lorien yaprakları beyhude düşmez yere

lorien yaprakları beyhude düşmez yere
[ dünyalı yazar ]

Twitter Adresi: Link

  • Genel Bilgiler
  • Karma Puanı: 13473.5
  • Kayıt: 2015-10-27 14:58:00
  • En son giriş: 2018-05-23 03:58:59
  • Genel İstatistikler
  • Takipçi Sayısı: 16
  • Aktif Tanım: 3698
  • Açılan Başlık: 689
  • Artı Oy: 29605
  • Eksi Oy: 2295
  • Alınan Artı Oy: 11616
  • Alınan Eksi Oy: 519
  • Alınan Favori: 310

lorien yaprakları beyhude düşmez yere - en çok favorilenen tanımları

islam’da kadına dayak olayı

birkaç hafta önce bir vaizin yorumlarıyla gündeme geldiğinde bu konu üzerine yazabilecek durumda değildim hiç. üstelik tepkimi çekmesine rağmen konuyu istismar edenlerden olmak istemedim, zaten o curcunada tartışmaya katılmak da zül geliyordu. şimdi ilgili beyanlara mecburen değinerek, fakat hiçbir malum kesimin ağzına ortak olmadan, "vaaz" da vermeden, kendimi bu başlığa dair üç beş kelam etmek zorunda hissediyorum.

bir kere, herkesin anlaması gereken şöyle net bir gerçek var: allah resulü kadın dövmemişlerdir. bir hoşnutsuzluk zuhur ettiği zaman küserlerdi ve bir süre küs kalırlardı. bu da dünyanın en ince davranışıdır. ama bir de şimdiki din adına ahkam kesen hayvanlara bakın... neredeyse, "deşarj olmak için dövün" diyor. "çekinmeyin, Allah izin vermiş, patlatın" dercesine, "kadınlar şükretsin ki kocaları onları dövüyor, yoksa kuma getirecek" diyor. şimdi Allah aşkına, kimsenin kimi neyi savunduğu beni ırgalamaz ama, islam ve islamî ölçüler adına çıkıp böyle konuşan birini savunanlara en kısa hayret ifadesiyle sormak istiyorum: "yahu bu nasıl bir şey?" islam'da kadının düşman kadını olduğunda bile dokunulmazlığı vardır. tıpkı çocuk gibi. onlar öldürülmezler. erkeklerin tümden kılıçtan geçirildiği hallerde bile kadınlara dokunulmadığını görürsünüz. bunları bile anlamak çok mu zor, ne tür kadınlarla evlisiniz lan siz?

yine bu sözde "fıkıh uleması" geçinen vaizlerin her türlü çirkinliği yaptığı, iftirayı attığı muhiddin-i arabi hazretleri'ne göre, kadın erkek buluşması dünyada en büyük buluşmadır. bütün tasavvuf ve divan edebiyatında "mecazî visal" olarak görülmüştür. ama bunlarda böyle bir incelik yok. tekme tokat giriştin mi cennette bir kat daha yükseliyorsun zannediyorlar. hayır ben söyleyeceğim mizaç olarak, ama ben söyleyince olmayacak, çünkü malum fakih arkadaşlar ille kıyas yapacak. o zaman, hadis vardır, aynen bu şekilde: "dövdüğünüz kadınla akşam aynı yatakta nasıl yatacaksınız?" (bkz. müslim, cennet bahsi) bunu söyleyince de hemen karşınıza nisa 34’ü çıkarırlar. o bir sınır durumudur. öyle değil mi, bunu bile anlamıyor musunuz? yani hangi ölçünün hangi duruma uyduğunu anlamak için yapacağınız kıyas, bu ölçüleri kullanırken, şurada burada ifade ederken nerede kalıyor?

konuyu uzatmak istemiyorum, anlamak isteyene bu kadarı yeterlidir ama... daha önce başka bir platformda yazarken islam'da erkeğin üstünlüğüne dair bir tartışma olmuştu. o da aynı malum konu.. tabii konu islam'dan açılıyordu ama islam'a göre falan değil, genel olarak konuşuluyordu.* ben şöyle cevap verdim: şeriatta erkek, tasavvufta kadın! şöyle de anlayabilirsiniz: hukukta erkek, hikmette kadın... en azından benim derinleşmeye çalıştığım islamî dünya görüşüne dair muhtelif eserlerde şöyle geçer: erkek fail (yapan) sıfatındadır, kadın ise münfail (yaptıran)... münfail, bu bakımdan failden üstündür. üstünlük zaten böyle bir şey, değil mi? orada niteliğe bakılır. tıpkı bir sultanın bir askerden üstün olması gibi. şimdi bakın, dine bir böyle bakış vardır... bir de sanki dinin rüknüymüş gibi, "namaz kılın" dermiş gibi "karılarınızı dövün" diyen bakış... hangisinin doğru olduğunu da en azından iman ettiğini söyleyen insanlara saatlerce anlatmaya lüzum olmasa gerek! bedahet diye bir şey var. yani hâlâ biraz kaldıysa tabii.
devamını gör...

peygamberin ilahlaştırılması

innallahe ve melâiketehu yusallûne alennebiyyi.. yâ eyyühellezine âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîma...

bakın bunlar ayet. her cuma hutbede okunan ayet. resûlullah'ı karşısına konumlandırdığınız Allah'ın, resûlullah'a indirdiği kur'an ayetlerinden yani. şekilcilik olarak anlayarak kendinizi kandırmaya da devam edebilirsiniz ama evvela siz, Allah'ın, peygamber aleyhisselatu vesselam'ın ruhaniyetine salât ve selâm emrini yerine getirmek yerine, o'na ismiyle hitap etmenin küfre yakın bir edepsizlik olduğunu, o'na hakaret etmek ve en başta Allah'a itaatsizlik mânâsına geldiğini anlayın. görüldüğü gibi yukarıdaki tanımda "muhammed" diye hitap ediliyor. halbuki salavat bize farzdır; öyle ki Allah dahi nebîlerine salat ve selam eder; bunu da bize emreder! siz ise buna değil de, Allah'ın, kur'an'da resûlullah'a "muhammed" diye hitap etmesine dayanarak bunu örnek alıyorsanız, asıl kendinizi ilahlaştırıyorsunuzdur ki bu sözde ithamlarınızı öz nefsinizde bulmak ihtimali bu durumda aklınızın ucundan bile geçmez. (zaten de geçmiyor)

şimdi siz peygamberin ilahlaştırıldığını iddia ederken, islam'dan yola çıkıyor değilsiniz, bunu bir anlayın. dolayısıyla peygamberi peygamber olarak da anlayamadığınız yerde, ne Allah'a ne resûlü'ne doğru ölçülerle iman edememişsinizdir ki daha sahip olduğunuz bu muharref ilah ve peygamber tasavvuruyla, peygamberin ilahlaştırılmasından söz ediyorsunuz.

sonra; imân etmiyorsanız bile bunu böyle bilin ki, islâm'a göre Allah resûlü, gelmiş-gelecek en üstün insandır; Allah'ın tüm resûl ve nebîlerine, tüm peygamberlerin de kendi ümmetlerine müjdelediği son peygamberdir. o insanlığın gayesidir; yani insan'dan murâd o'dur. insanın yaratılışındaki hikmet, en çok onda görünmüştür. insanlar o'na yaklaştıkça tekâmül etmiş sayılabilirler. insanlar o'na benzedikçe "insan" olurlar. siz ise Allah resûlü'nün de beşer olduğunu söylerken, o'nu kendi hayvanî nefsinize benzetmeye, o'nu kendi sefîl şuur seviyenize indirmeye çalışıyorsunuz. siz, tıpkı kafirler gibi, günün geçer akçesi putlarla dolu aklınıza uymuyor diye, yalnızca velîlerin kerâmetlerini de değil, peygamberlerin mucizelerini bile reddediyorsunuz.

öyle tuhaf bir algınız var ki... şunu olsun anlayın da diğerlerine yol oradan sonra bulunur: sizin tüm zanlarınız hakikat karşısında ne ifade eder? velîlere yahut onların antitezi olan denîlere, ancak kendi seviyemizden bakabiliyoruz biz.. sizin takılıp kaldığınız bu meselelerse ele alınması gerektiği seviyede ele alamadığınız, basit dedikodu ve hakaret seviyesini aşamadığınız, zahirci çıkışlar. zahirci derken de ölçüye mihenge vurmak değil, gidip kendi bulunduğunuz "en dip seviyeden anlamak" mânâsına!

bakın, istemsiz olarak hep reddettiğim bu tipik yanılgıya bir örnek:

"ger bileydi sulbünden geleceğini yezid’in
almadan boşardı havva’yı âdem"


bununla bir de şu bakış arasındaki dağlar kadar farkı sezmeye çalışın hiç olmazsa:

"duyunca makdem-i teşrifin sulb-i pakinden âdem
değişti habbeye bağ-ı cinanı yâ resûlallah."


anlamadıysanız daha da açayım: Allah insanî hakikati bize en kâmil örnekleriyle anlatır; bizi onların yoluna uymaya çağırır. halbuki mesela, melekler insanın yaratılışında evvela niçin yalnızca ondaki kan dökücü, fesat çıkarıcı hasletleri görebildiler? insanda, meleklerin bilemediği, fakat Allah'ın bildiği neydi? Allah, insana neyi öğretti? sonra niçin secde ettiler âdem'e? siz şimdi böylece onu "ilahlaştırdılar" mı dersiniz? hadi deyiniz ki onlar farklı türler... (saçma ama sizden çıkabilecek türden bir argüman işte) kardeşleri ve babası yakup aleyhisselam (çoğu yaşça kendinden büyük ve biri de peygamber olan bu insanlar), niçin secde ettiler yusuf aleyhisselam'a? hâşa, onu ilahlaştırdılar mı?

yok... ne, biliyor musunuz? siz, iddia ettiğiniz gibi hiç de Allah'tan başkasına değil, asıl nefsinizden ötesine itaati bilmiyorsunuz. çünkü Allah, resûlullah'a itaati, ve o'nun hepinizden üstün bir yaratılışa sahip olduğuna imânı emrediyor. siz ise hiç mi hiç bilmiyor ve her şeyden önce inanmayı reddediyorsunuz ki, beşeriyette, melekiyetin üstüne çıkabilen, sizin de tecrübe etmediğiniz ulvî bir yol var; yaratılışımızdaki hikmet bile bu! fakat sizin bu, beşer olmayı daima kendi süflî alışkanlıklarınızla kısıtlayıp derinliği sonsuz hikmetleri dünyaya mahpus olmuş aklınızla daraltma çabanız, "ben sizin bilmediğinizi bilirim" buyuran Allah'a karşı, kendi bilmediğini kabul etmeyen şeytanın hasedine ne kadar da benziyor. evet, ben burada gayet nefsanî bir haset buluyorum; Allah'a ve resûlü'ne, kendi yonttuğu aklın hudutlarına sokmadan tapamayan (burda ne imân ne ibadet geçerlidir artık) bir nefsanîlik!
devamını gör...

kadir mısıroğlu

çok radikalmiş, aman aman radikalmiş de kendisine kızan müslümanlar ortalık malıymış.

asıl ortalık malı olan, bunun peşine takılıp radikalcilik oynayan ayaktakımıdır. nedir radikallikleri bunların? hani şu gösterilerde amerikan bayrağı yakarken, üstünde tepinirken kendinden geçen vatandaş tiplemesi var ya, odur işte. o vatandaşa, üstünde tepindiği şeyin nihayet bir bez parçası olduğunu anlatamayacağın gibi, bunlara da davanın gölgelerle dövüşmek, sanki tekrar diriltmek istercesine ölüye kurşun sıkmak olmadığını anlatamazsın. sen anlatırsın da bunların bütün davası budur zaten; radikalliklerini ispata kalkışmak için dava dedikleri bu soytarılığa sarılmalarının sebebi zaten onlardaki bu ruh hastalığıdır. onlar böyle ikna olmuşlardır ve herkesin kendileri gibi sıraya girmeyişi, bunlardaki aşağılık psikolojisini daha da azdırır. neticede dava dedikleri şeyin, sadece orada başlayıp orada biten bir karşı oluş olduğunu, sistematik bir muhalefet ve bir aksiyon mevzuu olmadığını anlatamazsın... yani? yanisi, bakmayın "biz nasıl radikaliz, başımızda fesimiz, asarız keseriz" havalarına, hiçbir ideolojik kaygıları, aksiyon mevzuları, daha doğrusu bir davaları yoktur. nasıl ki sapık ilahiyatçıların ekserisi için din bir iman mevzuu değil de bir uzmanlık alanıdır, ölçüsüz odaksız atıp tutabilecekleri bir disiplindir; bu tipler için de davanın kendisi, en klişe anlamıyla meslekî bir kariyer mevzuudur. fakat bunu da layıkıyla yapacak zihin kotasından mahrum oldukları için, böyle bir gidişin istikbali olmadığını kendileri de sezdikleri için, mevcut yapıya kapılanırlar. yük vagonunda gidince maraton koşmuş sayarlar kendilerini. mevcut sağ partilere yanlamak ve onların kuyruğuna yapışmakla elde ediverdikleri bütün siyasi hüviyetleri, bunların hayvanî refleks seviyesinde yaptıkları bütün çıkıntılıkların da temel karakterini verir. bunlar buradan kolayca yol bulur ve iş görürler; zaten bundan dolayı bazıları son dönemde dizi oyuncularından daha fazla aylık gelire sahiptir.

sonra bu tipler, genellikle tarihçi geçinirler. her şeyden önce, tarihi çok iyi bildiklerini düşündürme gayretindedirler. fakat ortada bir muhasebe, bir yüzleşme emaresi, yahut orijinal bir tarih görüşü falan yoktur; tüm bildikleri, kemalist tarih anlayışını yüzde yüz tersyüz etmekten ibaret olan ve ona yöneltilmiş eleştirilerin de kaba ve üçüncü sınıf bir kopyası olmaktan öteye geçemeyen spesifik -ve çoğu zaman seviyesiz- çıkıntılıklar yaparak tarihçilik taslamaktır. bu çizginin, en basitinden, osmanlı'dan cumhuriyete geçiş konusunda da sağlıklı bir bakış açıları yoktur. onlara milliyetçiliğin, islamcılığın, yanisi asıl davanın, milli mücadeleye düşmanlık değil, onun asıl sahipliği davası olduğunu anlatamazsın. milliyetçi geçinirler, ama çıkıp "keşke yunan galip gelseydi" gibi laflar ederler. sebep ortada... zira kemalizm, onlar için adeta şov yapacakları sahnedir ve her mevzuya kemalist anlayışı tersine çevirerek ediniverdikleri kör perspektiften bakarlar. şimdi mesela onların yolundan yetişen gençler görüyoruz ara sıra; "ingilizler bu ülkeye hâkim olsaydı hilafeti kaldırmazlardı" gibi, "en azından türbanımıza karışmazlardı" türü laflar ediyorlar. yeğ tuttukları ingiliz hakimiyetinde bir halifenin gerçekte halife olmayacağını bunlara anlatamazsın. müşriklerin senin başörtüne karışmadan sana hakim olmalarının, türbanına karışarak hakim olamamasından kötü olduğunu ve tıpkı bayrak misali gibi, manasını kaybettikten sonra onun da bir bez parçası olduğunu bu nesillere anlatamazsın. zira onlar kurbandır; ben onlara, dava mihrakını terk ederek sahte ve kısır bir dava temsili oluşturuyorlar ve bütün dava da buymuş zannettiriyorlar diye kızıyorum. asıl bunlara bu hastalıklı psikolojiyi dava diye öğreten, aha da bu başlıktaki yobazdır esas kabahatli.

bakın bu sözde muhalif tavırları, spekülatif çıkışları vs tamamen ölçüsüzlüklerinden. bir şeye karşı olurken o kadar ölçüsüz karşı olursun ki, durduk yerde, alakalı alakasız karşıtlık üretmeye mecbur kalırsın. karşı olduğunun varlığını dilemek durumunda kalırsın. çünkü o ortadan kalktığı zaman sen de yoksun artık. o hep olsun ki, sen de hep olasın. bu, ebedi mahkûm bir çizgi. karşıtı hep gardiyan, o hep mahkûm olacak ki, ağlayabilsin, mağdur olabilsin, hayatiyet bulabilsin, bununla gaza gelerek "diriliyoruz" havası estirebilsin, heyecanlarını bu tavırdan devşirebilsin.
devamını gör...

6 aralık 2017 abd açıklamasına karşı yazarların çözüm önerileri

siyasi anlamda türkiye'den bir şey beklemek zor. tepkimiz, tavrımız, ancak fert veya topluluk inisiyatiflerine bağlı. türkiye'deki rejim batı'dan tümüyle kopacak şekilde değişmedikçe pek bir şey ummuyorum. yani her ne kadar bunları filistin mücadelesiyle alay eder tarzda sayarak işi kahpeliğe götürseniz de türkiye'nin pratikte eli kolu bağlı.

yalnızca siyasî, ekonomik, şu bu yönden değil; başta kültürel hassasiyetlerimiz itibariyle büyük bir dengesizlik-ayrışma mevcut. ayrışma derken, tabiî meşhur kutuplaşma klişesine bağlamıyorum; bizimki çok başka. evvela sun'î ve hayli yüzeysel.

aksa eylemi olur: "ayasofya dururken ne aksa'sı? önce bunu halledin..." ayasofya eylemi olur: "memlekette cami mi kalmadı? önce süleymaniye'yi doldurun..." özgür kudüs eylemi olur: "coca cola içen insanların samimiyetine inanmıyoruz." israil mallarına boykot başlar: "olacak iş mi şimdi bu!" her cephede hassasiyetlerini mevcut statükoya kaptırmak ve döneklik etmek yerine kimsenin aklına sistemin topyekün değişmesi için bir çaba vermek gelmiyor. çaba vermemek de değil bakın; bu aklınıza bile gelmiyor.

parça parça da olsa yerinde tavır koymaya çalışan samimi müslümanlara da sadece dil çıkarıyorsunuz, ancak pislik yapıyorsunuz. bütüncül ve tutarlı bir mücadele vermenin yolunu soruşturmak yerine, mevcut sistemin beslediği çelişkileri istismar ederek nerede bir mücadele görseniz sulandırmaya bakıyorsunuz.
devamını gör...

edward de vere

william shakespeare’in döneminde yaşamış, 17. oxford kontu.

bu derebeyinin shakespeare'in kendisi olduğu teorisi bugün akademik çevrelerce gittikçe artan şekilde desteklenen bir inceleme konusudur. shakespeare'in kimliğiyle ilgili spekülatif rivayetlere en uzak ve en ciddi tez de onun gerçekte kont edward de vere olduğu iddiasıdır. bu zatın okuduğu incil'in kenarlarına düştüğü 1028 adet derkenarın dörtte birinden fazlası ve bilhassa her biri 4-5 defa olmak üzere 81 adedi, bugün shakespeare'e ait bildiğimiz eserlerde mükerrer olarak aynen kullanılmış. bu bulgu, bugün shakespeare'in gerçekte kim olduğuna dair belge niteliğinde bir delil olarak karşılanıyor. tartışılagelen bir diğer ihtimal olan "bacon shakespeare teorisi"nde ise yine bu ingiliz soylusuna ait tarihî incil'deki söz konusu notlara atıf sayılabilecek ibare oranı sıfıra yakın.

teze dair sıkı iddialar içeren bir diğer argüman ise, shakespeare'in eserlerindeki bazı kahramanların başından geçen olayları, bizzat bu kişinin de yaşamış olması. biyografisi “elimizde shakespeare’in bir hayat hikayesi olsaydı kesinlikle bu olurdu” dedirtecek kadar benzer sayılan anekdotlar içeriyor. aksi halde, modern ingilizcenin babası sayılan ve edebî eserleri filozof bacon'ın fikirlerine yakıştırılan bu usta şairin, tek oğlu hamlet'in ölümüyle ortadan kaybolmuş ve yıllar sonra londra'ya dönerek ilk oyunu "hamlet"i sahnelemiş basit bir laf cambazı olduğuna dair abes efsaneye inanmak gerekecek. fakat eserlerin, "william shakespeare" isimli o yoksul oyuncunun ismini müstear olarak kiralayan, her bakımdan iyi yetişmiş bu asilzade beye ait olduğuna dair iddialar çok daha destekli görünüyor.
devamını gör...

mistaka

beş yıl önce, istanbul’a yeni gelmiştim. ailemden uzakta, kimseyi tanımadığım, hiçbir yerini bilmediğim bu şehirde üniversite okuyacaktım ve bir sürü maddi-manevi sıkıntı beni bekliyordu. bunu o zamandan kestirebiliyordum ve aileme yük olmamak için ister istemez her konuda kendimi yalnız kalmış hissediyordum. sınanmadığım, ilk kez karşılaşacağım konulardı bunlar. üzerimdeki sorumluluk az değildi. bildik, belki her insanın gençken yaşadığı çatışmaları yaşıyordum ben de daha.

okul açıldı; hazırlık sınıfının ilk haftası, sabahki derse 5 dakika geç kaldım ve hoca beni derse almadı:

- “get out!

kantine indim ve işte orada bizim mistaka’yla tanıştım. meğer aynı derse o da geç kalmış ama benim gibi şansını zorlamamış. dedim bana “get out” dedi hoca. “ha...” dedi, anlamış görünmeye çalıştı ama onun da anlamadığı belliydi.* neticede beginner tayfaydık, öyle çok kasmadık. yine de bu ilk muhabbetteki hafif alaycı gururlu tavrı, mistaka’nın bütün karakterini ele verici bir ipucudur, onu söylemiş olayım.*

onunla ilk karşılaşmam, tanışmam böyle oldu ama yıl içinde çoğunlukla birlikte takıldık. dönem ortasında kaldığı evden ayrılıp ranza arkadaşım oldu ve geçirdiğim bunalıma hasbelkader tanık oldu. benim bu halim kronikleşip sancılı meselelerle büyümeye başlarken, yıllardır yurtta kalmış bir insan olarak o daha tertipli bir hayat istiyordu, üstelik bir hayat görüşü vardı, bizim gibi çocuk değildi. bilmiyorum kendisi ne kadar farkındadır bunun ama, sonrasında yaşadığım bir hadiseyle on kat daha büyüyen benim o büyük sınavımı, gelip olabildiğince az hasarla atlatmamı sağladı. hayatta doğru-yanlış bir yön tutturmama yardım etti. şayet avucumdaki çizgilerde büyük bir kırılma, keskin bir yol ayrımı varsa ona mistaka vesile olmuştur. yine belki o bilmez, öyle şeyler düşünmeye başlamıştım ki o dönem aynı odada kaldığımız başka bir arkadaş, benimle tek geçirdiği bir haftasonunun ardından okulu bırakma kararı almıştı. (herhalde ben de kötü bir kırılmaya vesile oldum...)

mistaka benden bir yaş büyüktür. kendisine hiç abi dememiş olmama ve bugüne kadar birbirimize dostça davranmamıza rağmen, onu hep -istemsiz- abi gibi gördüm. o da bir yere kadar farkındadır belki, bana hep abi gibi davrandı. biyolojik akrabalık veya yaşından dolayı değil onu böyle görmem; abim olsaydı ne yapacaktıysa mistaka da benim yanımda hep öyle davranan, başım sıkıştığında elinden gelen yardımı-desteği esirgemeyen, fazlasıyla “yol gösteren”, neredeyse hiç kapris yapmayan, çoğunlukla ciddiyetsiz* fakat yine de samimi ve babacan, sırdaş ve kötü gün dostu bir insan oldu. benim hazırlığı uzattığım, okulu dondurduğum, maddi-manevi mevzularla boğuştuğumuz üç yıl kadar bir zaman boyunca farklı ortamlarda birlikte kaldık, sonra yolumuz mecburen ayrıldı ama ne zaman bir ihtiyacım olsa yanımda oldu, dostluğunu gösterdi, desteğini sundu. açık söyleyeyim, bu adam beni Allah’a inandırdı. tebliğ yaparak falan yapmadı bunu da. insanlığıyla, örnekliğiyle yaptı. neyse zaten bunu üç yıl önce şahsen kendisine de hafif çıtlatmıştım.

ve o artık nişanlı. burada, onu ne kadar ilgilendirdiğini bilmediğim bu duygularımla tebrik ediyorum kendisini.

Allah seni de sevdiklerini de mutlu etsin kardeşim.

not: powerpuff girls aldatılmış hissediyor, haberin olsun.*
devamını gör...

bilginin insanı ilahlaştırması

başlığı ilk tanımda verilen anlamı üzerinden okursak, bilgiden ziyade "ilahlaşma" tabiri yanlış geliyor. çünkü ilahlaşma, aslında karşıtı bir anlamda, içini hıristiyan teolojisinin doldurduğu bir kavram. islam'da ilim ve idrakın yahut mistik tecrübenin (kısaca seyr-i sülûk) gayesi -hâşa- uluhiyet kesbetmek değildir ki... bu hıristiyan ahlakına mahsus, tanrı'nın cevher olarak alınması eşiğiyle gerçekleşen bir kırılma.

elbette islam'da da zahiren bu kavrayışa benzer klişelere rastlamak mümkün; işte, "allah'ın ahlakıyla ahlaklanmak", "allah'ın ruhundan üflemesi" gibi bahisler... (teferruatları uzun olduğu için kafa karıştırmamak adına her müslümanın iman ettiği ifadeler dışında çok fazla misal göstermiyorum) ama bu anlayışta, hıristiyan mistisizminin aksine, beşeriyet vasıflarını ortadan kaldırmak söz konusu değildir. hatta, bir yerde, islam'da -başından beri- iş ve oluş pratiği, bu gidiş ve gelişin reddi üzerine kuruludur; yani islam'a göre insan, hürriyetini, ancak Allah'ın yaratmasına mahsus bir sırrın keşfine mevzu zorunluluk idraki olarak, Allah'tan gayrına (masiva) esaretten kurtulmak ve yaratılmış olan hiçbir şeyin (en çok da benlik) ne Allah'ın aynı ne de o'ndan gayrı olduğu idrakine kadar yükselmek (ki bu da en nihayetinde "idrakin bile aczinin" idrakına çıkar) suretiyle gerçekleştirir. (bunun da teferruatı uzun, nasipse inşallah başka zaman açıklayabilirim)
devamını gör...

nick değiştiren yazara eskisi daha güzeldi demek

bunu da sanki bir sözlük adeti gibi benimsemişsiniz, eğer öyleyse muhafazakarlıktan yana maaşallahınız var helal olsun. sabahtan beri gelen mesajlarla beni kendimden soğuttunuz yav ne bu gözden düşmüş muamelesi insana..

t: heves kırıcıdır arkadaşlar. yani insanın kendini daha iyi hissettiren bir mahlas değişimine de hakkı yok mu? bakın bir kişi daha “eskisi daha güzeldi” diye gelirse onu galadriel’in insafına teslim edeceğim.
devamını gör...

dunbar sayısı

insan beyninin devam ettirebileceği maksimum arkadaşlık sayısının 148 olduğunu bildiren teorem.

ilkel kabilelerdeki gruplaşmalar doğrultusunda, sosyal ilişki içerisinde bulunulan insan sayısını sınırlayan antropolog robin dunbar'ın çalışmasına göre bu sayı 148. sosyal medyanın gelişiminin bu sayıyı artırabileceği öngörülse de beynin neokorteks bölümünün akılda tutabileceği, yönetilebilir ilişki sayısı bu civarda olduğuna göre, kotanın dışında kalanlar kişi tarafından bilinçli bir algıyla değil, nesne olarak tanımlanıyor. yani sosyal medyanın gelişimi, bu kapasiteyi artırmak bir yana, insanların gerçek ilişkilerindeki kotadan yiyor.
devamını gör...

sözlük yazarlarının karalama defteri

beethoven'ın, ayışığı sonatını, ondan ayışığını anlatmasını isteyen âmâ bir kız çocuğu için bestelediği söylenir; ve silence'ı (sessizlik) bestelediğinde de kendisi neredeyse tamamen sağırdır. peki ben, kelimelerin o kadar da anlamlı olduğuna artık inanmayan ben, hele anlatması hiç kolay olmayan duygularla doluyken, tüm bunları duymak isteyen bir kimseye nasıl anlatırım diye kendime soruyorum. işte tam burada, çoktandır oynadığımız bilmezlik oyunu sona eriyor.

bence biz insanlar, bir yanımızla müthiş aptal, bir yanımızla da korkunç algıya sahip varlıklarız. yaşadığımız evrenin görünen yüzü ne kadar sığ olursa olsun, insanın kendi içinde elinde olmadan duyduğu derin bir coşku, kendi eliyle ördüğü ne kadar duvar varsa yıkıp geçebiliyor. öyleyse geçmeli.
devamını gör...

dağılan kafayı toparlama süreci

biraz kendi içinize dönmeye fırsat bulabilirseniz -ki insan dağılınca başka bir şey yapamıyor- zor da olsa başarabileceğiniz süreç. belki herkes aynı seviyede bir dağılma yaşamıyor ama üstesinden gelebilmek herkes için aynı derecede zor.

geçen yıl tam bu zamanlar bir şey oldu ve eylül ayına kadar kendime gelemedim. sonra okudum, düşündüm, yazdım, konuştum, sustum, dinledim; ama önce hep kendime. durumum iyiye giderken ne fark ettim biliyor musunuz? değiştiğimi. şu aralar görüştüğüm üç dört kişi durduk yerde aynı minvalde şeyler söylediler ki bu kadarı tesadüf olamaz:

- “sen çok değişmişsin, eskiden çok kibirli ve öfkeliydin..”

hâlâ öyle olabilirim veya siz başka türlüsünüzdür, bilmiyorum ama demek istediğim, şöyle veya böyle değişmeyi göze almazsanız bu psikoloji kolay kolay yakanızı bırakmaz.
devamını gör...

antoine lavoisier

fransız ihtilali’ne kurban gitmiş kimyager.

“kitap ayracı” anısına ilaveten, bir de şöyle bir şey anlatılır:

infaz edileceği sırada bir solunum deneyi yapmak için celladına der ki:

- “kellem kesilip de giyotinden sepete düştüğü vakit gözlerime bakın. eğer iki kez kıpırdatabiliyorsam bilin ki insan kafası kesildikten sonra beyin bir süre daha düşünmeye devam etmektedir.”

kafası koptuktan sonra gülümsemeyle iki kez göz kırptığı söylenir.
devamını gör...

hayat hamlesi

bergson'un anahtar kavramıdır. nâm-ı diğer, "elan vital"... orijinalini tahrif pahasına, hayat hamlesini ben size anladığım şekliyle anlatayım. zaten bergson da anladığı şekliyle anlatmıştı.

hayat hamlesi, canlılık fenomeni olan "ruh"tur. yine felsefî idealizmin en büyük filozoflarından hegel'in "tümel ruh"una benzer. ikisi de tekâmülün kaynağı ve yönünü "ruh"ta bulur. şu temel farkla ki; bergson'un hayat hamlesi görüşüyle tekâmülü açıklamak için kullandığı ruh, hegel'de yeri olmayan bir nitelemeyle, dinamiktir, tezahürleri her dâim yenidir, "öngörülebilir değil"dir. hegel'in zaman anlayışı, kant'a kadar gelen matematik zaman anlayışını aşamamış aristo metafiziğine dayalıyken, bergson "oluş"un ve dinamizmin kaynağı olarak yepyeni bir zaman fikri getirir felsefeye. kendi anlayışımla ifade edersem, kısaca der ki, zaman, mekâna değil, ruha ait bir keyfiyettir; dolayısıyla tekrarlanamaz, duyulmaz, sürekli akış halindedir. mekânın (maddenin-kâinatın) dondurarak alçalttığı ruh kutbunun temsilcidir ve hem iç hayatta hem bütün kainatta geçerli "oluş"un yaratıcı sebebi olarak, hayat hamlesinin tabiatta insana varıncaya kadar geçirdiği şekil ve tür seyri boyunca hep bir arayış, bir "maddeyi aşma" vizyonu içindedir.

entropi yasasını biliriz; maddenin zevalidir bu. bergson, dönemindeki filozofların hiç yabancı olmadığı tekâmül (evrim) fikrinin menşeini, maddedeki bu zeval meylinin (sınırlılığın ve geçiciliğin) karşısına ruhî hareketi dikerek işaretler. ruhtur, der yani, kâinatı kıpırdatan, fıkırdatan; madde determinedir, kapalı devre sebep-sonuç ilişkileri içinde donmuş bir atâlet halindedir der. o zamana kadar maddedeki bu "zorunluluk"tan, "sebep-sonuç ilişkileri"nden bilimde ve felsefede çokça istifade edildiğinden; ve aklın temel çalışma biçimi mekâna ait bu vasıflar olduğundan, bergson için bunu iddia etmek belki bir takdir vesilesi olmuştur ama kabul vesilesi olmadı. teorisini batı'da o dönem son hızla gelişen fizik ve biyolojik teorilere adapte etmek, rölativiteyle incelse de kopmayan mevcut zaman ve mekân anlayışını yıkıp yerleştirmek pek mümkün değildi. yunan'dan başlayarak, bütün zaman felsefelerini derin bir filozof ve bilim insanı gözüyle eleştirdi. kant'ın epistemolojisine getirdiği eleştiri, dolaylı olarak alman idealizmine bir tenkitti ancak hegel'in felsefeye soktuğu tekâmül fikrinin fizik ve biyolojide vardığı son noktada, neredeyse tüm bir batı felsefesinin yıkılıp yeniden kurulmasından söz ediyordu. hatta saf sezgiye dayanan yeni bir felsefeyi öneriyor ve "aklın medeniyeti"nin çocuklarının bu yola girmekten ürkmemesini salık veriyordu. çünkü bergson, kendisi aklın tüm zaaflarını tesbit etmiş olarak, dönemin pozitif paradigması eseri sosyal teorilere kadar uyarlanan doğabilimsel doktrinlere, hiç aşina olmadıkları ve nereye çıkacağı onlar için belirsiz yeni bir temel sunmuştur.

determinizmin macerası batı'da diyalektik fikrinin bile çimentosu olarak iş görürken, bergson, tabiattaki unsurların tür tür insana doğru erişmek için çırpındığını ve maddenin direnciyle karşılaştığını savunur ki bu darwinizmin temeli olan "doğal seleksiyon" teorisine de getirilmiş bir eleştiridir. söz konusu teoride çevre şartlarına uyum zorunluluğundan ve malthus'un iktisadî nüfus teorisinden mülhem türler arası rekabet fikrinden yola çıkan darwin'in aksine bergson, çevreye uyumun türün gelişmesinin aslî bir sebebi değil, nihaî bir sonucu olduğunu söyler. bunun bir evrim-gelişme değil, donma-tıkanma olduğunu, tekâmül sonucu ortaya çıkmış organizmanın tabiri caizse "kabuk" bağladığı o devrede artık determinizmin geçerli olduğunu ifade eder. daha doğrusu, tekâmülün dış şartlardan kaynaklanmadığını ve içten gelen bir patlamanın eseri olduğunu, keza hafif değişmeler yoluyla değil, birdenbire gerçekleşmesi gerektiğini anlatır. bu "birdenbire" oluştan da hemen evrim karşıtı "yaratılışçı"(?) bir teoriye gidilemez; burada bahsedilen "bir anda" gerçekleşen tekâmül kesintisiz, her ân oluş halindeki yaratıcı bir hamledir. bergson, hayatı, durmadan yeni şekiller, yeni türler yaratan bir hamle olarak alır. yani hayat hamlesinin maddeyle çarpışmasından, her yeni türde çevreden beslenerek maddî çevresini ele geçiren ve aşan bir ruhî hamleden söz eder. ona göre, bir türden diğerine organik bir sıçrama söz konusu değildir; türler, hayat hamlesi daha gelişmiş bir tür için hazır bir zemin bulduğu anda fışkırıp çevrelerini aşabildikleri nisbette gelişir dururlar.

kaynak birdir; bitkiden hayvana, hayvandan insana değil ama bitkiden bitkiye, hayvandan hayvana, bir diğer uçta da nihayet insana varabilmiş hayat hamlesi. tabiî bergson için bu bir nihayet değildir; tekâmül kesintisiz oluştur ona göre. finalite ile determinizmi reddetmesine ve hayat hamlesini sonsuz bir hürriyet alanı kabul etmesine rağmen bergson, yine de yirmi milyon canlı türü içinde bu hamlenin en üstün eseri olan insandan hareketle, kendisinin "sanki üstün insan" demekten çekinmediği ve insanlar arasında ruhî aksiyonuyla maddeyi aşmış "mistikler"de gerçekleşir gibi olan bir gaî sebepten bahseder neredeyse. fakat nedir o? (bkz: hakikat-i ferdiyye)

*
devamını gör...

islam ı ideolojileştirmenin sonucu olarak sekülerleşmek

tam aksine; islam'ın ideolojilerin ideolojisi olduğunu görememekten, bütün insan ve toplum meselelerine islam'dan hareketle çözüm getirme çabasını gösterememekten, zamanın getirdiği farklı disiplinel problemler üzerine tüm dünyaya sunulabilir bir islamî anlayışla cevap verememekten, islam'ın çağlarüstü mutlak fikir olduğuna ve ahiret için olduğu kadar dünya hayatı ölçülerini de mutlak olarak getirdiğine hakkıyla iman edememekten sekülerleştik.

sekülerleşme, tıpkı avrupa'nın reformasyon sürecinde yaşadığı tecrübe gibi, katı skolastiğe bir tepkiydi; kim inkar ederse etsin, müslümanlar olarak biz de böyle bir süreçten geçtik. ne yani, biz bu bataklığa saplanmadık mı sanıyorsunuz? "yobaz"ı, salt kemalistlere ait, haksız bir itham mı sanıyorsunuz? islam'ın tarih muhasebesini yapamadığımız için göremiyoruz ki en az beş asırdan beri islam zaten dünyadan kopuk bir anlayışla ele alınıyor. din değişmiş veya bozulmuş değildi; ancak din anlayışı büsbütün yozlaşmıştı, zamanın getirdiği yeni sorunlara doğru bir islam anlayışıyla yaklaşılamıyordu. bırakın ilmî ve fikrî bir gelenek oluşturacak müslümanların yetişmesini, bisiklete bile din adına şeytan işi yaftası (fetva diyemiyorum fıkhî bir tarafını göremediğimden) yapıştıran "muharref bir zihniyet" müslüman topluluğa hakim olmuştu. bu da öyle birdenbire olmadı. kanunî devrine, kendi tarihimizde yükseliş devri, zirve noktası falan deriz ama zevalin de gözle görülür başlangıç noktasıdır. o devirden itibaren islam, zaten sahabe ve tabiin devrinden sonra ferdî liyakat temsilcilerine emanet kalmış kadrolara, zümrevî hastalıklar taşıyan fertler eliyle, derinliğine bir nüfuz ve genişliğine bir ihata dehası ile sunulamadı. yani, islam tarihinde bir zirve noktasından söz edeceksek, o da Allah'ın kuran'da "bugün dininizi kemale erdirdim" buyurduğu güne hakim olan sosyolojik ve siyasî durumdur. sonrası -abbasî, eyyubî, selçuklu ve osmanlı tecrübeleriyle yaşanan fevkalade kırılmalar müstesna- adım adım bir iniş, alçalış ve nihayetinde bugün yaşadığımız çöküştür.

sonra; "madem din dünya işlerine izah getirmiyor, bunlara cevap veremiyor, cevap veremediği gibi bizim ayağımıza taş koyuyor, lafta değilse bile hiç olmazsa hayat tarzımız ve dünya görüşümüzü ondan ayıralım" görüşü gelişti tabii. bu "ucuz" ama çok doğal bir reaksiyondu. yani "bir gecede" de olmadı bunlar! en az 500 yıllık bir çürümenin nihaî neticesi bu durum.
devamını gör...

insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı

jean jacques rousseau'ya ait eser.

rousseau'ya göre bu mülkiyettir. hatta daha temelde, "düşünce" ve "irade"dir. çünkü bunlar insanı "hayvandan aşağı" kılmıştır ona göre; halbuki başlangıçta, "konuşma" ve "gelişme" ihtiyacını doğuran şartlar meydana gelmeden önce, "yalnız" ve "sahipsiz" yaşadığı doğada ne kadar özgür ve mutluydu; bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip "bu benim!" diyen ilk insan başlatmıştı "aydınlanma" denen bu soysuzlaşma sürecini. aile, kabile, toplum ve devlet... yozlaşma böyle büyümüştü rousseau'ya göre.

rousseau'nun bu eseri, toplum sözleşmesi (bkz: social contract) çalışmasına temel teşkil eder. onun için, aydınlanmacı düşünürlerin kapıldığı sosyal ilerleme vehmini bir "ideal"e bağlamanın, insanı doğaya döndürmek mümkün değilse bile onun hayatında "doğal hukuk"u hakim kılmanın vaktidir artık. zaten aydınlanma düşünürleri, en ziyade insanın özgürlük ve mutluluğuna etki eden özel veya genel unsurlardan sanat ve siyaset meseleleri üzerine yoğunlaşma ihtiyacı hissetmişlerdir. sosyal kurumlara ve meselelere disiplin halinde yönelmeseler de toplum ve devlet görüşlerini, "eğitim" ve "mülkiyet" başlıkları kapsamında, "ütopya" üslubu ve "deneme" türünde eserlerle ortaya koymuşlardır. bu çaba, açıkça insanı anlamak içindir ve rousseau, insanın bozulmamış, saf tabiatına güvenen, "ilk ve aslî günah" miti üzerine bina edilmiş hıristiyan teolojisinin büyük pay sahibi olduğu genel kanının aksine onda "iyi bir öz arayan" bir düşünürdür.

hippias'ı çağrıştırır biraz; ikinci dünya savaşı'ndan sonra batı'da türeyen hippi neslinin "doğanın bilgeliği"ne dair felsefesini yarım yamalak benimsediği filozof, hippias. sofistlerden veya sokrat'ın talebelerindendi yanlış hatırlamıyorsam. ona göre de "doğaya dönmelidir insan"; orada balta girmemiş bir "nizam" vardır, "hakikat" ve "hikmet", saf ve her daim yeni olan tabiattadır. insan ona bırakmalıdır kendini, hakikati yakalamak, ona yetişmek için. rousseau'nun eğitim ve medeniyet üzerine düşünceleri hatırlandığında, sözünü ettiğim benzerlik de anlaşılacaktır. rousseau da kendisinden sonrakileri etkilemiştir bu eserle. marx ve engels'in mülkiyet temelinde işlenen "ilkel toplum" görüşüne olan etkisi bir yana, belli belirsiz de olsa, endüstri devrimi sonrası birçok düşünürün rahatsızlık belirtilerini haber vermiştir. misal, thoreau'yu ele alın; onun "sivil itaatsizlik" tezi, her ne kadar bir demokrasi eleştirisi olarak okunmasa da, rousseau'nun "genel irade" tezine kaynaklık eden bu eseriyle birlikte düşünüldüğünde, aydınlanmanın başı ve sonu arasında batı insanının medeniyet serüveni boyunca hangi nostaljik ve ütopik çalkalanışlara sürüklendiği görülebilir.

rousseau, baskı ve kötülüğün farkındadır. en çok bunların üzerine gitmiştir. bunların insanın aslî tabiatından kaynaklanmadığını iddia etmiştir. "itiraflarım" adlı eserinde kendi çocukluğunu anlatırken, nasıl hırsızlığa itildiğinden bahseder. hatta, ironik bir ifadeyle, onu bu davranışa mecbur bırakanlar kadar paraya değer vermediği için iyi bir hırsız olmadığını söyler. dikkat edin, ona göre "çocukluk" insanlık tarihinin başlangıcına işaret eden, insanlığın "ilkel" halidir; ve insanlık tarihi, insanın "düşüş"ünün tarihidir. bu ifadeyi (düşüş) bilhassa kullanıyorum; zira bu düşünce, belki bütün insanlığın şuuraltında bir "arketip" gibi mevcuttur ve bize hiç de yabancı değildir. rousseau'ya göre bu düşüşün öncesinde, insan için neredeyse bir "cennet" hayatı söz konusudur. hayvanî de olsa, "irade"nin müdahalesine kapalı, temel ihtiyaçlar içinde insiyakî dürtülerce sevk edilen bir türdür insan o devrede. ne olduysa "dil" ile, "toplum" ile olmuş; insan gittikçe yozlaşmıştır.

kısacası, rousseau, toplum malumu'nun fert malumu'nu determine etmesine karşı, ferdin saf ve hakikî yanını aramış, onda el değmemiş bir özün bulunduğunu iddia etmiştir. insanî hakikattir aradığı; "hakikat-i ferdiyye'dir... o ise peşine düştüğü bu hakikati açıklayamadığı gibi, çözümü tektip iradelerin bileşimini ifade eden "genel irade" tezinde bulmuştur. bu, ferde iradesini teslim etmek görüntüsünde, "sürü psikolojisi"nin temsilî iradesinden başka bir şey değildir. (bkz: demokrasi)

edit: şunu da böyle şuraya... ( #5464241 )

edit 2: bir de bu var ama zaten okumayacaksınız, belki ilerde okunur, dursun... ( #5716176 )
devamını gör...

keşke yunan galip gelseydi

büyük tarihçinin (!) yeni teziymiş; veya kusura bakmayın, ben yeni duydum. bir iki kelam edip gideyim...

misal, bu sözü söyleyen bir chp'li olsa ortalık yıkılırdı ama, öyle değil mi? evet, öyle... aynı şeyi chp yapınca kötü, akp yapınca iyi sayılıyor... ama bu, işin sadece bir yönü. benim asıl merak ettiğim şu: bu söz size bir dalaletin kokusunu vermiyor mu? dahası dalaletin ciğerini göstermiyor mu? şimdi bakın: yunan hakimiyetinde bir halife, yunan hakimiyetinde bir şeriat mahkemesi, yunan hakimiyetinde bir başörtüsü serbestliği... hiç olmamasından daha kötü değil mi? e buna göre iyiymiş işte... bu, mısıroğlu'nun da muhafazakar kanadın da bütün dünya görüşünü özetliyor aslında. bunlar islamı ve islami vecibeleri bir hakimiyet mücadelesi olarak görmüyorlar, demokratik bir talep olarak görüyorlar. hakimiyetin kimde olacağının hiç önemi yok. orada senin halifen mostralık olarak duruyorsa, başörtüne kimse karışmıyorsa, amerikan bayrağı altında da, yunan bayrağı altında da dini vecibelerini yerine getirebiliyorsan, tamam... dikkat edin: mısıroğlu gibi tiplerin bir düzen kavgası yoktur. düzen ne olursa olsun, onun içinde bir takım haklar koparmak kavgası vardır. onun için, bu sözü söylemesi tesadüf değil. onun dünya görüşüne tam uygun.

kaldı ki, ideolojik istikamet bakımından olduğu gibi tarih bilgisi bakımından da doğru değildir söylediği... nasıl tarihçi bunlar? müslümanlara yönelik ilk katliam ve tehcir hareketleri yunanistan'da başladı. bir tane müslüman bırakmadılar, bir tane cami bırakmadılar. insanları kitleler halinde zorla vaftiz ettiler, domuz eti yedirdiler, şarap içirdiler. anadolu'ya çıktıklarında da yarımadada ve adalarda yaptıkları şeyleri yapmaya kalkıştılar. sayısız tecavüz ve hunharlık yaptılar. şimdi palavra sıkmayalım birbirimize. ama bakıyorum da yine birileri tevil etmeye çalışmış... neymiş efendim, ondaki tarih bilgisi bizde var mıymış? arkadaşım, sen ne anlatmaya çalışıyorsun, ben onu anlamıyorum. kadir mısıroğlu'nun ettiği laf ortada. yunan hakimiyetinde bir hilafet olsa sen de mutlu mu olurdun? o öyle diyor, onu ne yapıcaz? keşke yunan kazansaydı, hiç olmazsa hilafete dokunmazdı diyor. şimdi sen kimlerdensin, hangi anlayışı temsil ediyorsun, ben bilmem. 1919 ile ilgili görüş, bizim büyük doğu-ibda bağlıları olarak temel duruşumuzu gösterir. başka çevreler farklı şeyler söyleyebilir. ama ibda diyalektiği'nde böyle geçer.

bu ruh hastası herif diyor ki, "keşke yunan galip gelseydi, o zaman şeriatı kaldırmazlardı." (burada ben bir şey iddia etmiyorum dikkat ederseniz, kendisi diyor.) bunların kafası hep böyle. bir islami düzen fikirleri yok. yunan hakimiyetinde bile şeriatı yaşayabileceklerini düşünüyorlar. küfrün o türlüsündense bu türlüsünü tercih... ama yok, bizden bunu beklemeyin... onun için, büyük doğu-ibda tarihi 1919'da, bu tercihle başlar. bunun anlamı şudur: öyle zilletler vardır ki, namuslu bir insan onlara boyun eğmektense ölmeyi tercih eder. küfrün ayakları altında bir şeriattansa, hiç olmaması tercihidir bu. bizden öbür türlü bu adiliği kabul etmemizi beklemeyin! küfür yobazındansa bu yobaz tipini kabul etmemizi ise hiç!..
devamını gör...

sözlük yazarlarının karalama defteri

bu gece, hemen şimdi şöyle güzel bir uyku çekmek istiyorum. uyumam lazım. son yıllarda geçirdiğim en güzel günün akşamı, bu kadar erken uyumak isteyeceğimi nereden bilebilirdim? muhtemelen yarın sabah uyandığımda, bugün yaşadıklarımı rüya sanacağım; ama sonra, her şeyin gerçek olduğuna yeniden inanacağım.

halbuki gerçek ve hayalin ancak geçmişin birbirine benzeyen tortuları olarak uzlaşabileceklerini sanmıştım. bunun için, çocukluk şevkimi yeniden kazanmak için "dün"lerimi kurcalamaya alışmışken, sanki bir teselli gibi, "zamanla gerçek birer anıymış gibi hatırlar olduğumuz hayallerimiz var" demiştim. anılarımızdan geriye yalnız birer hayal kalacağını biliyordum; ama bugün, bazı hayallerin de zamanla bütün anılardan daha gerçek olabildiklerini gördüm. işte dünden kalan bir hayal, ilk kez bugünün gerçeği; ve yarının rüyası.
devamını gör...

dorian

eğer türk rock kategorisinde adları geçecek kadar rock'tan taviz verseler*, biraz piyasa işi seviyesine inip diğer gruplar gibi ufaktan pop sound'una evrilselermiş belki ayakta kalabilirlermiş. ama sen türkiye'de linkin park'ı kendi tarzında cover'layabilecek kadar sağlam bir nu-metal grubusun, dolayısıyla zaten baştan kaybetmişsin. bence kıyasa bile değmez ama kurban bile tutunamadı buralarda. işte nedir, vega olacaksın, redd olacaksın, ogün sanlısoy falan olacaksın, yoksa kete versen yenilen bu memlekette böyle gruplar öldürsen dinlenmiyor. aslında daha albümleri çıkmadan o kadar beğenilmiş, tutulmuşlar ki nazar değdirmişler belli. maalesef daim olamamışlar. bakma yüzüme, dipte, rüyadan gibi birbirinden iyi parçalar da yüzüstü bırakılmış. 2014'te bir daha denemişler, bu kez direkt "dorian" isminde bir albümle ama ilk albümlerindeki o sert tadı alamadım. o ilk albümde bir de gel gör beni'yi söylemişler ki ney sesini sevmediğim için hep sinir olduğum, brutal vokal bulaştırıldığında da mahvedilen o esere kendi tarzlarında çok yakışan, akıllara zarar bir hava getirmişler. dorian denince akla gelen işlerden biri de o hatta, merak eden bakabilir.

neyse şunu da koyayım buraya.*

devamını gör...

sinema vs tiyatro

çok fazla karşılaştırma yanlısı değilim ama severleri tarafından sık kıyaslanan bu iki tür arasındaki temel ayrım çokça atlandığı için, karıştırılmaması gereken birkaç noktayı belirtmek istedim.

tiyatro, her şeyden önce edebi bir türdür; yani baş sermayesi sözdür, kelamdır. sahnedeki görsel ve işitsel unsurlar sözü desteklemek için vardır. sinema ise öyle değil, bir kere fotoğrafla başlamış bir sanat. çok sonra içine söz ve müzik gibi unsurları alsa da bu temel aslında hiç değişmiyor.

bu ayrıma bağlı olarak birkaç özellikte daha ayrılıyor bu iki sanat. ilk olarak oyunculuk biçimleri farklı; tiyatroya has, teatral performans diye bir şey vardır. yapay sayılabilecek, doğal olmayan abartılı davranışlar kastedilir bununla. kamera önü oyunculuğu ise öyle işlemez. tiyatrodan sinemaya geçiş yapmış pek çok oyuncu vardır ki özellikle sanat değeri yüksek yapımlar üreten yönetmenlerden oyunculuk konusunda bolca azar yediklerini görebilirsiniz. çünkü zaten -bir diğer farklılık olarak da- sinemada izleyicinin perspektifi yönetmen tarafından belirlenmiştir, tiyatroda ise sizi yöneten bir şey yoktur, seyirci de olsanız daha özgürsünüzdür.
devamını gör...

baksana talihe

orijinali iranlı şarkıcı marjan'ın (mercan) farsça kavire del şarkısı. ajda pekkan da önce fransızcasını (bkz: viens dans ma vie) yapmış, sonra türkçeleştirmiş. türkçe sözleriyle dinlemek daha güzel ama fransızca versiyonunun da aranjman ve altyapısı daha sağlam. 70'ler türkçe pop arşivinin ilk sıralarında yer almayı hak ediyor. gerçekten muhteşem.



ayrıca ilgilenen olursa şöyle bir remix'i de var;

https://soundcloud.com/ghod...
devamını gör...

sözlük yazarlarının karalama defteri

- "pupa yelken" diye bir tabir duymuş muydunuz? yelkenlerin esen rüzgarı arkasına alıp onunla dolarak gemiyi tam yol ilerletmesini betimliyor. böyle alabildiğine, kimseye bağımlı olmadan. yekpare bir ahenk içinde.

- galiba bunun için evvela bir rota tutturmak lazım.

- peki öyleyse. hadi gemi yürümesin. onun öylece, arkasını kimseye yaslamadan, suda duruşundaki ahenk?

- galiba bunun için de evvela biraz cambazlık öğrenmeli.

- ya bir ağacın, kökleri üzerinde, gökyüzünün aldatıcı maviliğinde gizlenen güneşe doğru büyüyüp olgun meyveler vermesi?

- bunun için de bizi ayakta tutacak güçlü köklere sahip olmak şart.

- öyle mi gerçekten? fakat sizin demenizle ağacı ayakta tutan kökler, toprak altında incecik, yumuşacık damarlarıyla en sert taşları kolayca yarıp geçebiliyor?

- bunlar mucizevi durumlar.

- evet.

- galiba insanın insan gibi yaşayabilmesi için bir mucize şart.

- en az bir mucize, evet.

- siz ne düşünüyorsunuz?

- ben?.. ben, daha ne söyleyeyim, anladığınızdan başka? geceleri parlayıp duran aya bakarken onun her daim karanlık olan öteki yüzünü, zirvesiyle göz dolduran dağlara bakarken onların yeraltında üç kat derinlikte çakılı duran köklerini.

- anlıyorum.

- güneşe doğru büyümek isterken durmadan budanıp güdük kaldığımı mı anlıyorsunuz hâlâ?

- hayır. toprağın altına doğru büyümekten başka çarenizin olmadığını.

- rüzgarı arkama almak istediğimde gideceğim yönden emin olamadığımı mı anlıyorsunuz?

- hayır. öylece durmak isterken dalgaların sizi dibe batırdığını.

- doğru anlıyorsunuz. ben yalnız durmak istiyorum. bir an olsun, huzurla durabilmek! ne yelken ne direk; ne dalga ne rüzgar; ne dal ne kök; ne meyve ne yaprak. yalnızca su veya toprak, böyle bir yüzeyde salınıp durmak.

- peki neden? niçin kendinizi bir gölge gibi yere serilmiş görmekten sıkılmıyorsunuz? kanlı canlı gövdenizi niçin kalbi durmuş bir ceset gibi oradan oraya sürüklediğinizi farz ediyorsunuz?

- ben o gölgemin çoktan mezara düştüğünü görüyorum. gövdem dopdolu ve taşamazken, bu ne demek biliyor musunuz? işte, benim taşsam bile akacağım yatak! bunu ve daha pek çok şeyi bilmek her şeyi baştan bitiriyor.

- öyleyse bunu neden bitirmiyorsunuz? devam edemiyorsanız bitirmeyi de düşünmüş olmalısınız!

- çünkü yapış yapış kana bulandıktan sonra saçlarımın, iyice kuruyup karardıktan sonra saçlarımdaki kan lekelerinin ben tamamen yok olmadan bir daha asla temizlenemeyeceğini de biliyorum. bu, bir gün arınacak olmaktan tamamen vazgeçmek olurdu. saçlarımı kana bulamayı reddedersem, belki ben öldükten sonra, toprağın altında bir süre daha uzamaya devam edebilirler.

- bir şofben borusuna kendinizi asmak veya aniden sarı çizgiyi geçip metronun önüne kendinizi bırakıvermek niçin gelmiyor aklınıza? intihar düşüncesini hiçbir zaman anlamadım ama intiharı düşünen birinin niçin bu basit yollar dururken daha gürültülü ve kalabalık yollara tevessül ettiği sorusu daha anlaşılmaz duruyor.

- intiharı, en azından gençken hiç gerçekten düşünmediğiniz, bir gencin onu sessizce işleyebileceğini düşünmenizden de anlaşılıyor. çünkü bir şekilde bitirip gitmeye kararlı olsam, asla tek başıma gitmek istemezdim. herkesi ve her şeyi elimden geldiği kadar hiçe çevirmek isterdim.

- bu duyduğum en korkunç bencillik!

- belki evet, belki hayır. fakat intihar gerçek bir yenilgi olurdu. bense alınyazımın devamını merak ediyorum.

- kaderinizin kötü olduğunu kabullenmiş gibi konuşuyordunuz!

- hayır, hiçbir şeyin gerçekte iyi veya kötü olduğuna inanmıyorum. sisifos'u mutlu hayal ederek yaşamaya çalışmak değil bu; ironileri gülünç taraflarına gülüp geçebilecek kadar anlayıp berisini görmezden gelmeyi deniyorum. sabahları dişlerimi sıkmaktan çenem ağrımış olarak uyanmaktan bıktığım için deniyorum bunu. sahte; ama olsun. bu türlü zavallılık, diğeri kadar çekilmez değil. sadece kendi gerçeğimi biraz daha sulamam gerekiyor. belki bir gün ben de bir yöne doğru büyüyebilirim. belki yatağımı bulmam için evvela taşmak zorundayım. çünkü alınyazım mı beni bağlıyor, bilmek istiyorum. yoksa ben kendi ellerimi nasıl bağlamış olabilirim, bilmek istiyorum.
devamını gör...

unutulmaz film sahneleri

dead man'den...

ama önce biraz anlatayım bu sahneyi. kendimi bir süredir bu planın içinde görür gibi oluyorum ve bende söz konusu karakter william blake'e karşı bir yakınlık -aslında daha ziyade hayranlık- duygusu oluştu. bu, öyle sırf mistik bir atmosfer oluşsun diye çekilmiş bir sahne değil; veya en azından bunun altında filmi daha çekici kılmak mantığı yatmıyor, anlaşılabileceği gibi daha derin bir sebebi var. jim jarmusch burada kendine has sinema diliyle aslında varoluşsal bir alt-metni yansıtmaya çalışıyor fakat ceylanla blake'i yukarıdan alan planı "estetik" bulanlar ve hikayedeki rolüne dair birkaç basit değerlendirme dışında herhangi bir alt-metin okumasına rastlamadım. blake'in ölü bir ceylan yavrusuna sarılıp uyuduğu bu sahnede insanın içi boşu boşuna cız etmez. öyleyse sebep ne?

belki jarmusch bunu bilmez -bilmesine de gerek yok zaten- ama ceylan, jung psikolojisinde anima arketipini simgeleyen dişi bir motiftir ve insan ruhunun dünyadaki serüveninde, yani olması gereken insan olabilmek için geçirdiği dönüşüm sürecinde bütünleşme ihtiyacı duyduğu, kendindeki eksik yanıyla örtüşen diğer yarımı temsil eder. geçirdiği uzun soluklu dönüşümün ardından blake karakteri de ormanda karşılaştığı bu ölü ceylan yavrusunun yanına uzanarak, maddi varlığından soyutlanıp dünyadaki benliğini hiçleştirmenin, kişiliğinin dünyevi ve zayıf yanlarını tamir etmenin son aşamasını yaşar. adım başı karşısına çıkan ve gitgide masumlaşan bütün önceki cesetlere kıyasla sonunda öyle saf ve masum bir canlının ölüsüyle karşılaşmıştır ki blake, onun boynundaki kurşun yarasından parmağıyla aldığı bir damla kanı alnına sürüp kendini itirazsız bir şekilde "kurban" gibi sunarak, içinde yuvalanan temiz ve kutsal canın da artık bedenini terk etmeye ve ait olduğu yere dönmeye hazır olduğunu hisseder. böylece, insan eliyle o masum canlıya kadar vardırılan bunca yıkımın asıl hedefinin kendi benliği olduğunu da son kertede kavramış olur.

devamını gör...

sözlük yazarlarının karalama defteri

sonuçta ne olacağını gayet iyi bilseniz de küçücük bir umut yüzünden dönüp dönüp aynı duygularla sınanabiliyorsunuz. dikkat. nasibinizi ararken kaderinize razı olmamak suçuna düşebiliyorsunuz. dikkat. siz hayata doğru bir adım yol almak için debelenirken hayat çoktan on adım daha ilerlemiş olabiliyor. dikkat. sizin aylar boyunca kendinizi mutsuz etmesine izin verdikleriniz, sonunda halinizi sırf bu yüzden sıkıcı bulabiliyor. dikkat. insanın insana uzaklığının mesafelerle bir ilgisi yok. dikkat. sizin içinizde fırtınalar koparken yanıbaşınızdaki insanın kalbinde yaprak bile kımıldamayabiliyor. dikkat. en iyisi susmak ve her defasında daha fazla içine kapanmak. çünkü biz sadece orada olabiliyoruz ve hiçbir zaman onu gerçekten açabileceğimiz kimsemiz olmayacak. dikkat. artık biraz dikkat.
devamını gör...

aus dem leben der marionetten

ingmar bergman filmi. erich fromm okumalarımın peşinden izlemiş olmam psikanalize olan ilgimi kökledi ama mide bulandırıcı güdüleri ortaya sererek kendisinin ne yapmak, nereye varmak istediğini anlamadığımı da söylemeliyim. hep tatlı yiyorsunuz, biraz da gerçeklerden yiyin diyor galiba.*

bir de replik bırakayım:

--- alıntı ---

"bu hep aynı üzücü hikaye. beden, kendisine bir engel olur. sonra ruh. kısa zamanda umutlar, hayaller ve tavizler karmaşasındasındır. tanrım, çok kuramsalım."

--- alıntı ---
devamını gör...

dünyaitiraf.com

sırf benden daha rahat olabildikleri için sevdiklerime benden daha yakın olan insanları kıskanıyorum. ben çoğu zaman utancımdan, çekingenliğimden öyle davranamazken bu benim gururumdanmış falan gibi anlaşılıyor. bunun üzerine bir de kendimden utanmaya başlıyorum. bıktım valla bıktım.. her şeyi geçtim, kendimden bıktım ya... insanı kendinden de utandırıyorlar bir yerden sonra. sahip olduğum mizaçtan mı, yetiştiğim kültürden mi bilmiyorum ama en kestirme ifadeyle mahcup bir öküz olduğum için genelde kiminle konuşmaya başlasam karşımda anlamsız bir gerginlikle konuşuyor, ben de geriliyorum.

sonra bu eğitilmez gevşekler insana kendini de ikiyüzlü gibi hissettiriyor. yaptıklarıyla değil de gördükleri "samimi" karşılıklarla. halbuki bence tersine, çoğu insan bu türlü davranış kalıplarında yaşamaya ayak uydurarak, ağzını alıştırarak, işte bilmemne ederek kendi samimiyetsiz taraflarını örtbas etmeye çalışıyor. eminim de bundan... kimin ne kadar samimi olduğunu üslubundan vs çıkaracaksak ben de bunu çıkarırdım yahu!.. kaldı ki ne kadar içten olursanız olun, samimiyetten sadece esprili ve gevşek olmayı anlayacak kadar sığ olduktan sonra sizin samimiyetinizi kim ne etsin... burada samimiyetsizlikle kastettiğim de ahlakî bir zaaf değil, bu bir çeşit hamakat... bunu bahsettiğim gibi anlayana da daha ben rastlamadım.

herkes bayılıyor zaten samimiyete. ama arkadaş, herkesin samimiyetten anladığı ne? göz kararıyla nasıl ölçüyorsunuz bunu? aynı "herkes"ler, herkes gibi olamadığın hiçbir yerde seni samimi bulmuyor ki!
devamını gör...

seni olduğu gibi kabul eden sevgili

sevgide bir kimsenin sizi olduğu gibi kabul etmesi veya etmemesi gibi bir şey söz konusu olamaz. aşıksanız zaten kimsenin zoruyla değil, kendiliğinizden değişirsiniz, gerçekten bunu herkesten önce siz istersiniz. sizi olduğunuz gibi kabul etmeyen insan da kendisi sizin için değişmeyi isteyecek kadar sevmiyordur sizi; veya değişmeyi göze alamıyorsanız bu sizin için de geçerli.

neyse işte bu kadar basit.
devamını gör...

boğaziçi üniversitesi

edebiyat bölümünün ingilizce ağırlıklı olması yadırganacak bir durum değil. iyi bir edebiyatçı en az bir yabancı dil bilmek zorunda. eskiden böyleydi. bütün iyi edebiyatçılar batı veya doğu dilleri ve edebiyatları üzerine bir şekilde uzmanlık kazanmış insanlar. bu dilin batı dili olmasında da bir sakınca yok. boğaziçi zaten daha ziyade modern edebiyatta iyi.

burada arapça-farsça gibi doğu dillerine yoğunlaşmak isteseniz de hocanız amerikalı oluyor. ayrıca kimse türk edebiyatını ingilizce anlatıyor da değil; ingilizce eğitim verilen dersler dilbilim, metodoloji ve kuramlar üzerine evrensel kabul edilen müfredattan. bir tercih yapmak veya eleştirmek isteyen, bu durumları bilerek düşünmeli.
devamını gör...

istanbul

tuhaf bir cendereye alıyor insanı. yaşatıyor mu, öldürüyor mu belli değil.

bu gece sabaha karşı, hiç istemiyorum ama belki bir daha dönmemek üzere ayrılacağım. ilk defa memleketimden ayrılırken nasılsam öyleyim. herkesten çok kendimle kavgalıyım.
devamını gör...

yan flüt

hazırlıktayken okulda bir yan flüt dinletisi olmuştu; albert long hall'de her sonbahar dünyaca ünlü müzisyenlerin katılımıyla gerçekleşen klasik müzik konserlerinden biri. yan flütü ilk kez o geceki programda duya duya dinledim. daha önce, yine hepimizin muhakkak dinlediğini bildiğim, yeni türkü'nün şarkılarından zaten beğenirdim; işte, yağmurun elleri, başka türlü bir şey, bana bir masal anlat baba, vs... fakat bununla schubert, handel, vivaldi, bach, mozart'a ait bir besteyi veya dünyaca bilinen yabancı halk türkülerini falan dinlemenin keyfi çok ayrı. kendinizden geçersiniz. buyrun mesela:



blok flüt de öyle. sırf, ilkokuldaki müzik dersinde onunla "oynaya oynaya gelin çocuklar"ı çaldık diye pek ciddiye alınmaz bu enstrüman. oysa her enstrüman gibi blok flütün de kendine özgü bir sesi, hatta doğaüstü denilebilecek bir tınısı vardır. fakat o tınıya uygun parçalar olunca ve kabiliyetli ellerden dinlenilince fark ediliyor bu. "bak postacı geliyor"da fark edilmemesi normal yani. bir de güzel ses çıkarmak gerçekten zor. mesela ben bir süredir blok flütle zor parçaları çalmayı deniyorum ama vivaldi bestesi çalıp şu sesi hayatta çıkaramam:



demek ki mesele enstrümanda değil. yine de yan flüt çok daha yukarıda bir tercih tabii ki, blok flütle kıyasa bile gelmez. bir gün öğrenip çalmayı çok istiyorum. parmakları zorlayacağını sanmıyorum fakat kesinlikle sağlam diyafram istiyor.

o zaman bir tane de bizden gelsin...

devamını gör...

şarkıların insanı geçmişe götürmesi

güzel bir müzik dinlerken insan “süre” denilen bir hâli yaşar; yani geçmiş, şimdi ve geleceğe yönelik tüm şuuraltı birikimi harekete geçer. hafıza sezgisel olarak canlanır, saat zamanı kişinin tecrübesine göre değişen bir süre boyunca aşılır. shakespeare’in tabiriyle, hayatın “rüyaların yapıldığı kumaştan” örülü dokusu belli belirsiz kendini gösterir ve insan, şuurunun saflığı oranında, geçmişi ve geleceği bir doğru üzerinde bölmeden hâl’de toplayabilir.
devamını gör...

menderes'ten para dilenen necip fazıl'dan yol gösterici çıkarmaya çalışmayın

üstad büyük doğu’yu çıkarmaya karar verdiğinde iş bankası’ndaki yüksek bir mevkiden istifa etti ve ondan sonra sadece dergisini çıkardı, davasını yürüttü (hapiste olmadığı zamanlar). ondan sonra hiçbir işi, bir ticareti, maaş bordrosu, şurdan burdan bir rantı olmadı. bu durumda olacağını bilerek çıktı yola. bunu da ilk olarak menderes döneminde yapmadı, inönü devrinde yaptı. “allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” diyerek yaptı. daha evvelinde ahbes’in ölümünün ardından siyasete atılmanın birkaç yolunu da denemişti; chp’den (dönemin tek partisi olduğunu belirtmeme gerek var mı?) vekil olmayı, kendisi bir parti kurmayı (kurmuştur da) denedi, maddi imkansızlıklardan ve iktidar yalakalığı yapmadığından, bunlar sonuca ulaşmadı. 1947 yılında, onun maddi durumunu bilen ve halk üzerindeki yüksek tesirinden çekinen chp iktidarının başbakanı’ndan “kalemini satması” için teklif aldı, reddetti, reddetmekle kalmayıp sonucunda yargılanacağını bile bile bu hadiseyi dergisinde açık etti. ama ahmet hakan’a ve onun gibi bilumum gerçekten satılık kaleme bunları sormayın, haberleri bile yoktur; olsa da bilmezden gelirler. çünkü bilmek işlerine gelmez.

üstad o dönem aktif siyasette kendi fikrinin politikasını demokrat parti’ye desteğiyle gerçekleştirdi. sadece boğaz tokluğuna davasını yürüttü ve akıntıya karşı yürüdü. davasını teklif edemediği kimseyi desteklemedi, kimsenin kanatları altına girmedi. üstad hapis cezalarının çoğunu menderes döneminde yatmıştır. keza tazminat davalarının birçoğunu yine menderes hükümetine ödemiştir. ama tabii kimse bunları “bilmez”... işi davarlığa getirip küstahça bilmezden geldikleri şeyleri de uzun uzun anlatmaya ben artık lüzum görmüyorum. necip fazıl’ı böyle anmak, anlatmak; ona satılık kalem demek sadece alçaklıktır. neredeyse bütün basının partiler tarafından finanse edildiği bir dönemde (bugün de farklı değil), inönü’ye karşı tabii olarak menderes’le ittifak yapan üstad, menderes’ten maddi yardım talep etmiş ve almıştır. menderes’in politik destekçisi olması zaten kimse için bilinmeyen bir mevzu değildir ki aralarındaki maddi ilişki olmayacak bir şey gibi durmadan gündeme getirilsin. üstad kendisi yazar zaten menderes’le olan ilişkisinin detaylarını. ama bunlar tabii onu da bilmez. bunlar üstad’ı okumadıkları için menderes’le arasındaki ancak maddi ilişkiyi belgeleyen çekleri ve birkaç mektubu nazara verirler sürekli. istese türkiye’nin en zengin ve fiyakalı isimlerinden olabilecek bir adamın en büyük fedakarlıklarından birinin de nefsi için yapmayacağı bu gibi şeyleri davası için göze alabilmesi olduğunu bu tipler nasıl görsünler ki!..

bir kemalistlerin, bir fetöcülerin, bir de mısıroğlu çevresinde yuvalanan yobazların ısıtıp ısıtıp üstad aleyhine piyasaya sürdüğü mevzular bunlar. bu çevrelerin ortak noktası zaten hainlik ve kafasızlık.
devamını gör...

lullaby

sayarsak brahms, tom waits, loreena mckennitt, shawn mullins ve low'a ait birbirinden güzel parçaların ortak ismidir. bunun yanında, çok eskilerden -60'lar- eski yeşilçam filmlerinde soundtrack olarak kullanılan müziklerin çoğunun bestekarı olan fransız raymond lefevre'a ait bir bestenin de adı.

duyunca hatırlayacaksınız.

devamını gör...

sözlük yazarlarının karalama defteri

bu akşam bir arkadaşla oturduk, konuştuk saatlerce. bir hayli baş ağrım da vardı ama bir süre sonra sohbetin samimiyetinden hissetmez olmuşum, mekandan çıkarken fark ettim. yağmurlu sokakta arkadaştan ayrılırken bir an durup yüzüme baktı ve burnumun kanadığını söyledi. elimi yüzüme götürdüm, kan ve yağmur damlaları avcuma yayıldı. burnum bir gün arayla ikinci kez kanıyordu.

uyandım ve dün geceyi hatırlamaya çalıştım. gece arkadaşlarla bizim evde toplanmıştık ve benim durup dururken burnum kanamıştı. sonra diğerleri gidince arkadaşla oturup tarkovski'nin kurban'ını izlemiştik. hayır, dün değil, bu akşam. arkadaşla buluşmuştuk, mekandan çıkarken burnum yine kanamıştı.

arkadaşı aradım ve ona bu akşam ne yaptığını sordum. "birlikteydik ya?" dedi. sesindeki endişeyi hissetmemek mümkün değildi; "biliyorum lan..." diyebildim, "galiba akşam yaşadığımızı aynen rüyamda gördüm. ama rüyada burnum kanıyordu."

güldü ve içimi rahatlatan o cümleyi kurdu: "kafan karışmıştır, daha dün kanadığını anlattın ya!"

"ha... evet, doğru."

telefonda ona eyvallah ederken, karşımda asılı aynada yüzümü gördüm. burnum kanıyordu.
devamını gör...

dostoyevski’nin dindarlar tarafından sevilmesi

dünya edebiyatının en ilginç karakterlerinden kirilov, raskolnikov ve ivan karamazov gibileri de sayarsak, dostoyevski'nin ortaya koyduğu "insan", tüm varoluş aşamalarıyla bir "ruh" gerçeğini haykırıyor çünkü. dindarlar belki bunu bilerek seviyordur, bilmiyorum. aynı şey camus'den sartre'a, kafka'dan gide'e bütün varoluşçu edebiyat ustaları için de geçerli. insan ruhunun, güya insana tahsis edilen bir me"deniyet"le dörtköşe kuşatılıp çevrelenmiş şu dünya karşısında duyduğu alerji ve iltihabı onlar kadar iyi kim anlatabildi?

dostoyevski, benim bir nevi ihtida etmeme vesile olmuş adamdır, "içimdeki göz"ü açmamı sağlamış adamdır... bunları da öyle laf olsun diye söylemiyorum, kendisinin bozuk dindarlık anlayışından falan da değil. ama tersinden, ama düzünden, bir hakikati ifşa etmiştir o. nasıl mı?

(bkz: bohem yaşayıştaki mistik zevk)
devamını gör...

çocukluktan zihinde kalan belli belirsiz imgeler

akşamüstü hava çok sıcakken mutfak penceresinden gelen ani serinlik.

saatlerce top oynamaktan kan ter içinde kalan yüzümü musluğun altına tutup yıkadığım buz gibi soğuk su.

memleketimin etrafını çeviren sıra dağların zirvelerini tutmuş, yaz kış orada duran kasvetli sis ve kurşunî duman.

belediye meydanındaki siyah taş heykellerin etrafında kovaladığım güvercin sürüleri.

dişim ağrıdığı gecelerde annemin parmağıyla damağımı ovması.

elimden hiç eksik olmayan pastel boya kokusu ve rengini incelerken kırdığım mor porselen çaydanlık.

delik çoraplar.*

çorap deyince... kışın yün çoraplarımı sobaya dayayarak ayaklarımı ısıtmam.*

ha bir de... tam çocukluk değil ama... "hayal meyal şeylerden ilk aşkımız / hatırası bile yabancı gelir" mısralarının çağrıştırdığı şeyler...

bir şey anlatırken söyleyeceğini unutunca yüzünü sevimli bir buruşukluğa sokan, gülerken gözleri kısılan tanıdık bir surat.

indirildiği çukurda üzerine toprak atılan bir beden ve ağlayarak dizleri üstüne yığılan bir adam.

vs... sürekli hatırladığım için zor olmadı saymak.

nerde o günler, o şevk, o heyecan?
bu güler yüzlü adam ben değilim;
yalandır kaygısız olduğum yalan.
devamını gör...

kitleler psikolojisi

(bkz: gustave le bon)

eserde altını çizilmesi gereken ve birer "sonuç/önerme" ifade eden birkaç kısa cümle;

--- alıntı ---

- "kitleler hiçbir zaman gerçeğe susamamıştır. hoşlarına gitmeyen mantıksızlıklar karşısında, gerçekdışı eğer kendilerini çekerse, bunu ilahlaştırarak buna yönelmeyi daha üstün tutarlar. onları hayallere çekmesini bilenler onlara hakim olurlar ve hülyalarını ortadan kaldıranlar da onların kurbanı olur."

- "şimdiye kadar uygarlıkların büyük zemberekleri olmuş olan şeref, nefsi feda, dini inanç, şan ve vatan aşkı gibi duygular, akıl vasıtasıyla değil çoğu defa akla rağmen ortaya çıkmıştır."

- "önce de gösterdik ki, kitleler yargıdan etkilenmemek durumunda değillerdir. yalnız kaba şekilde çağrışımlardan anlarlar. onların üzerinde etki etmek isteyen hatipler de daime onların duygularına hitap ederler, hiçbir zaman akıl ver yargılamalarına başvurmazlar. aklî mantık kanunlarının onlar üzerinde hiçbir fiilî etkisi yoktur."

- "kavimler her zaman karakterleriyle yönetilirler."

- "her genel inanç hemen hemen bir uydurmadan başka bir şey olmadığından incelenmeden kurtulmak ve kontrol edilmemek şartıyla yaşayabilir."

- "genel inançlar sayesinde her dönemin insanları, boyunduruğundan kurtulamadıkları ve birtakım gelenekler, düşünceler, âdetler şebekesiyle çevrili bulunurlar."

- "kitlelerin kendilerine kabul ettirilmiş fikirleri vardır, muhakeme mahsulü fikirleri hiç yoktur."

- "kitlelerin genel karakterlerini parlamentolarda da aynen buluruz. düşüncelerdeki basitlik, çabuk hiddetlenme, telkine yeteneklilik, duygularda aşırılık, önderlerin güçlü nüfuzu."

- "duygularla mücadele edileceği zaman yargılamanın tam yoksunluğunu yakından görmek için ilkel insanlara kadar inmeye gerek bile yok. en basit mantığa aykırı olan bazı hurafelerin uzun yüzyıllar boyunca ne kadar sağlam, yerinden sökülmesi ne derece güç olduğunu hatırlamak yeter."

- "canlı varlıklardan birkaçı bir araya gelir gelmez, bunlar ister hayvan ister insan kalabalığı olsun, içgüdüsel olarak bir önderin egemenliği altına girerler. insan topluluklarında önderler büyük bir rol oynarlar. onun iradesi, düşüncelerin gerçekleştiği ve oluştuğu bir kaynak olur. kitle, çobanından vazgeçemeyen bir sürüdür."

- "dünyayı yöneten dinler ve küremizin bir yarısından öteki yarısına kadar genişleyen imparatorluklar, ne filozoflar, ne de özellikle şüpheciler tarafından kurulmuştur."

- "bununla beraber iddianın gerçek bir etki meydana getirmesi için mümkün olduğu kadar aynı kelimelerle tekrar edilmesi gerekir. napolyon 'biricik ciddi söz sanatı tekrardır' demiştir. iddia olunan şey tekrar edilmek suretiyle sonunda kanıtlanmış bir gerçek gibi kabul edilebilecek kadar ruhlara yerleşir."

- "hayvan gibi insanlar da yaradılıştan taklitçidirler. taklit, insan için bir ihtiyaçtır. şu şartla ki, taklit kolay olsun, mesela modanın yayılması bu ihtiyaçtandır. ister düşünceler, ister sonsuz eserler, yahut sadece kostümler söz konusu olsun, modanın etkisinde kalmamayı başaran kaç kişi vardır?"

- "fakat adaya yalnız nüfuz da yetmez. seçmenler düşüncelerinin ve gururlarının beğenildiğini, okşanıldığını görmek isterler. aday olan kimse seçmenlerini pek fazla övmeli ve en olmayacak şeyleri vadetmekten çekinmemelidir. işçilerin karşısında patronlarını alabildiğine kışkırtmamalı, onları fazla aşağılamamalıdır. rakip adaya gelince, onun en rezil bir kimse olduğunu, birçok cinayetler işlediğini, herkesçe bilindiğini, iddia, tekrar ve sirayet yollarıyla ortaya koyarak seçmenler karşısında itibarını kırmalıdır. burada ispata ve delile benzer bir şey aramaya da gerek kalmaz. eğer rakip olan aday kitle psikolojisini iyi bilmiyorsa, kendisine karşı kullanılan itiraflara, o itiraflar oranında sözler sarfedeceği yerde, birtakım ispatlarla karşılamaya kalkarsa, o andan itibaren kazanma şansını kaybetmiş olur."

- "bugünkü kitle oluşumlarında insanların zihniyetleri aşağı seviyededir."

- "bir meclis çok mükemmel teknik kanunlar da çıkarabilir. gerçi bu kanunları kendi odasında huzur içinde çalışan bir mütehassıs tarafından hazırlanmıştır ve meclisten çıkarılan bu kanun gerçekte meclisin değil bir ferdin eseridir. ve şüphesiz ki bu gibi kanunlar en iyi eserlerdir. kitlelerin eseri her zaman bir fert tarafından yapılan işlerden aşağı seviyede olur. melisleri fazla intizamsız ve tecrübesiz tedbirlerden yalnız mütehassıslar kurtarır. "

- "kanunların çoğaltılmasıyla hürriyet ve eşitliğin daha iyi korunacağı hakkında hatalı vehimlerin kurbanı olan kavimler her gün daha ağır, daha dayanılması zor boyunduruklara kendilerini teslim etmektedirler."

- "vatandaşların artan kayıtsızlığı ve acizliği ile hükümetlerin rolü daha fazla büyümeye başlar. hükümetler bireylerin kaybetmiş oldukları girişim ruhunu, yönetim gücünü kendileri elde etmeye mecbur olurlar. her girişimi, her şeyi başarmaya ve korumaya çalışırlar. devlet o zaman kesin ve ilahi bir güç olur."

- "bir birlik, bir blok oluşturan kavim sonunda aralarında bağlantı olmayan, bir süre geleneklerin ve kurumların zoruyla süren bir bireyler yığını haline gelir. işte o zamandır ki, çıkarları ve eğilimleri başka olan, aralarında ayrılık bulunan, kendilerini yönetmekten aciz insanlar, en küçük işlerinde yönetilmeyi isterler. o zaman devlet yutucu nüfuzuyla işe başlar."

- "en iyi çikolatanın x marka olduğunu yüzlerce defa okuduğumuz zaman, buun birçok defa söylendiğini düşünür ve sonunda okuduklarımızın bir gerçek olduğuna kanaat getiririz. y markalı tozun önemli kimselerin hastalıklarına iyi geldiği yolundaki binlerce şahidin tasdiklerine bakarak, biz de aynı hastalığa tutulduğumuz zaman y markalı tozu deneyime kalkarız. aynı gazetede filan adamın tam bir alçak ve falan adamın çok namuslu bir kimse olduğunu okuya okuya sonunda bunların bu özellikleri gerçekten taşıdıklarına kanaat getiririz. şu şartla ki, bu iki sıfatı bu adamlar için tersine kullanan, o gazeteye aykırı fikirde bulunan başka bir gazeteyi sık sık okumayalım. iddia ve tekrar hayatta yarışabilmek için en güçlü araçlardır."

- "bazı düşünceler, bazı duygular ancak kitle halinde bulunan bireylerde kendini gösterir veya hareket alanına çıkar."

- "kitlelerin eğilim ve sevgisi hiçbir zaman iyi hükümdarlara değil, kendilerini şiddetle baskı altında bulunduran baskıcılara karşı olmuştur."

- "bir kitleye bağlı bulunan bireyin durumu hemen hemen uyutulan bu kimsenin durumuna benzer. artık hareketleri bilinçli değildir. bu kimsede, uyutulan şahısta olduğu gibi bazı melekeler yıkılmış olduğu halde, diğerleri olanca yoğunluğuyla harekete geçirilmiştir. yapılacak bir telkinin etkisi o kimseyi savaşa karşı konulamaz bir coşkunlukla bazı işlere sürükleyebilir. kitlelerdeki coşkunluk, uyutulan kimsedekinden daha fazladır, çünkü telkin bütün bireyler için aynı olduğundan birbiri üzerine karşılıklı etki coşkunluğu arttırır. bir kitlenin, telkine karşı direnecek derecede güçlü kişiliğe malik fertleri sayıca pek azdır ve genel akım onları sürükler."

- "şüphesiz, kitleler çoğu defa aşağı bir ahlak düzeyinde bulunduklarını göstermişlerdir. fakat bu, neden böyledir? sadece şunun içindir ki, yıkıcı gaddarlık içgüdüleri, her birimizin ruhunda uyuyan, ilkel devirlerin sonuçlarıdır. tek başına birey için bu içgüdüleri tatmin etmek tehlikeli olur, halbuki bireyin sorumsuz ve cezasız kalacağından emin bulunduğu bir kitleye karışması, kendisine bu içgüdülere uymak için bütün serbestlikleri verir. bu yıkıcı içgüdülerimizi kendi cinslerimize uygulayamadığımız vakit, onları hayvanlara yönelterek sakinleştirmeye çalışıyoruz. av merakı ve kitlelerin gaddarlığı aynı kaynaktan meydana gelir."

--- alıntı ---
devamını gör...

90 öğrencinin hamile kaldığı lise

amerika birleşik devletleri'ndeki bir okul.

--- alıntı ---

abd'nin tennessee eyaletine bağlı memphis kentindeki bir lisede, 90 kız öğrencinin hamile ya da doğum yapmış olduğunun ortaya çıkması amerikan kamuoyunda şok etkisi yarattı. frayser lisesi'nde, eğitim gören, yaşları 13 ile 17 arasında değişen kız öğrencilerden yüzde 26'sının hamile olduğu ya da bu eğitim yılı içinde doğum yapmış oldukları belirtildi. amerikan televizyonlarında geniş yer bulan haberlere göre, çocuk yasta anne olan öğrencilerin en yoğun olduğu okullardan biri olan frayser lisesi'nde, 508'i kız, toplam 978 öğrenci eğitim görüyor. her dört kız öğrenciden birinin hamile ya da anne olduğu lisedeki hamilelik oranı, memphis kentinin yüzde 15-20 arasında bulunan, küçük yaşta hamile kalan kız çocukları oranını da geçiyor. reşit olmayan yaşta hamilelik, dünyada en çok abd'de yaşanıyor.

kaynak: http://webtv.hurriyet.com.t...

--- alıntı ---

şimdi, ilginç olan ne biliyor musunuz? bizim cinsel özgürlükten, kürtaj serbestliğinden dem vuran modern vatandaşlarımızın bu habere yaklaşımı...

diyorlar ki, doğum kontrolünden haberleri yoktur, cehalettendir, şudur budur... efendim, çözüm cinsel eğitim vermektir... bıdı bıdı.

çok şey derdim şimdi ama... küfretmeden derdimi anlatabileceğimi sanmıyorum...

edit: cinsel baskı olmayan toplumlarda cinsel suçlar azalır tezini berhava etmiş haberdir bu arada. ha, biz zaten biliyorduk; şaşırmadık yani.
devamını gör...

şeriat

zamana göre değişmez, zira mutlak ve zaman üstü ölçülerdir; zaman içinde ortaya çıkan, yani her gelen çağın dayattığı zorunlu ihtiyaçlar ve farklılıklara binaen kıyas ve içtihad yoluyla "fıkh" edilir, yani ondaki gizlilikler açık edilir. değişmeyen öz, "absoluter geist", kendini "yeniden" açar. modernistlerin içtihad yapmaya kalkarken reform yapmaya başlamaları ve tuhaf bir şekilde mezhepsizlik propagandası yapmaları, bunu anlayamamalarındandır.

aynı şekilde, Allah'ın hükümlerini öyle "azıcık ucundan" yorumlamak, tarihselci bir bakış atıp bütün ahkâm ayetlerini reddetmek, dinin içinden ona gizlice sırt çevirmenin yolunu açmaktır. bu tarihselci bakış içinde, bugün gelinen noktayı "uzay çağı", "medeniyetin doruk noktası" gibi pozitivist tarih anlayışının karşılıksız ifadeleriyle nitelemeye kalkan ve "teolojik safha"dan "teknolojik safha"ya bir ilerleme hülyası içinde yaşayanların bu bahse dair edebilecekleri tek söz yoktur.
devamını gör...

kendini arayan insan

önemli mütefekkirlerimizden seyyid ahmed arvasi'nin bir romanı.

eserden kısa bir pasaj;

--! spoiler !--

insan - gerçek bilgiye özlemim var. binlerce yıldan sonra kurduğum tuzakları bugün tamamladım. bu metodlar, bu laboratuvarlar ve bu araçlar bende varken, bilgi kendiliğinden tuzağıma düşecek. ben bir avcı gibiyim, kurduğum laboratuvarlar da tuzak... madde ile maddeyi avlıyorum. bugün, her günden fazla maddeye hâkimim; şu heykele, çirkin ve akılsız maddeye! insanoğlu, maddeye bir ânını maske gibi giydirmiş... çirkin ve akılsız madde, yüzyıllar boyunca bu ânı yaşıyor.

heykel - bana acıyor musun? beni küçümsüyor musun? ben, senin, içinden bir yıldırım hızıyla akıp gittiğin ânı, yüzyıllar ötesine taşımakta, senin aczini ve kusurlarını gizlemeye çalışmaktayım.

insan - ne diyorsun? ben, senin mânâsızlığını ve çirkinliğini, mânâmla ve güzelliğimle maskelemedim mi?

heykel - mânâmı gölgeledin. sana muhtaç olduğum için değil, bana muhtaç olduğun için beni yonttun.

insan - heykelim aczimi haykırıyor. hâlbuki bilgimi ve gücümü en iyi sen bilmeli idin.

heykel - şunu unutma ki, bütün bildiklerini ve gücünü bizlerden aldın.

insan - sizler kimlersiniz? heykeller mi? şu taşlar, topraklar ve madenler mi?

heykel - evet, üzerinde bir parazit gibi dolaştığın "dünyam ve kâinatım" adını verdiğin taşlar, topraklar, madenler ve küreler...

insan - gücümü ve bilgimi sizlere mi borçluyum?

heykel - etinle, kemiğinle, gıdan ve çamurunla bir toprak ve çamur yığını olduğunu ne çabuk unuttun? öte yandan sen, laboratuvarda gerçeği bize soruyorsun da, bizim sana söylediklerimizi kendine mi mâlediyorsun? biricik gerçek diye, insanlığın en büyük eseri diye laf pazarlarında yutturduğun "müsbet ilimleri" bizden öğrenmedin mi? "ilim, eşyanın dili ile konuşmaktır" demiyor musun?

insan - ne söylüyorsun? söylediklerin aklıma yatıyor sanki!

heykel - akıl mı? sen aklı da bizden öğrendin.

insan - akıl benim malım! ona sen sahip olamazsın.

heykel - biraz düşünürsen, görürsün ki, akıl, eşya düzenindeki ilişkilerin, yani bizim mahşerimizin ifâdesidir. sence aklî ve mantıkî, eşya düzeninde var olan; aklî ve mantıkî olmayan da eşya düzeninde var olmayan veya var olamayacak olandır.

insan - akıl, eşyanın beynimde kabuklaşmasından mı doğdu? peki ben neredeyim? benim cevherim nerede?

heykel - bakıyorum, pek endişelendin. gerçekten de akıl, insan idrak ve zekâsının etki tepki mecburiyetleri içinde katılaşmasından ibarettir. anlaşılıyor ki, aklın hudutları içinde kaldıkça benden başkası değilsin.

insan - akıl, eşyanın ilişkilerinden ibaretse, o halde aklı aşmalıyım. akıl, senin dediğin gibi, insan zekâsının eşyaya köle olması demekse, mutlaka aklı aşmalıyım.

heykel - aklın ötesinde bulacakların, senin "zaafların" olacaktır.

insan - insanın eşya ile ilişkilerinden akıl, insanın kendi ile ilişkilerinden zaaf mı doğar? sakın akıl da eşyanın zaafı, kusuru olmasın? mevlânâ celâleddin, bir rubaisinde:

"o akıl ki, onun aklı (bağı) vardır, o parça akıldır.
akıl, aklından kurtulursa eğer, tam akıl olur.”

derken, acaba eşyanın insan zekâsını hapseden zincirlerinden mi bahsediyor? eşyanın aklına (bağlarına) sarılmış insan zekâsı, acaba eşyanın ve maddenin zaaflarına bulaşmış olmuyor mu?

heykel - maddenin zaafı olamaz.

insan - işte sır burada... eşyayı gerçek, insanı aldanış olarak görmekte... insanın gerçeğini inkâr etmek, ne büyük haksızlık.

--! spoiler !--
devamını gör...

insan sosyal bir varlıktır

ibni haldun'dan önce aristoteles tarafından ifade edilmiş önerme.

şimdi, bunu hegel'den aparılma materyalist diyalektiğin "tarih" ve "sosyoloji" başta olmak üzere çeşitli ilimlere uygulanışında görürsünüz. fakat ibda diyalektiği, bu kavramı en başta kuşkusuz kabul edilmiş veya yararlı bir peşin kabul olarak ele almaz ve bu mevzuun işlenişini, islam'ın hakikatine uygun düşmeyen yanlışlıklardan arındırmak için ilerlemeci tarih anlayışını temsil eden bütün felsefî çıkıntıları hesaba çekerek ortaya koyar. evet, insan, sadece birey değil, aynı zamanda sosyal yönü olan bir varlıktır; ancak sosyal varlık diyorsak insana, onu sosyal canlı kılan niteliği, dolayısıyla insanı insan yapan şeyi belirtmemiz gerekir. yani, insan topluluğunun gerçekten ne olduğunu anlamak istiyorsak, bu kanaati düşünmeden tekrarlamamalıyız. bu noktada soracağımız soru bellidir: insanı sosyalliğinden arındırdığın zaman geriye ne kalır?

her şeyden önce, insanın hayvanlar gibi yaşamadığına şahidiz. "sosyal varlık" adı aynı mânâda, bir hayvan için hiçbir zaman kullanılamaz. ibda mimarı salih mirzabeyoğlu'nun "dil ve anlayış" eserinden verelim:

- "hayvana, hayatında, az veya çok işleyebilen ve doğuştan varolan tepkiler zinciri yön verir; o, bunların ne ilişkisini, ne de mânâsını seçer. bir işaret, hayvanın duygusunda ve organizmasında, sırrı bizce meçhul, önceden hazırlanmış ve kendine has bir değişim meydana getirir. mesela, yeni doğmuş ördek palazının yüzmek ve civcivin taneleri görünce gagalamak için yaptıkları hareketler veya suni olarak kuluçka makinesinden çıkarılmış yaban ördeklerinin bile, düşmanları olan büyük deniz kartalının kartondan silüetini görür görmez kaçmaya çabalamaları gibi... bütün bunların öğrenilmesi gereği yoktur ve daha büyük hemcinslerinden örnek alınmasa bile yapılan hareketlerdir. hayvanların hayatı bu gibi tepkilerden örülüdür ve bir tepki, kendisinden sonrakini doğurur. (...) fakat hayvan bu ilişkinin "şuurunda" değildir. kendisine ancak yaşadığı ân yön veren "içgüdü"süne uyar ve o ânda ve o yerde yapması gerekeni dış âlemin uyarısına ve aldığı zevke göre yerine getirir. hayvan için tasarılar hazırlamasına imkan verecek bir gaye yoktur...."

yani hayvan, adeta önceden başka bir alemde tekamül etmiş gibi, istidadına göre mükemmel olarak dünyaya gelir. ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda, bütün hayat şartlarını ve kainatla olan ilişkisini ve hayat kanunlarını öğrenir - ki bu da tam bir öğrenme vakası değil, yalnızca önceden mevcut haldeki istidadın inkişafıdır, meleke sahibi olmaktır. insanın 20 senede kazandığı gücü ve melekeyi, serçe ve arı gibi hayvanlar yirmi günde tahsil eder - ki bu da bir tahsil vakası değildir, ilhamdır. yani hayvanın aslî vazifesi, ilim yoluyla tekamül etmek veya marifet ile yükselmek, acizliğini bilip dua etmek değil, fiilî bir ibadet halinde kabiliyetlerine göre amel etmektir.

peki insan? dünyaya geldiğinde her şeyi öğrenmeye muhtaç, hayat kanunları karşısında cahil... hayat şartlarına vakıf olması için, yirmi sene bile yetmiyor. hatta, ömrünün sonuna kadar öğrenmeye devam ediyor. bir ördek yavrusu hemen suya dalarken, insan yavrusunun ayağa kalkması bile bir iki seneyi alıyor. yararı ve zararı, 15 senede ancak ayırt edebiliyor; bir de kartal şeklindeki karton silüetinden bile kaçan civcivleri hatırlayın... dolayısıyla, insanın aslî vazifesi, hayvanların aksine, ilim yoluyla tekamül etmektir, marifet ile tekamül etmektir, dua ile ibadet etmektir. yani insanın bariz vasfı, "şuur"dur.

fakat işte rousseau'ya göre insan, evvela "tarzan"dır. bu önceki durum, onun tabii halidir; netice olarak da toplum halinde yaşamaları, insan tabiatına aykırıdır. "dil" ve "düşünce"nin de insan tabiatı için arızî ve eğreti bir vakıa olduğunu kabul etmek gerekir.

eğer insanlar başlangıçta da toplu halde yaşıyorlarsa, "dil" ve "düşünce" yoksa, ortada "tenkid şuuru" ve dolayısıyla "değer yargıları" da yoktur ki aynen bu durumda da, söz konusu vasıfların, yani "dil" ve "düşünce"nin, insan tabiatı için "tekamül" değil, "soysuzlaşma" olduğunu kabul etmek gerekir.

halbuki, başın başında, düşünceyi doğuran, "toplumculluk" değildir; toplumu meydana getiren, düşüncedir. aynı şekilde dili doğuran da düşünce değildir; insan dil ile düşünür.

jean jacques rousseau, bunu şu şekilde itiraf eder:

- "ilkel insan, madde, ruh, akıl, cevher, araz, tarz, şekil ve hareket gibi kelimeleri nasıl düşünmüş veya anlamış olabilirdi? çünkü bu kelimeleri uzun zamandan beri kullanan filozoflarımız, bunları kendileri anlamak zahmetine girmişler ve bu kelimelere bağlanan fikirler sırf metafizik olduğu için, tabiatte bunun hiçbir modelini bulamamışlardır."

ve benim bu hususta gördüğüm en vazıh izah, humboldt'a ait:

- "insanın tek bir sözcüğü bile anlayabilmesi -sadece duyusal bir içtepi değil de, bir kavramı tanımlayan açık seçik bir ses olarak anlayabilmesi- için dilin tümüyle kafasında var olması gerekir. hiçbir şey birbirinden ayrı değildir dilde; her ayrı öğe tümün bir parçasıdır. dilin yavaş yavaş oluştuğunu düşünmek doğal olsa bile, aslında dilin türemesinin birden gerçekleşmiş olması gerekir. insan ancak dil yoluyla insandır, ama dili türetebilmesi için de önceden insan olması gerekirdi."

kendisi bir marksist olan fischer, humboldt'tan iktibas ettiği şu paragraf üzerine yaptığı değerlendirmede, diyalektik çözümü eksik bulduğunu söylüyor. "insan"ın, "dil" ve "alet"ten, önce hangisiyle birlikte ortaya çıktığı sorununa yani. ama durum çok açık. zaten "zihin" meselesine ancak böyle idealist bir yaklaşım değinebilir. her ne kadar, "dil" ile ortaya çıkarılanın, yani bulunup açıklanan şeyin, "doğru" değil, "gerçeklik" olduğunu savunarak "doğru düşünce"yi saf dışı bıraksalar da...

- birbiriyle münasebeti bulunmayan birkaç sözcükten hareketle dil olmayacağını...

- her kelimenin sadece başka bir şey ifade etmediği için, bir ayrımın ifadesi oluşundan ve başka kelimelerle karşılıklı bağlantı veya ayrım münasebetleri bulunduğu için, bir şeyi belirttiğini...

- dilin, insanın topluluk meydana getirici ve varlığın temel özelliklerinden biri olarak her zaman, dış âlemin tam bir şuuruna varmak olduğunu...

- her dilin, içgüdünün doğuştan varolan tepkilerinin aksine, öğrenilmesi gerektiğini ve insan topluluğunun bunun üzerine kurulduğunu kim inkar edebilir?

netice, salih mirzabeyoğlu'ndan:

- "düşünce olmadı mı, ne fayda vardır ne zarar, ne doğru vardır ne yanlış, ne iyi vardır ne kötü. düşünme ise, "konuşabilme-dil" ile ilgili...

"insan kendi kendini, yetenekleri ve imkânlarıyla yaratmış değildir. topluluklarını dil içinde ve dil ile kendisini bulmuştur; az veya çok belirgin şekilde de olsa, bu topluluklarına dil içinde ve dil ile katılır. işte bu sebepledir ki insan, topluluğa katılan fert olarak, kendisine "sosyal varlık" adını verir."
devamını gör...

mezheplerin hak olmadığı iddiası

palavra sıkılmaya çok müsait bir konu... aynı adam, gider; "peygamber'in mezhepsiz olduğu gerçeği" diye bir başlık daha açar.

"benim mezhebim yok" diye yeni mezhep yapanların (selefîlerin ve edip yüksel takımından reformistlerin) avlandığı, gençleri tuzaklarına düşürdüğü ve kötü emellerine âlet ettiği bir alan burası... mezhep insanî bir şey; zamanla ortaya çıkan bazı tereddütler ve tartışmalar karşısında "asıl kaynağa nisbetle doktrin üretme" ihtiyacından doğmuştur. insanlar arasında tartışmaların, görüş ayrılıklarının, farklı yorumların olmasının doğallığını anlayanlar, mezhebin doğuş zaruretini de anlarlar. şimdi, peygamber niye bir mezhebe mensup olsun ki? vahyin mezhebi mi olur? mezhep "zan"dan gelir; yani vahye yaklaşım biçimidir.

şimdi "mezhep olmasın" diyen de vahye bir yaklaşım biçimi sergiliyor (üstelik kendi çelişkisini görmüyor), bu işi en yakın kaynağından alan imam-ı azam gibi muazzam bir adam da... ben niye bu zibidinin yaklaşımını benimseyeyim ki, imam-ı azam dururken?

düşünsene: adam çıkmış "kur'an'daki islâm" diye kitap yazıyor. kafaya bak! islâm kur'an'daysa senin yazdığın kitap ne? kur'an duruken, ben niye senin yazdığına bakayım o zaman? "zan - mezhep" değil mi o da? yoksa değil de, vahiy mi seninki! mezhep olmazsa, "hak mezhep" olmazsa, "islâm'da düşünce" diye bir şey de olmaz. düşüncenin yeri olmaz ki! zaten bu işi körükleyenlerin amacı da odur. ilkel adamlar dini icad etmek!

kur'an'da şeriata dair her şey açık açık belirtilmemiştir. mesela abdest nasıl alınır, kur'an'dan öğrenemezsin. sünnetten öğrenirsin. abdesti vücuttan kan çıkmasının mı bozduğu, yoksa karşı cinsle el temasının mı bozduğu noktası, hadislerde yoktur; onu da mezhepten öğrenirsin. bu kadar insanî ve zarurîdir mezhep. sünnet ve cemaat ehli de bu idrakten doğmuştur zaten... mezhepsizlik propagandası, özünde selefî propagandasıdır. zaten selefî kavramı da bu fikirden doğmuştur. "bizler mezhepsiziz, tıpkı selefler (ilkler) gibi; işte peygamber, sahabî, onlardan sonra gelenler gibi" derler. islâm tarihinde ibn-i teymiyye ve ondan sonra -kendisi inançsız olmasına rağmen- ibn-i haldun, mezhepsizlik (selefilik) propagandası yapanların en ünlüleridir. neticede bu da ayrı bir mezhep oluşturmuştur; mezhepsizlik mezhebi...

dinî hükümlerle oturup kalkanların bir müddet sonra kendilerini müçtehid zannetmelerini ve önceki müçtehidleri beğenmeyip kendileri mezhep kurmak istemelerini anlarım: fakat din düşmanlarına ve onlarla aynı yoldan gelen edip yüksel müridlerine bu işin neden bu kadar sempatik geldiğini, selefîlerden rol çalmaya neden bu kadar meraklı olduklarını hiç anlamam. sanırım, mezhepsizliğin argümanlarının kolay olmasından ve düşük zekâ seviyelerinde avlayıcı özelliğinin çok olmasındandır... şimdi burada problem şu mu:

- Allah resulü'nün ve sahabîlerin mezhebi olmadığı halde sonradan neden mezhepler doğdu?

şu âna kadar hiç kimsenin düşünemediği, bir tek edip yüksel müridlerinin ve -bu mevzular açılınca hemen onlar arasına karışan- islamoğlu şakirtlerinin akıl erdirebildiği girift bilmece bu mu? ondan kolay ne var: bunun neden böyle olduğunu anlamak için, biraz islâm tarihine bakmak, mezheplerin nasıl ve neden ortaya çıktıkları ve neden bir değil de, bir çok oldukları üzerine bir göz gezdirmek yeter de artardı. kusura bakmayın, bunu söylemek zorundayım: hayatımda bu kadar salakça ileri sürülmüş bir konu duymadım daha!..

yahu ayrılık hayatın tabiatında vardır. bugüne kadar ortaya çıkmış hangi fikir, üzerinden bir müddet geçince fraksiyonlara bölünmemiştir, çeşitli meseleler karşısında çeşitli yönlere dönmemiştir? böyle bir şey olabilir mi? 1400 sene önce ortaya koyulmuş bir hakikatin tek bir çizgi halinde günümüze ulaşacağını, ondan başka hiçbir dal ve budak ayrılmayacağını düşünmekten daha saçma bir şey olabilir mi? şurada bir olayı iki kişi seyretsin, ikisi de farklı anlatır. kafanızda bir fikir tutup yolunuzda yürüyün, hiç olmazsa bir saat sonra onun yanında veya karşısında başka bir fikir oluştuğunu göreceksiniz.

mezheplerin varlığından ve onların en başta değil de sonradan ortaya çıkmalarından daha doal, daha insanî, hayatın ve insanın yapısına daha uygun ne olabilir? şurada mezhepleri reddeden mezhepsizler bile bin ayrı fraksiyona (mezhebe) bölünmüşler ve her nesilde bu fraksiyonlar ikiye katlanıyor. demek ki, mezhepsizlik de bir mezhep ve mezhepsizlik de her adımda yeni mezheplere ayrılma istidadı taşıyor!

o halde, mesele zaman içinde mezheplerin ortaya çıkmasında değildir; mesele, mezheplerin "asl'a uygunluğu"nun olup olmamasındadır. "asl'a uygunluk" ise zandır, fikirdir, görüştür, içtihaddır... başka türlü asl'a uygunluk olmaz. bu itibarla, islâm tarihine bakıldığında tüm mezheplerin doğuşunun başlıca iki saik etrafında olduğu görülür:

1. hak ve hakikat kaygısından doğan mezhepler (sünnet ve cemaat ehli mezhepleri): bunlar, Allah resulü'nün hangi konuda ne dediğini ve ne yaptığını ince ince araştırmış, herbiri kendi usûllerine göre doğru ve yanlışı birbirinden ayırmış ve inanç ve ibadet esaslarını sistematik hale getirmişlerdir. bugünün diliyle bunlara "bilimsel mezhepler" denebilir.

2. hamasetten doğan mezhepler (ehl-i sünnet dışında kalanlar): bunlar çeşitli siyasî kavgalardan, iktidar mücadelesinden ve islâm'dan önceki eski dinlerinin esaslarını da islâm'la beraber veya onun kılıfı içinde koruma içgüdüsünden doğmuşlardır. kronolojik olarak da bazıları ehl-i sünnetten öncedirler. işte haricîler, şiiler, şii markası altında çeşitli eski dinlerden gelen esaslarını korumaya çalışan batınî akımlar, islamı felsefî metodla temellendirme dâvâsında mutezile, daha sonra islâmın özüne dönelim diyen (sanki başkaları bunu demeyi bilmiyormuş gibi) selefîler, vehhabîler vesaire, vesaire... bunlar da "ütopik mezhepler"dir.

görüldüğü gibi mezheplerin doğmamış olması (mezhepsizlik) gibi bir tercih hakkı sözkonusu değildir; çünkü hayatın getirdiği yeni meseleler karşısında birtakım tartışmalar ortaya çıkmıştır. ikincisi, hak mezhepler, herhangi bir siyasî veya hamasî etkiden bağımsız olarak, tamamen hak ve hakikat kaygısından, asl'a uygunluk kaygısından doğmuşlardır. onların iktidarla birleşmesi çok sonraları, ancak samanîler ve gazneliler zamanında olmuştur.
devamını gör...