Tüm Zamanların Favorilenenleri

dünyaitiraf.com

aldığım ilk gerçek yenilgi hayattan vazgeçmeme neden oldu. öncesinde sahip olduğum yaşama enerjisi sıfırlandı. artık tutkularım yok. yaptığım her şeyi sırf birileri ne yapıyorsun diye sorduğunda verecek cevabım olsun diye yapıyorum.

bu dünyada gerçek anlamda hiçbir şey yapmak yahut olmak istemiyorum sanırım. doğdum, büyüdüm ve heba oldum. yazık.

üniversite mezunu cahillerle dolu bir topluma dönüşmek

tanım: koşar adım gittiğimiz, rakiplerimize tur bindirdiğimiz, en kötüsü de kendimizi iyi bir konumda zannederek yarışı en önde azimle sürdürdüğümüz bir durum.

ülkemizde artık üniversite okumanın hiçbir numarası bir kalmadı. çünkü dört yıllık süreçte aldığımız eğitim, o sürecin sonunda yapacağımız, bizden yapmamızı istenen iş ile ilgili bırakın bir şey öğretmeyi, fikir bile vermiyor. üstelik zaten en başta o işi uygun kapasitede olup olmadığımız dahi sorgulanmıyor. özellikle son 15-20 yılda bu durum iyice çığrından çıkmış durumda.(lütfen partizanlık ya da bir iktidar eleştirisi olarak görmeyin bu tarihlendirmeyi, 4. paragrafta neden böyle bir rakam verdiğimi görebilirsiniz ). malum üniversite tercih dönemindeyiz, her yerde tercih günleri v.s oluyor. bir arkadaşımın aracılığı ile bir koleje mesleğimle ilgili bir şeyler anlatmak üzere davet edildim ben de. tabi mesleği biliyoruz elhamdülillah da, şu tercih olaylarına bir bakayım da yanlış bir şey söylemeyelim çocuklara dedim, büyük vebal sonuçta... ancak gördüğüm manzara korkunç... lütfen üniversitelerde bitirdiğiniz bölümlere girdiğiniz sıralamaya, bir de bugün o bölümün öğrenci aldığı sıralamaya bakın. ya da o zaman ucundan kıyısından puanınızın yettiği bölümlere girdiğiniz sıralama ile bugün hangi bölümlere giriyorsunuz bir bakın. mesela benim 23.000 sıralama orta sıralarda ile girdiğim bölümden şu anda bir öğrenci 130.000 lerde filan girerek aynı diplomayı alabiliyor. bu "yav ben bununla aynı diplomayı mı alacağım" gibi bir kibir ya da bir ego değil yanlış anlaşılmasın. bir örnekle izah edeyim akademisyenliğinin son yıllarını yaşayan artık emekli olan ve gerçekten bilim adamı olan bir hocamızın bu konuda isyanını hatırlıyorum. muhtemelen diğer bölümler için de durum aynıdır. adam diyordu ki(kelime kelime hatırlamıyorum ama mealen);

"elbette öss gibi bir sınavın kişinin kapasitesini tam anlamı ile ölçebildiğini düşünmüyorum o ayrı bir konu ama mühendislik teknik olarak bir kapasite istiyor. yani kimsenin zekasını küçüsemiyorum ama mühendislik ile ilgili anlatacaklarınız ancak belli bir kapasitenin üzerine hitap ediyor. örneğin en azından diferansiyel denklemleri anlatabilmek için türev, integrali kavramış olması, kavrayabilecek potansiyelde olması gerekiyor. o kapasitenin altında kalanlar, konuyu anlamakta zorlanıyor, anlatabilmek için daha fazla zaman harcamanız gerekiyor. bunun için harcadığınız zaman yüzünden müfredattı daraltmaya gidiyorsunuz çünkü dönem size verilen ders saati, o dersin temellerini anlatmak için yetmez hale geliyor. bir sonraki aşama daha da kötü. daraltılmış müfredatta dahi konuyu anlamayacak öğrenciler gelmeye başladığında, bir de üzerine kontenjan arttığında nitelik iyice kayboluyor. siz istiyorsunuz ki öğrenci o konuya tam hakim olmadan geçmeyelim ama bu sefer dersi alttan alan öğrencilerle birlikte sınıf 200 kişi oluyor. bu sefer üniversite senatosu size baskı yapıyor öğrencileri geçir diye, 200 kişilik sınıfta alttan gelen yeni öğrencilerin arasında bir kaç algısı yüksek öğrenci varsa onları da eritiyorsunuz verimi düşürerek. geriye beyin becerisi yüksek olmayan, normal şartlarda piyasada ancak fiziksel güçlerle yapılacak işlere girecek kapasitede adamlar gelip 4 sene hiçbir şey öğrenemeden diploma alıp gidiyor. sonra da onları bir şeyler üretmeleri gereken konumlara koyup, üretemiyoruz diyoruz. mühendis diploması verdiğimiz adamlar yurtdışından malzeme satın almak, excelle personel vardiyası yazmak, çinden avrupdan getirilen makinaların başına koyup, bir arza olduğunda yine çinli ve avrupalı teknik servisleri çağırmak gibi işlerle uğraşıp kendilerine mühendis diyorlar."

son 15 yılda açılan 100 den fazla üniversite, +mevcutlarda fakülte, + fakültelerde kontenjan arttırılması ile içinde bulunduğumuz durumun doğal sonucu bu. üniversite mezunu yetiştirmeyi, üniversite açmayı fakülte binası inşaatını tamamlayınca oldu zannediyoruz. kimse de ağa bu kadar akademisyenimiz, eğitim altyapımız var mı demiyor. bir de ülkenin eğitim seviyesi yükseldi diye bunu övünç kaynağı sayan var. yani o zaman bu ülkede kimlik çıkaran herkesi üniversite mezunu sayan, herkese diploma veren bir yasa çıkarsak, 80 milyon üniversite mezunuyla dünyanın en gelişmiş ülkesi oluruz bu mantıkla. zira mevcut sistem neredeyse aynı şeyi yapıyor.
bir işi yapabilme becerisine sahip olmayan adamlara, sahip olduğunu bildiren belgeler ve yetkiler veriyoruz.

mühendislik alanları için bu durum daha da kritik. zaten mühendisliklerde şöyle bir durum var. alanında çok iyi olanlar piyasada, özel şirketlerde çok ciddi rakamlar ve imkanlarla çalışabilecekken 5 te 1 maaş ile akademisyen olmayı tercih yanaşmıyor bile. üstelik özel şirketlerin ona verdiği insiyatif, laboratuar ar-ge imkanları bundan 50 yıl öncesinin koşullarını sunan üniversitelerle kıyaslanamaz bile. bu durumda en iyileri özel sektöre kaptırıyor mühendislik disiplini. hiç öyle yüksek lisans, doktora v.s uğraşıp ömür çürütmek istemeyenleri direk özel sektörde akademisyen olarak kazanacağı parayı daha kısa sürede kazanmaya başlayacağı için gidiyor, garanticiler de kpss çalışıp memur oluyor. geriye piyasada doğru dürüst iş bulamayacak, kpss kazanabilecek kadar bile kapasitesi olmayan .çerez tabağındaki en ucuz ve bayat çerez kalıyor. biz de bunları akademisyen yapıyoruz.(bir kaç idealsit istisna)

peki akademi, fakülte nasıl kurulur, nasıl üreten bir ülke olabiliriz.aslında merhum turgut özal ile çok güzel bir ivme yakalanmıştı. ki kendisi de çok iyi bir mühendisti. türkiye'yi üretim ülkesi, dünya markaları çıkarabilen bir ülke haline getirmek gibi bir hedefi vardı. bunun için önce bir sektör fizibilite araştırması yaptı. üretimde öne çıkacağı, dünyayı kendine bağımlı hale getireceği alan öncelikle boş olmalıydı. yani birden araba üreterek 100 yıldır araba üreten alman endüstrisi ile rekabette kalkışmak büyük riskti. birden tüm enerjimizi bu alana yoğunlaştırmak doğru olmazdı. daha yerli bir şey olmalıydı. gelenkelerimizde var olan, tecrübeli olduğumuz, hammadesini içeriden karşılayabileceğimiz şimdilerin know how dediği üretim bilgisi ve teknolojisine yabancı olmadığımız bir sektör olmalıydı. ve merhum "tekstil" sektörünü öngördü. gerçekten dünyaya açılabileceğimiz isabetli bir tercihti. hammadesi içeriden karşılanabilecekti, giyisi, kıyafet ve halı dokumada binlerce yıllık tecürbeye sahip bir medeniyet beşiğiydik. tek eksiğimiz endüstriiyel üretim yapabilecek teknik bilgi ve üretim makineleri bilgisi. işte tam bu süreçte "tekstil mühendisliği" bölümü diye bir bölüm kurmaya karar verdi. turgut özal yukarıda bahsettiğim üzere öyle age of empire'da bina yapar gibi sağ tıklayarak fakülte kurulamayacağını biliyordu. önce bunu yapmak için tekstil makinalarının çalışma prensiplerine hakim makina mühendisleri, hammadde olan pamuk, keten gibi bitkilerde uzmanlaşmış ziraat mühendisleri, tekstil boyaları konusuna hakim kimyagerler, yün hayvanları konusunda uzman biyologlar, zoolojiciler, güzel sanatlar fakültelerinde desen, motif tasarımları yapabilcek desinetörler yetiştirilmesi için planlamalar yaptı. başlangıç için bursa, adana gibi hammadeye yakın organize sanayi bölgelerini belirledi. sonra üniversitlerde müfredatlarına göre alanlara yoğunlaştırılan gençler bunlar mezun olup avrupada üniversitlerde, ülkemizde sektörün içinde tecrübe kazandıktan sonra, yani ancak gerekli altyapı sağlandıktan sonra "tekstil mühendisliği" bölümlerinin açılmasını onayladı. bugün sarar, mavi, zara, kığılı gibi uluslararası giyim markalarımızın, merinos, royal gibi uluslararası alanda üretim yapan, dünyaya açılmış tekstil ve halı markalarımızın olmasının altında bu planlama ve organizasyon becerisi yatar. tabi bugün geldiğimiz durumda itibarını, ivmesini tamamen kaybetmiş neredeyse atıl durumdaki bir bölüm haline geldi ama kısa sayılabilecek süredeki başarısı kayda değer en azından.

şimdi bunu bir de artık 2 yıllığı, hatta uzaktan eğitimi bile olan sözde makina, elektrik, elektronik, kontrol ve yazılım mühendisliği disiplinlerini, hem de o kadar kısa sürede verebileceğini vaadeden mekatronik mühendisliği bölümleri ile kıyaslayın...

peygamberin ilahlaştırılması

innallahe ve melâiketehu yusallûne alennebiyyi.. yâ eyyühellezine âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîma...

bakın bunlar ayet. her cuma hutbede okunan ayet. resûlullah'ı karşısına konumlandırdığınız Allah'ın, resûlullah'a indirdiği kur'an ayetlerinden yani. şekilcilik olarak anlayarak kendinizi kandırmaya da devam edebilirsiniz ama evvela siz, Allah'ın, peygamber aleyhisselatu vesselam'ın ruhaniyetine salât ve selâm emrini yerine getirmek yerine, o'na ismiyle hitap etmenin küfre yakın bir edepsizlik olduğunu, o'na hakaret etmek ve en başta Allah'a itaatsizlik mânâsına geldiğini anlayın. görüldüğü gibi yukarıdaki tanımda "muhammed" diye hitap ediliyor. halbuki salavat bize farzdır; öyle ki Allah dahi nebîlerine salat ve selam eder; bunu da bize emreder! siz ise buna değil de, Allah'ın, kur'an'da resûlullah'a "muhammed" diye hitap etmesine dayanarak bunu örnek alıyorsanız, asıl kendinizi ilahlaştırıyorsunuzdur ki bu sözde ithamlarınızı öz nefsinizde bulmak ihtimali bu durumda aklınızın ucundan bile geçmez. (zaten de geçmiyor)

şimdi siz peygamberin ilahlaştırıldığını iddia ederken, islam'dan yola çıkıyor değilsiniz, bunu bir anlayın. dolayısıyla peygamberi peygamber olarak da anlayamadığınız yerde, ne Allah'a ne resûlü'ne doğru ölçülerle iman edememişsinizdir ki daha sahip olduğunuz bu muharref ilah ve peygamber tasavvuruyla, peygamberin ilahlaştırılmasından söz ediyorsunuz.

sonra; imân etmiyorsanız bile bunu böyle bilin ki, islâm'a göre Allah resûlü, gelmiş-gelecek en üstün insandır; Allah'ın tüm resûl ve nebîlerine, tüm peygamberlerin de kendi ümmetlerine müjdelediği son peygamberdir. o insanlığın gayesidir; yani insan'dan murâd o'dur. insanın yaratılışındaki hikmet, en çok onda görünmüştür. insanlar o'na yaklaştıkça tekâmül etmiş sayılabilirler. insanlar o'na benzedikçe "insan" olurlar. siz ise Allah resûlü'nün de beşer olduğunu söylerken, o'nu kendi hayvanî nefsinize benzetmeye, o'nu kendi sefîl şuur seviyenize indirmeye çalışıyorsunuz. siz, tıpkı kafirler gibi, günün geçer akçesi putlarla dolu aklınıza uymuyor diye, yalnızca velîlerin kerâmetlerini de değil, peygamberlerin mucizelerini bile reddediyorsunuz.

öyle tuhaf bir algınız var ki... şunu olsun anlayın da diğerlerine yol oradan sonra bulunur: sizin tüm zanlarınız hakikat karşısında ne ifade eder? velîlere yahut onların antitezi olan denîlere, ancak kendi seviyemizden bakabiliyoruz biz.. sizin takılıp kaldığınız bu meselelerse ele alınması gerektiği seviyede ele alamadığınız, basit dedikodu ve hakaret seviyesini aşamadığınız, zahirci çıkışlar. zahirci derken de ölçüye mihenge vurmak değil, gidip kendi bulunduğunuz "en dip seviyeden anlamak" mânâsına!

bakın, istemsiz olarak hep reddettiğim bu tipik yanılgıya bir örnek:

"ger bileydi sulbünden geleceğini yezid’in
almadan boşardı havva’yı âdem"


bununla bir de şu bakış arasındaki dağlar kadar farkı sezmeye çalışın hiç olmazsa:

"duyunca makdem-i teşrifin sulb-i pakinden âdem
değişti habbeye bağ-ı cinanı yâ resûlallah."


anlamadıysanız daha da açayım: Allah insanî hakikati bize en kâmil örnekleriyle anlatır; bizi onların yoluna uymaya çağırır. halbuki mesela, melekler insanın yaratılışında evvela niçin yalnızca ondaki kan dökücü, fesat çıkarıcı hasletleri görebildiler? insanda, meleklerin bilemediği, fakat Allah'ın bildiği neydi? Allah, insana neyi öğretti? sonra niçin secde ettiler âdem'e? siz şimdi böylece onu "ilahlaştırdılar" mı dersiniz? hadi deyiniz ki onlar farklı türler... (saçma ama sizden çıkabilecek türden bir argüman işte) kardeşleri ve babası yakup aleyhisselam (çoğu yaşça kendinden büyük ve biri de peygamber olan bu insanlar), niçin secde ettiler yusuf aleyhisselam'a? hâşa, onu ilahlaştırdılar mı?

yok... ne, biliyor musunuz? siz, iddia ettiğiniz gibi hiç de Allah'tan başkasına değil, asıl nefsinizden ötesine itaati bilmiyorsunuz. çünkü Allah, resûlullah'a itaati, ve o'nun hepinizden üstün bir yaratılışa sahip olduğuna imânı emrediyor. siz ise hiç mi hiç bilmiyor ve her şeyden önce inanmayı reddediyorsunuz ki, beşeriyette, melekiyetin üstüne çıkabilen, sizin de tecrübe etmediğiniz ulvî bir yol var; yaratılışımızdaki hikmet bile bu! fakat sizin bu, beşer olmayı daima kendi süflî alışkanlıklarınızla kısıtlayıp derinliği sonsuz hikmetleri dünyaya mahpus olmuş aklınızla daraltma çabanız, "ben sizin bilmediğinizi bilirim" buyuran Allah'a karşı, kendi bilmediğini kabul etmeyen şeytanın hasedine ne kadar da benziyor. evet, ben burada gayet nefsanî bir haset buluyorum; Allah'a ve resûlü'ne, kendi yonttuğu aklın hudutlarına sokmadan tapamayan (burda ne imân ne ibadet geçerlidir artık) bir nefsanîlik!

adalet ve kalkınma partisi

keşke...

keşke ak parti olmasaydı da;

-imf'ye gırtlağımıza kadar borçlu olmaya devam etseydik.

-bankalardaki faiz oranı %50'nin üstünde olsaydı.

-ekonomik krizleri aşmak için nice kemal derviş'lere sığınsaydık.

-nice esnaf başbakanların önünde kasalarını parçalasaydı.

-bakkallarda yağ, şeker kuyruğuna girip alamadan dönseydik.

-tek gaz kaynağı tüp olsaydı ve onuda alabilmek için sineğin yağını hesap etseydik.

-çocuklarımızın kitaplarına verdiğimiz para yüzünden aylarca ay sonunu getiremeseydik.

-sınıflar 50-60 kişi kalsaydı da sıralara 3'er kişi oturmaya devam etseydik.

-hastahaneye gidip sigortasız olduğumuz için muayene edilmeden gönderilseydik.

-ilaç alabilmek sabah 6'da evden çıkıp kuyruğa girmemiz gerekseydi.

-altyapı diye bir şey olmasaydı, internetin "i"sine kavuşamayıp sürekli elektrik kesintileri yaşayarak geceleri mum aramaya çıksaydık.

-taş toprak yollarda şehirlerarası seyahatler yapıp, yolculuk yapmaya tövbeler etseydik.

-metroları, metrobüsleri ve nice alternatif toplu taşımaları yalnızca televizyondan görseydik.

-doğuya giden yolları teröristler kapatmış olsaydı, haraç kesip memur avlasalardı.

-erzurum'da kars'ta artvin'de hayvancılığı bitiren teröristlerle kimse mücadele etmeseydi.

-engelli vatandaşlara haklar tanınmasaydı.

-kadınlara doğum izinleri, istihdam hakkı verilmeseydi.

-kamusal alanlara ve okullara tesettürlüler giremeseydi.

-insanlar masum bir şiir okudukları için ceza evine konulsalardı.

-müslümanlar gizli şekilde ilim almaya çalışıp, yakalandıklarında irticacı diye cezalandırılsaydı.

-"bu kadar artan nüfusu ben nereye koyacağım?" diyen başkanlarla muhatap olsaydık hep.

-abd'nin, israil'in ve bilimum dünya güçlerinin önünde el pençe duran başkanlarımız olsaydı.

............

ah ulan keşke. keşke sadece 10 dakikada aklıma gelenler kadar az sıkıntımız olsaydı. hataları sayarken, 15 yıldır "ülke batıyor", "ekonomik kriz var", "biz bittik" derken tüm yapılanları unutmasaydınız. kötüyü yererken iyinin hakkını verebilecek kadar mert olabilseydiniz.

keşke bu ülkenin hepimizin olduğunu, doğruların ve yanlışların hepimize yansıdığını kavrayabilseydiniz. keşke 3 kuruşa satın alınabilecek ideolojik bağlılığınızı bir kenara koyup dürüst davranabilseydiniz.

keşke 15 yıldır bop eşbaşkanı, ekonomik krizci, din tüccarı, hırsız, şeriatçı gibi yaftalardan kurtulup zihninizi açabilseydiniz.

bize silah satmayı bile reddeden nato, yıllarca kapısında bekleten ve islamofobiyi yetiştiren ab, ortadoğu katili abd, siyonist düşman israil, çıkarcı dost rusya, mezhepçi iran, dağılmış ırak, devlet isteyen kuzey ırak, paramparça suriye... dış siyasette bunlarla uğraşırken ve aynı anda ekonomik anlamda bunlara göbeğinden bağlıyken, ilişki kesmen durumunda edeceğin zararı tahsis edecek yerin olmadan, bu ülkeyi yönetmenin kolay olmadığını anlayabilseydiniz.

daeş, ypg, pyd, pkk, d-hkpc, fetö... keşke asker, polis ve sivil farketmeden nice vatandaşlarımızı bu it sürülerine kurban verirken bir olmamız gerektiğini en az bahçeli kadar idrak edebilseydiniz.

keşke eleştiri yapmakla saçmalamak arasındaki farkı ayırt edebilecek kapasiteniz olsaydı. hepimiz yarınımızdan endişe etmeye devam ederken meselenin siyaset meselesi değil, istiklal meselesi olduğunu fark edebilseydiniz.

keşke yanlışı konuşurken "al bak gördün mü, gitti işte ülke, batıyoruz" demeden önce "burada yanlış var, eksikler var, bu şekilde olmalıdır" diyebilecek kadar suçlayıcılıktan uzak dursaydınız.

ne olacak söyleyeyim. bu tanımın ilk iki cümlesini okuduktan sonra tamamını okumaya bile meyletmeyip "ak partili tanımı, sür aşağı ve eksi!" yapacaksınız.

hoş adamların yaptığı onca emeğe saygınız yok, benim üç beş dakikama mı saygı duyacaksınız? never never never. sevmişim ülkesini değil mi? kim neresine takıyor saygıyı değil mi?

geçmişe bakıp gülümsüyor, bugüne bakıp üzülüyor, yarına bakıp ağlamaklı oluyor insan sizlerle. muazzamsınız, böyle devam.

bülent arınç vakası

besleme medya, trol ve troliçe ordusu dışında pek kimsenin sallamadığı vaka... peki sallamalı mıyız? bence hayır...

bu olay ve bunun gibi bir kaç olay üzerinden asıl okunması gereken şey, ak parti iktidarının bu ülkede nasıl bir anlam kaymasına sebep olduğunun görülmesidir. bu ülkede iyi-kötü, doğru-eğri vb. nesnel şeylerin bile referansı değişti. ve bunu sadece kendi çıkarları için yaptılar. daha net anlaşılması için şöyle basit bir örnek vereyim:

10 kişi bir araya gelmişiz ve maç yapmaya karar veriyoruz. iki takıma ihtiyaç var maç için. böyle bir durumda en kötü bölüşme nasıl olur? 5'e 5... kim iyi oynar, kim kötü önemsemezsin ve adil olmasa bile eşit bir bölüşüm yaparsın.

işte ak parti bu en kötüyü daha da kötüleştirdi ve mesela çıkıp "ayakkabısı siyah olanlarla kahverengi olanlar" şeklinde iki takıma ayırdı bizi. itirazlara kulaklarını tıkadı ve hayır dedi. bi böldük takımları, bir taraf 8, diğer taraf sadece 2 kişi... 8 kişi olan taraf açısından bakıyorsun mesela; evet eze eze gidiyorlar, ortada sıçan oynuyorlar ama keyif almıyorlar. şimdi bu örnek üzerinden okuyun tüm yaşananları.

mesela sırf o referans yüzünden akın ipek gibi bir adam kötü ama reza zarrab iyi oluyor. ama bu seni mutlu etmiyor. hatta bırak zarrab'ı, mehmet cengiz, ethem sancak, vb. adamlara da iyi, hayırsever demek zorunda kaldınız. hakeza bu olayda mesela hilal kaplan iyi ama bülent arınç kötü demek zorundasınız... ya da ali babacan kötü ama yiğit bulut iyi... keyif veriyor mu? zannetmiyorum. siz de memnun değilsiniz ama yapacak birşeyiniz de yok...

bak mesela ne diyor adam, yazdığı tanımda, "söylediklerinin doğruluğu ya da yanlışlığı değil.... vs. vs." evet, doğru ya da yanlış olmasının önemi yok sizin için. çünkü doğru ya da yanlışa değil yanlış bile olsa koşulsuz biate ihtiyacınız var. oysa normal bir müslüman olarak çıkıp "seni eğri kılıçlarımızla düzeltiriz" demenin önünü kesmek yerine, böyle diyenleri cesaretlendirmek ve onu diyebilecek kanallar açmanız gerekmez miydi?

bununla da yetinmeyenler var. ne demiş adam "akp saflarında elde edemediği koltuğu abd+cemaat kucağında arıyor" kafaya bakar mısınız Allah aşkına. adamın meclis başkanlığı, başbakan yardımcılığı, parti genel başkan yardımcılığı gibi oturmadığı üst düzey koltuk kalmamış, 45 yıldır bu davaya hizmet etmiş ama bu kesmemiş de çıkıp abd+cemaat desteğiyle koltuk sevdasına düşecek bu yaştan sonra. oysa cemaati bırak, bu adamı şayet abd desteklerse yarın kafadan başbakan olur, ki bunu sen de ben de çok iyi biliyoruz...

elhasıl, Allah bizi insan eyleye demekten başka diyebileceğim bir şey yok. ali bulaç'ın sözünü tekrar hatırladım: ak parti çanakkale savaşından sonra başımıza gelen en büyük felaket... maalesef...

dünya caps



birtakım açıklamalar:

- lâhûtî reis türkiye zira bizden daha misafirperver millet bulamadım*.
- dei moğolistan. zira başkenti ulan batur.
- karayel herkese en uzak, yönetime en yakın ateş edebileceği yerde.*
- ilşah başkana kıyak geçtiğim doğrudur.
- a3g'de ışid göndermesi yok yanlış olmasın ortadoğu genel olarak. olsa da kendisi espri kaldıran bir akhi'miz zaten.
- yağmur'u amazonlara yakın yapiyim dedim.
- tia şili. zira daha ince düşüncelisi yok.
işte böyle...

22 eylül 2013 yetim çocukları giydiriyoruz cogito sözlük fatih kermesi

uzun olacak biliyorum ama emeği geçen herkese isim isim teşekkürü borç bildim;

öncelikle bize bu ortamı oluşturan derviche moderne,
desteğini hiç ama hiç eksik etmeyen eşim uvey,
emeğini, desteğini, tecrübesini esirgemeyen lugavi ve cnd,
yürekten, severek çalışan introsu melekler tarafindan bestelenmis sarki, bkck, maruti,tühlü geçmiş zaman, çünkü mükemmel değilsin, efsûs, atelofobi, paul treville, bunu yazan kör oldu!, birkartanesilol, maximilianus ve eşi, iflah olmaz karamsar, zoraki yazar, zerhoş, rusty ryan, yokartıklebronjames ve eşi,

katılımları için; asimelek ve eşi, zerre1001, en son, hümeyra, hayyam, madamdarlandi, nimbus, nokta, otoban faresi, myogenes, en yeni, mitayah eti, işık savaşçısı, zeyneb,


aramızda olamasalarda desteklerini esirgemeyen zaman lordiçesi, vosvosumolsun, araf ve diğer tüm yazar kardeşlerime teşekkür ederim.

bilhassa aramızda olmayı çok ama çok isteyip mesafelerin engel olduğu moriarty kardeşime ayrıca teşekkür ederim. kargolayıp gönderidiği çeyiz eşyalarının tümü satıldı. kendisi istanbulda olamasada akrabalarını haberdar etmiş. ve gelenlerin hepsi eli dolu dolu geldi, para kutumuza para bırakarak çıktı.

bizimle beraber olup isimlerini şu an anımsayamadığım - yorgunluktan, mazur görün ne olur- tüm arkadaşlarıma da teşekkür ederim. ve tabii gönüllü çalışanlarımıza da...


netice: 4. 817. 55 tl

yani yaklaşık 60 yetim çocuk

allah, cümlenizden razı olsun.

fethullah gülen e sorulabilecek sorular

*28 şubat sürecinde hükümete neden rest çektiniz ?
*28 şubattan önce başörtüsü ile alakalı düşünceleriniz 28 şubattan sonra neden değişti ? (röportajları herkül sitesinden bulabilirsiniz)
*cemaatinize bağlı bankalar faiz ile işlem yaptıkları halde neden faiz ile işlem yapmadıklarını iddia ediyor?
*neden evlenmiyorsunuz özel bir nedeni var mı ? (isterseniz cevaplamayabilirsiniz)
*neden sakal bırakmıyorsunuz özel bir nedeni var mı ? (isterseniz cevaplamayabilirsiniz)
*dinler arası diyalog çalışmalarınızın ana temasını tebliğ olarak düşünüyoruz fakat müslüman olmanın merkezinde ''muhammed rasulallah'' ,hz muhammed Allah'ın rasulüdür inancı yattığına göre neden ''la ilahe illallah'' ( kelime-i tevhid ) tevhid inancı üzerine duruluyor.
*bir konuşmanız da ''gökten melek gelip parti kursa oy vermeyin'' ifadelerini kullanarak siyasetin ne kadar zararlı olduğunu vurguladınız fakat 28 şubat sürecinden sonra cemaat olarak etkin siyasetin içerisinde yer almanız ve devletin bir çok kadrolarında aktif olarak görev yapan arkadaşlarınızın bulunuyor olması bu düşünceleriniz arasında çelişki oluşturmuyor mu ?
*geçmiş yıllarda müslümanlara bir çok yasaklar getirildi.bunlardan bir tanesi de başörtüsü yasağıydı.henüz kamusal alanlara yasak getirilmişken cemaatinize ait özel dershaneler de bu yasağa uyarak başörtülü öğrencileri dershanelere almadılar buna neden müsaade ettiniz? bir sebebi var mıydı?
*28 şubat sürecinde milli gençlik vakfına ait vakıflar,öğrenci evleri ve yurtlar, kimi içerisinde kur'an bulundurduğu gerekçesiyle kimi farklı sebeplerden ötürü kapatıldı ve kapıları mühürlendi.ancak cemaatinize ait binlerce ev ve yüzlerce yurt varken sizce neden hiç birine dokunulmadı ve kapatılmadı ?
*90 lı yıllar da dönemin siyasi partilerinden demokratik sol parti (dsp) 33. dereceden bilderberg (mason)olan bülent ecevit'in genel başkanlığında seçimlere giren bir siyasi partiydi.ideolojisi ve genel yapısı ile islamiyetten tamamen uzak ,müslümanlıkla bağdaşmayan misyona ve vizyona sahipti.ancak seçim döneminde cemaatinizin önde gelenlerinden bazı kişiler dsp den aday olarak seçimlere girdi.teşkilat çalışmalarını birlikte yürüttüler. buradaki amaç ve gaye neydi ? cemaatinize ne gibi bir katkı sağladı ?
*cemaatinizin siyasi stratejileri var mı ? varsa nelerdir?
*islamiyette hangi hususlarda /durumlarda müslümanın imanını saklaması caizdir ?
*allah'ın yasakladığı mekanlarda islamiyeti ,kur'an ve sünneti,peygamber efendimizi anlatmak,bahsetmek caiz midir ?
*cemaatinizin gerek evlerde gerek yurtlarda ve gerek tüm çalışmalarında yeteri kadar fıkıh ve akaid dersleri verildiğine inanıyor musunuz?
*yurt dışında onlarca türk okullarınız var .bakıldığında güzel bir çalışma olarak görülen bu okulların her hükümet tarafından takdir ile karşılanması bu değişen hükümetler ile uyum içerisinde çalıştığınızı gösterir mi ?
*cemaatinizin yurt içi yurt dışı ekonomik gücü ortada.birey olarak etkin siyasetin içerisinde değilsiniz fakat cemaat olarak gündeme etki eden,gelişmelere ortak olan ve ekonomik gücünüzden kaynaklanan bir siyasi güç olduğunuza inanıyor musunuz?
*cemaatinize bağlı ev ve yurtlarda neden risale-i nur'dan başka kitaplar okutulmuyor,okunmuyor ve anlatılmıyor?
*cemaatinize bağlı ev ve yurtlarda kalan kişilere,neden zaman gazetesinden farklı gazeteler okutulmasına müsaade edilmiyor?
*cemaatinize bağlı zaman gazetesinin reklam köşelerinde siyonist güçlerin ve ilgili markaların reklamları yapılarak para kazanılıyor/kazandırılıyor ve akşamına ana haberlerde ise yine cemaatinize bağlı yayın kuruluşunda bu siyon güçlerin zulmettiği müslüman kardeşlerimizin haberleri yapılıyor ve ardından ilgili dış mihraklara tepki gösteriliyor.sizce bu iki durum arasında bir perdeleme veya samimiyetsizlik söz konusu olabilir mi ?
*hatırlarsanız geçmiş yıllar da gazze deki müslüman kardeşlerimize yardım götürmek ve oradaki siyon güçlerine ait ambargoyu yıkmak için ülkemiz başta olmak üzere uluslararası bir çok sivil toplum örgütü seferberlik başlatmış ve yardım gemilerini ( 6 gemi) ulaştırmak üzere filistine doğru yol almıştı.ülkemizi ihh( insan hak ve hürriyetleri) derneği temsil ederek mavi marmara adlı yardım gemisi ile katılmıştı.ancak siyonist güçler bu yardıma engel olmuş ve uluslararası sularda hain saldırıları sonucunda 9 kardeşimizi şehit etmişti.daha sonra yabancı bir gazeteye ilgili konuda demeç vererek ihh yı ,israilden izin almamakla suçlamış ve otoriteye başkaldırı olarak nitelediniz.mavi marmara saldırısı vb zulümler aşikar iken bugüne kadar neden israil'i kınayan açıklamalarınız bulunmamaktadır.?
*kişi sevdiği ile beraberdir hadis-i şerifinden yola çıkarak siz kimlerle berabersiniz ?
*2000 li yıllarda cemaatiniz çok ciddi bir şekilde kadrolaşarak devletin etkin noktalarında yer aldı ve almaya devam etmektedir.genel anlamda cemaatinizin ötekileştirme politikasına katılıyor ve bunu doğru buluyor musunuz?
*sizin ve cemaatinizin genel yapısı gibi düşünmeyenlerin sizdeki ve cemaatinizdeki yeri nedir ?
*islam dini sevgi ve kardeşlik dinidir.bir sosyalist veya bir liberal düşünceye haiz olan müslüman kardeşimiz cemaatinize bağlı evlerde veya yurtlarda en az ne kadar kalma hakkına sahiptir ? veya kalabilir mi ?
*rahmetli başbakan necmettin erbakan ve bülent ecevit hakkında ki düşünceleriniz nelerdir ?
*54.hükümet başbakan'ı necmettin erbakan'ıın dini siyasete alet ettiğini ve bunun da müslümanlara zarar verdiğini açıklamıştınız.dini siyasete alet etmek nedir ? islamiyet olmadan siyaset yapılabilir mi ? rasulallah efendimiz bir devlet başkanıydı sizce de dini siyasete alet ederek sahabeye zarar vermiş olabilir mi ?
*mekkeli müşrikler rasulallah efendimizin yanına gelerek davasından vazgeçtiği takdirde para ile mükafatlandırılacağını hatta mekke'nin başına hükümdar yapılacağını teklif ederek tebliğe son vermesini istediler.ancak rasulallah efendimiz '' bir elime ay'ı diğer elime güneşi verseniz yine de davamdan vazgeçmem'' diyerek duruşunu net ve açık bir dile ile ifade etmiş mekkeli müşrikleri geri çevirmişti.fakat rasulallah efendimiz tebliğin daha sağlıklı ve daha güçlü olabilmesi için teklifleri kısmen kabul ederek derinden hareketle, gizliliği esas alarak ''takıyye'' ile tebliğe farklı bir metod kazandırabilirdi.rasulallahın örnek alınması gerektiğini düşünürsek özellikle fıkıh ve akaid konularında (teorikte değil pratikte) ,siz başta olmak üzere cemaatinizde de aynı duruşu ,açık ve netliği görebilir miyiz?
*israil'in terör devleti olduğunu ifade edebilir misiniz ?
*abd geçmiş yıllar da ırak'a saldırarak 2 milyon müslümanı katletti.cemaatin lideri olarak bu konuda abd yi kınadınız mı ? ve cemaat olarak bu konuda nasıl bir tepki gösterdiniz? (haberler hariç)
*bu soruları sorduğumuzda şahsınıza ve cemaatinize iftira attığımızı düşünen cemaat ehli kardeşlerimiz olabilir onlara ne söylemek istersiniz ?

tek sorum -bu soruları sorabilir miyim ?

revolver

maşallah sözlükte pek aktif bir yazarımız. hayırlı işler.
bir ara hatırlarsa ben whatsapp'da cevap bekliyorum.

gülmeyin, döverim.

türkmenistan yaragly güyçleri

türkmen ordusunun resmiyetteki adı. manası haliyle “türkmenistan silahlı kuvvetleri” oluyor. geyik için müsait bir isim farkındayım ama çağrışımlarınıza hakim olunuz, zihinde olan zihinde kalsın lütfen.

ali doğan şenel

14 ağustos 2017 günü haber geldi. ali salvador bahia. da son kez gittiği yurtdışı görevinde gemi de yüksekten düşerek hayatını kaybetti. 8 ekim 2017 de nikahı olacakti. geri de parmağın da yüzükle bir genç kız hayalleri ve umutları ile öylece kala kaldı.
cebindeki son parayla kitap alıp eve yürüyerek gittiğini bilirim. bir kızım olsa saçları lüle lüle giydiysem bjk formasını götürsem stada derdi. bütün hayallerini dünyasını anlatırdı. bir kızla tanıştım bacı ilk senle gorusturcem dedi. kardeşim icin bu kadar mutlu olabilirdim. giderken video atmis gidiyoruz diye gemi açılırken sevdicegine son kez gidiyordu oysa yurtdisina. son kez gitti gerçekten.. onunla.ilgili anlatacaklarım o kadar çok ki.

toplumsal çöküş dönemlerinde yönetimde artan israf ve lüks düşkünlüğü

toplumsal çöküşten kasıt, ilimde, irfanda, insanlıkta geriye gidiş, fazilet, haysiyet gibi insani değerler yerine, mal, mülk, şöhret, şan gibi masivaya yönelmektir. bu dönemlerin en bariz bir diğer özelliği ise toplumun aynası olan yönetimin, yönetici kesimin, kısacası ümeranın aşırı lüks düşkünü olmasıdır.

mezkur dönemde ümera, evvelki dönemin yöneticilerinin sadeliğine taban tabana zıt bir anlayışa sahiptir. misal fatih sultan mehmed gibi bir sultan (hatta halefleri birçok sultan dahil) topkapı gibi mütevazı bir sarayda oturur idi.

osmanlı toplumu ne zaman ki daha yukarıda sayılan çürüme ve bozulma ile malul oldu ve bunların bir sonucu olarak askeri, siyasi ve ilmi manada gerilemeye başladı; evvela aynı saraya lükse kaçan eklemeler yapıldı. mesela revan köşkü, çinili köşk ve bilmem ne köşkü..

mesela aynı dönemin sultanı sultan ibrahim devri için samur devri denir. Zira Sultan, lüks tüketim olan samur kürke düşkün idi. Malumunuzdur ki daha sonra lale devri gelir. her ne kadar bu tanımlar ve sıfatlar dönemin bütününü şamil olmasa da hakikate müteallik bir yön barındırmaktadır.

sonraları bu da yetmedi ve dolmabahçe, çırağan, beylerbeyi gibi israf ürünü, şaşaalı ve lüks saraylar yapıldı. üstelik düşman addedilen avrupa üslubu hakim olan saraylar idi bunlar. sorulduğunda bu durum itibar ve prestij göstergesidir denildi. fakat burada bahsedilen itibar, itibari bir şeydi. sathi ve tamamen makyaj idi. zaten bu itibarın pek etkili olmadığını, lise veya ortaokul düzeyinde tarih bilgisi olanlar bilirler.

ragıp paşa vardır meşhur. bahsedilen bu gerilemenin yaşandığı dönemin devlet ricalinden. o der ki osmanlı, dişleri ve pençeleri sökülmüş bir aslan gibidir. uzaktan bakınca aynı heybeti mevcuttur ve korkutur. fakat yanına yaklaşınca işin iç yüzü anlaşılır.

tabii bu şatafatın ve şaşaanın bir bedeli vardı. misal topkapı eklemeleri olan yapılar, mevcut hazineden yenmesine sebep olurken; sonra saydığım müstakil saraylar ile birlikte dönemin diğer şatafat ve lüks tüketimi (hanedan azasının günlük hayatta kullanılan lüks araç-gereçler, arabalar edinmesi) yüzünden dış borçlanmaya gidilmesine sebep olmuştur.

bahsedilen konuda, bu dönem yöneticilerinden tek istisna sultan hamid’tir. bu bile onu kurtarmaya yeter bence. diğerleri ise müsrif sultanlar olarak tarihe kaydolmuştur.

kısacası bir toplumda ve özellikle yönetici kesimde lükse düşkünlük had safhaya ulaşmışsa oturup yıkılışı bekleyin.

hâmiş: bu mantık ile bakarsak türkiye cumhuriyeti ıskat-ı cenin’dir. Zira cumhuriyetin başından beri lüküs hayat sahnelenmektedir.

imdi türkiye’yi ne bekliyor diye merak edenlere tavsiyem, oturup tarih öğrenin. unutmadan dondurmacı ile müfteri mıstık’tan değil. adam gibi tarihçiler var. onlardan öğrenin. aksi halde size sadece yalın kılıç küffar üzerine giden ecdadı anlatanların duygusal tuzaklarına düşersiniz. çünkü tarihin faydası ve amacı sizin koltuklarınızı kabartmak değildir. ibret alıp tezekkür etmenizi sağlamaktır. kuran-ı kerim’de belirtilen şekilde...

(bkz: nahl suresi 90)

vallahu alem bi’s-savab ve ileyhi’l-merci ve’l-me’ab.

kadir mısıroğlu

çok radikalmiş, aman aman radikalmiş de kendisine kızan müslümanlar ortalık malıymış.

asıl ortalık malı olan, bunun peşine takılıp radikalcilik oynayan ayaktakımıdır. nedir radikallikleri bunların? hani şu gösterilerde amerikan bayrağı yakarken, üstünde tepinirken kendinden geçen vatandaş tiplemesi var ya, odur işte. o vatandaşa, üstünde tepindiği şeyin nihayet bir bez parçası olduğunu anlatamayacağın gibi, bunlara da davanın gölgelerle dövüşmek, sanki tekrar diriltmek istercesine ölüye kurşun sıkmak olmadığını anlatamazsın. sen anlatırsın da bunların bütün davası budur zaten; radikalliklerini ispata kalkışmak için dava dedikleri bu soytarılığa sarılmalarının sebebi zaten onlardaki bu ruh hastalığıdır. onlar böyle ikna olmuşlardır ve herkesin kendileri gibi sıraya girmeyişi, bunlardaki aşağılık psikolojisini daha da azdırır. neticede dava dedikleri şeyin, sadece orada başlayıp orada biten bir karşı oluş olduğunu, sistematik bir muhalefet ve bir aksiyon mevzuu olmadığını anlatamazsın... yani? yanisi, bakmayın "biz nasıl radikaliz, başımızda fesimiz, asarız keseriz" havalarına, hiçbir ideolojik kaygıları, aksiyon mevzuları, daha doğrusu bir davaları yoktur. nasıl ki sapık ilahiyatçıların ekserisi için din bir iman mevzuu değil de bir uzmanlık alanıdır, ölçüsüz odaksız atıp tutabilecekleri bir disiplindir; bu tipler için de davanın kendisi, en klişe anlamıyla meslekî bir kariyer mevzuudur. fakat bunu da layıkıyla yapacak zihin kotasından mahrum oldukları için, böyle bir gidişin istikbali olmadığını kendileri de sezdikleri için, mevcut yapıya kapılanırlar. yük vagonunda gidince maraton koşmuş sayarlar kendilerini. mevcut sağ partilere yanlamak ve onların kuyruğuna yapışmakla elde ediverdikleri bütün siyasi hüviyetleri, bunların hayvanî refleks seviyesinde yaptıkları bütün çıkıntılıkların da temel karakterini verir. bunlar buradan kolayca yol bulur ve iş görürler; zaten bundan dolayı bazıları son dönemde dizi oyuncularından daha fazla aylık gelire sahiptir.

sonra bu tipler, genellikle tarihçi geçinirler. her şeyden önce, tarihi çok iyi bildiklerini düşündürme gayretindedirler. fakat ortada bir muhasebe, bir yüzleşme emaresi, yahut orijinal bir tarih görüşü falan yoktur; tüm bildikleri, kemalist tarih anlayışını yüzde yüz tersyüz etmekten ibaret olan ve ona yöneltilmiş eleştirilerin de kaba ve üçüncü sınıf bir kopyası olmaktan öteye geçemeyen spesifik -ve çoğu zaman seviyesiz- çıkıntılıklar yaparak tarihçilik taslamaktır. bu çizginin, en basitinden, osmanlı'dan cumhuriyete geçiş konusunda da sağlıklı bir bakış açıları yoktur. onlara milliyetçiliğin, islamcılığın, yanisi asıl davanın, milli mücadeleye düşmanlık değil, onun asıl sahipliği davası olduğunu anlatamazsın. milliyetçi geçinirler, ama çıkıp "keşke yunan galip gelseydi" gibi laflar ederler. sebep ortada... zira kemalizm, onlar için adeta şov yapacakları sahnedir ve her mevzuya kemalist anlayışı tersine çevirerek ediniverdikleri kör perspektiften bakarlar. şimdi mesela onların yolundan yetişen gençler görüyoruz ara sıra; "ingilizler bu ülkeye hâkim olsaydı hilafeti kaldırmazlardı" gibi, "en azından türbanımıza karışmazlardı" türü laflar ediyorlar. yeğ tuttukları ingiliz hakimiyetinde bir halifenin gerçekte halife olmayacağını bunlara anlatamazsın. müşriklerin senin başörtüne karışmadan sana hakim olmalarının, türbanına karışarak hakim olamamasından kötü olduğunu ve tıpkı bayrak misali gibi, manasını kaybettikten sonra onun da bir bez parçası olduğunu bu nesillere anlatamazsın. zira onlar kurbandır; ben onlara, dava mihrakını terk ederek sahte ve kısır bir dava temsili oluşturuyorlar ve bütün dava da buymuş zannettiriyorlar diye kızıyorum. asıl bunlara bu hastalıklı psikolojiyi dava diye öğreten, aha da bu başlıktaki yobazdır esas kabahatli.

bakın bu sözde muhalif tavırları, spekülatif çıkışları vs tamamen ölçüsüzlüklerinden. bir şeye karşı olurken o kadar ölçüsüz karşı olursun ki, durduk yerde, alakalı alakasız karşıtlık üretmeye mecbur kalırsın. karşı olduğunun varlığını dilemek durumunda kalırsın. çünkü o ortadan kalktığı zaman sen de yoksun artık. o hep olsun ki, sen de hep olasın. bu, ebedi mahkûm bir çizgi. karşıtı hep gardiyan, o hep mahkûm olacak ki, ağlayabilsin, mağdur olabilsin, hayatiyet bulabilsin, bununla gaza gelerek "diriliyoruz" havası estirebilsin, heyecanlarını bu tavırdan devşirebilsin.

yaprak düştü kaldırıma

bu sabah değişimi hissettim. sizden biraz daha erken uyandım , aslında çoğu zaman uyumuyorum. belki kiramın hakkını vermek hoşuma gidiyor. zaten kıyamet kopasıya kadar bir yerde bekleyeceğiz hareket etmek daha manalı. beynin çalışmayan yerleri , çocuğun inatla yapma dediğin şeyleri yapması kadar sinir bozucu. senden ataletsiz şekilde hayat süren bir zaman , yaşlı bir bunak kadar inat süre ve her defasında çöpten fırlayan o kediler varken güne geç başlamanın bir manası yok.

önceden bayır yukarı yürümeyi severdim ve genelde de cebimde zihin açsın diye ceviz olurdu şimdi ise bayır aşağı yürümeyi ve cebimden camel soft çıkarmayı daha çok seviyorum. galiba yaşlanıyorum, bazen kemiklerim bile sızlıyor ama bazen - bu da yeni yalanım- ya da başıma bir şey gelmeyecekse söylemek istediklerimden. insan kaybedince mi daha rahat oluyor, yoksa çok şeyi kazanınca mı daha rahat anlatıyor tam olarak bilmiyorum. doğruyu da söyliyim umurumda da değil zaten.

sigara fiyatı ciğerimin yanmasından daha eftal ve gözlerimin şişliği soğuk suyla da geçmiyor. lensli gibi bakıp dünya'ya japon balığı kadar şaşkın kalmak benim için acıydı. en azından üzerinden böcek gibi geçtiğim nicesinin hali öyleydi , son günlerde o böceklerden ayna da görmeye başlayınca sakinle dedim ama dinleyecek durumda olmamam galiba karakterimin dışa vurumsal sohbetiydi. zaten çoğu zaman kendi kendime konuştuklarımı yazdığım oluyordu.

bir delinin güncesi değil elbet, iş ciddiye bindiğinde savcı kadar ağır olmak sorun değil. asıl sorun bir savcının gözlerinin şiş olması ve lens takılmış gibi dünya'ya bakması. mont eldiven giyesim yok , yaz daha henüz bitmedi. ama o insanı sinir eden o rüzgarın boynumdan karnımın kıvrımlarına doğru değdirdiği o 3 derecelik fısıltı sinir bozucu. ve o üfledikçe yapraklar daha huzursuz.. dökülmeye başladılar tarih 26.09.2013, yaprak düştü kaldırıma. artık gri sarıya dönüştü. kırmızı ışık için iftar vakti!
|

başörtüsünün altından bone takmak

bir eylem.

insan olmak zor, kadın olmak daha zor, müslüman bir kadın olmak daha daha zor, tesettürlü müslüman bir kadın olmak en zor.

herkesin üzerinizde söz söylemeye hakkı var. şalınıza karışırlar, eteğinize karışırlar, bonenize bile karışırlar. bone takmasanız önünden iki tel saçın görünüyo bu nasıl tesettür derler, taksanız o nasıl iğrenç bi görüntü derler.

laf edenlere bir gün başörtüsü örtülüp dolaştırmak lazım. sonra bone mi takıyorlar, iç başörtüsü mü takıyorlar görürüz.

şaka mısınız abi?