kafa sözlük'ün yazarlarını kandırarak bağış topladığı vakıf

Hahha,
yardımlar, bağışlar adı altında şahane duyarlı bir mecra. Milleti de buna alet ediyorlar.

Koruncuk Vakfı kurucuları arasında, “Boğaziçi Lions Kulübü Derneği”, “Karaköy Lions Kulübü Derneği”, “Levent Soroptomist Kulübü Derneği” dikkat çekiyor. Dünya Kiliseler Birliğinin kimsesiz çocuklara sahip çıkmasına kafa sözlükün katkıda bulunması mı? Onca ağıza bal çalmayla birlikte inşallah yazarlar Enişte beni niye öptü? Diye soruyorlardır. Daha bu ne? Daha çok çıkar.
Hahhha
Hahaha
Neye hizmet ediyorsunuz?
Tehlikenin farkında mısınız?
Hahha

Bunların özelliği bu. Tıpkı dünyasözlük içerisinde konumlanıp yapmaya çalıştıkları modelin büyük büyük versiyonu.

Neyse neyse çocuklarımıza sahip çıkalım. Bi yoldaş bile kazandırsak kardır.

Zaten olay kız çocuklarında bitiyor. Reziller.

online yazarlar listesi

Benim online listesinin son halinden anladığım şu: son 1 saat içinde sözlükte aktif olan yazarları gösteriyor. Mahlasların yanında saat bulunanlar ise çıkış yapmış olanlar yani çevrimdışı.

Misal içeride kimler var deyu tıkladınız 63 kişi görünüyor bu 63, son 1 saattir sözlüğe uğrayan insan evladı sayısı. Mahlası yanında saat bulunmayan 15 kişi ise an itibarıyla online olanları gösteriyor.

sözlük yazarlarının karalama defteri

hakiki dindarlık

dinin ibadet ü teammülleriyle erken fakat dindarlıkla geç tanıştığımı düşünüyorum. bunca yaş doldurdum aslında hep dindar ve profan yaşam arasında gidip geldiğimi hissederim. elhamdülillah hiçbir zaman küfre bulaşmadığımı düşünüyorum fakat yaşamımın dış ve iç kısmında hep bu şekil ikilemler oluştu ve malesef hala oluşmakta.

dış yaşama bakalım. 12 veya 13 yaşımda düzenli namaz kılmaya ve camiye gitmeye başladım. hakiki olarak dine yönelişimi bu dönemlere rastladığını, önceleri sadece bir taklit gibi sayılabileceğini düşünüyorum. gerçi hala bir taklit galiba ama bilinçlenme dersek daha uygun olacaktır. neyse sonra 14 veya 15 yaşımdan beri bu ikilemleri yaşamaya başladım. dış yaşamda bunun tezahürü giyime, konuşma tarzına, cümle seçimlerine, kelime seçimlerine, davranış değişikliklerine yol açtı. tabi o zamanlar genç bir liseli işte kare desenli gömlekler, yakasını boğazına kadar kapama, nebileyim terminoloji benimseme falan gibi değişiklikler oldu. ama buna rağmen profan unsurlar da vardı yaşamımda zira arkadaş çevrem pek dindar sayılmazdı. mesela hafta sonları gittiğimiz kafeler malesef içkili yerlerdi ve onlar da hafiften alkollü içeceklere meyletmeye başlamışlardı. burada bir kriz yaşamıştım. zira beş vakit namaz kılıyor, dindar olmaya çalışıyorum fakat bir yandan da yanımdaki masalarda içki içiliyor, arkadaşlarım zımni olarak içki sohbeti ediyorlar, dindar olan beni rasyonel sorularla sigaya çekiyorlar. bu durum yaşamımda yaşadığım ilk krizlerden biriydi. bir yol ayrımı meydana geliyor ve ben bu yol ayrımında bir pozisyon almak durumundaydım.

oturup düşündüm. sordukları rasyonel sorulara cevaplarım yoktu; ne bu soruları yöneltebileceğim güvendiğim bir kişi yok, bu soruların nasıl araştırılacağını dahi bilmiyorum. retorikle dahi nasıl savruşturulacağını bile bilmiyorum. bu sorular canımı sıkıyordu doğrusunu söylemek gerekirse zira ben ibadet etmekten, kulluk etmekten, etmeye çalışmaktan ziyadesiyle memnundum. şimdi burada biri bana "kendini teselli ediyormuşsun sinek valesi; ilkel bir güdü sadece" diyebilir ama bunu kabul edemyeceğim zira ben iman ediyordum buna. garip bir şeydi. anlatılması zor bir de konunun dağılmaması için çok da genişletmek istemiyorum. bildiğim şey kendimi teselli etme bile olsa bu tanrının, nübüvvetin varlığını nakz etmesi gerekmediğidir. tabiki bir teselli, bir hoş hissetme olacak; insan zaten hoş ve ulvi şeyler hissettiği yere yönelir. neyse burayı fazla eşelemeyelim, bir ara geniş bir vakit olduğunda eşeleriz muhakkak.

ha nerede kalmıştım, ben bu rasyonel düzlemdeki sorulara hitabi bir cevap bile veremiyordum. soracağım, güvendiğim bir ağabey, bir mürşid falan her ne derseniz hiç yoktu. kuşkuya kapılmış mıydım e tabi kapılmıştım. biri kalkıp "annen aslında seni doğuran kişi değil" dese "dur lan ne oluyor dersin" öncelikle. ama tüm bunlara rağmen dinden hiç uzaklaşmak istemedim. duygusal bir kuşku duyuyor, bu kuşkunun kaynağının rasyonel olmadığını biliyor (o zaman şüphe oluyor), dinden ayrılmak istemiyor ama arkadaşlarımın da dindar olmamasına üzülüyordum ve bunları halletmeye yönelik hiçbir metodum yoktu.

bütün bunların sonucunda arkadaşlarımla bir vesileyle yavaş yavaş ilişkilerimi kestim. bunların temelde iki motivasyonu vardı: 1. rasyonel düzlemdeki sorulara cevap verememem (aslında buraya pseudo-rasyonel dememiz daha uygun olur. allah aşkına 14-15 yaşında bir genç ne denli derinlikte bir rasyonel-felsefi soru sorabilir? adının anlamını bilmeyen koskoca güruhlar var ne felsefi sorusu) 2. içkili mekanlarda, yanımdaki masalarda içki içilen, haram işlenen mekanlarda bulunmayı dindar olmaya çalışan bir müslüman addeden kendime yakıştıramıyordum.

bu krizi çözmedim aslında, çözmediğim gayet açık. sadece üstünü örttüm. ve hep ileride bir canavar gibi geri dönmesinden de korkarım açıkça söylemek gerekirse. kimin imanlı öleceği belli değil. allah herkesin imanını korusun.

şimdi burada bir kırılmaya dikkat çekmek istiyorum. diğer kişileri veya sizi bilmem ama anladığım, bildiğim, gözlemlediğim kadarıyla çoğu kişinin - hadi iftira gibi olmasın sadece kendime diyeyim - bir günahı var gibi. mesela onu çevreleyen, sarmalayan, kurtulamadığı, bir zaman sonra ibtila olan bir günah var. özellikle bu çağda bu çeşit günah çok var. bir de bir ara yerler var, günahlığı küçük mü büyük mü belli olmayan. aslında küçük gibi görünen ama gönlü rahat bırakmayan. sonucunu bilemediğin diyelim buna.

on beş yaşımdan itibaren dindarlığımda bir düşüş yaşadım. namazlarımı düzenli kılamıyor, eskisi gibi camiye düzenli gidemiyordum. bunun kaynağı neydi diye çok merak ederim. uzun bir dönem şu şekilde korkarak vehmettim; "cenab-ı hakk beni rasyonel düzlemle imtihan etti. bana arkadaşlarım vasıtasıyla rasyonel sorular sordu. bu sorulara ben cevap aramak, sağıma soluma sormak, kitapları karıştırmak yerine bunlardan kaçtım. bu rasyonel soruların muhtemel cevapların negatif olarak düşündüm ve cenab-ı hakk'a güvenmedim. eğer bunları aramaya koyulursam yoldan çıkarım diye düşündüm." bu kaçış cenab-ı hakk'a bir çeşit güven eksikliği mi? düğümlerden biri bu. nazar-ı sahihe tamamen inansaydım böyle düşünürdüm ki itiraf etmeli bir dönem böyle düşündüm. bu dönem düşündüğümde cenab-ı hakk'ın bana ahirette bu durumda şunu sorabileceğini tahayyül ettim: "kulum ben seni nazar-ı sahihle imtihan ettim. beni kitaplarda ara dedim. beni bulmak için cehd ü gayret göster dedim, sen ise benim karşıma hayatını sefahet ile geçirmiş bir şekilde gelmişsin". bu şekilde bir sorudan çok korktum ve hala korkmaktayım.

burada önemli bir husus var zikretmediğim. cenab-ı hakkı arayacağız fakat arama zemini neresidir? bu soru insanı çıldırtabilecek bir sorudur. bir dönem şöyle düşündüm; "keşke bunları derin derin araştırsaydım, nazarımı sahihlik derecesine yükseltseydim de dindarlığımda bir sorun olmasaydı. her namazımı pür dikkat kılıp haramlardan yüz çevirirdim o zaman". ama burada tamamen bir sorun var gibi gözüküyor. kant, hegel (adamın koskocaman sistemi var) işte ne bileyim bir dünya hak yolda olmayan filozof benden daha fazla cehd ü gayret göstermişler ama nazar-ı sahihe ulaşamamışlar. ben nasıl ulaşabilirim ki bu nazar-ı sahihe. düşüncenin kurulumu yanlış oldu bir dakika; "neden rasyonel düşünceyi temel almış ve bu hususta ciddi cehd ü gayretler göstermiş insanlar hak yolu bulamadılar?" soruyu böyle kurarsak daha isabetli olacak gibi duruyor. bunun çözümü galiba yalçın koç'ta ama ekmek parası izin vermiyor ki derinleşmeme bu hususta. inşallah cenab-ı hak nasip eder.

bir dönem sonra şunu düşünmeye başladım "her ne kadar matüridi olduğum için prensipte nazar-ı sahihi kabul etsem de (bu arada bu nazar-ı sahih terimin anlamadıysanız söyleyeyim, bak keşke yukarıda söyleseydim, nazar-ı sahih doğru düşünmek demek, benim anladığım en azından bu; doğru teori) bütün mesele böyle gitmiyor gibi görünüyor. bir çiftçinin, benim gibi bir düşkünün de bir derinleşme vesilesi olmalı" dedim. bu derinleşme vasıtasiyle tabi tahkike ulaşılacak. bu yol da ahlaki yetkinlik kazanmaktan gidiyor diye düşünmeye başladım. aslında bu düşüncelerim hala yeni; yalçın koç'u okumaya başlamadan evvel ilk nüvelerini vermeye başlamıştı. ama bu durumda şu sorun ortaya çıkıyor; ahlaki yetkinliğe ulaşmaya çalışanlardan da doğru yolda olmayanlar var, işte ne bileyim budistler, hinduistler ve bir dünya akım, din. adamlar aylarca yemek yemiyor bir çeşit riyazet yapıyor. bu durumda şu soru ortaya çıkıyor "yapılan riyazetlerin necata erdirecek riyazetler olduğunu nereden biliyoruz". bu soruyu aslında rasyonaliteye ihtiyacımız olduğunu göstermek için sordum yoksa benim için efendimiz hazretlerinin kıldığı namaz, tuttuğu oruç, yaptığı ibadet yetkinleşmek için yegane doğru riyazettir. sen peygamber gibi yapmadıkça istersen bir ömür yemek yeme faydası olmaz ama bu soruyu sormamın nedeni riyazette de bir rasyonalitenin gerekliliği üzerine oldu.

burada tabi diğer her şeyden farklı bir şey de var; günah. haramlardan sakınmamak ve ibadetleri ihlas ile, takva ile yapmamak insanları bu girdaplara sürüklüyor gibi görünebiliyor bazen. günah işlediğimde dindarlığımın azaldığını, namazı rahatlıkla kılamadığımı sezerim. bir çeşit suçluluk duygusuyla namaz. suçluluk duygusunu malesef pek seviyor değilim.

umarım imanımı kaybetmem. gerçekten kaybetmek istemiyorum. her ne kadar gerektiği gibi ibadet edemesem de ibadet etmeyi seviyorum. allah'a güven meselesini merak etmişimdir. cenab-ı hakk doğru yolda olanları doğru yoldan ayırmasın, yanlış yolda olanları ise doğru yola çeksin.

bu yazıları yazmam ne kadar doğru diye düşünüyorum bazen. bazen aşırı özele girebiliyor bazen ise derli toplu olmayan düşüncelerimi doğru dürüst ifade edemiyorum. bir de şöyle kötü bir huyum var bu saydıklarımı yapmadan rahat olamıyorum. yani bir meseleyi teorik bazda, işte ne bileyim alengirli kavramlarla tartışamıyorum. yok abi olmuyor yapım değil galiba. illa meseleye bir anımı anlatarak, o anım üzerine düşünce geliştirerek, anılar üzerinde bağlantı kurarak yapmaya çalışacağım. aksi takdirde mesela resmi yazılar yazıyorum bazen yok abi olmuyor, geriliyorum yazarken, çıplak bir haldeymişim de insanlar bana bakıyormuş gibi hissediyorum. bundan farklı olarak resmi yazmaya çalışırken de kompleks yapıyor hiçbir şey anlatamıyorum. daracık bir takım elbisenin içinde sıkışıp kalmış gibi hissediyorum. neyse bir gün açılır belki ama işin hülasası somut bir şeyle daha rahat düşünüyorum diyebilirim.

ben küçükken arkeolog olmak isterdim bu sebeple eşelemeyi oradan seviyorum diyebilirim. aklımdaki dağınık düşünceleri yazmayı, eşelemeyi seviyorum. bazen yazarken benim bile şaştığım ama doğruluğunu tespit edemediğim bağlantılar ortaya çıkıyor.

bu arada bu konular çok kabız konular. benim de pek doğru ifade ettiğim sölyenemez. kendinizden hafif nefret ederseniz, çalışma azminiz varsa bir de düzenli çalışan biriyseniz inanıyorum ki çok ilerlersiniz bu hususlarda. aslında her hususta bölye ilerleniyor galiba. bu arada bu son cümlelerimle bu konularda ilerlediğimi ima etmiyorum yanlış anlaşılmasın.

kötü başlayan ama anlamlı biten bir gece oldu. eski bir krizimle yüzleşmiş oldum. güzel bir koku var etrafta. gariptir kendimi rahat da hissediyorum; sınavlar öncesi cenab-ı hakkın bir lutfu olsa gerek. garip bir rahatlık çöktü üzerime, yoksa yarın yolculuk vakti mi?

kafa sözlük'ün yazarlarını kandırarak bağış topladığı vakıf

her tür katakulle var yoldaş'ta helal. kafa sözlük'ün ilk açıldığı günlerde yardım topladığı Türkiye Korunmaya Muhtaç Çocuklar adlı vakıf.

kimsesiz çocuklara yardım adı altında misyonerlere yardım etmiş yoldaş benjamin frekenstein. adamın nicki bile zaten yarı komünist yarı faşist , kapitalist ne idüğü belirsiz bir nick. başka ne beklersin ki bu adamdan.

lan sözlük çalan adam kimsesiz çocuklardan mı çalmayacak? böyle insanlar yardım ayağına acitasyon yapmaya kalkarsa durup bir 35 saat düşüneceksin. buyrun vakıf hakkındaki iddalar.

[link=http://www.milligazete.com.tr/makale/1669322/adnan-oksuz/baskanlarin-bu-iddialardan-haberi-var-mi]

green book

2018 yapımı Peter Farrelly filmi. insana ilham olabilecek filmlerden biri. yer yer hüzünlendirse de "mutlu eden filmler" kategorisinde yer almalı bence. izlenmeli.

"Bazen bana bir evi hatırlatıyorsun. Üzerinde güzel ışıkları olup içinde herkesin mutlu olduğu bir evi..."

insan neden yalan söyler

Hakikat ağırdır, ciddidir, zihnen kavranır kalben içselleştirilir.
Yalan hızlıdır, tüy kadar hafiftir, lakayttır, yüzeysel ve günü kurtarıcıdır. Herkes yalandan nefret eder yalancıktan. velhasıl serencamından korkan herkes yalanı melce olarak görür.

[alıntı] “Felsefenin en önemli bölümü kuralların uygulanmasını anlatan bölümdür. Mesela: Hiç yalan söylememeli. Felsefenin ikinci bölümü bunun ispatını içerir: Niçin yalan söylememeli? Üçüncü bölüm ise, bu kanıtlama biçiminin kurallarını ve yöntemlerini anlatır. Üçüncü ikinci için, ikinci de birinci içindir. Fakat önemli olan birinci bölümdür., orada durmak gerekir: yalan söylememek lazım! Genellikle bu düzeni tersine çevirir ve yalnızca üçüncüye önem veririz, sorun burada. Bütün çabamız, bütün incelemelerimiz üçüncüsü içindir. Birinciyi, yani uygulama bölümünü unuturuz. Böylece, gerekince yalan söylemekten çekinmeyiz, ama niçin yalan söylemememiz gerektiğini her zaman ispata hazırızdır.” EPİKTOTES[/alıntı]

pierre gasly

red bull racing'in ikinci takımları toro rosso'dan çağırıp çabucak harcadıkları pilot. formula 1 drive to survive belgeselinde Christian Horner'ın da itiraf ettiği üzere, gasly tutunamayınca albon'u çağırıp iki pilotu da denemek istemişler ve böylece gelecek sezon için daha rahat karar verebileceklermişmiş. tabii bu arada arabanın tümüyle max verstappen'in sürüş tarzına göre yapıldığı ve organizasyondaki sürüşü en zor arabalardan biri olması ayrıntısı sadece küçük bir ayrıntı.

sonuç olarak red bull'un ikinci koltuğuna sergio perez oturmuş oldu. albon yedek pilot ve dtm'de yarışacakmış. pierre gasly ise eski adıyla toro rosso yeni adıyla alpha tauri'de devam. bu haliyle gasly'nin eğer öyle bir düşünce hala varsa gelecekte red bull'a daha yakın olması muhtemel.

formula 1 drive to survive

her sezon o sezonun hikayesi üzerinden takımları, takım sorumlularını, sürücüleri, efsaneleri anlatan netflix yapımı formula 1 belgeseli. çaylak bir fan olarak istanbul'da yollarda geçirdiğim sürede çabucak bitirdim. zaten mini belgesellerin hastasıyız, bir de dönem olarak ilgili olduğum bi konuda olunca acayip sardı. yılların formula 1 izleyicilerini daha çok sarar, zira bu belgeselle ilk defa garajlar bu kadar açık bir şekilde izleyiciye sunulmuş gördüğüm kadarıyla.

ilk iki sezon 2018 ve 2019 formula 1 sezonlarını konu edindi, çıkması beklenen 3. sezonda 2020 yarışları ve tabii ki ıslak zeminiyle istanbul grand prix'si de yer alacak. şimdiye kadar izlediğim kısmıyla pierre gasly'ye kanım kaynadı. terfi ettirildiği redbull'dan kovulması ve toro rosso'ya* geri dönüp iyi bir performans ortaya koyması hikayesi çok iyiydi. hem serseri hem efendi bi profili var sanki. verstappen gibi sırf itlik peşinde değil. zaten düşüp kalkmalı, hata yapmalı, geriden gelmeli hikayelerin de hastasıyız.