Tüm Zamanların Favorilenenleri

dünyaitiraf.com

aldığım ilk gerçek yenilgi hayattan vazgeçmeme neden oldu. öncesinde sahip olduğum yaşama enerjisi sıfırlandı. artık tutkularım yok. yaptığım her şeyi sırf birileri ne yapıyorsun diye sorduğunda verecek cevabım olsun diye yapıyorum.

bu dünyada gerçek anlamda hiçbir şey yapmak yahut olmak istemiyorum sanırım. doğdum, büyüdüm ve heba oldum. yazık.

dünyevi mecmua 7. sayı



çıktı elhamdülillah…

bi dünya derdimiz var sloganıyla 2018’e giriş yapan mecmuadır!

içimde çocukça bir heyecan var. belki de rastgele bir yerde yürürken görüp de aşık olduğun kızla evlenmek gibi bir şey şuan hissettiğim. hiç tahmin edebilir miydim ki...

herkese çok ama çok teşekkür ederim. normalde çok rahat yazan birisiyim ama şimdi inanın ne diyeceğimi bilemiyorum.

diyeceğim şudur ki, samimi insanlarla güzel işler yapmak gibisi yok!

buradan herkese şükranlarımı sunarım.

ayrıca teşekkür etmem gereken iki insan var ki, bunlar da “cartoonpiyer” ve “we born we play we die” mahlaslı yazarlardır. onlara gerçekten nasıl teşekkür ederim bilemiyorum. Allah onlardan razı olsun.

şimdilik bu sayının pdf linkini sizlerle paylaşıyorum fakat yakın zamanda direkt sözlük üzerinden dergileri okuyabilme imkanı oluşturmaya çalışacağımızı belirtmek isterim.
umarım tasarım noktasındaki amatörlüğümü maruz görürsünüz. amatörlüğümü zamanla atacağımı umuyorum.

herkese tekrardan çok teşekkür ederim.

bir sonraki sayıda görüşmek üzere!
alttaki linkten dergiye ulaşabilirsiniz:
https://drive.google.com/op...

dünyevi takvim



hepimiz bir zamana göre yaşamaz mıyız hayatı?
hayatımız saniyeler, dakikalar, saatler, günler ve aylarla geçiyor.
zamanla yarıştığımız birbirini kovalayan şu günlerde, biraz olsun zamana renk katabilmek dileğiyle “dünyevi takvim” adını verdiğimiz ve bir sürpriz niteliğinde olan bu çalışma umarız sizleri mutlu eder.
bastırıp kullanabilmeniz için yatay a4 boyutunda hazırladık!
bu çalışmada çok büyük yardımları bulunan we born we play we die adlı yazar arkadaşıma da teşekkür ederim.

https://drive.google.com/op...

ilk kez favori oy almak

tanım: yazarların başka yazarlardan aldıkları ilk favori oylarıdır.
az önce gerçekleşen ve beni mutlu edendir.
dürbünüm açılmadığı için göremiyorum kendilerini ama teşekkür ediyorum.

asklepios26eses

“başlığımı silen kimse yüreği varsa mesaj atsın” diye artistlenip meydan okuyunca, normalde böyle şeylere prim vermek umrumda olmasa da gerekçesiyle-yöntemiyle-kuralıyla açıklayarak bunu yapanın ben olduğumu belirten bir mesaj attım. mesajımı okudu, cevap vermedi. buraya kadar eyvallah, formatı delmesi de ikaz veya uzaklaştırma ile karşılık bulabilirdi. fakat son yaptığı hem sözlüğe hem buraya katkı sunan her yazara saygısızlıktır. şöyle ki; kendisini özel olarak sözlüğe davet ettiğimize dair iğrenç bir yalan söyledi. bunun üzerine kendisi gömülmüştür.

peygamberin ilahlaştırılması

innallahe ve melâiketehu yusallûne alennebiyyi.. yâ eyyühellezine âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîma...

bakın bunlar ayet. her cuma hutbede okunan ayet. resûlullah'ı karşısına konumlandırdığınız Allah'ın, resûlullah'a indirdiği kur'an ayetlerinden yani. şekilcilik olarak anlayarak kendinizi kandırmaya da devam edebilirsiniz ama evvela siz, Allah'ın, peygamber aleyhisselatu vesselam'ın ruhaniyetine salât ve selâm emrini yerine getirmek yerine, o'na ismiyle hitap etmenin küfre yakın bir edepsizlik olduğunu, o'na hakaret etmek ve en başta Allah'a itaatsizlik mânâsına geldiğini anlayın. görüldüğü gibi yukarıdaki tanımda "muhammed" diye hitap ediliyor. halbuki salavat bize farzdır; öyle ki Allah dahi nebîlerine salat ve selam eder; bunu da bize emreder! siz ise buna değil de, Allah'ın, kur'an'da resûlullah'a "muhammed" diye hitap etmesine dayanarak bunu örnek alıyorsanız, asıl kendinizi ilahlaştırıyorsunuzdur ki bu sözde ithamlarınızı öz nefsinizde bulmak ihtimali bu durumda aklınızın ucundan bile geçmez. (zaten de geçmiyor)

şimdi siz peygamberin ilahlaştırıldığını iddia ederken, islam'dan yola çıkıyor değilsiniz, bunu bir anlayın. dolayısıyla peygamberi peygamber olarak da anlayamadığınız yerde, ne Allah'a ne resûlü'ne doğru ölçülerle iman edememişsinizdir ki daha sahip olduğunuz bu muharref ilah ve peygamber tasavvuruyla, peygamberin ilahlaştırılmasından söz ediyorsunuz.

sonra; imân etmiyorsanız bile bunu böyle bilin ki, islâm'a göre Allah resûlü, gelmiş-gelecek en üstün insandır; Allah'ın tüm resûl ve nebîlerine, tüm peygamberlerin de kendi ümmetlerine müjdelediği son peygamberdir. o insanlığın gayesidir; yani insan'dan murâd o'dur. insanın yaratılışındaki hikmet, en çok onda görünmüştür. insanlar o'na yaklaştıkça tekâmül etmiş sayılabilirler. insanlar o'na benzedikçe "insan" olurlar. siz ise Allah resûlü'nün de beşer olduğunu söylerken, o'nu kendi hayvanî nefsinize benzetmeye, o'nu kendi sefîl şuur seviyenize indirmeye çalışıyorsunuz. siz, tıpkı kafirler gibi, günün geçer akçesi putlarla dolu aklınıza uymuyor diye, yalnızca velîlerin kerâmetlerini de değil, peygamberlerin mucizelerini bile reddediyorsunuz.

öyle tuhaf bir algınız var ki... şunu olsun anlayın da diğerlerine yol oradan sonra bulunur: sizin tüm zanlarınız hakikat karşısında ne ifade eder? velîlere yahut onların antitezi olan denîlere, ancak kendi seviyemizden bakabiliyoruz biz.. sizin takılıp kaldığınız bu meselelerse ele alınması gerektiği seviyede ele alamadığınız, basit dedikodu ve hakaret seviyesini aşamadığınız, zahirci çıkışlar. zahirci derken de ölçüye mihenge vurmak değil, gidip kendi bulunduğunuz "en dip seviyeden anlamak" mânâsına!

bakın, istemsiz olarak hep reddettiğim bu tipik yanılgıya bir örnek:

"ger bileydi sulbünden geleceğini yezid’in
almadan boşardı havva’yı âdem"


bununla bir de şu bakış arasındaki dağlar kadar farkı sezmeye çalışın hiç olmazsa:

"duyunca makdem-i teşrifin sulb-i pakinden âdem
değişti habbeye bağ-ı cinanı yâ resûlallah."


anlamadıysanız daha da açayım: Allah insanî hakikati bize en kâmil örnekleriyle anlatır; bizi onların yoluna uymaya çağırır. halbuki mesela, melekler insanın yaratılışında evvela niçin yalnızca ondaki kan dökücü, fesat çıkarıcı hasletleri görebildiler? insanda, meleklerin bilemediği, fakat Allah'ın bildiği neydi? Allah, insana neyi öğretti? sonra niçin secde ettiler âdem'e? siz şimdi böylece onu "ilahlaştırdılar" mı dersiniz? hadi deyiniz ki onlar farklı türler... (saçma ama sizden çıkabilecek türden bir argüman işte) kardeşleri ve babası yakup aleyhisselam (çoğu yaşça kendinden büyük ve biri de peygamber olan bu insanlar), niçin secde ettiler yusuf aleyhisselam'a? hâşa, onu ilahlaştırdılar mı?

yok... ne, biliyor musunuz? siz, iddia ettiğiniz gibi hiç de Allah'tan başkasına değil, asıl nefsinizden ötesine itaati bilmiyorsunuz. çünkü Allah, resûlullah'a itaati, ve o'nun hepinizden üstün bir yaratılışa sahip olduğuna imânı emrediyor. siz ise hiç mi hiç bilmiyor ve her şeyden önce inanmayı reddediyorsunuz ki, beşeriyette, melekiyetin üstüne çıkabilen, sizin de tecrübe etmediğiniz ulvî bir yol var; yaratılışımızdaki hikmet bile bu! fakat sizin bu, beşer olmayı daima kendi süflî alışkanlıklarınızla kısıtlayıp derinliği sonsuz hikmetleri dünyaya mahpus olmuş aklınızla daraltma çabanız, "ben sizin bilmediğinizi bilirim" buyuran Allah'a karşı, kendi bilmediğini kabul etmeyen şeytanın hasedine ne kadar da benziyor. evet, ben burada gayet nefsanî bir haset buluyorum; Allah'a ve resûlü'ne, kendi yonttuğu aklın hudutlarına sokmadan tapamayan (burda ne imân ne ibadet geçerlidir artık) bir nefsanîlik!

üniversite mezunu cahillerle dolu bir topluma dönüşmek

tanım: koşar adım gittiğimiz, rakiplerimize tur bindirdiğimiz, en kötüsü de kendimizi iyi bir konumda zannederek yarışı en önde azimle sürdürdüğümüz bir durum.

ülkemizde artık üniversite okumanın hiçbir numarası bir kalmadı. çünkü dört yıllık süreçte aldığımız eğitim, o sürecin sonunda yapacağımız, bizden yapmamızı istenen iş ile ilgili bırakın bir şey öğretmeyi, fikir bile vermiyor. üstelik zaten en başta o işi uygun kapasitede olup olmadığımız dahi sorgulanmıyor. özellikle son 15-20 yılda bu durum iyice çığrından çıkmış durumda.(lütfen partizanlık ya da bir iktidar eleştirisi olarak görmeyin bu tarihlendirmeyi, 4. paragrafta neden böyle bir rakam verdiğimi görebilirsiniz ). malum üniversite tercih dönemindeyiz, her yerde tercih günleri v.s oluyor. bir arkadaşımın aracılığı ile bir koleje mesleğimle ilgili bir şeyler anlatmak üzere davet edildim ben de. tabi mesleği biliyoruz elhamdülillah da, şu tercih olaylarına bir bakayım da yanlış bir şey söylemeyelim çocuklara dedim, büyük vebal sonuçta... ancak gördüğüm manzara korkunç... lütfen üniversitelerde bitirdiğiniz bölümlere girdiğiniz sıralamaya, bir de bugün o bölümün öğrenci aldığı sıralamaya bakın. ya da o zaman ucundan kıyısından puanınızın yettiği bölümlere girdiğiniz sıralama ile bugün hangi bölümlere giriyorsunuz bir bakın. mesela benim 23.000 sıralama orta sıralarda ile girdiğim bölümden şu anda bir öğrenci 130.000 lerde filan girerek aynı diplomayı alabiliyor. bu "yav ben bununla aynı diplomayı mı alacağım" gibi bir kibir ya da bir ego değil yanlış anlaşılmasın. bir örnekle izah edeyim akademisyenliğinin son yıllarını yaşayan artık emekli olan ve gerçekten bilim adamı olan bir hocamızın bu konuda isyanını hatırlıyorum. muhtemelen diğer bölümler için de durum aynıdır. adam diyordu ki(kelime kelime hatırlamıyorum ama mealen);

"elbette öss gibi bir sınavın kişinin kapasitesini tam anlamı ile ölçebildiğini düşünmüyorum o ayrı bir konu ama mühendislik teknik olarak bir kapasite istiyor. yani kimsenin zekasını küçüsemiyorum ama mühendislik ile ilgili anlatacaklarınız ancak belli bir kapasitenin üzerine hitap ediyor. örneğin en azından diferansiyel denklemleri anlatabilmek için türev, integrali kavramış olması, kavrayabilecek potansiyelde olması gerekiyor. o kapasitenin altında kalanlar, konuyu anlamakta zorlanıyor, anlatabilmek için daha fazla zaman harcamanız gerekiyor. bunun için harcadığınız zaman yüzünden müfredattı daraltmaya gidiyorsunuz çünkü dönem size verilen ders saati, o dersin temellerini anlatmak için yetmez hale geliyor. bir sonraki aşama daha da kötü. daraltılmış müfredatta dahi konuyu anlamayacak öğrenciler gelmeye başladığında, bir de üzerine kontenjan arttığında nitelik iyice kayboluyor. siz istiyorsunuz ki öğrenci o konuya tam hakim olmadan geçmeyelim ama bu sefer dersi alttan alan öğrencilerle birlikte sınıf 200 kişi oluyor. bu sefer üniversite senatosu size baskı yapıyor öğrencileri geçir diye, 200 kişilik sınıfta alttan gelen yeni öğrencilerin arasında bir kaç algısı yüksek öğrenci varsa onları da eritiyorsunuz verimi düşürerek. geriye beyin becerisi yüksek olmayan, normal şartlarda piyasada ancak fiziksel güçlerle yapılacak işlere girecek kapasitede adamlar gelip 4 sene hiçbir şey öğrenemeden diploma alıp gidiyor. sonra da onları bir şeyler üretmeleri gereken konumlara koyup, üretemiyoruz diyoruz. mühendis diploması verdiğimiz adamlar yurtdışından malzeme satın almak, excelle personel vardiyası yazmak, çinden avrupdan getirilen makinaların başına koyup, bir arza olduğunda yine çinli ve avrupalı teknik servisleri çağırmak gibi işlerle uğraşıp kendilerine mühendis diyorlar."

son 15 yılda açılan 100 den fazla üniversite, +mevcutlarda fakülte, + fakültelerde kontenjan arttırılması ile içinde bulunduğumuz durumun doğal sonucu bu. üniversite mezunu yetiştirmeyi, üniversite açmayı fakülte binası inşaatını tamamlayınca oldu zannediyoruz. kimse de ağa bu kadar akademisyenimiz, eğitim altyapımız var mı demiyor. bir de ülkenin eğitim seviyesi yükseldi diye bunu övünç kaynağı sayan var. yani o zaman bu ülkede kimlik çıkaran herkesi üniversite mezunu sayan, herkese diploma veren bir yasa çıkarsak, 80 milyon üniversite mezunuyla dünyanın en gelişmiş ülkesi oluruz bu mantıkla. zira mevcut sistem neredeyse aynı şeyi yapıyor.
bir işi yapabilme becerisine sahip olmayan adamlara, sahip olduğunu bildiren belgeler ve yetkiler veriyoruz.

mühendislik alanları için bu durum daha da kritik. zaten mühendisliklerde şöyle bir durum var. alanında çok iyi olanlar piyasada, özel şirketlerde çok ciddi rakamlar ve imkanlarla çalışabilecekken 5 te 1 maaş ile akademisyen olmayı tercih yanaşmıyor bile. üstelik özel şirketlerin ona verdiği insiyatif, laboratuar ar-ge imkanları bundan 50 yıl öncesinin koşullarını sunan üniversitelerle kıyaslanamaz bile. bu durumda en iyileri özel sektöre kaptırıyor mühendislik disiplini. hiç öyle yüksek lisans, doktora v.s uğraşıp ömür çürütmek istemeyenleri direk özel sektörde akademisyen olarak kazanacağı parayı daha kısa sürede kazanmaya başlayacağı için gidiyor, garanticiler de kpss çalışıp memur oluyor. geriye piyasada doğru dürüst iş bulamayacak, kpss kazanabilecek kadar bile kapasitesi olmayan .çerez tabağındaki en ucuz ve bayat çerez kalıyor. biz de bunları akademisyen yapıyoruz.(bir kaç idealsit istisna)

peki akademi, fakülte nasıl kurulur, nasıl üreten bir ülke olabiliriz.aslında merhum turgut özal ile çok güzel bir ivme yakalanmıştı. ki kendisi de çok iyi bir mühendisti. türkiye'yi üretim ülkesi, dünya markaları çıkarabilen bir ülke haline getirmek gibi bir hedefi vardı. bunun için önce bir sektör fizibilite araştırması yaptı. üretimde öne çıkacağı, dünyayı kendine bağımlı hale getireceği alan öncelikle boş olmalıydı. yani birden araba üreterek 100 yıldır araba üreten alman endüstrisi ile rekabette kalkışmak büyük riskti. birden tüm enerjimizi bu alana yoğunlaştırmak doğru olmazdı. daha yerli bir şey olmalıydı. gelenkelerimizde var olan, tecrübeli olduğumuz, hammadesini içeriden karşılayabileceğimiz şimdilerin know how dediği üretim bilgisi ve teknolojisine yabancı olmadığımız bir sektör olmalıydı. ve merhum "tekstil" sektörünü öngördü. gerçekten dünyaya açılabileceğimiz isabetli bir tercihti. hammadesi içeriden karşılanabilecekti, giyisi, kıyafet ve halı dokumada binlerce yıllık tecürbeye sahip bir medeniyet beşiğiydik. tek eksiğimiz endüstriiyel üretim yapabilecek teknik bilgi ve üretim makineleri bilgisi. işte tam bu süreçte "tekstil mühendisliği" bölümü diye bir bölüm kurmaya karar verdi. turgut özal yukarıda bahsettiğim üzere öyle age of empire'da bina yapar gibi sağ tıklayarak fakülte kurulamayacağını biliyordu. önce bunu yapmak için tekstil makinalarının çalışma prensiplerine hakim makina mühendisleri, hammadde olan pamuk, keten gibi bitkilerde uzmanlaşmış ziraat mühendisleri, tekstil boyaları konusuna hakim kimyagerler, yün hayvanları konusunda uzman biyologlar, zoolojiciler, güzel sanatlar fakültelerinde desen, motif tasarımları yapabilcek desinetörler yetiştirilmesi için planlamalar yaptı. başlangıç için bursa, adana gibi hammadeye yakın organize sanayi bölgelerini belirledi. sonra üniversitlerde müfredatlarına göre alanlara yoğunlaştırılan gençler bunlar mezun olup avrupada üniversitlerde, ülkemizde sektörün içinde tecrübe kazandıktan sonra, yani ancak gerekli altyapı sağlandıktan sonra "tekstil mühendisliği" bölümlerinin açılmasını onayladı. bugün sarar, mavi, zara, kığılı gibi uluslararası giyim markalarımızın, merinos, royal gibi uluslararası alanda üretim yapan, dünyaya açılmış tekstil ve halı markalarımızın olmasının altında bu planlama ve organizasyon becerisi yatar. tabi bugün geldiğimiz durumda itibarını, ivmesini tamamen kaybetmiş neredeyse atıl durumdaki bir bölüm haline geldi ama kısa sayılabilecek süredeki başarısı kayda değer en azından.

şimdi bunu bir de artık 2 yıllığı, hatta uzaktan eğitimi bile olan sözde makina, elektrik, elektronik, kontrol ve yazılım mühendisliği disiplinlerini, hem de o kadar kısa sürede verebileceğini vaadeden mekatronik mühendisliği bölümleri ile kıyaslayın...

davut heykeli

buluştuğumuzda bazen yazardı ne yapıyorsun derdim yaaa git derdi*
bi gün yakın baktım dünya sözlüğe yazıyor
vefatından sonra dünya sözlükteyim ara ara girip sizlerin onun için yazdıklarınızı ağlayarak okuyorum
ben ali doğan şenel yani davut heykelinin nişanlısıyım
hepinize teşekkür ediyor ve onun için dualarınızı bekliyorum.
bizler içinde dua ediniz...
|

dünya sözlük

yazılımcısı eğer

kız
erkek
ilişki
şal
evlilik
sevgili
kadın


kelimeleriyle tanım açmayı yasaklasa, ayda kaç tanım girilir merak etmeye başladığım sözlük.

cidden bu konulara pek girmeyi sevmeyen , kendi halinde tanımını yazıp yaşayan bir yazar olarak soruyorum bunu.

dünya sözlük insani yardım kumbarası

arkadaşlar merhaba;

antalya’da yaşayan bir kadın, kızı ve annesinden oluşan 3 kişilik bir ailemiz var (kadın eşimin tanıdığı olur). kadının kocası şu an askerde. askere gitmeden önce de durumları iyi değildi, baya bir borçları vardı ve adam askere gidince durum iyice kötüye gitti. kadın asgari ücret ile bir işyerinde çalışıyor şu an. kimseye el açmıyorlar ama bir yandan borç ödenmeye çalışılıyor diğer yandan 750 lira kira ödeniyo ve durumları gerçekten çok kötü. ayın ikinci yarısı 3 yaşındaki kız çocuğu ile aç geçiyor neredeyse. askerde olan kocaya hiç para gitmiyor ama aile daha perişan durumda.

para konusu hassas bir konu. derviche moderne ile konuyu konuşurken zaten bu hassasiyet üzerine konuştum. benim para ile hiçbir alakam olmayacak derviche’in verdiği bir hesap numarasına bağışlarınızı göndereceksiniz. aileye gönderme işini de derviche halledecek.

aile derviche’in değil, benim tanıdığım bir aile. artık 1 lira veya 1000 lira hiç fark etmez Allah rızası için kim ne yapabiliyorsa bekleriz. inanın çok büyük bir iş yapacaksınız. çünkü gerçekten büyük ihtiyaç içinde olan bir aile bu.

hiç tanımadığınız insanlara yardım yapmak Allah rızası için önemli bir olay.

Allah yapandan da yapmayandan da razı olsun, yapılan yardımları kabul etsin.

not: aileye böyle bir kampanya yapacağımı haber vermedim. gururlarının incinmesini de istemiyorum. yukarda dediğim gibi kimseye el açan bir aile de değil. sıkıntılarını kendi içinde yaşayan bir aile. ama yok illa ben teyit etmek istiyorum, şüphelerim var diyen olursa bu konuda bir şeyler düşünebiliriz.

not 2: bağış yapmak isteyen arkadaşlar modersyona ulaşabilir.
|

sol frame akış hızı

benim arkadaş halime nin iki cümle arası hızı kadar. sabah 1, akşam ikinci cümleyi kurardı.

neden böyle?
çünkü renkli kişilikleri forma sokmaya çalışıyor, gizliden düzene uymaya yani grileşmeye itiyorsunuz. yıllardır kemikleşmiş alt yapınıza yeni insanlarca zarar gelecek korkularınız var. risk olmazsa aynı yerde döner durur döngü. bu da çok saçma. zira ister kabul edelim, ister rest çekelim düzen durmadan değişiyor. değişen düzene idraki tam uyum sağlayamasak bile bu durumu "kabul"dür esas olan, olması gereken.

beğenen dursun, beğenmeyene na kapı orda yı bilinçaltına enjekte ediyor bazı tanım ve yazarlar. bu rahatsız edici. fişlenmek, isteyerek geldigimiz halde kabul edilmemek üzücü, onlar gibi olmazsak "ötekileştirilmek" sinir bozucu, heves kırıcı.

hepimiz adina konuşmasam da yeni gelenler olarak biz; ne sizi ne de kendimizi değiştirme yanlisıyız. birden fazla rengi aynı palette buluşturup tuvali daha da renklendirme çabasındayiz. hic kimsenizin inanışına, düşüncelerine saygisizlik yapmadan kendi fikirlerimizi de beyan etme-edebilme derdindeyiz.
kaos degil istedigimiz! kaçtıgımız yerden bu nedenle kaçtık. huzuru bozmamaya ama kendimizden de uzaklaşmama adına uyum sağduyusu bekliyorum kendi adıma.
|