Tüm Zamanların Favorilenenleri

üniversite mezunu cahillerle dolu bir topluma dönüşmek

tanım: koşar adım gittiğimiz, rakiplerimize tur bindirdiğimiz, en kötüsü de kendimizi iyi bir konumda zannederek yarışı en önde azimle sürdürdüğümüz bir durum.

ülkemizde artık üniversite okumanın hiçbir numarası bir kalmadı. çünkü dört yıllık süreçte aldığımız eğitim, o sürecin sonunda yapacağımız, bizden yapmamızı istenen iş ile ilgili bırakın bir şey öğretmeyi, fikir bile vermiyor. üstelik zaten en başta o işi uygun kapasitede olup olmadığımız dahi sorgulanmıyor. özellikle son 15-20 yılda bu durum iyice çığrından çıkmış durumda.(lütfen partizanlık ya da bir iktidar eleştirisi olarak görmeyin bu tarihlendirmeyi, 4. paragrafta neden böyle bir rakam verdiğimi görebilirsiniz ). malum üniversite tercih dönemindeyiz, her yerde tercih günleri v.s oluyor. bir arkadaşımın aracılığı ile bir koleje mesleğimle ilgili bir şeyler anlatmak üzere davet edildim ben de. tabi mesleği biliyoruz elhamdülillah da, şu tercih olaylarına bir bakayım da yanlış bir şey söylemeyelim çocuklara dedim, büyük vebal sonuçta... ancak gördüğüm manzara korkunç... lütfen üniversitelerde bitirdiğiniz bölümlere girdiğiniz sıralamaya, bir de bugün o bölümün öğrenci aldığı sıralamaya bakın. ya da o zaman ucundan kıyısından puanınızın yettiği bölümlere girdiğiniz sıralama ile bugün hangi bölümlere giriyorsunuz bir bakın. mesela benim 23.000 sıralama orta sıralarda ile girdiğim bölümden şu anda bir öğrenci 130.000 lerde filan girerek aynı diplomayı alabiliyor. bu "yav ben bununla aynı diplomayı mı alacağım" gibi bir kibir ya da bir ego değil yanlış anlaşılmasın. bir örnekle izah edeyim akademisyenliğinin son yıllarını yaşayan artık emekli olan ve gerçekten bilim adamı olan bir hocamızın bu konuda isyanını hatırlıyorum. muhtemelen diğer bölümler için de durum aynıdır. adam diyordu ki(kelime kelime hatırlamıyorum ama mealen);

"elbette öss gibi bir sınavın kişinin kapasitesini tam anlamı ile ölçebildiğini düşünmüyorum o ayrı bir konu ama mühendislik teknik olarak bir kapasite istiyor. yani kimsenin zekasını küçüsemiyorum ama mühendislik ile ilgili anlatacaklarınız ancak belli bir kapasitenin üzerine hitap ediyor. örneğin en azından diferansiyel denklemleri anlatabilmek için türev, integrali kavramış olması, kavrayabilecek potansiyelde olması gerekiyor. o kapasitenin altında kalanlar, konuyu anlamakta zorlanıyor, anlatabilmek için daha fazla zaman harcamanız gerekiyor. bunun için harcadığınız zaman yüzünden müfredattı daraltmaya gidiyorsunuz çünkü dönem size verilen ders saati, o dersin temellerini anlatmak için yetmez hale geliyor. bir sonraki aşama daha da kötü. daraltılmış müfredatta dahi konuyu anlamayacak öğrenciler gelmeye başladığında, bir de üzerine kontenjan arttığında nitelik iyice kayboluyor. siz istiyorsunuz ki öğrenci o konuya tam hakim olmadan geçmeyelim ama bu sefer dersi alttan alan öğrencilerle birlikte sınıf 200 kişi oluyor. bu sefer üniversite senatosu size baskı yapıyor öğrencileri geçir diye, 200 kişilik sınıfta alttan gelen yeni öğrencilerin arasında bir kaç algısı yüksek öğrenci varsa onları da eritiyorsunuz verimi düşürerek. geriye beyin becerisi yüksek olmayan, normal şartlarda piyasada ancak fiziksel güçlerle yapılacak işlere girecek kapasitede adamlar gelip 4 sene hiçbir şey öğrenemeden diploma alıp gidiyor. sonra da onları bir şeyler üretmeleri gereken konumlara koyup, üretemiyoruz diyoruz. mühendis diploması verdiğimiz adamlar yurtdışından malzeme satın almak, excelle personel vardiyası yazmak, çinden avrupdan getirilen makinaların başına koyup, bir arza olduğunda yine çinli ve avrupalı teknik servisleri çağırmak gibi işlerle uğraşıp kendilerine mühendis diyorlar."

son 15 yılda açılan 100 den fazla üniversite, +mevcutlarda fakülte, + fakültelerde kontenjan arttırılması ile içinde bulunduğumuz durumun doğal sonucu bu. üniversite mezunu yetiştirmeyi, üniversite açmayı fakülte binası inşaatını tamamlayınca oldu zannediyoruz. kimse de ağa bu kadar akademisyenimiz, eğitim altyapımız var mı demiyor. bir de ülkenin eğitim seviyesi yükseldi diye bunu övünç kaynağı sayan var. yani o zaman bu ülkede kimlik çıkaran herkesi üniversite mezunu sayan, herkese diploma veren bir yasa çıkarsak, 80 milyon üniversite mezunuyla dünyanın en gelişmiş ülkesi oluruz bu mantıkla. zira mevcut sistem neredeyse aynı şeyi yapıyor.
bir işi yapabilme becerisine sahip olmayan adamlara, sahip olduğunu bildiren belgeler ve yetkiler veriyoruz.

mühendislik alanları için bu durum daha da kritik. zaten mühendisliklerde şöyle bir durum var. alanında çok iyi olanlar piyasada, özel şirketlerde çok ciddi rakamlar ve imkanlarla çalışabilecekken 5 te 1 maaş ile akademisyen olmayı tercih yanaşmıyor bile. üstelik özel şirketlerin ona verdiği insiyatif, laboratuar ar-ge imkanları bundan 50 yıl öncesinin koşullarını sunan üniversitelerle kıyaslanamaz bile. bu durumda en iyileri özel sektöre kaptırıyor mühendislik disiplini. hiç öyle yüksek lisans, doktora v.s uğraşıp ömür çürütmek istemeyenleri direk özel sektörde akademisyen olarak kazanacağı parayı daha kısa sürede kazanmaya başlayacağı için gidiyor, garanticiler de kpss çalışıp memur oluyor. geriye piyasada doğru dürüst iş bulamayacak, kpss kazanabilecek kadar bile kapasitesi olmayan .çerez tabağındaki en ucuz ve bayat çerez kalıyor. biz de bunları akademisyen yapıyoruz.(bir kaç idealsit istisna)

peki akademi, fakülte nasıl kurulur, nasıl üreten bir ülke olabiliriz.aslında merhum turgut özal ile çok güzel bir ivme yakalanmıştı. ki kendisi de çok iyi bir mühendisti. türkiye'yi üretim ülkesi, dünya markaları çıkarabilen bir ülke haline getirmek gibi bir hedefi vardı. bunun için önce bir sektör fizibilite araştırması yaptı. üretimde öne çıkacağı, dünyayı kendine bağımlı hale getireceği alan öncelikle boş olmalıydı. yani birden araba üreterek 100 yıldır araba üreten alman endüstrisi ile rekabette kalkışmak büyük riskti. birden tüm enerjimizi bu alana yoğunlaştırmak doğru olmazdı. daha yerli bir şey olmalıydı. gelenkelerimizde var olan, tecrübeli olduğumuz, hammadesini içeriden karşılayabileceğimiz şimdilerin know how dediği üretim bilgisi ve teknolojisine yabancı olmadığımız bir sektör olmalıydı. ve merhum "tekstil" sektörünü öngördü. gerçekten dünyaya açılabileceğimiz isabetli bir tercihti. hammadesi içeriden karşılanabilecekti, giyisi, kıyafet ve halı dokumada binlerce yıllık tecürbeye sahip bir medeniyet beşiğiydik. tek eksiğimiz endüstriiyel üretim yapabilecek teknik bilgi ve üretim makineleri bilgisi. işte tam bu süreçte "tekstil mühendisliği" bölümü diye bir bölüm kurmaya karar verdi. turgut özal yukarıda bahsettiğim üzere öyle age of empire'da bina yapar gibi sağ tıklayarak fakülte kurulamayacağını biliyordu. önce bunu yapmak için tekstil makinalarının çalışma prensiplerine hakim makina mühendisleri, hammadde olan pamuk, keten gibi bitkilerde uzmanlaşmış ziraat mühendisleri, tekstil boyaları konusuna hakim kimyagerler, yün hayvanları konusunda uzman biyologlar, zoolojiciler, güzel sanatlar fakültelerinde desen, motif tasarımları yapabilcek desinetörler yetiştirilmesi için planlamalar yaptı. başlangıç için bursa, adana gibi hammadeye yakın organize sanayi bölgelerini belirledi. sonra üniversitlerde müfredatlarına göre alanlara yoğunlaştırılan gençler bunlar mezun olup avrupada üniversitlerde, ülkemizde sektörün içinde tecrübe kazandıktan sonra, yani ancak gerekli altyapı sağlandıktan sonra "tekstil mühendisliği" bölümlerinin açılmasını onayladı. bugün sarar, mavi, zara, kığılı gibi uluslararası giyim markalarımızın, merinos, royal gibi uluslararası alanda üretim yapan, dünyaya açılmış tekstil ve halı markalarımızın olmasının altında bu planlama ve organizasyon becerisi yatar. tabi bugün geldiğimiz durumda itibarını, ivmesini tamamen kaybetmiş neredeyse atıl durumdaki bir bölüm haline geldi ama kısa sayılabilecek süredeki başarısı kayda değer en azından.

şimdi bunu bir de artık 2 yıllığı, hatta uzaktan eğitimi bile olan sözde makina, elektrik, elektronik, kontrol ve yazılım mühendisliği disiplinlerini, hem de o kadar kısa sürede verebileceğini vaadeden mekatronik mühendisliği bölümleri ile kıyaslayın...

bülent arınç vakası

besleme medya, trol ve troliçe ordusu dışında pek kimsenin sallamadığı vaka... peki sallamalı mıyız? bence hayır...

bu olay ve bunun gibi bir kaç olay üzerinden asıl okunması gereken şey, ak parti iktidarının bu ülkede nasıl bir anlam kaymasına sebep olduğunun görülmesidir. bu ülkede iyi-kötü, doğru-eğri vb. nesnel şeylerin bile referansı değişti. ve bunu sadece kendi çıkarları için yaptılar. daha net anlaşılması için şöyle basit bir örnek vereyim:

10 kişi bir araya gelmişiz ve maç yapmaya karar veriyoruz. iki takıma ihtiyaç var maç için. böyle bir durumda en kötü bölüşme nasıl olur? 5'e 5... kim iyi oynar, kim kötü önemsemezsin ve adil olmasa bile eşit bir bölüşüm yaparsın.

işte ak parti bu en kötüyü daha da kötüleştirdi ve mesela çıkıp "ayakkabısı siyah olanlarla kahverengi olanlar" şeklinde iki takıma ayırdı bizi. itirazlara kulaklarını tıkadı ve hayır dedi. bi böldük takımları, bir taraf 8, diğer taraf sadece 2 kişi... 8 kişi olan taraf açısından bakıyorsun mesela; evet eze eze gidiyorlar, ortada sıçan oynuyorlar ama keyif almıyorlar. şimdi bu örnek üzerinden okuyun tüm yaşananları.

mesela sırf o referans yüzünden akın ipek gibi bir adam kötü ama reza zarrab iyi oluyor. ama bu seni mutlu etmiyor. hatta bırak zarrab'ı, mehmet cengiz, ethem sancak, vb. adamlara da iyi, hayırsever demek zorunda kaldınız. hakeza bu olayda mesela hilal kaplan iyi ama bülent arınç kötü demek zorundasınız... ya da ali babacan kötü ama yiğit bulut iyi... keyif veriyor mu? zannetmiyorum. siz de memnun değilsiniz ama yapacak birşeyiniz de yok...

bak mesela ne diyor adam, yazdığı tanımda, "söylediklerinin doğruluğu ya da yanlışlığı değil.... vs. vs." evet, doğru ya da yanlış olmasının önemi yok sizin için. çünkü doğru ya da yanlışa değil yanlış bile olsa koşulsuz biate ihtiyacınız var. oysa normal bir müslüman olarak çıkıp "seni eğri kılıçlarımızla düzeltiriz" demenin önünü kesmek yerine, böyle diyenleri cesaretlendirmek ve onu diyebilecek kanallar açmanız gerekmez miydi?

bununla da yetinmeyenler var. ne demiş adam "akp saflarında elde edemediği koltuğu abd+cemaat kucağında arıyor" kafaya bakar mısınız Allah aşkına. adamın meclis başkanlığı, başbakan yardımcılığı, parti genel başkan yardımcılığı gibi oturmadığı üst düzey koltuk kalmamış, 45 yıldır bu davaya hizmet etmiş ama bu kesmemiş de çıkıp abd+cemaat desteğiyle koltuk sevdasına düşecek bu yaştan sonra. oysa cemaati bırak, bu adamı şayet abd desteklerse yarın kafadan başbakan olur, ki bunu sen de ben de çok iyi biliyoruz...

elhasıl, Allah bizi insan eyleye demekten başka diyebileceğim bir şey yok. ali bulaç'ın sözünü tekrar hatırladım: ak parti çanakkale savaşından sonra başımıza gelen en büyük felaket... maalesef...

dünya caps



birtakım açıklamalar:

- lâhûtî reis türkiye zira bizden daha misafirperver millet bulamadım*.
- dei moğolistan. zira başkenti ulan batur.
- karayel herkese en uzak, yönetime en yakın ateş edebileceği yerde.*
- ilşah başkana kıyak geçtiğim doğrudur.
- a3g'de ışid göndermesi yok yanlış olmasın ortadoğu genel olarak. olsa da kendisi espri kaldıran bir akhi'miz zaten.
- yağmur'u amazonlara yakın yapiyim dedim.
- tia şili. zira daha ince düşüncelisi yok.
işte böyle...

fethullah gülen e sorulabilecek sorular

*28 şubat sürecinde hükümete neden rest çektiniz ?
*28 şubattan önce başörtüsü ile alakalı düşünceleriniz 28 şubattan sonra neden değişti ? (röportajları herkül sitesinden bulabilirsiniz)
*cemaatinize bağlı bankalar faiz ile işlem yaptıkları halde neden faiz ile işlem yapmadıklarını iddia ediyor?
*neden evlenmiyorsunuz özel bir nedeni var mı ? (isterseniz cevaplamayabilirsiniz)
*neden sakal bırakmıyorsunuz özel bir nedeni var mı ? (isterseniz cevaplamayabilirsiniz)
*dinler arası diyalog çalışmalarınızın ana temasını tebliğ olarak düşünüyoruz fakat müslüman olmanın merkezinde ''muhammed rasulallah'' ,hz muhammed Allah'ın rasulüdür inancı yattığına göre neden ''la ilahe illallah'' ( kelime-i tevhid ) tevhid inancı üzerine duruluyor.
*bir konuşmanız da ''gökten melek gelip parti kursa oy vermeyin'' ifadelerini kullanarak siyasetin ne kadar zararlı olduğunu vurguladınız fakat 28 şubat sürecinden sonra cemaat olarak etkin siyasetin içerisinde yer almanız ve devletin bir çok kadrolarında aktif olarak görev yapan arkadaşlarınızın bulunuyor olması bu düşünceleriniz arasında çelişki oluşturmuyor mu ?
*geçmiş yıllarda müslümanlara bir çok yasaklar getirildi.bunlardan bir tanesi de başörtüsü yasağıydı.henüz kamusal alanlara yasak getirilmişken cemaatinize ait özel dershaneler de bu yasağa uyarak başörtülü öğrencileri dershanelere almadılar buna neden müsaade ettiniz? bir sebebi var mıydı?
*28 şubat sürecinde milli gençlik vakfına ait vakıflar,öğrenci evleri ve yurtlar, kimi içerisinde kur'an bulundurduğu gerekçesiyle kimi farklı sebeplerden ötürü kapatıldı ve kapıları mühürlendi.ancak cemaatinize ait binlerce ev ve yüzlerce yurt varken sizce neden hiç birine dokunulmadı ve kapatılmadı ?
*90 lı yıllar da dönemin siyasi partilerinden demokratik sol parti (dsp) 33. dereceden bilderberg (mason)olan bülent ecevit'in genel başkanlığında seçimlere giren bir siyasi partiydi.ideolojisi ve genel yapısı ile islamiyetten tamamen uzak ,müslümanlıkla bağdaşmayan misyona ve vizyona sahipti.ancak seçim döneminde cemaatinizin önde gelenlerinden bazı kişiler dsp den aday olarak seçimlere girdi.teşkilat çalışmalarını birlikte yürüttüler. buradaki amaç ve gaye neydi ? cemaatinize ne gibi bir katkı sağladı ?
*cemaatinizin siyasi stratejileri var mı ? varsa nelerdir?
*islamiyette hangi hususlarda /durumlarda müslümanın imanını saklaması caizdir ?
*allah'ın yasakladığı mekanlarda islamiyeti ,kur'an ve sünneti,peygamber efendimizi anlatmak,bahsetmek caiz midir ?
*cemaatinizin gerek evlerde gerek yurtlarda ve gerek tüm çalışmalarında yeteri kadar fıkıh ve akaid dersleri verildiğine inanıyor musunuz?
*yurt dışında onlarca türk okullarınız var .bakıldığında güzel bir çalışma olarak görülen bu okulların her hükümet tarafından takdir ile karşılanması bu değişen hükümetler ile uyum içerisinde çalıştığınızı gösterir mi ?
*cemaatinizin yurt içi yurt dışı ekonomik gücü ortada.birey olarak etkin siyasetin içerisinde değilsiniz fakat cemaat olarak gündeme etki eden,gelişmelere ortak olan ve ekonomik gücünüzden kaynaklanan bir siyasi güç olduğunuza inanıyor musunuz?
*cemaatinize bağlı ev ve yurtlarda neden risale-i nur'dan başka kitaplar okutulmuyor,okunmuyor ve anlatılmıyor?
*cemaatinize bağlı ev ve yurtlarda kalan kişilere,neden zaman gazetesinden farklı gazeteler okutulmasına müsaade edilmiyor?
*cemaatinize bağlı zaman gazetesinin reklam köşelerinde siyonist güçlerin ve ilgili markaların reklamları yapılarak para kazanılıyor/kazandırılıyor ve akşamına ana haberlerde ise yine cemaatinize bağlı yayın kuruluşunda bu siyon güçlerin zulmettiği müslüman kardeşlerimizin haberleri yapılıyor ve ardından ilgili dış mihraklara tepki gösteriliyor.sizce bu iki durum arasında bir perdeleme veya samimiyetsizlik söz konusu olabilir mi ?
*hatırlarsanız geçmiş yıllar da gazze deki müslüman kardeşlerimize yardım götürmek ve oradaki siyon güçlerine ait ambargoyu yıkmak için ülkemiz başta olmak üzere uluslararası bir çok sivil toplum örgütü seferberlik başlatmış ve yardım gemilerini ( 6 gemi) ulaştırmak üzere filistine doğru yol almıştı.ülkemizi ihh( insan hak ve hürriyetleri) derneği temsil ederek mavi marmara adlı yardım gemisi ile katılmıştı.ancak siyonist güçler bu yardıma engel olmuş ve uluslararası sularda hain saldırıları sonucunda 9 kardeşimizi şehit etmişti.daha sonra yabancı bir gazeteye ilgili konuda demeç vererek ihh yı ,israilden izin almamakla suçlamış ve otoriteye başkaldırı olarak nitelediniz.mavi marmara saldırısı vb zulümler aşikar iken bugüne kadar neden israil'i kınayan açıklamalarınız bulunmamaktadır.?
*kişi sevdiği ile beraberdir hadis-i şerifinden yola çıkarak siz kimlerle berabersiniz ?
*2000 li yıllarda cemaatiniz çok ciddi bir şekilde kadrolaşarak devletin etkin noktalarında yer aldı ve almaya devam etmektedir.genel anlamda cemaatinizin ötekileştirme politikasına katılıyor ve bunu doğru buluyor musunuz?
*sizin ve cemaatinizin genel yapısı gibi düşünmeyenlerin sizdeki ve cemaatinizdeki yeri nedir ?
*islam dini sevgi ve kardeşlik dinidir.bir sosyalist veya bir liberal düşünceye haiz olan müslüman kardeşimiz cemaatinize bağlı evlerde veya yurtlarda en az ne kadar kalma hakkına sahiptir ? veya kalabilir mi ?
*rahmetli başbakan necmettin erbakan ve bülent ecevit hakkında ki düşünceleriniz nelerdir ?
*54.hükümet başbakan'ı necmettin erbakan'ıın dini siyasete alet ettiğini ve bunun da müslümanlara zarar verdiğini açıklamıştınız.dini siyasete alet etmek nedir ? islamiyet olmadan siyaset yapılabilir mi ? rasulallah efendimiz bir devlet başkanıydı sizce de dini siyasete alet ederek sahabeye zarar vermiş olabilir mi ?
*mekkeli müşrikler rasulallah efendimizin yanına gelerek davasından vazgeçtiği takdirde para ile mükafatlandırılacağını hatta mekke'nin başına hükümdar yapılacağını teklif ederek tebliğe son vermesini istediler.ancak rasulallah efendimiz '' bir elime ay'ı diğer elime güneşi verseniz yine de davamdan vazgeçmem'' diyerek duruşunu net ve açık bir dile ile ifade etmiş mekkeli müşrikleri geri çevirmişti.fakat rasulallah efendimiz tebliğin daha sağlıklı ve daha güçlü olabilmesi için teklifleri kısmen kabul ederek derinden hareketle, gizliliği esas alarak ''takıyye'' ile tebliğe farklı bir metod kazandırabilirdi.rasulallahın örnek alınması gerektiğini düşünürsek özellikle fıkıh ve akaid konularında (teorikte değil pratikte) ,siz başta olmak üzere cemaatinizde de aynı duruşu ,açık ve netliği görebilir miyiz?
*israil'in terör devleti olduğunu ifade edebilir misiniz ?
*abd geçmiş yıllar da ırak'a saldırarak 2 milyon müslümanı katletti.cemaatin lideri olarak bu konuda abd yi kınadınız mı ? ve cemaat olarak bu konuda nasıl bir tepki gösterdiniz? (haberler hariç)
*bu soruları sorduğumuzda şahsınıza ve cemaatinize iftira attığımızı düşünen cemaat ehli kardeşlerimiz olabilir onlara ne söylemek istersiniz ?

tek sorum -bu soruları sorabilir miyim ?

kadir mısıroğlu

çok radikalmiş, aman aman radikalmiş de kendisine kızan müslümanlar ortalık malıymış.

asıl ortalık malı olan, bunun peşine takılıp radikalcilik oynayan ayaktakımıdır. nedir radikallikleri bunların? hani şu gösterilerde amerikan bayrağı yakarken, üstünde tepinirken kendinden geçen vatandaş tiplemesi var ya, odur işte. o vatandaşa, üstünde tepindiği şeyin nihayet bir bez parçası olduğunu anlatamayacağın gibi, bunlara da davanın gölgelerle dövüşmek, sanki tekrar diriltmek istercesine ölüye kurşun sıkmak olmadığını anlatamazsın. sen anlatırsın da bunların bütün davası budur zaten; radikalliklerini ispata kalkışmak için dava dedikleri bu soytarılığa sarılmalarının sebebi zaten onlardaki bu ruh hastalığıdır. onlar böyle ikna olmuşlardır ve herkesin kendileri gibi sıraya girmeyişi, bunlardaki aşağılık psikolojisini daha da azdırır. neticede dava dedikleri şeyin, sadece orada başlayıp orada biten bir karşı oluş olduğunu, sistematik bir muhalefet ve bir aksiyon mevzuu olmadığını anlatamazsın... yani? yanisi, bakmayın "biz nasıl radikaliz, başımızda fesimiz, asarız keseriz" havalarına, hiçbir ideolojik kaygıları, aksiyon mevzuları, daha doğrusu bir davaları yoktur. nasıl ki sapık ilahiyatçıların ekserisi için din bir iman mevzuu değil de bir uzmanlık alanıdır, ölçüsüz odaksız atıp tutabilecekleri bir disiplindir; bu tipler için de davanın kendisi, en klişe anlamıyla meslekî bir kariyer mevzuudur. fakat bunu da layıkıyla yapacak zihin kotasından mahrum oldukları için, böyle bir gidişin istikbali olmadığını kendileri de sezdikleri için, mevcut yapıya kapılanırlar. yük vagonunda gidince maraton koşmuş sayarlar kendilerini. mevcut sağ partilere yanlamak ve onların kuyruğuna yapışmakla elde ediverdikleri bütün siyasi hüviyetleri, bunların hayvanî refleks seviyesinde yaptıkları bütün çıkıntılıkların da temel karakterini verir. bunlar buradan kolayca yol bulur ve iş görürler; zaten bundan dolayı bazıları son dönemde dizi oyuncularından daha fazla aylık gelire sahiptir.

sonra bu tipler, genellikle tarihçi geçinirler. her şeyden önce, tarihi çok iyi bildiklerini düşündürme gayretindedirler. fakat ortada bir muhasebe, bir yüzleşme emaresi, yahut orijinal bir tarih görüşü falan yoktur; tüm bildikleri, kemalist tarih anlayışını yüzde yüz tersyüz etmekten ibaret olan ve ona yöneltilmiş eleştirilerin de kaba ve üçüncü sınıf bir kopyası olmaktan öteye geçemeyen spesifik -ve çoğu zaman seviyesiz- çıkıntılıklar yaparak tarihçilik taslamaktır. bu çizginin, en basitinden, osmanlı'dan cumhuriyete geçiş konusunda da sağlıklı bir bakış açıları yoktur. onlara milliyetçiliğin, islamcılığın, yanisi asıl davanın, milli mücadeleye düşmanlık değil, onun asıl sahipliği davası olduğunu anlatamazsın. milliyetçi geçinirler, ama çıkıp "keşke yunan galip gelseydi" gibi laflar ederler. sebep ortada... zira kemalizm, onlar için adeta şov yapacakları sahnedir ve her mevzuya kemalist anlayışı tersine çevirerek ediniverdikleri kör perspektiften bakarlar. şimdi mesela onların yolundan yetişen gençler görüyoruz ara sıra; "ingilizler bu ülkeye hâkim olsaydı hilafeti kaldırmazlardı" gibi, "en azından türbanımıza karışmazlardı" türü laflar ediyorlar. yeğ tuttukları ingiliz hakimiyetinde bir halifenin gerçekte halife olmayacağını bunlara anlatamazsın. müşriklerin senin başörtüne karışmadan sana hakim olmalarının, türbanına karışarak hakim olamamasından kötü olduğunu ve tıpkı bayrak misali gibi, manasını kaybettikten sonra onun da bir bez parçası olduğunu bu nesillere anlatamazsın. zira onlar kurbandır; ben onlara, dava mihrakını terk ederek sahte ve kısır bir dava temsili oluşturuyorlar ve bütün dava da buymuş zannettiriyorlar diye kızıyorum. asıl bunlara bu hastalıklı psikolojiyi dava diye öğreten, aha da bu başlıktaki yobazdır esas kabahatli.

bakın bu sözde muhalif tavırları, spekülatif çıkışları vs tamamen ölçüsüzlüklerinden. bir şeye karşı olurken o kadar ölçüsüz karşı olursun ki, durduk yerde, alakalı alakasız karşıtlık üretmeye mecbur kalırsın. karşı olduğunun varlığını dilemek durumunda kalırsın. çünkü o ortadan kalktığı zaman sen de yoksun artık. o hep olsun ki, sen de hep olasın. bu, ebedi mahkûm bir çizgi. karşıtı hep gardiyan, o hep mahkûm olacak ki, ağlayabilsin, mağdur olabilsin, hayatiyet bulabilsin, bununla gaza gelerek "diriliyoruz" havası estirebilsin, heyecanlarını bu tavırdan devşirebilsin.

yaprak düştü kaldırıma

bu sabah değişimi hissettim. sizden biraz daha erken uyandım , aslında çoğu zaman uyumuyorum. belki kiramın hakkını vermek hoşuma gidiyor. zaten kıyamet kopasıya kadar bir yerde bekleyeceğiz hareket etmek daha manalı. beynin çalışmayan yerleri , çocuğun inatla yapma dediğin şeyleri yapması kadar sinir bozucu. senden ataletsiz şekilde hayat süren bir zaman , yaşlı bir bunak kadar inat süre ve her defasında çöpten fırlayan o kediler varken güne geç başlamanın bir manası yok.

önceden bayır yukarı yürümeyi severdim ve genelde de cebimde zihin açsın diye ceviz olurdu şimdi ise bayır aşağı yürümeyi ve cebimden camel soft çıkarmayı daha çok seviyorum. galiba yaşlanıyorum, bazen kemiklerim bile sızlıyor ama bazen - bu da yeni yalanım- ya da başıma bir şey gelmeyecekse söylemek istediklerimden. insan kaybedince mi daha rahat oluyor, yoksa çok şeyi kazanınca mı daha rahat anlatıyor tam olarak bilmiyorum. doğruyu da söyliyim umurumda da değil zaten.

sigara fiyatı ciğerimin yanmasından daha eftal ve gözlerimin şişliği soğuk suyla da geçmiyor. lensli gibi bakıp dünya'ya japon balığı kadar şaşkın kalmak benim için acıydı. en azından üzerinden böcek gibi geçtiğim nicesinin hali öyleydi , son günlerde o böceklerden ayna da görmeye başlayınca sakinle dedim ama dinleyecek durumda olmamam galiba karakterimin dışa vurumsal sohbetiydi. zaten çoğu zaman kendi kendime konuştuklarımı yazdığım oluyordu.

bir delinin güncesi değil elbet, iş ciddiye bindiğinde savcı kadar ağır olmak sorun değil. asıl sorun bir savcının gözlerinin şiş olması ve lens takılmış gibi dünya'ya bakması. mont eldiven giyesim yok , yaz daha henüz bitmedi. ama o insanı sinir eden o rüzgarın boynumdan karnımın kıvrımlarına doğru değdirdiği o 3 derecelik fısıltı sinir bozucu. ve o üfledikçe yapraklar daha huzursuz.. dökülmeye başladılar tarih 26.09.2013, yaprak düştü kaldırıma. artık gri sarıya dönüştü. kırmızı ışık için iftar vakti!
|

22 eylül 2013 yetim çocukları giydiriyoruz cogito sözlük fatih kermesi

uzun olacak biliyorum ama emeği geçen herkese isim isim teşekkürü borç bildim;

öncelikle bize bu ortamı oluşturan derviche moderne,
desteğini hiç ama hiç eksik etmeyen eşim uvey,
emeğini, desteğini, tecrübesini esirgemeyen lugavi ve cnd,
yürekten, severek çalışan introsu melekler tarafindan bestelenmis sarki, bkck, maruti,tühlü geçmiş zaman, çünkü mükemmel değilsin, efsûs, atelofobi, paul treville, bunu yazan kör oldu!, birkartanesilol, maximilianus ve eşi, iflah olmaz karamsar, zoraki yazar, zerhoş, rusty ryan, yokartıklebronjames ve eşi,

katılımları için; asimelek ve eşi, zerre1001, en son, hümeyra, hayyam, madamdarlandi, nimbus, nokta, otoban faresi, myogenes, en yeni, mitayah eti, işık savaşçısı, zeyneb,


aramızda olamasalarda desteklerini esirgemeyen zaman lordiçesi, vosvosumolsun, araf ve diğer tüm yazar kardeşlerime teşekkür ederim.

bilhassa aramızda olmayı çok ama çok isteyip mesafelerin engel olduğu moriarty kardeşime ayrıca teşekkür ederim. kargolayıp gönderidiği çeyiz eşyalarının tümü satıldı. kendisi istanbulda olamasada akrabalarını haberdar etmiş. ve gelenlerin hepsi eli dolu dolu geldi, para kutumuza para bırakarak çıktı.

bizimle beraber olup isimlerini şu an anımsayamadığım - yorgunluktan, mazur görün ne olur- tüm arkadaşlarıma da teşekkür ederim. ve tabii gönüllü çalışanlarımıza da...


netice: 4. 817. 55 tl

yani yaklaşık 60 yetim çocuk

allah, cümlenizden razı olsun.

sözlükteki değerli yazarların yavaş yavaş gitmesi

bazı sebepleri var.

bunlardan biri sözlükte konuşulmaya değer bir konunun tartışılamaması. mesela geçenlerde bir yazar gelmişti (mahlasını hatırlamıyorum). yazar gelir gelmez içi dolu, ciddi başlıklar açtı ama bırak tartışmayı okunduğuna dair bir işaret bile görmeyince bir daha uğramadı.

ben kalemi kuvvetli bir yazar olsam buraya geldiğimde ilk önce ortama bir bakarım, tanımları okurum ve genel havayı anlamaya çalışırım. ondan sonra burda yazıp yazmayacağıma karar veririm. ama yeni gelen ve ergen muhabbetlerini aşmış bir yazar tanımıma artı verdi ne demek istiyor acaba gibi başlığa o kadar tanım yazılmasını hayretle karşılıyordur kesinlikle.

ve bizim yazarlar ciddi problemli. ekşi yazarlarına saydırırlar ama ekşi yazarları kadar ciddi meselelerde konuşacak iki kelimeleri yoktur. ciddi alınmayacak kadar saçma da olsa adam kafa yoruyor, içi boş bir dava olsa da peşinde koşuyor. geçmişte çok şaşırdığım bir haber vardı. böyle bayram seyran değildi ama köprülerden geçiş o güne mahsus bedavaydı ve bu durum bir hafta öncesinden tüm haber kanallarında duyuruldu. yani sağır sultan bile duydu. ama o gün geldiğinde bir adam yok ben para vereceğim diye görevlilerle tartışmıştı. tartışma gerekçesi ise köprülerin bedeva olduğundan haberi olmaması ve ücret vermeden geçmesi durumunda ceza yiyecek olmasıydı. ulan sağır sultan bile duydu köprülerin bedava olacağını, hiç mi haber izlemez/gazete okumazsın. hah o adam bizim sözlük yazarları işte. ülke yıkılsa kimsenin umrunda değil. sadece gündem değil aga hangi ciddi konuyu ne kadar tartışıyoruz ki burda. ama geçen scar saolsun bir tanımda yazmış ulan ülke yıkılıyor bu nedir diye, harbiden nedir bu. o ekşi'de beğenilmeyen ekşi yazarları kadar umrumuzda değil ülke. ama sorsan lağım çukurundaki adamlar onlar.

tabiki geyik olacak hep ciddi olunmaz. ama sürekli geyik, sol frame'de elle tutacak bir mevzu olmaması bazen insanı gerçekten soğutuyor.

bir mod olarak bunu söylemem pek doğru değil ama söyleyeceğim. bizim yazarlarım gerçekten nankör. iyi ki diyorum bu sözlükte bugüne kadar ciddi bir reklam geliri elde edilmedi. eğer derviche moderne, bir ssg veya kanzuk gibi sözlükten gelir elde etseydi bizim yazarlardan bazıları evler derviche'in evini basarlardı. sevsek de sevmesek de bu adam bir cebinden harcayıp bir platform vermiş bize. beğenmezsen çeker gidersin ama o güne kadar hahah hihihi yazan yazar incir çekirdeğini doldurmayacak bir durumdan dolayı kıyameti koparıyor. başlık açıp saydıran mı ararsın, tanımlarla saldıran mı ararsın, tanım silip gitmeye çalışan mı ararsın. hele tanım silmeye çalışanlar gerçekten komik. hakkını da ara ama bunun daha dinlenir, ciddi alınabilir yolları var. bu adam yaptığı fedakarlık ile kahrı çekilecek kadar hatırı haketti ama bizim bazı yazarların umrunda değil. ulan çekip gitmek nedir. tamam işin gücün, özel hayatından dolayı olabilir ama şuna kızdım gidiyorum nedir. daha bizim yazarlar bu kadar vefasızken değerli adamlar niye dursun.

son olarak çok dikkatimi çeken bir nokta daha var. hoşlanılan kız ile tanım kasan yazarın birden bire ciddileşmesi olayı. günlük olarak geyik tanım girişini yaparken biri geliyor ve özellikle dini konularda konuşulmayan bir şey söylediğinde, tartışmaya açık bir mevzuyu gündeme getirdiğinde, kısaca farklı bir şey söylediğinde o hoşlanılan kız uzmanı yazar birden bire alim kesiliyor başımıza. ulan o kadar ciddi meseleler geçiyor sol frameden umrunda olmuyor ama mevzu din olunca damarına basılmış gibi yazmaya başlıyor. ha din önemli o konu başka diyen olabilir ama o savunulan din de bu kadar boş iş ile ilgilenmeye izin vermiyor.

bak bu kadar uzun tanımı ne zamandır yazmamıştım. benim gibi kıçı kırık yazara zor geliyor nasıl olsa okunmaz diye düşündüğüm için, okumaya değer yazar napsın lan burda.
|

en şakacı insanların en derin acıları taşıdığı gerçeği

yalnızca şakacı insanların bildiği acı gerçektir.

yüce Allah biz ademoğullarını devamlı sınava tabii tutar. fakat bazı insanların imtihanları daha çetindir. bu imtihanları atlatırken de acı çekerler. ve her acı derin izler bırakır. bırakılan her iz insanın içine işler ve karakterinin oluşumuna katkıda bulunur. ve bu izlerden nasibini fazla alan insanlar acının ne olduğunu bildiği için bir süre sonra acıya gülebilir hale gelirler. acıya gülebilen insanlar her şeye gülmeye hatta her şeyden mizah çıkarmaya başlarlar. bir de bakmışsınız mizahşör olmuş çıkmış. etrafındakileri güldürüyor. ama mesele şu ki kendisi ne kadar gülebiliyor.

demem odur ki; sürekli espri yapan mizahçı insanları tekrar değerlendirin. onların hayatı salt mizahtan ibaret değil. sizi güldüren entryler girerken belki de kendileri kötü bir şeyleri gizlemenin gayretindeler.

akp siz türkiye de olması muhtemel şeyler

1. bakara makara diyeni vekil yapmazlar
2. yolsuzluğun üzerine giderler
3. koca hocalar '' birkaç ırgat'' gibi talihsiz açıklama yapmaz
4. her gördüğü araziye inşaat yapalım diyen müteahitler azalır
5. gazeteciler muhalif olduğu için işten atılmaz
6. 10 yıldır filistin'e gidecem diyen başbakan pardon eski başbakan olmaz
7. kuran-ı kerim' eline alıp miting yapan olmaz
8. anam babam çocuklarım sana feda olsun diyen medya patronu olmaz
9. çalıyor ama çalışıyor diyen halk olmaz
10. chp'nin camiileri ahıra çevirdiği yalanına inanan islamcılarin siyasi rantı biter
11. islamcılığın kurtuluş olmadığı esas amacın islamı yaşamak olduğu belki hatırlanır.

rte nin twitter dan obama yı eleştirmesi

çok komik olmuş. başkaları da sokak eylemlerinde çocukların öldürüldüğü bir ülkenin rte'si niye açıklama yapmıyor diye sorabilir ya da niye öldürülen gençleri, çocukları hiç umursamıyor diyebilir. ele verir talkımı kendi yutar salkımı. cb önce kendi ülkesindeki ölümlerin hesabını versin sonra el alemden hesap sorsun. madem ülkenin sorumlusu ülkesindeki her olayda açıklama yapmalı buyursun açıklasın rte efendimiz roboski'yi, ceylan'ı, soma'yı, serap', ali ismail'i, hrant'ı, kadın cinayetlerini, asker intiharlarını. açıklama bekliyorum ama mümkünse açıklamanın içinde "dış mihrak, paralel, bölücü, provokasyon, su testisi su yolunda, ne işi vardı orada, fıtratında var" gibi sözler geçmesin. gerçi bunların geçmediği ve ülkesindeki ölümlere bir bahane bulmadan açıklama yapabildiği, özür dileyebildiği hiç görülmemiştir çok yüce rte'mizin ama. neyse. hayat çok ironik, ameriga falan.

siyaset konuşulan ortamdan hızlıca uzaklaşmak

benim güzel ülkem ve o ülkenin güzel insanlarının kahir ekseriyeti, sosyolojik evrimini henüz tamamlayamadığı için, yapmaya mecbur kalınan nahoş tavırdır.

ülkemde, kraldan çok kralcılık yapanların sayısının, dünya standartlarının çok üzerinde olduğu acı bir gerçektir dostlarım. böyle bir ortamda siyaseti ağız tadıyla nasıl konuşacaksın ki?

sadece siyaseti de değil! dini konuları ve hatta futbolu bile konuşmak bir şekilde "zarar" olarak sana geri dönüyorken nasıl konuşacaksın?

adam cumhurbaşkanından daha cumhurbaşkanı! başbakandan daha başbakan! şeyhinden daha şeyh! hocasından daha hoca!

işin komik tarafı ben de bir zamanlar bu ilkel kabilenin içinde yer alıyordum! şükürler olsun ki, yüce Allah dışında başka bir makamın taraftarı olmamayı -geç de olsa- öğrendim!

darısı diğer kralcıların başına.

erkek jargonuyla yazan hanım yazarlar

ne hakla erkeklerin tayin ettiği üsluptan dışarı çıkar, erkeklerin hakkında konuşmanıza şaşırdığı konuları yazmak cüretini gösterirsiniz,

sizden beklenen duygusal şeyler yazmanız, şiirler, bazen kek tarifi, bazen kediler, civcivler hakkında cici şeyler yazmanız, mümkünse tesettürünüzün şeklini ve medeni halinizi tanımlarınızda belirtin, mümkünse pardösünün ışıltısı, abayanın fiyongu gibi alakalı mahlaslar alın. bazen burç vs film gibi şeyler yazın ki aman eksik etek işte bunlar, hep aynı hevesler desinler arkanızdan, arada bir de ideal erkekte, evlenilecek erkekte aranan özellikler yazın ki, umulur ki hayırlı bir kısmet bulun da şu interneti kapattırın, hidayete erin, çocuğunuzu doğurup mutlu olun. evren sizden sadece bunu istiyor, zaten kadın yazar da olmaz, saysak dünyada kaç kadın yazar var ki, olanı da hüseyin emmiden hallice anca, kadından beklenen sadece bu adamları y/azdırmak. siz sakin sakin süzülün bu meydanlarda, onlar da y/azsınlar.

mesele lan lun değildir, kadınlar lan lun demezler, demeyiz, yazı içinde lan var ise orada ya bir alıntı, ya bir diyalog ya da bir kurgulu ironi vardır, ama erkek zihniyeti bunu tayin edemez zira kadına biçtiği rol bu değildi. şiir yazacaktı, gündemi tatlı tatlı kınayacaktı o, yemek tarifi de vermiyor nicedir.

yazının cinsiyeti mi olur, neden meraklanırlar, yazarın cinsiyetini neden böyle mesele edersiniz ki,

ne oluyor kadınlar bilmesin böyle şeyler, yazmasınlar. sizi kınayan, ayıplayan, içeriğinizden utanan kişilerle aynı hayatları ve aynı fikirleri paylaşıyor olmalısınız ya, haklılar tabi. moderasyona söyleyin de silsinler.

sanırım yazar burada benden bahsediyor. yazdıklarımın içeriğine biçtiği değer sadece erkek jargonu. oysa ne kadar dişi bunlar, yakıştıramadı.








|

mahlas altı yıldız savaşları episode 1 güç ünitesinin dönüşü

cogito galaksisinde çok çok uzun zaman önce..

mahlas altı jedayları son tahvilde savaşmaya devam ediyor. telekinezi, kehanet, öngörü, zihin kontrolü gibi özelliklere sahip yazarlar ego tuşuna basmıyor bile. star wars: cemaat savaşları serisinin devamı.

(bkz: tanım giren yazara güç seninle olsun diyen anne)

takip edecek seriler:

(bkz: yazarın intikamı) (bkz: yeni bir umut zamazingo) (bkz: imparator tanımın gücü)
|