Geçen Ayın Favorilenenleri

kışladan ismailağa kıyafetleri ile çarşıya çıkmak isteyen er

fes, cübbe ve şalvar'ın "islami kıyafet"(şu herze de ne demek bir türlü anlayamadım. net olan şey tesettürdür, şekilci olacak ama illa ki sonradan görme) olduğunu düşüneni mi arasın, şu devirde "cumhuriyet'in temel değerlerine bağlı olmayan bir tutum " diyeni mi ararsın, gelenekçi tutumu islami tutum sanan cühelaları mı ararsın, milletin kılığına kıyafetine hala 2017'de karışanı mı... ulan nereden tutsan elde kalıyor yemin billah komedi bir memleketiz diyoruz sonra kızıyorsunuz...

dünyaitiraf.com

hiç bir yara, sonsuz değildir. zamanla azalır, kabuk bağlar, kaybolur, bazı zamanlar yerinde ince bir sızı bırakır, ancak öldürmez...

hiç bir yük ebedi değildir. insan ya yükünün ağırlığına alışır ve hafifletir, yada bir yerde onu bırakır. her durumda, yük de sensin hammalda...

hiç bir yolculuk, gerçekten kaçırmaz seni. insanları geri de bırakınca, kederini ve vicdanını geride bırakmazsın, o da seninle gelir. mesele, kaçmak değildir, çevren değişince, insanların huyları değişmiyor...

bunları öğrenmem 10 uzun yılımı aldı. itiraf ediyorum 10 uzun yılımı, acılarıma, yüklerime ve kaçışlarıma ayırdım. öğrendim ki, hiç bir çözüm yanı başımda duran kadar gerçek değil...

felçli hayvan bakımı

arkadaşlar böyle bir başlık açıyorum çünkü başıma gelen elim bir olay neticesinde bilgi arayışına girdiğimde net üzerinden bu konu hakkında bilgi edinebileceğim hiç bir kaynak bulamadım ne yazık ki.
bulabildiğim bir kaç forumsal site oldu, soru-cevap seklinde yazılan bazı yazılar vardı. onun çoğunda da çoğu kişi soru sormuş ya cevap alamamış ya da hayvanınız felç kaldıysa ötenazi yaptırın gibi saçma sapan cevaplar verilmiş.

felçli bir hayvana bakmak biraz zor ama imkansız ve dayanılmaz değil.

sanılanın aksine yükü hiçte ağır olmayan, ilk başlarda biraz zor fakat zaman geçtikçe sağlıklı bir hayvana bakmaktan daha kolay olduğunu gördüm. yani olur da başına böyle bir durum gelen yani kedisi, köpeği, kuşu felç olan bir insan olursa kimsenin lafı sözüyle hareket ederek hayvanın canına kıymasın.
zaten eğer gerçekten hayvanınızı seviyor ve onu ego kasmak için yanınızda barındırmıyorsanız yüreğiniz onu öldürmeye el vermeyecektir. inanın bana bu bir kurtuluş değil, o hayvana bakmayı kabul etmeniz hayvan için yeni bir başlangıç olacak. ne olmuş olursa olsun.

benim kedimin başına bu durum geldi yaklaşık 1 hafta kadar önce, bir veterinere götürdüm alelacele. adam bana resmen ameliyatla düzelirse düzelir düzelmezse uyuturlar dedi. o benim evladım bunu nasıl kabul ederim? dedim. yılmadım bildiğim başka bir veterinere götürdüm.
şansı olduğunu öğrendim an da o şansı değerlendirdim. şu an felç evet ama bebek gibi bakıyorum ve hiç gocunmuyorum. başına gelen kimse de gocunmamalı.

ilerleyen zamanlarda buraya bu konu hakkında edindiğim bilgileri daha da ayrıntılı yazacağım. olur ya belki biri bu konuda bir umut ışığı arar.
burası onların ışığı olsun.
sağlıcakla...

hayata dair iç burkan detaylar

kedi doğurdu. bebe, parmak çocuk. bildiğin bebek gibi bağırıyor. hiç ememedi anasını. analık bizim hanıma düştü. elinde şırınga yavru elimizde. ana bize bakıyor biz anaya. emsin diye önümüze yatıyor sessiz sedasız. yavru ememiyor. sütü de az zaten. önce gelmemiş. yatak odasına aldık. gözümüzün önünde dursun diye. sabah beşe kadar yavru aralıklarla ağlar gibi ses çıkardı, bağırdı. her batısında hanım elinde şırınga başına koştu. bir ara elime aldım bedeni soğuk. üşür diye "hoh" yapa yapa ısıttım. sonra sıcak su torbası koyduk. saat 6 gibi dua niyetine adına "yaşar" dediğimiz parmak çocuk dayanamadı. büyük oğlan küçük oğlan yaşar öldü diye hüngür hüngür ağlıyor. hanım ağlıyor. ben bir hoşum. tatsız tuzsuz iki bardak çay içip evi terkettim.
akşam çiçek tarhının kenarında minicik bir mezar, başında da "yaşarın anısına" yazılı şekilsiz bir taş.

bugün de gönül telleri titredi çok şükür. yaşar yaşasaydı ciğer alacaktım ona...
|

staja başlayacaklara tavsiyeler

an itibarı ile bir kaç gün içinde meslek hayatımın 6. , yılın 4.stajyerini uğurlayacağım. ben de henüz mesleğin başında sayılabilecek, o yüzden de paylaşma hevesini henüz kaybetmemiş bir mühendis olarak çoğu zaman tüm heyecanımı silip süpüren stajyerlerle karşılaşıyorum çoğu zaman. maalesef bir kısmı daha ilk günden biz şimdi gelmesek, staj sonunda defterini getirip imzalatsak olur mu diye bir teklifle geliyor. daha baştan bu kafayla gelen adama ne öğretebilirsin ki... muhtemelen onlar da "zaten 4 sene okulda bir şey öğretmediler, 30 günde burada mı öğreneceğiz" kafasındalar. ama mühendislik ile ilgili bir günde bile hayatınızın tümünü değiştirecek bir bilgi edinmeniz mümkün.

o yüzden ;

-en başta önyargılarla, gitmezseniz bir şey öğrenemezsiniz...
-muhtemelen staj boyunca kendinizi hiçbir şey yapmıyorum gibi göreceksiniz ve çoğu zaman o yüzden ben gelmeyeyim duygusuna kapılıyorsunuz yapmayın. bazen bütün gün oturup çay içeceğinizi sandığınız bir anda, bir arza meydana geliyor, acil bir sipraiş, bir tasarım söz konusu oluyor ve birden bir şeyler öğrenebiliyorsunuz. kimse çalışan bir sistemi size bir şey öğretmek için bozmaz. siz o bozulduğundan orada olursanız ancak bir şey öğrenebilirsiniz.

-ve en önemlisi sormazsanız bir şey öğrenemezsiniz çok klişe de olsa, stajınızın kırılma noktasıdır. kimse sizin neyi bilmediğinizi bilmez, işlerinin arasında da ne bilmediğinizi keşfetmeye çok hevesli değildir zaten. kaldı ki staj dediğiniz olay, staj sorumlunuzun, sizin neyi bilmediğinizi öğrenmesi için değil, sizin neyi bilmediğinizle yüzleşmeniz içindir.

- bilmediğiniz bir çok şey olacak bu sizi hayal kırıklığına uğratmasın.

-staj sorumlunuz pasifse bile siz girişimci olun. kendisinin ilgilendiği uzman olduğu bir konu ile ilgili ona sunum yapmayı teklif edin belli periyotlarla. kendinize ödev verdirtmiş olun yani. internetten, okuldaki bilgilerinizden sunum derleyin. sunum esnasına mutlaka sorumlunuz yanlış bildiğiniz bir çok şeyi düzeltecek, o anda o teorik bilginin oratik karşılığı gelecek ve sizinle paylaşacak. bir özeleştiri ama türkiye gerçeği normal şartlarda bir sorumlu mühendisin başka türlü sizin eksiklerinizi keşfedip düzenlemesi söz konusu olmuyor.
- küçük düşmekten korkmayın, çünkü bilgisizliğinizle kendinizi cahil hissetmeniz, öğrenmenin bedeli. eğer o bilgiyi zamanında öğrenememiş olursanız staj bitip ileride çalışma hayatınızda o bilgisizlik için çok daha ağır bedeller ödersiniz.

ek bölüm: staj sorumlularına tavsiyeler
-stajer seçimlerinizi ik lara bırakmayın, ya da stajer alımınızda belirli kriterler koyun ve bunu insan kaynaklarını bildirin, kabul ettirin.
-stajerlerinize eğer işle ilgili risk olmayan sorumluluklar verin, işiniz buna müsait değilse ödev verin, sunum yaptırın.
-mesleki anlamda bilginin yanında iş disiplini de aşılayın. aynı duruma düşmüş birisi olarak, diğer türlü iş dünyasını üniversite gibi bütün sene yatıp, sınav haftası çalışarak başarılı olunabilecek bir şey ya da müşteriye ulaşmamış işlerin bütlerine gireceklerini filan sanıyorlar. hatta 40 alsam geçerim mantığıyla bilgi edindiklerinden, iş dünyasında verilen bir işin %40ının yapılmasının yeterli olduğu zannına kapılıyorlar. en azından böyle olmadığını hissettirin, üniversite ortamı rahatlığından gelen biri için genelde ağır gelebilir, sevilmeyen bir staj sorumlusu olursunuz ama bunu katabildiğiniz bir meslek erbabının ileride işine, ülkesine katacaklarından payınız olur. hatta ileri de, zamanla o da sizi anlar ve size antipatisi bir saygıya dönüşür.
bir çivi bir atı, bir at bir süvariyi, bir süvari bir taburu, bir tabur bütün savaşın seyrini değiştirebilir.

ertelenmiş cinselligin ruha zarar vermesi

kaynak gostereyim de sorumluluktan kurtulayim

vardir boyle bisey efendim. bakalim ducane cundioglu neler soyluyor:

modern toplumlarda (kapitalist üretim biçimi nedeniyle) evlilik yaşı yükseldi. gençler için neredeyse artık 30 yaş öncesinde evlilik yapmak bir hayal gibi!

serbest cinsellikten uzak duran dindar gençler için mesele çok daha vahim! çünkü doğalarını en az onbeş sene kadar baskılamak zorundalar.

bu durumda sadece cinsellik değil, annelik-babalık da otuz yaşının sonrasına ötelenmiş oluyor.

niçin?

kapitalist üretim biçimi ve/veya modern toplum yaşamı böyle buyurduğu için!

peki bu baskılamanın bir bedeli yok mu?

var, hem de nasıl!

baskılamayla geçen onbeş yılın yol açabileceği ruhsal bozuklukları tek tek sıralayacak değilim. ancak şu kadarına işaret etmek isterim ki modern toplumlarda iffeti bedensel olarak korumaya çalışmanın ruhsal maliyeti hiç de az değil.

* * *
ertelenmiş cinselliğin tahrib ettiği ilk duygu, toplumsallık duygusu. kendi bedenini sevmek zorunda kalan milyonlarca genç! kendi kendine bütünleşmeye çalışan... kendi kendine yettiğine kendini inandıran... doğanın bütün yükünü ruhlarına taşıtmaya çalışan milyonlarca zavallı beden!

tam ortadan ikiye ayrılan bir bilinç! kendi kendini tatmin etmek zorunda kalan bir beden, ve her defasında kendinden ve etrafından tiksinen bir ruh!

modern yaşamın sözde zorunlulukları, kendilerini kendi doğalarının isteklerine karşı korumaya çalışan dindar gençleri birer zorunlu rahib ve rahibeye dönüştürmek emelinde! üstelik onlara bir de manastır imkânı sunuyor: güya internet aracılığıyla aydınlanan loş odalar.

şimdi o loş odaların herbiri birer sanal manastır!

bende turkiye'de genel olarak asabiyet katsayisinin yuksek olmasini buna bagliyorum. aslinda bi sey olsa herkes rahatlicak ama yok.

buradan kurtulmanin bence iki yolu var ya erken evlencen. hic is falan dusunmicen ya da elin ayagini cekecen bu islerden inziva hayati yasayacan. arasi yok gibi.

edit: baslik ruh sagligina seklinde duzelse cok iyi olur bence.

kardeş payı

doğru mizahı yanlış dille yaptı.
selçuk aydemir bilindiği gibi mühendis kafası bir adam.
üsküdar'a giderken ile başlayıp kardeş payı ile devam eden dizi serüveni boyunca yaptığı mizahta aşağı yukarı batı da "nerd" mizahına karşılık gelen bir iş. "geek" ile karıştırmamak gerek. geek ona gülen kişi, espiriyi yapan nerd. şimdi bu nerd vs geek mevzusunu uzatıp konuyu dağıtmayalım. entari sonunda mizahlı izahı mevcut. netice itibarı ile net bir yaş aralığı veremesek de dizinin hedef kitlesi en azından tuşlu telefondan, dokunmatiğe hiç adaptasyon sorunu yaşamadan geçebilen nesle tekabül ediyordu.

ama hem nerdler, hem geekler 80lerin sonlarına doğru televizyon denilen olaydan komple kopup pc ile yaşadıklarından, oyunu televizyonun kurallarına göre oynayan, parayı televizyonda ki reytinginden kazanan bir diziye pek itibar etmediler. en azından televizyonda etmediler. internet ve bilişimin tüm nimetlerinden faydalanan bu insancıklar şimdi reklamsız, sansürsüz istediği saatte izleyebilecekleri dizileri neden televizyonda izlesin ki, başta da dediğim gibi zaten televizyon adamların dünyasından çıkalı yıllar olmuş, en son atari bağlamak için kullanmışlar televizyonu. bu durum herkesin bu kadar konuşup üzerinden yıllar geçmesine rağmen geyiği dönen bir dizinin yeterli reyting almadığı gerekçesiyle ikinci sezonu tamamlayamadan göçüp gitmesini açıklıyor. tabi bunda dizinin ikinci sezonda acayip bozduğu gerçeğini değiştirmez.




(bkz: nerd)
(bkz: geek)
(bkz: nerd vs geek)

mustafa kemal atatürk

övülmesi yahut yerilmesinin ne gibi bir getirisi olduğu anlaşılamayan, osmanlı'nın son dönem komutanlarından, stratejik ve kurnaz hamlelerle yeni kurulan cumhuriyette neredeyse tüm tahakkümü kendinde toplamış türkiye cumhuriyeti'nin ilk cumhurbaşkanı.

ha bu arada övücülerinin çoğunluğu için bir yarıtanrı, yericilerinin bir çoğunluğu için başşeytan.

bana göreyse osmanlı'nın yetiştirdiği belki -gazi osman paşa'dan sonraki- en iyi son dönem kumandanlarından biri, yönetimsel ve yöntemsel açıdan başarılı sayılabilecek bir devlet adamı ve -başıma bir iş gelmeyecekse- aynı zamanda toplumsal anlamda ortalama-altı vizyonsuzlukta batı kompleksli bir politikacı...

sosyolojik olarak kendi kimliğini oluşturamamış/yarım yamalak oluşturup da oturtamamış "iptidai" güruhlar kendilerinin etrafında "birlik" sağlayabileceği bir lider yahut düşman kültüne ihtiyaç duyarlar. mustafa kemal de etrafında taraftar-düşman kültlerinin oluşması için tam anlamıyla biçilmiş bir kaftan, bir tapınım yahut nefret objesidir.

taraftgirlerinin bu iptidailiklerini "sabah kalktım atatürkle uyandım" kabilinden mısralarda, düşmanlarınınkisini de hergünki -sanki aksini yaparlarsa gayretullaha dokunurmuş korkusuyla- standart sövgülerinde bulabilirsiniz.

tüm bu saçmalıkları ve çocuksulukları bir kenara bırakıp şahsi kanaatlerimi sıralamam gerekirse:

kendisi "toplumsal geriliğin" nedenini bizzatihi "din" olgusunda aramıştır zira "avrupa dini tahakkümden kurtularak gelişti" algısındadır. bu, dönemin osmanlı "elitinde" sıkça görülen bir "yanlışalgı"dır. burada kaçırılan nokta avrupa'nın "gelişmişliği"nin tamamen ve tamamen iktisadi koşullara bağlı olduğu fenomenidir. avrupa para yaratarak gelişmiştir. yani bize öğretilen o aydınlanmalar, ayıkmalar, aymalar avrupalı'nın viyena kuşatmasında türk kahvesini keşfedip afyonunun patlamasından dolayı değil, tee 1500lerden beri oturmaya başlayan kredi ve taahhüt sisteminde gizlidir. burada yahudi-hıristiyan kültürünün faiz olayına bakışının rahatlığı etkiliyse de, islami bir taahhüt sisteminin(örneğin kar ortaklığı sistemi, şirketleşme sistemi vs.) oluşmasına mani olacak bir durum yoktu ortada. (bkz: müslüman sözüne güvenilen kişidir)

bunları görememiş olmasına bir şey diyemesek de, -zira, özellikle 16-17. yy veba salgınlarından sonra osmanlı'nın kendini neredeyse tamamen dışarıya kapatıp batı'da ne olup bittiği ile ilgili herhangi birşeyden haberdar olmaması bu hususun en büyük müsebbibidir diyebiliriz. - islami usüllere göre bir kredi sistemi oluşturmak -hatırlatırız, iş bankası falan kuruluyor! - her halükarda anadolu'nun yol geçmeyen köylerinde kim sarık taktı diye bulup derdest edip yargılamaktan çok daha kolay ve çok daha işlevsel olacaktı.

oysa sarıkla takkeyle kılıkla kıyafetle uğraşıldı.

bu hem korkunç bir şekilde kaynakların boşa harcanması idi, hem de toplum ve devletin zaten kırılgan olan ve dünya savaşında anca onarılmış olan uçurumunun açılmasına sebep oldu. üstüne üstük "zorlama batıcılık" toplumun harcî yapısına da vurulan bir darbe idi. neyse ki bu sonuncu zararından 1950lerde dönüldü.

ikinci bir husus da, -kanatimce- bariz bir napolyon hayranlığı vardı kendisinde. lakin napolyon toplumu neredeyse homojen bir şekilde mobilize etmeyi başarmış bir liderdi. bu konuda da yazılacak tonla şey var ama onu da sonraki bir fasıla bırakırız...

dünyaca ünlü fotoğrafçılar

en iyi politik filmler

internetten ucuza kitap satın almak

mümkün olandır. ucuza internet alışverişinin piri olan bendeniz sizlere internetten ucuza kitap nasıl satın alınır ondan bahsedeceğim. yaşadığım yerde aradığım kitapları bulamamam nedeniyle düştüğüm internetten kitap alışverişi batağında zamanla yüzmeyi öğrendim. başlarda ben de sizler gibi kitapları pahalı buluyordum. ancak sonra sabır, takip, araştırma ve cesaretle kitapları ucuza satın almayı başardım. pek özel değiller ama bunun için kullandığım yöntemler şöyle:

1-indirimleri takip etmek:

kitap siteleri geniş çaplı indirim yapmak için zaman kollar. bahar indirimi, yaz indirimi, sonbahar indirimi, bayram indirimi, anneler günü, kabotaj bayramı derken %35'lik bir indirimi neredeyse yılın her dönemi birçok kitapta bulursunuz. ancak neden %50'lik bir indirim olmasın değil mi? işte bunun için araştırma halinde olmanız gerek. kitapyurdu'nun kampanyalarını zaman zaman kontrol etmelisiniz örneğin. ntv yayınlarının, ayrıntı yayınlarının %50 hatta %70'lik indirimlerini dahi görmüşümdür. ayrıca kitapyurdundan birkaç ay üst üste sipariş verdiğinizde sizi ayrıcalıklı müşterisi haline getirir ve %5 ekstra indirim kazanırsınız. yaptığınız alışverişin belli bir miktarını da sonraki ay indirim olarak alabilirsiniz.

zaman zaman 75 lira üzeri 15 lira indirim gibi kampanyaları yakalayabilirsiniz. kitapyurdunda belli bir meblağ üzeri alışveriş yapıldığında daha ucuza gelen kitaplar vardır. 50 liralık alışveriş yaparak 30 liralık kitabı 10 liraya alabilirsiniz. yine d&r ve idefix gibi sitelerde "bu kitapların hepsi 10 lira"* gibi kampanyalara göz atmalısınız. genelde popüler, edebi değeri sıfır kitaplarda uyguluyorlar bu kampanyaları ancak araya güzel kitaplar karışıyor, sayfalar arasında dikkatle ve sabırla gezinmeniz gerek. bu şekilde 50 liralık kitabı 10 liraya almışlığım vardır...

2-ikinci el kitap satın almak:

ikinci el kitap satın almaya bayılan biri olarak yaşadığım şehirdeki sahaf azlığı nedeniyle bu zevkimden uzak kalıyordum ki günün birinde gittigidiyor'da satış yapan sahaflara rastladım. istediğiniz türe göre arama yaparak binlerce çeşit kitap arasından harikulade olanları bulup satın alabilirsiniz. yine aynı şekilde http://nadirkitap.com'dan da uygun fiyatlı kitaplara ulaşabilirsiniz ancak gittigidiyor'daki sahaflar nadirkitap'a göre çok daha uygundur bana göre. bu şekilde 30 liralık kitabı 3 liraya getirmişliğim vardır...

3-sahafların kendi sitelerinden alışveriş yapmak:

bilinmedik sitelerden alışveriş yapmak kimi arkadaşların korkulu rüyasıdır. ancak minik bir cesaretle bu ön yargınızı kırarsanız sıfır ve ikinci el diye geçen ancak sıfıra yakın kitapları çok çok uygun fiyatlara satın alabilirsiniz.
http://insancilkitap.com fazlaca güldürmüştür yüzümü bu noktada. oturun bir akşam sitede tarayabildiğiniz kadar kitap tarayın, kitaplarla zaman geçirmekten güzel şey mi var a dostlar?

4- http://ucuzkitapal.com'dan kitap almak

bu bebek siteye ayrı bir başlık açılmalı arkadaşlar. nasıl yapacağınızı bilirseniz buradan da pek güzel kitapları 2 liraya, 1 liraya satın alabilirsiniz. durun sakin olun yanlış okumadınız evet 1 lira. ucuz kitap arayışımda bir serap gibi karşıma çıkan bu siteden zaman zaman alışveriş yaparım. her zaman iyi kitaplar olmaz o nedenle takip etmelisiniz. siteye ilk girdiğinizde garip yayınevleri tarafından basılmış bilinen kitaplarla kendinizden geçmeyiniz. bilindik yayınevlerinin kitaplarına yöneliniz ve 10 liralık kitabı 1 liraya satın alınız. her zaman bilinen yazarların iyi kitaplarını bulamazsınız. ancak yayınevine güvenerek kitapları, yazarlarını araştırarak harika keşifler yapabilirsiniz. varlık yayınlarının ödüllü şairlerinin kitaplarını 1 liraya almışlığım vardır bu şekilde...

dediğim gibi fazla bir numarası yok bu işin, kullandığım yöntemler bunlar. her zaman kargoyu bedavaya getirmenin bir yolunu bulabilirsiniz. mesela kitapyurdunda 10 liralık alışverişlerinizde kargo 1 lira, 30 lira üzeri de ücretsiz. aynı kitabı gidip d&r'dan alarak 5 lira kargo parası ödemek yerine kitapyurdunu tercih edebilirsiniz.

acbüzzeneb

neseb kemiği olarak geçer bu kemik. kuyruk sokumunun ucunda bulunur. hatta ifade edilen şudur;

bu kemiğe aynı nesepten gelen kişiler kanından damlattığında emer, nesebinden olmayanlardan birisi damlattığında ise kan kemikten akıp gider. bu sebepledir ki acbüzzeneb için neseb kemiği denmiştir.

yerli otomobil

aslında yapılması çok zor değil, hele elektrikli olanın. her sene kocaeli pistinde tübitak elektrikli araç yarışları düzenler. tamamı üniversite öğrencileri tarafında yapılmıi 50-55 farklı elektrikli araç bu yarışlara katılır. kaldı ki yarışa katılım için aracın 6 temel parçasının 2si, dışardan satın alım değil öğrenciler tarafından tübitak'ın verdiği düşük bir destekle yapılmış olmak zorundadır. yani motoru v.s dışardan alarak araç yapmak çok zor değil, hali hazırda her sene 55 tane filan farklı farklı yapılıyor. hem de öğrenci imkanları ile. yani sadece bunun arkasına porfosyonel bir yatırım desteği ve seri üretim tesisi verilse o iş çoktan tamam. ancak şöyle bir mevzu var.

başında ford ve crysler'in mühendislerinin olduğu ulusararası otomobil standartları diye bir komisyon var. alt birimlerinde mekanik standartlar, elektrik aksam standartları v.s diye ayrılıyor. şimdi bu komisyon ticari olarak piyasaya sürülecek, seri üretimi yapılacak tüm araçlar için bir sürü testler yapıp güvenlik, emisyon v.s gibi alanlarda sınıflandırarak olur veriyor. hani araç reklamlarında da çıkıyor ya bilmem ne güvenlik testinden 5 yıldızla geçti filan. o mevzu işte... o yıldızları bu adamlar veriyor. tabi bu abiler testten geçemeyen araçlara da olur vermiyorlar, ceza kesiyor. düşünün ki bu komisyon koskoca wolkswagen'i bile emisyon testinde hile yaptığı gerekçesiyle cezalandırdı, iflasın eşiğine getirdi. şimdi;

bu komisyonun denetimi dışında bir araçtan bahsediliyorsa yanıma öğrenci düzeyinde de olsa, sft bilen, aerodinamik tasarımdan, dişli güç aktarımdan az çok anlayan bir makina mühendisi ve karbon gövde şekillendirmeyi bilen bir malzemeci ile birlikte bu arabayı motor sürücüsünden, telemetrisine, bms'ine kadar vs ben de size yaparım... öğrenciyken yaptım da. bunu bir marifet diye söylemiyorum. öyle çok matah bir şey de değil bu dediğim gibi her sene türkiyede 50-55 tane farklı model yapılıyor zaten. bunu sanayide ki mehmet amcada yapar, tekniker hüseyin usta da... ama hiçbirimiz 10.000 km, 20.000 km garantisi veremeyiz ya da direksiyon hidroliğinde ki bir sıkıntıdan dolayı uçuruma yuvarlanmayacağınızı garanti edemeyiz, yağmurda batarya ünitenizin patlamayacağını garanti edemeyiz... çünkü bunları test edebilecek ne test ekipmanına, ne de bilgiye sahibiz. biz sadece size yürüyen, çalışan bira araç verebiliriz.

yani tekerlekleri dönen, yolda giden bir araç üretmek yerli araç üretmek anlamına gelmiyor. bir araba üretebilmek demek uluslararası otomotiv standartlarını yakalayabilmiş hem sürücü, hem çalışma güvenliği açısından güvenilir, testleri geçebilmiş bir araç üretmektir.


1- şimdi başında daha bu test mest olayları yokken 100 yıl önce araba üretmeye başlamış ford, mercedes gibi firmaların bulunduğu komisyon öncelikle kendisine rakip ister mi?
2-hiçbir şey olmasa da bu komisyonun arkasında bulunan devletin desteğin siyasi baskısıyla en başta taraflı bir tutum takınarak senin piyasaya girmeni engelleyebilir
3- diyelim ki "yemişim komisyonunu, ben size test ettirmeyeceğim. zaten dışarı da satmıyorum arkadaş türkiye sınırları içinde kendi vatandaşıma satacağım sizi ne ilgilendirir" dedin.

şimdi elinizi vicdanınıza koyarak cevaplandırın; sürekli denetlediklerini söyledikleri damacana suları dahi güvenerek alamadığın, bırakın sıfırdan üretilmiş aracı test etmeyi, hazır üretilmişin muaynesini bile alman şirketlerine yaptırdığın bir ülkede içine çoluğunuzu çocuğunuzu, ana-babanızı bindireceğiniz bir aracı devlet "biz denetliyoruz, test ediyoruz" dediklerinde güvenerek alabilir misin?

aa siz isminde geçiyor diye siz tüv-türk'ü yerli mi sanıyordunuz yoksa?
(bkz: tüv-rheinland)

kurtuluş savaşı'nda dindarların hiç rol oynamaması

dindarlar savaşta rol oynamaz, girer ve savaşır. kemalistler olsun, solcular olsun bu memlekette hiçbir şeyin gerçek anlamda savaşını vermedikleri halde, kestikleri roller sayesinde sürekli savaşıyorlarmış gibi gösterebildiler kendilerini. bırakın vatan millet adına savaşmayı, bu asalak tayfa yedikleri ekmek için bile sahici bir savaş vermiş değiller.