lorien yaprakları beyhude düşmez yere

lorien yaprakları beyhude düşmez yere
[ dünyalı yazar ]

Twitter Adresi: Link

  • Genel Bilgiler
  • Karma Puanı: 13473.5
  • Kayıt: 2015-10-27 14:58:00
  • En son giriş: 2018-05-23 03:58:59
  • Genel İstatistikler
  • Takipçi Sayısı: 16
  • Aktif Tanım: 3698
  • Açılan Başlık: 689
  • Artı Oy: 29605
  • Eksi Oy: 2295
  • Alınan Artı Oy: 11616
  • Alınan Eksi Oy: 519
  • Alınan Favori: 310

lorien yaprakları beyhude düşmez yere - tüm tanımları

celtx

kullanımı kolay, türkçe karakter destekli, ücretsiz amerikan formatında senaryo yazım programı. daha önce uzun metraj bir senaryo okumamışsanız programda örnek senaryolar da mevcut. karakter isimlerini, mekanı, zamanı, sahne sayısını vs giriyorsun, diyaloglar da tık tık tık ilerliyor.
devamını gör...

birine bir şey öğretemezsiniz onu kendi içinde bulmasına yardım edebilirsiniz

anamnesis düşüncesine bir atıf. mitolojik olduğu kadar, epistemolojik bir değeri var bu sözün; orada da "deneyciliğin" (çok sonra davranışçılığın) karşısında "rasyonalist" ve "zihinci" görüş olarak geçer. keza, bugün chomsky'nin "doğuştancı" kuramının temelinde yatan fikrin de yaklaşık bir tarifini verir.

aslında öz olarak şundan ibarettir: "bireyselliği aşan evrensellik, bireyin kendindedir."* platon'un menon diyaloğunda sokrates'in hiç matematik bilmeyen bir köleye bu yolla bir matematik problemini çözdürdüğünü görürüz. evrensel (ve bir bakıma "iyi, doğru, güzel") olan bilgiyi, düşünceyi, kavrayışı "doğurtma"nın böyle diyalektik yöntemle mümkün olduğuna inanır sokrat; buna da ebelik sanatı der. bu da mürid-mürşid ilişkisinin evrensel formunu verir bir bakıma. yani aranılan, insanda gizil olarak vardır ve kişi, aydınlanmış bir denetleyici kontrolünde kendi de aydınlanabilir. bu görüş, yani derin düşüncenin (veya saf sezginin) insanın hakikati bilmesini mümkün kıldığı görüşü, meşhur "kendini-nefsini bil" (bkz: gnosis) sözünün de temelinde yatan görüştür. "duyu organlarının zihni yanılttığı" şeklindeki kadim önermeden tutun, mistik yahut idealist bütün aydınlanma düşüncelerinde böyle bir süreç vardır ve günlük hayattan gelen keyfi çağrışımlardan arınmanın bir metodudur bu. arınma da temel olarak, "tikel" olandan, "rastlantısal" olandan, "özsel" olana, evrensel ve "zorunlu" olana geçişi tanımlar. neticede "öğrenme" de, "arınma" da söz konusu "hatırlama" süreci olup çıkar.

aynı sebepten, bu derin yolculuğun tasavvufî yaklaşığı olan seyr-i süluktaki "zikr" (hatırlama) bahsi de böyle bir "öğrenme"ye çıkar. mesela imam gazali hazretleri, ihya u ulumiddin'in ilk cildinde "aklın şerefi" başlıklı bölümde, insana isimlerin öğretilmesi bahsinden itibaren "öğrenme"yi "hatırlama" olarak ifade eder. yine bazı tefsirlerde, yasin suresinde "o'na öğrettiklerimiz" mealiyle başlayan ayetteki "in huve illâ zikrun" ifadesi, "hatırlatma" fiiliyle beyan edilir. bu bir diyalektik metot gerektirir ki zihinsel bir "terk" tavrı, mesela fenomenolojideki "epoche" yaklaşımının benzeri olmakla birlikte, diyalektik süreçte "nefy"e tekabül eder. nasıl ki olumsuzlanan ve yetersiz bulunan cevaplardan hareketle düşüncelerin özü zihinde doğurtulmaya çalışılır, nefsin kendindeki "öteki" yönünü red süreci de öyle...
devamını gör...

dunbar sayısı

insan beyninin devam ettirebileceği maksimum arkadaşlık sayısının 148 olduğunu bildiren teorem.

ilkel kabilelerdeki gruplaşmalar doğrultusunda, sosyal ilişki içerisinde bulunulan insan sayısını sınırlayan antropolog robin dunbar'ın çalışmasına göre bu sayı 148. sosyal medyanın gelişiminin bu sayıyı artırabileceği öngörülse de beynin neokorteks bölümünün akılda tutabileceği, yönetilebilir ilişki sayısı bu civarda olduğuna göre, kotanın dışında kalanlar kişi tarafından bilinçli bir algıyla değil, nesne olarak tanımlanıyor. yani sosyal medyanın gelişimi, bu kapasiteyi artırmak bir yana, insanların gerçek ilişkilerindeki kotadan yiyor.
devamını gör...

edward de vere

william shakespeare’in döneminde yaşamış, 17. oxford kontu.

bu derebeyinin shakespeare'in kendisi olduğu teorisi bugün akademik çevrelerce gittikçe artan şekilde desteklenen bir inceleme konusudur. shakespeare'in kimliğiyle ilgili spekülatif rivayetlere en uzak ve en ciddi tez de onun gerçekte kont edward de vere olduğu iddiasıdır. bu zatın okuduğu incil'in kenarlarına düştüğü 1028 adet derkenarın dörtte birinden fazlası ve bilhassa her biri 4-5 defa olmak üzere 81 adedi, bugün shakespeare'e ait bildiğimiz eserlerde mükerrer olarak aynen kullanılmış. bu bulgu, bugün shakespeare'in gerçekte kim olduğuna dair belge niteliğinde bir delil olarak karşılanıyor. tartışılagelen bir diğer ihtimal olan "bacon shakespeare teorisi"nde ise yine bu ingiliz soylusuna ait tarihî incil'deki söz konusu notlara atıf sayılabilecek ibare oranı sıfıra yakın.

teze dair sıkı iddialar içeren bir diğer argüman ise, shakespeare'in eserlerindeki bazı kahramanların başından geçen olayları, bizzat bu kişinin de yaşamış olması. biyografisi “elimizde shakespeare’in bir hayat hikayesi olsaydı kesinlikle bu olurdu” dedirtecek kadar benzer sayılan anekdotlar içeriyor. aksi halde, modern ingilizcenin babası sayılan ve edebî eserleri filozof bacon'ın fikirlerine yakıştırılan bu usta şairin, tek oğlu hamlet'in ölümüyle ortadan kaybolmuş ve yıllar sonra londra'ya dönerek ilk oyunu "hamlet"i sahnelemiş basit bir laf cambazı olduğuna dair abes efsaneye inanmak gerekecek. fakat eserlerin, "william shakespeare" isimli o yoksul oyuncunun ismini müstear olarak kiralayan, her bakımdan iyi yetişmiş bu asilzade beye ait olduğuna dair iddialar çok daha destekli görünüyor.
devamını gör...

rem uykusu

uykunun dinlendirici kısmı. rüyaların yoğunlaştığı ve en gerçekçi kıvamını bulduğu evre.

rem döneminde uyandıracak kadar kötü rüya görürseniz geceniz gününüz mahvoluyor. çünkü tekrar uyumak pek kolay olmuyor, uyusanız bile rem uykusunun bir kere kesilmesi gün içinde fazlaca yorgun hissettiriyor.
devamını gör...

cumhurbaşkanı'nın şatafattan uzak durun çağrısı

lüksünüzü o kadar belli etmeyin gibi bir açıklama herhalde. bütün ekonomi anlayışı, eşi dostu zengin etmek üstüne kurulu bir iktidarın*, iltimas üzerine kurulu bir bürokrasinin olduğu bir ülkede bu tarz çağrılar insanı acı acı güldürüyor sadece.

batı'da sadeleşmeye, tevazuya, tutumluluğa dair bir eğilim var. bizde tam tersi... belki de yılanı deliğinden çıkaran, sade ve gösterişsiz hayatıyla dünyada dikkat konusu olan ahmedinecat'tır. yine de tam bilemiyoruz. ama batı'da sadelik ve gösterişsizlik eğilimi büyük ölçüde öne çıktı ve adeta bizim itibar ve caka budalalığımızla dalga geçer hale geldi. bakıyorsun, adamların başbakanı evden işe bisikletle gidiyor. veya kendisine tahsis edilmiş lüks aracı reddediyor falan. en son birkaç ay önce, finlandiya cumhurbaşkanı türkiye'ye geliyor; adamın özel uçağı yok. thy'nin tarifeli seferiyle geliyor. (gelir durumları bizden çok çok iyi olmasına rağmen.)

bizde ise illa en tepeye bakmayın, her türlü resmi kuruma, en küçük belediyelere kadar bakabilirsiniz. herkesin altında bir makam aracı veya kendisine tahsis edilmiş bir lüks. lafa gelince hazret-i ömer'den falan söz ediyoruz: işte dünyanın en zengin devletine hükmederken, öldüğünde gömleğinde şu kadar yama varmış. karşı tarafta bizans'ı tarif ediyoruz: "gösteriş, itibar budalası..." hazret-i ömer'in murahhası maaz tarafından yerin dibine sokulmuş, vesaire... işin ilginç yanı, günümüzde islam ahlakına herifler özeniyor, bizans ahlakına da biz. isviçre'de serveti topluma yayma, çalışmayanlara da çalışanlar gibi maaş ödeme noktasında kanun teklifleri yapılıyor. (yanılmıyorsam referandum yapılmıştı) yine bazı ülkelerde benzer girişimler. bizde ise daha dört beş ay önce meclisten sessiz sedasız bir torba yasa geçti. o ara kamuoyu reza ile falan uğraşırken, birileri sessizce ekonominin bütün yükünü fakirlerin üstüne yıkıp üst sınıflara tonlarca vergi affı bahşettiler.

şimdi baktığında dünyanın en hızlı büyüyen ülkesi türkiye, baktığında gelir dağılımının da dünyanın en adaletsiz olduğu ülke türkiye. ve sürekli zengin daha zengin, fakir daha fakir olsun diye yasalar çıkarılıyor. bazı kesimler gerçekten akp döneminde çok büyük refaha erdiler. ama toplama vurulduğu zaman, bunlar çok küçük kalıyor. toplumun büyük bölümünün alım gücü daha da azaldı ve sırtındaki yük daha da arttı. bir kurumun bütün ihalelerini aynı firma alıyorsa ve o firma birilerinin dayısı, amcasıysa, orada artık sosyal adalet bekleyemezsin. birisi birisiyle ahbap diye debdebe içinde yüzüyor, diğerleri de arkası yok diye ona bakıp sümüğünü çekiyorsa, orada artık her türlü cinnet, cinayet, sapıklık, uğursuzluk sökün edecektir, bunları öngörmek zor olmasa gerek. fakat tabii, biz o zaman da iki "vatan millet" edebiyatıyla, "din ü devlet" payidar olsun diye kendimizden geçiveririz, ne olacak.
devamını gör...

osmanlı feodalitesi

yoktur. ortaçağ batı avrupası'nda geçerli bir yönetim şeklini tarihsel bir kanun sayan marksistlerin, anadolu tarihini sosyalizmle açıklamak için uydurdukları bir tabirden ibarettir.

ama hâlâ, benim bugün elime geçen "feodalizmden kapitalizme osmanlı'dan türkiye'ye" çalışması gibi, tarihsel verilere hiç de uymayan, sözde "bilimsel" kitaplar kaleme alınıyor. oysa batılı tarihçiler de bunun aksini açıkça ifade eder. osmanlı imparatorluğu'nda feodalite oluşmamıştır. yani bakmayın, bizim solcular bilir bilmez atıp tutuyorlar, feodalite aşağı, feodalite yukarı... avrupa feodalitesiyle osmanlı tımar sistemi arasında öyle ciddi farklar vardır ki, birisi kapitalizme kolayca dönüşürken, diğeri dönüşmemiştir.

avrupalı feodaller, toprağın ve köylünün sahibiydi. krala ve kiliseye karşı da özerktiler. bugünkü özelleştirme mantığı gibi düşünün. osmanlı'da ise toprak devletindi. tımar sahipleri sadece merkezi idarenin memuruydular. köylü de toprağı işlemekle mükellefti. osmanlı imparatorluğunun ancak son dönemlerinde bu, avrupa feodalitesine, daha doğrusu bir çeşit ağalık düzenine dönüştü ki o da ayrıca sebepleri incelenmesi gereken bir dönüşümdür.

tabii ben kaba şekilde geçtim. yoksa kanuni döneminde büyük ölçüde tımar sistemi yok edilmişti ama zaten esas sebep bu değil. esas sebep, tanzimat döneminde batılılaşma çabalarıyla yapılan düzenlemelerdir. bu düzenlemeler sonucunda anadolu'nun her yerinde çok sayıda isyan çıktı. mesela bugün kürtçüler'in "kürt isyanları" olarak gösterdikleri kürdistan'da çıkan isyanların çoğu (19. yy) bu düzenlemelere karşı ortaya çıkmış toprak isyanıydı. mesela anadolu'nun ortasında avşarlar da yüzyıllardır ekip biçtikleri toprakların bir bölümünden çıkarılmışlar ve isyan etmişlerdir.

- "kalktı göç eyledi avşar illeri... ağır ağır giden eller bizimdir..."

bugün marksist başkaldırı anlayışının temsilcilerinden olarak anılan dadaloğlu da işte onların liderlerinden biridir. "hakkımızda devlet etmiş fermanı... ferman padişahın dağlar bizimdir..." diye söylediği, devlete karşı isyanı ve yazdığı şiirler malum.

cumhuriyet döneminde ise sistem tamamen altüst edildi. toprak, bugünün tabiriyle söyleyeyim, "yandaşlara" dağıtıldı. asıl feodalite, tanzimatla başladı ve cumhuriyetle perçinlendi. ama o zaman da kapitalizmin oluşması için gereken diğer şartlar ortada yoktu. yani ilk etapta yoktu. o da sonradan yine devlet eliyle oluşturulmaya başladı. "devlet eliyle" derken... bu varlık vergisi falan olaylarında gayrımüslimlerin mal varlıkları müsadere edilip "yandaşlara" dağıtıldı. bunun yanında esas olarak demokrat parti döneminde abd'den gelen krediler ve yardımlar, türkiye'de bir kapitalist sınıfın doğmasını sağladı. yoksa zaten feodal demek, primitif kapitalist demektir; "serbest girişimci", küçük kraldır; kral gibi o da asilzade sınıfından sayılır; yani halktan biri değildir, üstün insandır. bugünkü kapitalistler gibi.

neyse bu konuda şöyle bir akademik çalışma da var, ilgilenenler bakabilir.

(http://www.jasstudies.com/M...)
devamını gör...

beyin içi shazamı

genelde "nıınn nınıınınıııın nıın" diye çalışıp "adını şaapamadım"la sonuçlanan başarısız bulucu. bir de şarkıyı tanıyabilmek için introyu geçip sözlerin başlaması şart. söz yoksa daha çok beklersiniz.

- ne oldu çıkaramadın mı?
+ enstrümantalmış la bu.
devamını gör...

çarşafa düğüm atmak

yalnızca asker koğuşlarının değil, öğrenci evleri ve yurtlarının da geleneğidir. yatağı çarşafın köşelerinden sarıp dümdüz bohçalamak şeklinde. oldukça pratik. fakat düz olsun kaygısından değil, rahat uyuyabilmek amaçlı biraz. yalnız yıkamak için falan düğümleri sık sık çözmek zorunda olmak biraz uğraştırıcı. onu da benim gibi kördüğüm yapmazsanız sıkıntı çıkarmaz.
devamını gör...

türk dizileri

kurgu yapamıyorlar arkadaş, sorun kesinlikle prodüksiyonda değil.

bugün bir arkadaş şu cihan fatihi midir nedir, onu izliyor. ben de durup biraz bakayım dedim. ilk bölümün on beş yirmi dakikasında olanlara bakın: fatih çıkıyor, kosova savaşı'ndan sonra, "babaa" diyor, "kontantiniyye'yi alalım çok önemli" falan. diğerleri de ona "hadi ordan" diyor. sonra babası diyor vezire, "bak bu oğlan istanbul'a dalacak ha, onu tut"... sonra, fatih tahta çıkarken bizans'ta onun istanbul'a yöneleceğini bilmeyen yok. yahu, fatih, ne yapacağımı sakalımın teli bile bilemez anlamında tarihe büyük bir söz bırakmış padişah değil mi? böyle "hadi baba ya şu istanbul'u alalım" diyecek adam mı? hala tartışılıyor değil mi fatih'in son seferini nereye yapmak istediği. kimse bilmez. ve onun bütün seferleri için de geçerlidir bu. hepsini bırak, rumeli hisarı'nı yaparken bile, savaştan kısa bir süre önce, bizanslılar onun istanbul'a hücum edeceğinden tam emin değil. batılı tarihçiler bile onu, sulhu bozdu, çok kurnazdı diye anlatıyorlar. ama bunlar hangi tarihleri okuyup da o salak kurguları yapıyorlar bilmem. dünya para harcıyorlar, dev bütçe diyorlar, danışman tuttukları tarihçilere yüz binler ödüyorlar... yazık. ortaya çıkan şeye bak! zağanos paşa şarlatan gibi bir şey, mara hatun akıncı beylerini peşine takıp mehmed'i tahta çıkarıyor falan. ne ya bunlar? olduğu gibi anlatmış olsan dahi ortaya çıkacak heyecan ve zeka unsurlarına kapılacak millet ama onu bile yansıtmaktan acizsin.
devamını gör...

islam’da kadına dayak olayı

birkaç hafta önce bir vaizin yorumlarıyla gündeme geldiğinde bu konu üzerine yazabilecek durumda değildim hiç. üstelik tepkimi çekmesine rağmen konuyu istismar edenlerden olmak istemedim, zaten o curcunada tartışmaya katılmak da zül geliyordu. şimdi ilgili beyanlara mecburen değinerek, fakat hiçbir malum kesimin ağzına ortak olmadan, "vaaz" da vermeden, kendimi bu başlığa dair üç beş kelam etmek zorunda hissediyorum.

bir kere, herkesin anlaması gereken şöyle net bir gerçek var: allah resulü kadın dövmemişlerdir. bir hoşnutsuzluk zuhur ettiği zaman küserlerdi ve bir süre küs kalırlardı. bu da dünyanın en ince davranışıdır. ama bir de şimdiki din adına ahkam kesen hayvanlara bakın... neredeyse, "deşarj olmak için dövün" diyor. "çekinmeyin, Allah izin vermiş, patlatın" dercesine, "kadınlar şükretsin ki kocaları onları dövüyor, yoksa kuma getirecek" diyor. şimdi Allah aşkına, kimsenin kimi neyi savunduğu beni ırgalamaz ama, islam ve islamî ölçüler adına çıkıp böyle konuşan birini savunanlara en kısa hayret ifadesiyle sormak istiyorum: "yahu bu nasıl bir şey?" islam'da kadının düşman kadını olduğunda bile dokunulmazlığı vardır. tıpkı çocuk gibi. onlar öldürülmezler. erkeklerin tümden kılıçtan geçirildiği hallerde bile kadınlara dokunulmadığını görürsünüz. bunları bile anlamak çok mu zor, ne tür kadınlarla evlisiniz lan siz?

yine bu sözde "fıkıh uleması" geçinen vaizlerin her türlü çirkinliği yaptığı, iftirayı attığı muhiddin-i arabi hazretleri'ne göre, kadın erkek buluşması dünyada en büyük buluşmadır. bütün tasavvuf ve divan edebiyatında "mecazî visal" olarak görülmüştür. ama bunlarda böyle bir incelik yok. tekme tokat giriştin mi cennette bir kat daha yükseliyorsun zannediyorlar. hayır ben söyleyeceğim mizaç olarak, ama ben söyleyince olmayacak, çünkü malum fakih arkadaşlar ille kıyas yapacak. o zaman, hadis vardır, aynen bu şekilde: "dövdüğünüz kadınla akşam aynı yatakta nasıl yatacaksınız?" (bkz. müslim, cennet bahsi) bunu söyleyince de hemen karşınıza nisa 34’ü çıkarırlar. o bir sınır durumudur. öyle değil mi, bunu bile anlamıyor musunuz? yani hangi ölçünün hangi duruma uyduğunu anlamak için yapacağınız kıyas, bu ölçüleri kullanırken, şurada burada ifade ederken nerede kalıyor?

konuyu uzatmak istemiyorum, anlamak isteyene bu kadarı yeterlidir ama... daha önce başka bir platformda yazarken islam'da erkeğin üstünlüğüne dair bir tartışma olmuştu. o da aynı malum konu.. tabii konu islam'dan açılıyordu ama islam'a göre falan değil, genel olarak konuşuluyordu.* ben şöyle cevap verdim: şeriatta erkek, tasavvufta kadın! şöyle de anlayabilirsiniz: hukukta erkek, hikmette kadın... en azından benim derinleşmeye çalıştığım islamî dünya görüşüne dair muhtelif eserlerde şöyle geçer: erkek fail (yapan) sıfatındadır, kadın ise münfail (yaptıran)... münfail, bu bakımdan failden üstündür. üstünlük zaten böyle bir şey, değil mi? orada niteliğe bakılır. tıpkı bir sultanın bir askerden üstün olması gibi. şimdi bakın, dine bir böyle bakış vardır... bir de sanki dinin rüknüymüş gibi, "namaz kılın" dermiş gibi "karılarınızı dövün" diyen bakış... hangisinin doğru olduğunu da en azından iman ettiğini söyleyen insanlara saatlerce anlatmaya lüzum olmasa gerek! bedahet diye bir şey var. yani hâlâ biraz kaldıysa tabii.
devamını gör...

sözlük yazarlarının karalama defteri

bu gece, hemen şimdi şöyle güzel bir uyku çekmek istiyorum. uyumam lazım. son yıllarda geçirdiğim en güzel günün akşamı, bu kadar erken uyumak isteyeceğimi nereden bilebilirdim? muhtemelen yarın sabah uyandığımda, bugün yaşadıklarımı rüya sanacağım; ama sonra, her şeyin gerçek olduğuna yeniden inanacağım.

halbuki gerçek ve hayalin ancak geçmişin birbirine benzeyen tortuları olarak uzlaşabileceklerini sanmıştım. bunun için, çocukluk şevkimi yeniden kazanmak için "dün"lerimi kurcalamaya alışmışken, sanki bir teselli gibi, "zamanla gerçek birer anıymış gibi hatırlar olduğumuz hayallerimiz var" demiştim. anılarımızdan geriye yalnız birer hayal kalacağını biliyordum; ama bugün, bazı hayallerin de zamanla bütün anılardan daha gerçek olabildiklerini gördüm. işte dünden kalan bir hayal, ilk kez bugünün gerçeği; ve yarının rüyası.
devamını gör...

chp'nin suriye operasyonlarından dolayı duyduğu rahatsızlık

chp'nin kafası epey karışık. önce diyor, öso terörist, onunla beraber olmak türk ordusunun şanına yakışır mı? sonra diyor, türkiye'deki suriyelileri eğitip gönderin, onlar savaşsın... bir gün diyor, ben olsam gerekirse on beş bin şehit verirdim, teröre geçit vermezdim. iki gün sonra diyor, fazla ilerlemeyin çok şehit verilir bak. bir üyesi ypg'ye saydırıyor, diğeri ypg'yi övüyor. esad iti konusunda yine aynı şey. birçok konuda aynı şey.

iki günde bir, birbiriyle çelişen açıklamalar. bunu chp bilinçli yapmıyor. chp bir uzlaşma. chp'de birbiriyle sürekli biçimde ters düşebilen grupların üstü örtülmüş bir mücadelesi var. dört-beş ana eğilim gözlüyorum ben: sosyalist eğilimli olanlar, doğrudan sorosçular (bu iki eğilim chp'ye hakim durumda), kemalistler, yiyiciler, bir de içiciler... kemalistler son kurultayda aday bile çıkaramadılar. içicilerden bir aday çıktı, onu desteklediler, o da malum, hiç etkili olamadı. diğer üç grup olayı domine etti. bu durum bir şeyi gösteriyor; akp'nin kaybetmekte olduğu oyların chp'ye yarama şansı pek yok. onun yerine başka bir parti sürpriz bir çıkış yapabilir. belki de öyle olsun isteniyordur. ama önümüzdeki seçimler alışageldiğimiz türden seçimler olmayacağı için, cumhurbaşkanlığı adayları, partilerden daha etkili rol oynayacak. kaldı ki orada da seçmen tabanından kılıçdaroğlu'na yönelik ciddi bir tepki var. bu gidişle chp'nin akıbetini öngörmek için bu kadarı yeterli gibi.
devamını gör...

dorian

eğer türk rock kategorisinde adları geçecek kadar rock'tan taviz verseler*, biraz piyasa işi seviyesine inip diğer gruplar gibi ufaktan pop sound'una evrilselermiş belki ayakta kalabilirlermiş. ama sen türkiye'de linkin park'ı kendi tarzında cover'layabilecek kadar sağlam bir nu-metal grubusun, dolayısıyla zaten baştan kaybetmişsin. bence kıyasa bile değmez ama kurban bile tutunamadı buralarda. işte nedir, vega olacaksın, redd olacaksın, ogün sanlısoy falan olacaksın, yoksa kete versen yenilen bu memlekette böyle gruplar öldürsen dinlenmiyor. aslında daha albümleri çıkmadan o kadar beğenilmiş, tutulmuşlar ki nazar değdirmişler belli. maalesef daim olamamışlar. bakma yüzüme, dipte, rüyadan gibi birbirinden iyi parçalar da yüzüstü bırakılmış. 2014'te bir daha denemişler, bu kez direkt "dorian" isminde bir albümle ama ilk albümlerindeki o sert tadı alamadım. o ilk albümde bir de gel gör beni'yi söylemişler ki ney sesini sevmediğim için hep sinir olduğum, brutal vokal bulaştırıldığında da mahvedilen o esere kendi tarzlarında çok yakışan, akıllara zarar bir hava getirmişler. dorian denince akla gelen işlerden biri de o hatta, merak eden bakabilir.

neyse şunu da koyayım buraya.*

devamını gör...

sinema vs tiyatro

çok fazla karşılaştırma yanlısı değilim ama severleri tarafından sık kıyaslanan bu iki tür arasındaki temel ayrım çokça atlandığı için, karıştırılmaması gereken birkaç noktayı belirtmek istedim.

tiyatro, her şeyden önce edebi bir türdür; yani baş sermayesi sözdür, kelamdır. sahnedeki görsel ve işitsel unsurlar sözü desteklemek için vardır. sinema ise öyle değil, bir kere fotoğrafla başlamış bir sanat. çok sonra içine söz ve müzik gibi unsurları alsa da bu temel aslında hiç değişmiyor.

bu ayrıma bağlı olarak birkaç özellikte daha ayrılıyor bu iki sanat. ilk olarak oyunculuk biçimleri farklı; tiyatroya has, teatral performans diye bir şey vardır. yapay sayılabilecek, doğal olmayan abartılı davranışlar kastedilir bununla. kamera önü oyunculuğu ise öyle işlemez. tiyatrodan sinemaya geçiş yapmış pek çok oyuncu vardır ki özellikle sanat değeri yüksek yapımlar üreten yönetmenlerden oyunculuk konusunda bolca azar yediklerini görebilirsiniz. çünkü zaten -bir diğer farklılık olarak da- sinemada izleyicinin perspektifi yönetmen tarafından belirlenmiştir, tiyatroda ise sizi yöneten bir şey yoktur, seyirci de olsanız daha özgürsünüzdür.
devamını gör...

baksana talihe

orijinali iranlı şarkıcı marjan'ın (mercan) farsça kavire del şarkısı. ajda pekkan da önce fransızcasını (bkz: viens dans ma vie) yapmış, sonra türkçeleştirmiş. türkçe sözleriyle dinlemek daha güzel ama fransızca versiyonunun da aranjman ve altyapısı daha sağlam. 70'ler türkçe pop arşivinin ilk sıralarında yer almayı hak ediyor. gerçekten muhteşem.



ayrıca ilgilenen olursa şöyle bir remix'i de var;

https://soundcloud.com/ghod...
devamını gör...

they don't care about us

üretimi tamamen michael jackson’ın kendisine ait olan bir şarkı. bu tarafıyla özellikle anlamlı. siyahilere yönelik polis şiddeti içeren görüntülerle ve çocuk çığlıklarıyla başlayan guantanamo göndermeli protest klibi belki de şarkının asıl derdini anlattığı için zamanında çokça tepki ve baskı görerek yasaklanmış; brezilya’da bir çingene mahallesinde çekilen karnaval temalı alternatif klibi ise rahatsızlık falan uyandırmamış, hatta bu versiyonda eklenen davul kullanımıyla şarkı daha eğlenceli bir hale getirilmiş. hapishanede geçen klibi çeken kişi ise kendisi de siyahi bir yönetmen olan ve ilgili klipten birkaç yıl sonra iade-i itibar amaçlı çekeceği malcolm x filmiyle görünecek olan spike lee. ama amerikan medyasının bildik antisemitizm suçlamalarına hedef olan söz konusu klip iptal. böylece kitlelere de şarkının düşündüren değil, eğlendiren tarafı öne çıkarılarak sunulmuş oluyor.

benimse sonuna kadar ezbere eşlik edebildiğim nadir yabancı parçalardan. ayrıca tabii ki şahsen orijinal klibini izlemeyi tercih ederim.

devamını gör...

and the waltz goes on

anthony hopkins'in, oyunculuğa başlamadan önce, 19 yaşında bir müzisyenken bestelediği oldukça etkileyici bir waltz. bir kağıda yazıp bıraktığı bu besteyi 55 yıl sonra ilk defa bu konserde* dinlerken yüzünün aldığı ifadeleri izlemek de acayip keyifli. yanında oturan eşinin de başlarda ona bakarken gözleri doluyor. müziğin zevkiyle birlikte, bütün salon bu keyfi yaşıyor.

not: videonun ilk 3 dk.sında andre rieu besteyi sunarken kısaca hopkins'in de yazdığı eseri ilk kez duyacağını anlatıyor. 3. dakikadan başlatabilirsiniz. gerçekten sıkıldıkça izlemelik.

devamını gör...

ideolojisi uğruna ülke yakan insanlar

daha üstün ilkelere duyulan inanç ve bağlılık adına olmak şartıyla, her kanun başkaldırıyla çiğnenebilir, hatta çiğnenmelidir. insanlık vicdanı bunu gerektirir. aynı vicdan, gerekirse şiddet ve gazap yoluyla da hareket etmeyi bilmelidir. ideoloji uğruna ülke yakmak falan... bunlar boş laf. yeter ki mümin geçinen neferimiz sadist olmasın. hangi ilkenin daha üstün olduğunu da vicdanıyla tartmayı bilsin. hep'i arzularken hiç'e yol almasın.

"hanenin viran olmasına razı olmadan umrana imkan yoktur."
devamını gör...

televizyonda atari tabancasıyla ördek avlamak

bu joystick türevi aparatı 37 ekran tüplü televizyonun neresine tutsan isabetle sonuçlandığı için zevkle oynadığım atari oyunuydu. yani oynadığım yaş itibariyle de her attığımı vurmamdan mevzuyu çakıp sıkılmamışım belli ki. en son oynadığımda herhalde 5 yaşımda falandım. şimdilerde ev arkadaşım ara sıra "kuş vuralım istersen" dizesini tekrarlıyor, benim de hemen bu oyun geliyor aklıma. ama böyle kısa kısa anlar hatırlıyorum, çok bir şey değil. zaten doya doya oynayamazdım, babamın sürekli "televizyonu bozar" bahanesiyle kapattırdığını biliyorum*. yalnız bir defasında iyi ceza almıştım, "sıra bende" münakaşası yüzünden yaşıtım olan komşu çocuğunun kolunu ısırdığım için*, onu da unutmuyorum.
devamını gör...
49. (Tematik)

çıtkuşugiller

omurgalı hayvanlardan kuşlar (aves) sınıfının ötücü-kuşlar (passeriformes) takımının öz-ötücüler (oscines) üst-familyasının bir familyası. gagaları ince ve eğmeçlidir. kanatları kısa ve küt olur. tüyleri kahverengi enine çizgilidir. çıt kuşu (troglodytes troglodytes) iyi bilinen türüdür.
devamını gör...