüme inanırım haydi zıpla!
şarkı sözleri ile kanguru ve yahut bir tavşanı terk etme çabasını gözler önüne sermiştir.
devamını gör...

kalamar kızartması

yanında sarımsaklı sosuyla servis edilir.

ne haşlanmış gibi ağızda dağılmalı ne de ciklet gibi sert olmalıdır. kıvamı çok mühim.

yolu düşen olur ise datça'ya, kekik restaurant'da belki de yiyip yiyebileceğiniz en lezzetli kalamar kızartma ile tanışabilirsiniz.
devamını gör...

her sabah kahve içen özenti tip

özenti sanılan tiptir.

yaşadığım şehirde starbucks falan da yok hani. sabah ofise geçtiğimde varsa filtre kahvemi çakıyorum aç karna misler gibi, yoksa sade neskafe ile idare ediyoruz. faydalı bir tüketime özenti demek yanlış.

neskafe çok iyi bir antioksidandır misal. yağ yaktırır. konsantrasyon kabiliyetini güçlendirir, kalbin yakın arkadaşıdır.. sabahları işe yetişme çilesi çekenlerin enerji depolaması için birebirdir.

kimse gidin 10 bardak kahve dikin demiyor. bir iki, tempoya göre bilemedim üç kupa kahve iyi gider.

bence sprite içenler daha özenti.
devamını gör...

sen bana karışsana diyen kız çekiciliği

(bkz: kime göre neye göre)

kendine yaşantısına müdahale ettiren kadında çekicilik mi olurmuş? robot mu len bu?

-aşkım, olmamış o üstünü değiştir.
+hemen sahip!

-ona oy verme tamam mı buna verceksin.
+tabi ki yiğidim!

-ahmetle mehmetle mesajlaşmak yok, ben anlamam okuldan arkadaş falan!
+sen yeter ki iste!


oldu olacak koyun dolly'e tasma takalım, dolaşsın dursun adamın yanında.
devamını gör...

her eve buzdolabı giriyorsa demek ki bir refah seviyesi var

bir tayyip erdoğan sözüdür; tayyip erdoğan'a göre gelişmişliğimizin ve huzurumuzun göstergesidir.

her evde buzdolabı var kardeşim, daha ne istiyorsunuz? 16 yıldır da ölümüne beton döküyorlar, daha ne yapsınlar? yol yaptılar, köprü yaptılar? liverpoollu, parisli bacılarımız kıskanmasın da n'apsınlar? bakıyorlar türkiye'ye, her evde buzdolabı var kardeşim. bunu mevcut iktidar başardı.

hele öyle bir asgari ücretimiz var ki; kampanyaya denk getirirseniz 2 tane falan alabilirsiniz. bir ayda 2 buzdolabı! ha, no frost olur olmaz ona bir şey diyemem.
devamını gör...