lorien yaprakları beyhude düşmez yere

lorien yaprakları beyhude düşmez yere
[ dünyalı yazar ]

Twitter Adresi: Link

  • Genel Bilgiler
  • Karma Puanı: 13473.5
  • Kayıt: 2015-10-27 14:58:00
  • En son giriş: 2018-05-23 03:58:59
  • Genel İstatistikler
  • Takipçi Sayısı: 16
  • Aktif Tanım: 3698
  • Açılan Başlık: 689
  • Artı Oy: 29605
  • Eksi Oy: 2295
  • Alınan Artı Oy: 11616
  • Alınan Eksi Oy: 519
  • Alınan Favori: 310

lorien yaprakları beyhude düşmez yere - son oylananan tanımları

ekşi sözlük

beyin ishali olmuş ergenlerin "amerikancılık" oynayarak entelektüel geçindikleri interaktif yozluk.

biraz önce girdim, girmez olaydım. kimse kusura bakmasın, içimden geleni söylüyorum; bu bizans farelerini avaz avaz ciyaklatmadıkça bu ülkede kimseye rahat yok!

kafadan yana hadım edilmiş bu amerikan domuzlarına haddini bildirmekte tereddüt eden "geniş" kesimleri de buradan selamlarım...
devamını gör...

sevilen kelimeler

(bkz: ahenk)
(bkz: ahmakıslatan)
(bkz: babafingo)
(bkz: belki)
(bkz: burkuntu)
(bkz: ceylan)
(bkz: derman)
(bkz: eser)
(bkz: eski)
(bkz: ezgi)
(bkz: ferman)
(bkz: gönül)
(bkz: gönülçelen)
(bkz: gülbeşeker)
(bkz: hamur)
(bkz: ıhlamur)
(bkz: ihtilal)
(bkz: kavga)
(bkz: kuma)
(bkz: küpe)
(bkz: lügat)
(bkz: mahmur)
(bkz: mezar)
(bkz: reva)
(bkz: ruh)
(bkz: rüya)
(bkz: rüzgar)
(bkz: ukde)
(bkz: üryan)
(bkz: yağmur)
devamını gör...

fetö kapsamında khk ile ihraç edilen ve midilli adasına iltica ederken boğulan beş kişilik aile

çok uzun yazmaya gerek yok.

önce hsyk'sına kadar bütün devleti bu yapıya teslim et; iki sene sonra bürokrasideki en basit memuruna kadar hepsini tüm sosyal güvenlik haklarından mahrum et.

iki süreçte de bu millet akp'nin yanındaydı. bu dengesizlik değil mi bu çocukları öldüren?

şuraya bak ya; hâlâ "bu çocuklara acımalı mıyız"ı tartışıyorsunuz!..
devamını gör...

edward de vere

william shakespeare’in döneminde yaşamış, 17. oxford kontu.

bu derebeyinin shakespeare'in kendisi olduğu teorisi bugün akademik çevrelerce gittikçe artan şekilde desteklenen bir inceleme konusudur. shakespeare'in kimliğiyle ilgili spekülatif rivayetlere en uzak ve en ciddi tez de onun gerçekte kont edward de vere olduğu iddiasıdır. bu zatın okuduğu incil'in kenarlarına düştüğü 1028 adet derkenarın dörtte birinden fazlası ve bilhassa her biri 4-5 defa olmak üzere 81 adedi, bugün shakespeare'e ait bildiğimiz eserlerde mükerrer olarak aynen kullanılmış. bu bulgu, bugün shakespeare'in gerçekte kim olduğuna dair belge niteliğinde bir delil olarak karşılanıyor. tartışılagelen bir diğer ihtimal olan "bacon shakespeare teorisi"nde ise yine bu ingiliz soylusuna ait tarihî incil'deki söz konusu notlara atıf sayılabilecek ibare oranı sıfıra yakın.

teze dair sıkı iddialar içeren bir diğer argüman ise, shakespeare'in eserlerindeki bazı kahramanların başından geçen olayları, bizzat bu kişinin de yaşamış olması. biyografisi “elimizde shakespeare’in bir hayat hikayesi olsaydı kesinlikle bu olurdu” dedirtecek kadar benzer sayılan anekdotlar içeriyor. aksi halde, modern ingilizcenin babası sayılan ve edebî eserleri filozof bacon'ın fikirlerine yakıştırılan bu usta şairin, tek oğlu hamlet'in ölümüyle ortadan kaybolmuş ve yıllar sonra londra'ya dönerek ilk oyunu "hamlet"i sahnelemiş basit bir laf cambazı olduğuna dair abes efsaneye inanmak gerekecek. fakat eserlerin, "william shakespeare" isimli o yoksul oyuncunun ismini müstear olarak kiralayan, her bakımdan iyi yetişmiş bu asilzade beye ait olduğuna dair iddialar çok daha destekli görünüyor.
devamını gör...

dunbar sayısı

insan beyninin devam ettirebileceği maksimum arkadaşlık sayısının 148 olduğunu bildiren teorem.

ilkel kabilelerdeki gruplaşmalar doğrultusunda, sosyal ilişki içerisinde bulunulan insan sayısını sınırlayan antropolog robin dunbar'ın çalışmasına göre bu sayı 148. sosyal medyanın gelişiminin bu sayıyı artırabileceği öngörülse de beynin neokorteks bölümünün akılda tutabileceği, yönetilebilir ilişki sayısı bu civarda olduğuna göre, kotanın dışında kalanlar kişi tarafından bilinçli bir algıyla değil, nesne olarak tanımlanıyor. yani sosyal medyanın gelişimi, bu kapasiteyi artırmak bir yana, insanların gerçek ilişkilerindeki kotadan yiyor.
devamını gör...

celtx

kullanımı kolay, türkçe karakter destekli, ücretsiz amerikan formatında senaryo yazım programı. daha önce uzun metraj bir senaryo okumamışsanız programda örnek senaryolar da mevcut. karakter isimlerini, mekanı, zamanı, sahne sayısını vs giriyorsun, diyaloglar da tık tık tık ilerliyor.
devamını gör...

islamcı

bilumum hakaret ve ithamlardan nasibini alan...

ya siz ne bilirsiniz ki islamcıları? öyle oturduğunuz yerden atıp tutmak kolay, değil mi? yok, namaz kılmaz ama suriye hakkında atıp tutar falan... yetmedi mi bu goygoyunuz? elemanın biri çıkıp afrika'da bir yılda ölen çocuk sayısını referans göstererek kapitalizm karşıtı konuşurken "kesin konvers var!" çığırtkanlığıyla ayağını göstermekle kalan ve hiçbir insanî reflekse sahip olmayan insanlardan mı haysiyet öğreneceğiz... bir islamcı, suriye'deki zulümden bahsediyorsa bunu gören diğer -hadi müslümanlar demeyeyim- insanların aklına ilk gelen nasıl "kesin namaz kılmıyordur!" oluyor?.. ne pişkinlik örnekleri var ya... bir diğer müslüman, ümmet-i islam'ı savunmak için vatanından kilometrelerce uzakta cihad ediyor, bizimki oturduğu yerden "ya onlar cihad-ı ekber'den haberdar mı acaba?" falan...

siz icraate geçen islamcı görmemiş olabilirsiniz ama sizin kıldığınız namazı ne fedakarlıklar, ne icraatler içinde sürdüren islamcılar biliyorum ben! evet, o küçümseyerek, uzaktan dudak bükerek, burun kıvırarak, ense kaşıyarak kötülediğiniz "islamcı"lardan!
devamını gör...

çocukluk dönemi sanrıları

güneşin pencereden giren ışığında görülen toz zerreciklerinin yalnız görünenden ibaret olduğu yanılgısı.

tozu yutmamak için ışık huzmesinin içinden nefesimi tutarak geçerdim, üstünden atlardım, altından sürünürdüm. odanın orta yerinde, havada ışıldayan toza üfler, onların hızla yer değiştirmelerini ve uçuşmalarını izlerdim.

çocuk işte, öyle salak bir şey.
devamını gör...

sinema vs tiyatro

çok fazla karşılaştırma yanlısı değilim ama severleri tarafından sık kıyaslanan bu iki tür arasındaki temel ayrım çokça atlandığı için, karıştırılmaması gereken birkaç noktayı belirtmek istedim.

tiyatro, her şeyden önce edebi bir türdür; yani baş sermayesi sözdür, kelamdır. sahnedeki görsel ve işitsel unsurlar sözü desteklemek için vardır. sinema ise öyle değil, bir kere fotoğrafla başlamış bir sanat. çok sonra içine söz ve müzik gibi unsurları alsa da bu temel aslında hiç değişmiyor.

bu ayrıma bağlı olarak birkaç özellikte daha ayrılıyor bu iki sanat. ilk olarak oyunculuk biçimleri farklı; tiyatroya has, teatral performans diye bir şey vardır. yapay sayılabilecek, doğal olmayan abartılı davranışlar kastedilir bununla. kamera önü oyunculuğu ise öyle işlemez. tiyatrodan sinemaya geçiş yapmış pek çok oyuncu vardır ki özellikle sanat değeri yüksek yapımlar üreten yönetmenlerden oyunculuk konusunda bolca azar yediklerini görebilirsiniz. çünkü zaten -bir diğer farklılık olarak da- sinemada izleyicinin perspektifi yönetmen tarafından belirlenmiştir, tiyatroda ise sizi yöneten bir şey yoktur, seyirci de olsanız daha özgürsünüzdür.
devamını gör...

birine bir şey öğretemezsiniz onu kendi içinde bulmasına yardım edebilirsiniz

anamnesis düşüncesine bir atıf. mitolojik olduğu kadar, epistemolojik bir değeri var bu sözün; orada da "deneyciliğin" (çok sonra davranışçılığın) karşısında "rasyonalist" ve "zihinci" görüş olarak geçer. keza, bugün chomsky'nin "doğuştancı" kuramının temelinde yatan fikrin de yaklaşık bir tarifini verir.

aslında öz olarak şundan ibarettir: "bireyselliği aşan evrensellik, bireyin kendindedir."* platon'un menon diyaloğunda sokrates'in hiç matematik bilmeyen bir köleye bu yolla bir matematik problemini çözdürdüğünü görürüz. evrensel (ve bir bakıma "iyi, doğru, güzel") olan bilgiyi, düşünceyi, kavrayışı "doğurtma"nın böyle diyalektik yöntemle mümkün olduğuna inanır sokrat; buna da ebelik sanatı der. bu da mürid-mürşid ilişkisinin evrensel formunu verir bir bakıma. yani aranılan, insanda gizil olarak vardır ve kişi, aydınlanmış bir denetleyici kontrolünde kendi de aydınlanabilir. bu görüş, yani derin düşüncenin (veya saf sezginin) insanın hakikati bilmesini mümkün kıldığı görüşü, meşhur "kendini-nefsini bil" (bkz: gnosis) sözünün de temelinde yatan görüştür. "duyu organlarının zihni yanılttığı" şeklindeki kadim önermeden tutun, mistik yahut idealist bütün aydınlanma düşüncelerinde böyle bir süreç vardır ve günlük hayattan gelen keyfi çağrışımlardan arınmanın bir metodudur bu. arınma da temel olarak, "tikel" olandan, "rastlantısal" olandan, "özsel" olana, evrensel ve "zorunlu" olana geçişi tanımlar. neticede "öğrenme" de, "arınma" da söz konusu "hatırlama" süreci olup çıkar.

aynı sebepten, bu derin yolculuğun tasavvufî yaklaşığı olan seyr-i süluktaki "zikr" (hatırlama) bahsi de böyle bir "öğrenme"ye çıkar. mesela imam gazali hazretleri, ihya u ulumiddin'in ilk cildinde "aklın şerefi" başlıklı bölümde, insana isimlerin öğretilmesi bahsinden itibaren "öğrenme"yi "hatırlama" olarak ifade eder. yine bazı tefsirlerde, yasin suresinde "o'na öğrettiklerimiz" mealiyle başlayan ayetteki "in huve illâ zikrun" ifadesi, "hatırlatma" fiiliyle beyan edilir. bu bir diyalektik metot gerektirir ki zihinsel bir "terk" tavrı, mesela fenomenolojideki "epoche" yaklaşımının benzeri olmakla birlikte, diyalektik süreçte "nefy"e tekabül eder. nasıl ki olumsuzlanan ve yetersiz bulunan cevaplardan hareketle düşüncelerin özü zihinde doğurtulmaya çalışılır, nefsin kendindeki "öteki" yönünü red süreci de öyle...
devamını gör...

naci en alamo

bir islâm büyüğü gece ney sesi duyar. o kadar etkilenir ki, ney sesini duymasıyla yere yığılması bir olur. kendine gelince de; "nasıl dinleyebiliyorlar, hayret..." der. böyle rafine zevkleri, ancak olgun bir ruh kıvamında olanlar tadabilir; ama bazı eserler vardır ki, dünyanın en yontulmamış insanına dinletseniz bile etkilenir. naci en alamo, işte tam da böyle bir eser... etkilenmeyecek adam yok gibidir.

vengo'da söylendiği şekliyle, sözleriyle, yolda olma hâliyle insanın mânâ ve misyonunu özetler...

devamını gör...

11 eylül 2001 dünya ticaret merkezi saldırısı

buna islam adına yapılmış, hiç de islami olmayan, politik ve stratejik bir hataydı diyebilirsiniz, eyvallah...

birtakım sebeplere dayanarak bunun bir amerikan kurgusu olduğunu da savunabilirsiniz, ona da eyvallah...

ama bu sanki islam dünyasına yönelen amerikan emperyalizminin haklı gerekçesiymiş gibi gavur ağzıyla konuşuyorsanız... işte bu çok adice...

çünkü bu, ırak'ın işgali ırak'ın suçu demek... amerikan ağzıyla konuşmak ne demek, anlatabildim mi?
devamını gör...

salih mirzabeyoğlu

bütün yönleriyle kürt meselesi isimli röportajı, bugün için bilhassa dikkat edilmesi gereken sözler içeren mütefekkir.

"yâni kürt, türk veya arab, ilkel bir psikoloji içinde kavmiyle kuru kuru böbürlenen değil, islâm'ın hakikatini yaşatandır... insan veya kavim, bu hakikate yaklaştığı kadar azizleşir, uzaklaştıkça da süflileşir... anlaşılıyor ki değer keyfiyettedir; şu veya bu kavme mensub olmak kimsenin kendi elinde değildir ve insan ancak kendi emeği derecesinde şereflenir... bizim müslüman olarak türk, kürt veya arab diye hiç kimseye sadece kavminden dolayı bir dalkavukluk tavrımız yoktur ve müslüman hangi kavimden olursa olsun, kavim üstü "ümmet" esasına nisbetle kardeşimizdir..."

http://www.yeniakademya.org...

devamını gör...

henrik ibsen

norveçli oyun yazarı. naturalist tiyatronun öncüsü.

gençliğinde babası iflas edince kristiana'ya gidip üniversiteye hazırlanıyor. bu arada bir eczanede çalışıyor; ancak iki defa girdiği sınavları geçemiyor. ardından bir tiyatroda iş buluyor; şiir ve piyesler yazmaya başlıyor. ülkesindeki baskın danimarka kültürüne karşı milliyetçi şiirler karalıyor falan. sonra genç bir eleştirmen dostu, george brandes kendisine nasihatte bulunuyor: "milliyetçilik... milliyetçilik... nereye kadar?! tiyatronun daha üstün sorumlulukları olmalı. bu şekilde harcanıyorsun..." o da diyor ki, "galiba haklı bu çocuk..." falan. sonra ülkesindeki sosyal sorunlara değinmeye başlıyor ve emile zola, anton çehov gibi genç isimleri etkileyerek avrupa'da "modern realistic drama" (bkz: doğalcı tiyatro) ekolünün doğuşuna vesile oluyor. hadi hayırlısı.
devamını gör...

felix culpa

"mübarek cürüm", "kutlu hata", "mesut cinayet" anlamlarına gelen latince bir tabir. adem kıssasındaki yasak meyve hadisesi için katolik kilisesi'nin kullandığı ifadedir. yani batı hıristiyan literatüründe, adem peygamberin cennetten ihracını kasıtla, "talihli düşüş" anlamında yer etmiştir.
devamını gör...

islam’da kadına dayak olayı

birkaç hafta önce bir vaizin yorumlarıyla gündeme geldiğinde bu konu üzerine yazabilecek durumda değildim hiç. üstelik tepkimi çekmesine rağmen konuyu istismar edenlerden olmak istemedim, zaten o curcunada tartışmaya katılmak da zül geliyordu. şimdi ilgili beyanlara mecburen değinerek, fakat hiçbir malum kesimin ağzına ortak olmadan, "vaaz" da vermeden, kendimi bu başlığa dair üç beş kelam etmek zorunda hissediyorum.

bir kere, herkesin anlaması gereken şöyle net bir gerçek var: allah resulü kadın dövmemişlerdir. bir hoşnutsuzluk zuhur ettiği zaman küserlerdi ve bir süre küs kalırlardı. bu da dünyanın en ince davranışıdır. ama bir de şimdiki din adına ahkam kesen hayvanlara bakın... neredeyse, "deşarj olmak için dövün" diyor. "çekinmeyin, Allah izin vermiş, patlatın" dercesine, "kadınlar şükretsin ki kocaları onları dövüyor, yoksa kuma getirecek" diyor. şimdi Allah aşkına, kimsenin kimi neyi savunduğu beni ırgalamaz ama, islam ve islamî ölçüler adına çıkıp böyle konuşan birini savunanlara en kısa hayret ifadesiyle sormak istiyorum: "yahu bu nasıl bir şey?" islam'da kadının düşman kadını olduğunda bile dokunulmazlığı vardır. tıpkı çocuk gibi. onlar öldürülmezler. erkeklerin tümden kılıçtan geçirildiği hallerde bile kadınlara dokunulmadığını görürsünüz. bunları bile anlamak çok mu zor, ne tür kadınlarla evlisiniz lan siz?

yine bu sözde "fıkıh uleması" geçinen vaizlerin her türlü çirkinliği yaptığı, iftirayı attığı muhiddin-i arabi hazretleri'ne göre, kadın erkek buluşması dünyada en büyük buluşmadır. bütün tasavvuf ve divan edebiyatında "mecazî visal" olarak görülmüştür. ama bunlarda böyle bir incelik yok. tekme tokat giriştin mi cennette bir kat daha yükseliyorsun zannediyorlar. hayır ben söyleyeceğim mizaç olarak, ama ben söyleyince olmayacak, çünkü malum fakih arkadaşlar ille kıyas yapacak. o zaman, hadis vardır, aynen bu şekilde: "dövdüğünüz kadınla akşam aynı yatakta nasıl yatacaksınız?" (bkz. müslim, cennet bahsi) bunu söyleyince de hemen karşınıza nisa 34’ü çıkarırlar. o bir sınır durumudur. öyle değil mi, bunu bile anlamıyor musunuz? yani hangi ölçünün hangi duruma uyduğunu anlamak için yapacağınız kıyas, bu ölçüleri kullanırken, şurada burada ifade ederken nerede kalıyor?

konuyu uzatmak istemiyorum, anlamak isteyene bu kadarı yeterlidir ama... daha önce başka bir platformda yazarken islam'da erkeğin üstünlüğüne dair bir tartışma olmuştu. o da aynı malum konu.. tabii konu islam'dan açılıyordu ama islam'a göre falan değil, genel olarak konuşuluyordu.* ben şöyle cevap verdim: şeriatta erkek, tasavvufta kadın! şöyle de anlayabilirsiniz: hukukta erkek, hikmette kadın... en azından benim derinleşmeye çalıştığım islamî dünya görüşüne dair muhtelif eserlerde şöyle geçer: erkek fail (yapan) sıfatındadır, kadın ise münfail (yaptıran)... münfail, bu bakımdan failden üstündür. üstünlük zaten böyle bir şey, değil mi? orada niteliğe bakılır. tıpkı bir sultanın bir askerden üstün olması gibi. şimdi bakın, dine bir böyle bakış vardır... bir de sanki dinin rüknüymüş gibi, "namaz kılın" dermiş gibi "karılarınızı dövün" diyen bakış... hangisinin doğru olduğunu da en azından iman ettiğini söyleyen insanlara saatlerce anlatmaya lüzum olmasa gerek! bedahet diye bir şey var. yani hâlâ biraz kaldıysa tabii.
devamını gör...

türk dizileri

kurgu yapamıyorlar arkadaş, sorun kesinlikle prodüksiyonda değil.

bugün bir arkadaş şu cihan fatihi midir nedir, onu izliyor. ben de durup biraz bakayım dedim. ilk bölümün on beş yirmi dakikasında olanlara bakın: fatih çıkıyor, kosova savaşı'ndan sonra, "babaa" diyor, "kontantiniyye'yi alalım çok önemli" falan. diğerleri de ona "hadi ordan" diyor. sonra babası diyor vezire, "bak bu oğlan istanbul'a dalacak ha, onu tut"... sonra, fatih tahta çıkarken bizans'ta onun istanbul'a yöneleceğini bilmeyen yok. yahu, fatih, ne yapacağımı sakalımın teli bile bilemez anlamında tarihe büyük bir söz bırakmış padişah değil mi? böyle "hadi baba ya şu istanbul'u alalım" diyecek adam mı? hala tartışılıyor değil mi fatih'in son seferini nereye yapmak istediği. kimse bilmez. ve onun bütün seferleri için de geçerlidir bu. hepsini bırak, rumeli hisarı'nı yaparken bile, savaştan kısa bir süre önce, bizanslılar onun istanbul'a hücum edeceğinden tam emin değil. batılı tarihçiler bile onu, sulhu bozdu, çok kurnazdı diye anlatıyorlar. ama bunlar hangi tarihleri okuyup da o salak kurguları yapıyorlar bilmem. dünya para harcıyorlar, dev bütçe diyorlar, danışman tuttukları tarihçilere yüz binler ödüyorlar... yazık. ortaya çıkan şeye bak! zağanos paşa şarlatan gibi bir şey, mara hatun akıncı beylerini peşine takıp mehmed'i tahta çıkarıyor falan. ne ya bunlar? olduğu gibi anlatmış olsan dahi ortaya çıkacak heyecan ve zeka unsurlarına kapılacak millet ama onu bile yansıtmaktan acizsin.
devamını gör...

çarşafa düğüm atmak

yalnızca asker koğuşlarının değil, öğrenci evleri ve yurtlarının da geleneğidir. yatağı çarşafın köşelerinden sarıp dümdüz bohçalamak şeklinde. oldukça pratik. fakat düz olsun kaygısından değil, rahat uyuyabilmek amaçlı biraz. yalnız yıkamak için falan düğümleri sık sık çözmek zorunda olmak biraz uğraştırıcı. onu da benim gibi kördüğüm yapmazsanız sıkıntı çıkarmaz.
devamını gör...

cumhurbaşkanı'nın şatafattan uzak durun çağrısı

lüksünüzü o kadar belli etmeyin gibi bir açıklama herhalde. bütün ekonomi anlayışı, eşi dostu zengin etmek üstüne kurulu bir iktidarın*, iltimas üzerine kurulu bir bürokrasinin olduğu bir ülkede bu tarz çağrılar insanı acı acı güldürüyor sadece.

batı'da sadeleşmeye, tevazuya, tutumluluğa dair bir eğilim var. bizde tam tersi... belki de yılanı deliğinden çıkaran, sade ve gösterişsiz hayatıyla dünyada dikkat konusu olan ahmedinecat'tır. yine de tam bilemiyoruz. ama batı'da sadelik ve gösterişsizlik eğilimi büyük ölçüde öne çıktı ve adeta bizim itibar ve caka budalalığımızla dalga geçer hale geldi. bakıyorsun, adamların başbakanı evden işe bisikletle gidiyor. veya kendisine tahsis edilmiş lüks aracı reddediyor falan. en son birkaç ay önce, finlandiya cumhurbaşkanı türkiye'ye geliyor; adamın özel uçağı yok. thy'nin tarifeli seferiyle geliyor. (gelir durumları bizden çok çok iyi olmasına rağmen.)

bizde ise illa en tepeye bakmayın, her türlü resmi kuruma, en küçük belediyelere kadar bakabilirsiniz. herkesin altında bir makam aracı veya kendisine tahsis edilmiş bir lüks. lafa gelince hazret-i ömer'den falan söz ediyoruz: işte dünyanın en zengin devletine hükmederken, öldüğünde gömleğinde şu kadar yama varmış. karşı tarafta bizans'ı tarif ediyoruz: "gösteriş, itibar budalası..." hazret-i ömer'in murahhası maaz tarafından yerin dibine sokulmuş, vesaire... işin ilginç yanı, günümüzde islam ahlakına herifler özeniyor, bizans ahlakına da biz. isviçre'de serveti topluma yayma, çalışmayanlara da çalışanlar gibi maaş ödeme noktasında kanun teklifleri yapılıyor. (yanılmıyorsam referandum yapılmıştı) yine bazı ülkelerde benzer girişimler. bizde ise daha dört beş ay önce meclisten sessiz sedasız bir torba yasa geçti. o ara kamuoyu reza ile falan uğraşırken, birileri sessizce ekonominin bütün yükünü fakirlerin üstüne yıkıp üst sınıflara tonlarca vergi affı bahşettiler.

şimdi baktığında dünyanın en hızlı büyüyen ülkesi türkiye, baktığında gelir dağılımının da dünyanın en adaletsiz olduğu ülke türkiye. ve sürekli zengin daha zengin, fakir daha fakir olsun diye yasalar çıkarılıyor. bazı kesimler gerçekten akp döneminde çok büyük refaha erdiler. ama toplama vurulduğu zaman, bunlar çok küçük kalıyor. toplumun büyük bölümünün alım gücü daha da azaldı ve sırtındaki yük daha da arttı. bir kurumun bütün ihalelerini aynı firma alıyorsa ve o firma birilerinin dayısı, amcasıysa, orada artık sosyal adalet bekleyemezsin. birisi birisiyle ahbap diye debdebe içinde yüzüyor, diğerleri de arkası yok diye ona bakıp sümüğünü çekiyorsa, orada artık her türlü cinnet, cinayet, sapıklık, uğursuzluk sökün edecektir, bunları öngörmek zor olmasa gerek. fakat tabii, biz o zaman da iki "vatan millet" edebiyatıyla, "din ü devlet" payidar olsun diye kendimizden geçiveririz, ne olacak.
devamını gör...

rem uykusu

uykunun dinlendirici kısmı. rüyaların yoğunlaştığı ve en gerçekçi kıvamını bulduğu evre.

rem döneminde uyandıracak kadar kötü rüya görürseniz geceniz gününüz mahvoluyor. çünkü tekrar uyumak pek kolay olmuyor, uyusanız bile rem uykusunun bir kere kesilmesi gün içinde fazlaca yorgun hissettiriyor.
devamını gör...

seyyid kutub cemaleddin afgani ve muhammed abduh eserleri

seyyid kutup meselesi biraz karışık olsa da, aralarına hamidullah'ı da ilave ederek, bunları 19. yy'ın sonlarında ingiliz işgâli altındaki mısır'da, osmanlı ve ehl-i sünnet karşıtı olarak başlayan selefiliğin mason önderleri olarak tanımlayabiliriz. söz konusu eserlerini bu çizgide kaleme almışlardır. bunlar bütün islâm tarihini yıkıp, kendi akıl hünerlerine dayanarak yeni bir islâm yapmayı şiar edinmişlerdir. prensip olarak rasyonalist ve reformisttirler. tasavvufu, onun etrafında gelişen sanatları, medeniyeti, bunların temelindeki mezhepleri vs reddederler. güya kendilerine dayanmak istedikleri sahabilere ve Allah resulü'ne karşı da saygısızdırlar, kafalarına göre türlü hakaretler eder, âyetlere, hadislere akıllarına estiği gibi yorumlar getirirler, kendi anlayışlarını temel ölçü kabul ederler.

köken olarak ibn-i teymiyye'nin başlattığı "mücessime" akımı ile, ibn-i haldun'un panarabist felsefesine dayanırlar. ibn-i teymiyye'nin, muhiddin-i arabî'ye saldırarak ve onu "en büyük kâfir" ilan ederek kurduğu akıma mücessime denilmesinin sebebi, Allah'ı, insan suretinde cisimleştirmesi ve ilahî sıfatlar hakkında getirdiği islamdışı yorumdur. bu akım, tasavvufa düşmanlığı ve bununla birlikte icmaı reddetmesindeki karakteristiği bakımından, ehl-i sünnet âlimleri tarafından sapıklık sayılmıştır.

bunun yanında, ingilizlerin desteğiyle, hilafeti türklerden alıp araplara vermeyi savundular. başlattıkları akım, arap milliyetçiliğiyle içiçe geliştiği gibi, efgani ve abduh gibileri, doğrudan doğruya masondular. tarihe "arap ihaneti" diye geçen kalkışmanın mimarlarıydılar.
devamını gör...

bedr'in aslanları ancak bu kadar şanlı idi

bir arkadaşım, daha bugün, mehmet akif gibi dindar bir adamın bunu nasıl söyleyebildiğine şaşırdığını ifade etti. ona cevaben, mehmet akif'in problemli dizelerini gayet iyi bildiğimi, ancak bunun doğru bir örnek olmadığını, okumayı, okuduğunu anlamayı bilmeyen bir nesil olduğumuzu anlatarak girdim mevzuya tabii. çünkü daha önce şiiri okurken, virgülü sağa doğru bir kelime kaydırarak okuyan biri buna itiraz eder mi acaba diye vehimlenmiştim kendi kendime. fahrettin fahrenheit arkadaşımızın meseleye bugün el atması da ikinci tevafuk olmuş, onu da şimdi gördüm.

arkadaşıma bir de virgüle riayet ederek ben okudum aynı dizeyi ve ehli sünnet anlayışına ters bir durumun olmadığını kendisi de fark etti.

tanım: noktalama işaretlerinin süs olsun diye kaideleştirilmediğini gösteren, doğru okunduğuna dikkat edilmesi gereken mısra.
devamını gör...

mistaka

beş yıl önce, istanbul’a yeni gelmiştim. ailemden uzakta, kimseyi tanımadığım, hiçbir yerini bilmediğim bu şehirde üniversite okuyacaktım ve bir sürü maddi-manevi sıkıntı beni bekliyordu. bunu o zamandan kestirebiliyordum ve aileme yük olmamak için ister istemez her konuda kendimi yalnız kalmış hissediyordum. sınanmadığım, ilk kez karşılaşacağım konulardı bunlar. üzerimdeki sorumluluk az değildi. bildik, belki her insanın gençken yaşadığı çatışmaları yaşıyordum ben de daha.

okul açıldı; hazırlık sınıfının ilk haftası, sabahki derse 5 dakika geç kaldım ve hoca beni derse almadı:

- “get out!

kantine indim ve işte orada bizim mistaka’yla tanıştım. meğer aynı derse o da geç kalmış ama benim gibi şansını zorlamamış. dedim bana “get out” dedi hoca. “ha...” dedi, anlamış görünmeye çalıştı ama onun da anlamadığı belliydi.* neticede beginner tayfaydık, öyle çok kasmadık. yine de bu ilk muhabbetteki hafif alaycı gururlu tavrı, mistaka’nın bütün karakterini ele verici bir ipucudur, onu söylemiş olayım.*

onunla ilk karşılaşmam, tanışmam böyle oldu ama yıl içinde çoğunlukla birlikte takıldık. dönem ortasında kaldığı evden ayrılıp ranza arkadaşım oldu ve geçirdiğim bunalıma hasbelkader tanık oldu. benim bu halim kronikleşip sancılı meselelerle büyümeye başlarken, yıllardır yurtta kalmış bir insan olarak o daha tertipli bir hayat istiyordu, üstelik bir hayat görüşü vardı, bizim gibi çocuk değildi. bilmiyorum kendisi ne kadar farkındadır bunun ama, sonrasında yaşadığım bir hadiseyle on kat daha büyüyen benim o büyük sınavımı, gelip olabildiğince az hasarla atlatmamı sağladı. hayatta doğru-yanlış bir yön tutturmama yardım etti. şayet avucumdaki çizgilerde büyük bir kırılma, keskin bir yol ayrımı varsa ona mistaka vesile olmuştur. yine belki o bilmez, öyle şeyler düşünmeye başlamıştım ki o dönem aynı odada kaldığımız başka bir arkadaş, benimle tek geçirdiği bir haftasonunun ardından okulu bırakma kararı almıştı. (herhalde ben de kötü bir kırılmaya vesile oldum...)

mistaka benden bir yaş büyüktür. kendisine hiç abi dememiş olmama ve bugüne kadar birbirimize dostça davranmamıza rağmen, onu hep -istemsiz- abi gibi gördüm. o da bir yere kadar farkındadır belki, bana hep abi gibi davrandı. biyolojik akrabalık veya yaşından dolayı değil onu böyle görmem; abim olsaydı ne yapacaktıysa mistaka da benim yanımda hep öyle davranan, başım sıkıştığında elinden gelen yardımı-desteği esirgemeyen, fazlasıyla “yol gösteren”, neredeyse hiç kapris yapmayan, çoğunlukla ciddiyetsiz* fakat yine de samimi ve babacan, sırdaş ve kötü gün dostu bir insan oldu. benim hazırlığı uzattığım, okulu dondurduğum, maddi-manevi mevzularla boğuştuğumuz üç yıl kadar bir zaman boyunca farklı ortamlarda birlikte kaldık, sonra yolumuz mecburen ayrıldı ama ne zaman bir ihtiyacım olsa yanımda oldu, dostluğunu gösterdi, desteğini sundu. açık söyleyeyim, bu adam beni Allah’a inandırdı. tebliğ yaparak falan yapmadı bunu da. insanlığıyla, örnekliğiyle yaptı. neyse zaten bunu üç yıl önce şahsen kendisine de hafif çıtlatmıştım.

ve o artık nişanlı. burada, onu ne kadar ilgilendirdiğini bilmediğim bu duygularımla tebrik ediyorum kendisini.

Allah seni de sevdiklerini de mutlu etsin kardeşim.

not: powerpuff girls aldatılmış hissediyor, haberin olsun.*
devamını gör...

lev troçki

hem hukuk hem matematik eğitimi almış, aldığı eğitim sayesinde kazandığı ideolojik formasyonu devrime aplike etmiş, bu yönüyle hukukun da esasında bir formasyon demek olduğunu ve matematiğin hukukçuluğu olması gerektiği gibi tahkim ettiğini gayet pratik olarak göstermiştir.

devrimci yönü ise ayrı ibretliktir. sen koskoca kızıl ordu'yu kur, ondan sonra da meksika'ya kadar kaçmak zorunda kal, orada öl. bu nasıl iş allasen... sahiden sonunu düşünen kahraman olamıyormuş.
devamını gör...