abdullah yeğin

mutevazılık konusunda şŸimdiye kadar tanıdığŸın en mütevazı en içten alimlerden birisidir. öyle el etek öptürmeyi sevmez 80'li yaşŸına rağŸmen sizinle tokalaşŸır, hala dinçtir, küçük mütevazı bir odada yaşŸar, kendisi ile umre'de karşŸılaşŸtım hemen yanına gittim biraz hasbihal ettik bana bir mektup verdi verdiğŸi mektupta bir papaz'ın nasıl islamla müşŸerref olduğŸuna dair internet yazışŸmaları vardı. sonra oturdum ve onun kenardan yavaşŸ yavaşŸ tavaf yapışŸını izledim ve rabbime dua ettim sonra da sevindim kendi kendi nefsime şŸunları söyledim; "cennetlik mi görmek istiyorsun o zaman abdullah yeğŸin abiye bak".

devamını gör...
bir radyosu yok, tv'si yok, gazetesi yok, dergisi yok, ondan pek bilinmez, güçlünün yanında yer almak isteyenler, cemaat kurnazları, torpil tacirleri bulunmaz onun yanında

--- alıntı ---
Abdullah Yeğin: Gaye bir ise hepimiz biriz

Bediüzzaman Hazretlerinin vefat ettiği 23 Mart 1960 tarihinden bugüne baktığımızda, Türkiye’de ve dünyada hizmetlerimiz nereye gelmiştir. Kısaca değerlendirir misiniz?

Ben 1951’de Emirdağ’da Üstadın yanında ve hizmetindeydim. 1940 senesinde de Üstadı Kastamonu’da ziyaret ettim. O zaman ortaokulda talebeydim. O zamandan beri bu işin içindeyim. Elbette ki hizmet çok ilerledi. O zamanla bu zamanı mukayese edecek olursak, o dönem bir vilayette bir-iki Nur Talebesi ya var, ya yoktu. Fakat şimdi elhamdülillah nereye gidersek gidelim—başta Türkiye’nin her yerinde—Risale-i Nur dersaneleri açıldı, Risale-i Nurlar okunmaya başlandı. Siyasîler de bu işi ele almak istediler. Fakat neticede Risale-i Nur’daki delilli-bürhanlı hakikatler, hiç siyasete ihtiyaç kalmadan kendi kendine intişar ediyor ve etti elhamdülillah.

Şimdi o zamanı düşünecek olursak çok ilerleme var. Dünyanın her tarafında—ben Amerika’ya da gittim, Almanya’ya da gidiyorum, Kazakistan vs. Rusya’ya da gittim—elhamdülillah Risale-i Nur’un dersaneleri faaliyette ve bir ilerleme mevcut. Şimdi bu işe kendini tamamen veren bir çok talebe, Risâle-i Nur’a kendini adamış yüzlerce vakıf talebe var. Öğretmen gibi dersanede çalışanlar da var. Her bakımdan Risale-i Nur—hatta biliyorsunuz o sempozyumdan sonra gazetelerin neşriyatı, vs. gösteriyor ki—bu millete en büyük hizmeti yapıyor; komünizmden, anarşiden, imansızlıktan, dinsizlikten memleketin halâsını, kurtuluşunu temine vesile olmuştur ve oluyor elhamdüllilah.

Şimdi aleyhimize çalışanlar yok gibi görünüyor. Tabiî gizli din düşmanları durmazlar, çalışırlar, onlar başka... Fakat şimdi açıkça görülmüyor, çünkü Risale-i Nur’un hakkaniyeti sayesinde onlar susturuluyor. Her tarafta Risale-i Nur galip geliyor.

Almanya’da bile ben kaç kişiye Risâle-i Nur verdim; papazına, profesörüne, öğretmenine, çeşitli münevver kısımlarına verdik. Hiçbirinin itirazını görmedim. “Biz buna karşı bir şey diyemeyiz” diyorlar. Çünkü aklî, mantıkî, ilmî... Sonra Risâle-i Nur “Dünyada şu gayemiz var” diye bir hedef göstermiyor. Diyor ki: “Bizim esas vazifemiz imana hizmettir.” “Allah’ın işine karışmayacak şekilde, Cenab-ı Hakkın emirlerine teslim olarak bizim vazifemiz imana hizmet etmek” diyor. Ve her tarafta elhamdüllah asayişe hizmet eder tarzda müsbet hareketi Nur Talebeleri esas yapmışlar. Kimseye bir zarar vermemeyi, kimseden birşey istemeden sırf lillah için Risale-i Nur’a hizmet etmeyi gaye edinmişler. Çünkü bir insan dinî bir hizmeti Allah rızası için yaparsa o hakikî halis ibadettir. Eğer dünyevî bir maksat, herhangi bir makam, menfaat ve şan-şöhret için yaparsa o dünyevîdir. O adamın ihlâsı bozuktur ve zaten o tesir etmez de. Vesveseden hâlî değildir. Risale-i Nur bize daima hiçbir karşılık beklemeden ihlâsla Risale-i Nur’u tanıtmayı, Risale-i Nur’a hizmet etmeyi öğretiyor.

O zamandan bu zamana çok ilerleme var elhamdülillah. Şimdi dünyada dine karşı bir hareket yoksa ben bunu başta Risale-i Nur’a veriyorum. Evet her cemaat çalışıyor; Risale-i Nur’u program yapan da var, kendilerine göre başka yol tutanlar da var. Fakat hepsinin hizmeti nihayet aynı gayeye götürüyor. Milleti yavaş yavaş imana, Kur’ân’a, hakikatlere doğru götürüyor elhamdülillah.

Nur Talebeleri arasındaki gruplaşmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Birleşme olmayacak mı?

Üstadımız derdi ki mesleklerde ve meşreplerde ittihad mümkün olmadığı gibi caiz de değildir. Gaye bir ise hepsi bir demektir. Meselâ siz ne yapıyorsunuz: Risale-i Nur’dan anladığınızı tatbike çalışıyorsunuz. Risale-i Nur’u program yapmışsınız. Hocaefendi mektep açmış, dersane açmış, kolej açmış. Orada da mümkün mertebe kendi anlayışları, kabiliyetleri ve güçlerinin yettiği kadar Risale-i Nur’u, birşeyleri öğretmeye çalışıyorlar. Herkesin gayesi neticede imana hizmet olduğu için hepsinin gayesi birdir. Ben hepsi dinsizliğin karşısında bir yumruktur diyorum. Bunlar ayrı ayrı gibi görünüyorlar, ama işbölümü yapmış durumdalar. Meselâ ben Urfa’ya gidiyorum. Gittiğim zaman 1951’di, Urfa’da ancak iki yerde (yazın başka, kışın başka yerde oturuyorduk) ders okunuyordu. Şimdi ise sayısı belli değil. İstanbul, İzmir, Adana, Erzurum da öyle. Her tarafta böyle. Demek ki bu umumî bir ihtiyacın neticesi, gelişmesi oluyor elhamdülillah.

Risale-i Nur bütün aklımıza gelenleri cevaplandırıyor. Bu hizmette olanlar Risale-i Nur’u iyi okumalı. İhlas, Uhuvvet Risalelerini okumalı ve mü’minler arasında birliği beraberliği temine çalışmalı. Arayı açmaya değil, yaklaştırmaya çalışmalı. Mü’mine, Müslümana düşen en büyük vazife ehl-i imanın ittihadı, birliği, beraberliğidir. Bugün bir milyardan fazla Müslüman var. Ecnebîler aramıza girmişler, bizi birbirimizle uğraştırıyorlar, İslâmiyete zarar verecek faaliyetler ortaya koyuyorlar. Bunlara karşı ancak yekvücut, bir vücudun azası gibi olmakla galip gelinebilir. İmansız Cennete giden yok, imansız dünya saadeti de yoktur. Onun için en büyük ve esas mesele imanı kurtarmaktır.

Elhamdülillah Nur Talebeleri arasında şimdi eskiden daha ziyade birlik, beraberlik, yaklaşmak, samimiyet, birbirlerine gelmek-gitmek devam ediyor, daha da sıklaşacak. Nereye gidersek gidelim, hep birbirimize kardeş nazarıyla bakıyoruz. Sempozyumda da söyledim, 1940-41 senesinde Denizli hadisesinden dört-beş ay evvel Üstad şöyle demişti: “Ben gittiğim yerlerde sekiz sene kadar kalıyorum. Şimdi sekiz sene yaklaştı. Ben ya öleceğim, ya buradan gideceğim. Siz hakikî kardeşsiniz. Siz Risale-i Nur’u devamlı okuduğunuz ve yazdığınız için sizi kardeş kabul ediyorum. Birbirinizden ayrılmayacaksınız. Risale-i Nur’dan da ayrılmayacaksınız. Bir zaman gelecek, her tarafta Risale-i Nur’un talebeleri olacak. Belki bir daha görüşürüz, belki görüşemeyiz.” Böyle bir ihtimal de söyleyince çok müteessir olduk. O zaman “Merak etmeyin, tekrar görüşeceğiz” dedi. Üstad senelerce evvel “Siz kardeşsiniz, birbirinizden ayrılmayın, Risale-i Nur’dan ayrılmayın” diyor. Şimdi elhamdülillah görüyoruz ki birbirini tanımak, birbirine yaklaşmak ve müsbet hareket etmek artıyor.

Yaratılış itibariyle kimsenin kimseye benzemediğini görüyoruz. Düşüncelerde de farklılıklar var, hizmetlerde de var. Görüşler, anlayışlar birbirinden ayrı oluyor. Onun için benden darılan, mecbur ötekine gidiyor, ötekinden darılan ötekine gidiyor, böylece milletin arasına Risale-i Nur daha çok giriyor elhamdülillah. Yani bunlar hep hikmetli hadiseler.

ALTINCI MESELE’DEKİ

CEVAP ÇOK MÜHİM

Meyve Risalesi’nin 6. Meselesinde bahsedilen “Kastamonu’daki lise talebelerinden” birinin de siz olduğunu biliyoruz. “Muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar…” sualinize karşılık Üstadın verdiği cevap, geçenlerde Sabah Gazetesinden Emre Aköz’ün de çok dikkatini çekmişti. Din eğitimi meselesinin de gündemde olduğu bir vasatta Üstadın size verdiği cevap açısından değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?

Evet, ben sordum o suali. Daha evvel Üstadımızın bize verdiği ilk ders On Üçüncü Sözün İkinci Makamı. “Cazibedar bir fitne içerisinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir” tarzında bir ders var ya. “Kabir var, kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Oraya girmek için de üç tarzda üç yoldan başka yol yok...” Bu birinci dersimizdir. Altıncı Meseledeki dersi de bundan bir-iki sene sonra verdi. O dönem Hasan Ali Yücel Maarif Vekili idi. Her tarafta Köy Enstitüleri açarak köy öğretmenleri yetiştirme ve bunları tamamen inkılâpçı yetiştirip, milleti dinden arındırma teşebbüsüne geçtiler. Demokrat Parti geldi, elhamdülillah, onların hepsini kaldırdı. Altıncı Mesele’deki cevap çok makul ve mühim bir cevap. Hatta Üstad derdi ki; “Fizik, kimya, tarih, coğrafya vesâire dersleri eğer siz Allah’a inanarak okursanız, aynı Risale-i Nur gibi onlardan istifade edersiniz.” Çünkü hepsi aklımızı çalıştırıyor, tefekküre sevk ediyor. Kâinattaki nizamı-intizamı öğretiyor. Cenâb-ı Hakkın isimlerinin tecellilerini gösteriyor. Hepsi faydalı. Üstad en büyük düşmanımız cehalet demiyor mu zaten. Allah cümlemizi ehl-i iman dairesi içerisinde muhafaza buyursun.

Üstadla ilgili, hatırladığınızda sizi en çok etkileyen, hiç unutamadığınız bir hatıranızı bizimle paylaşır mısınız?

Herşeyi bırakıp, okulu vesâiresini hiçbir şeyi düşünmeden—Dil Tarih son sınıfa gelmiştim o zaman—Üstadımızın yanına gittiğimde, yanında kalmak istedik. Bize şöyle bir şey söyledi: “Benim yanımda herkes kalamaz. Şartlarım var. Benden duâ dahi istemeyeceksiniz, hiçbir karşılık istemeyeceksiniz. ‘Biz bu zata hizmet ediyoruz, duâsını alırız, ilminden istifade ederiz’ gibi bir niyetle duramazsınız. Ancak ‘Bu adam ihtiyardır, hastadır, gariptir, kimsesizdir, bakıma muhtaçtır’ diye Allah rızası için hizmet ederseniz kalabilirsiniz” demişti. Bunu unutamam hiç.

Yine bir ara ziyaretine gitmiştim. “Üstadım, Ankara’ya, Konya’ya, İstanbul’a, çok yerlere gidiyorsunuz. Urfa’ya da geleceğinizi vaad ettiniz. Urfalılar şimdi sizi bekliyorlar. Ne zaman geleceksiniz?” diye sordum. Dedi ki: “Risale-i Nur orada yok mu?” “Var” dedim. “Orada Risale-i Nur varsa benim gelmeme lüzum yok” dedi. Ama “Gelmeyeceğim” de demedi. Ben aklımdan diyordum ki, Üstad gelecek, ama söylemiyor. Çünkü on sene evvel bizi gönderirken “Ben de Urfa’ya geleceğim” dedi. Hatta “Sana başın sağolsun diyecekler” dedi. Hep böyle işaret etti o. Fakat bizde kafa yok, düşünemedik. Düşünsek bile ehemmiyet vermedik. Orada vefat edeceğine bile işaret etmişti. Cenab-ı Hak kusurumuzu affetsin.

Gazetemiz aracılığıyla okuyuculara vermek istediğiniz son bir mesaj var mı?

Ben diyorum ki, Risale-i Nur okuyanlara konuşmaya fazla lüzum yok. Risale-i Nur’da her istediklerini bulabilirler. Risale-i Nur’u iyi okunsunlar. Üstadımız “Ben derse muhtacım. Risale-i Nur’u kendim için yazdım, kendim için okuyorum” diyordu. Her nefis derse muhtaçtır. Başta nefsimizi ıslâh ile mükellefiz. Allah bizi kendine güvenenlerden etmesin. Allah’tan başka hiç kimseye güven yok. Üstadımız onun için bizi hakikatlere bağlamış, delillere bağlamış. Kendine bağlamamış, “İnsanların peşinde gidin” demiyor, “Benim peşimde gelin” demiyor. Son zamanında demişti: “Bana bağlanma, Risale-i Nur’a bağlan. Risale-i Nur yeter.”

M. İsmail TEZER

23.03.2005


Vakit Gazetesinde çıkan röportajı

Abdullah Yeğin: Ayrılıklar işbölümüne döndü

- Bediüzzaman ile nasıl tanıştınız?

- Bediüzzaman ile 1940 senesinde ortaokul talebesi iken Kastamonu’da görüştüm. Bir arkadaş ile ziyaret ettik. Bize o zaman, “Cazibedar bir fitne içinde bulunan, fakat daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhveredir” diye bir ders yaptı. İlk dersi o zaman aldım. Hutbe-i Şamiye’nin tercümesinde Emirdağ’da bulundum. Üstad’ın söylediklerini dört kişi yazdık. Üstad, bu eserinde İslâm âlemindeki sorunlardan bahsediyor. Müslümanlarda bir ümitsizlik hastalığının olduğunu belirterek, bunun aşılması gerektiğini vurguluyor. Bu eserdeki mesaj ve tesbitler şimdi yaşanan kargaşayı ortadan kaldıracaktır. Çünkü Üstad, herkesi tek olan Allah’ın etrafında toplanmaya çağıran bir âlim.

- Risale-i Nur’un dili çok ağır, sadeleştirilse daha iyi olmaz mı?

- Risale-i Nur’a kalem karıştırmak ve sadeleştirmeye kesinlikle Üstadımız taraftar değil. Kendisi sağ iken bile bu teklifle karşılaşmış, ancak ‘Ben Risale-i Nur’a kalem karıştıramam’ diye cevap vermiştir. Risale-i Nurlar’ın ilhamla geldiği için kalem karıştırıldığı zaman, aslı ve esası bozulur. Risale-i Nurlar’ın esasını korumakla görevliyiz.

“DİNSİZLERE KARIŞMAYAN DEVLET, DİNDARLARA DA KARIŞMAMALI...”

- Bediüzzaman, ilmen küfrün belini kırdığını söylüyor. Burada Müslümanlar küfre karşı somut olarak ne elde etti? Risale-i Nur, İslâm âlemine ne getirdi?

- İslâm âlemi Risale-i Nur’dan şunu öğrendi. “ Türkiye laik bir devlettir. Ama halkı dindardır. Halkı dine kıymet veriyor. Her tarafta Risale-i Nur medreseleri, İmam Hatip liseleri, İlahiyat fakülteleri açıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı her tarafta Kur’an kursları açtı. Türkiye gittikçe İslâmî bakımdan uyanıyor. Laikliği din düşmanı olarak algılayanlar değişmeli. Eskiden laikliği din düşmanlığı şeklinde anlatıyorlardı. Bazı devlet adamları İslâmiyete zarar vermek için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Fakat şimdi anlaşıldı ki; laiklik başkadır, din düşmanlığı başkadır. Laiklik devlet işlerine dinin karışmaması manasında anlaşılması gerek. Devlet nasıl ki dinsizlere karışmıyorsa, dindarların faaliyetine de karışmaması gerek.

- Risale-i Nur hizmeti hedefine ulaştı mı?

- Bediüzzaman, davasında mavaffak olmuştur. Risale-i Nur bütün dünyada tanınmış, bütün ilim adamları Risale-i Nur’u kabul etmiş, bu eserlerin faydalı olduğunu beyan etmişlerdir. Bu sempozyumlarda konuşuluyor. Üstadımızın Hutbe-i Şamiye’de istediği İslâm âleminin birlik ve beraberlik içinde olmasıdır. Bu da zamanla olacak. İnşallah bu ileride tahakkuk edecektir. İslâm ve Hıristiyan âlemi Tevhid anlayışı etrafında birleşecek. Üstadımız hiçbir zaman aklın kabul etmeyeceği bir şey söylememiştir.

-Nur cemaatleri çok parçalı görünüyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

- Zahirde parçalanmak gibi görünüyor. Ancak bu ayrılıklar adeta iş bölümüne döndü. Herkes kendi grubuyla risale okudu. Bu parçalanmalar bize zarar vermedi. Bizi siyasiler ve MİT böldüyse de, bizim programımız değişmedi. Her yerde söylüyorum. Beş parmağın hepsi bir değil. Bunlar dinsizliğin karşısında birleşir. Teferruatta bazı ayrılıklar varsa da, hepimizin hedefi aynıdır. Üstad, meslek ve meşreplerde birliğin olmayacağını ve bunun caiz olmadığını söylüyor. Gaye bir ise, hepsi birdir. Gayemiz İslâm’ın tanınması değil mi? İslâm’ın hak olduğunu söylemek değil mi? Mehmet Kutlular da, Mehmet Fırıncı da, hiç siyasete karışmayan kardeşlerimiz de aynı şeyleri söylüyor. Üstad bana siyasete karışmamamı söyledi. Ben karışmıyorum. Bu ayrılıkların bir önemi yok. Ayrılıklar Nurların halk arasında yayılmasını sağladı.

- Eski Said dönemi de Nurculuk içinde ele alınmalı mı?

- Eski Said, siyasete çok karışıyor. Bütün cemiyetlere ve partilere gidip orda İslâmiyeti anlatıyordu. Üstad, Yeni Said dönemide ise siyaset ile dine hizmet edilemeyeceğini ve siyasetin tarafgirlik fikrini doğurduğunu gördüğü için, manevi alanda hizmet etmeye başladı. Kendisi ‘Biz ehli dünyanın dünyalarına karışmıyoruz. Karışsak bile onlara yardımcı olmak için karışıyoruz’ diyor. Yeni Said döneminde kendini tamamen manevi sahaya verdi. Bazı dönemler siyate karıştığı olduysa da komünizme âlet olmasın diye hükümeti uyarmak amacıyla bunu yaptı. Bunun için Adnan Menderes’i destekledi. Menderes’e oy verin dedi. Menderes çok büyük hizmetler yapmışsa da, tam anlamıyla Üstad’ın dediği gibi hareket etmedi. Müslümanların en büyük gayesi olan şehadet mertebesi, Menderes’e nasip oldu. Menderes şehit oldu.

- Bediüzzaman’ın mezar yeri bilinmiyor? Bu konuyla ilgili neler söyleyeceksiniz?

- Bu önemli değil. Üstad’ımız kendine ve mezarına kıymet vermiyor. Üstad’ımız fikirlere ve Kur’an’dan aldığı hakikatlere değer veriyor. Binaenaleyh kendisi vefafından 4 sene evvel vasiyetinde mezarının gizli olacağını yazdı. Üstad’ın mezarı yıkıldığı zaman üzülmedik. Üstad’ımızın bir kerameti daha çıktı diye sevindik. Üstad’ın şahsına değil; fikirlerine, yazdığı eserlere ve ilkelerine bağlıyız. Birçok insan mezar ziyaretini bilmiyor. Urfa’da Üstad’ımızın mezarı başında nöbet beklerken, köylülerin mezarının toprağını cebine koyup götürdüğünü gördük. Üstad bundan hoşlanmaz. O kendisine hürmet edilmesini istemezdi. İnsanların Allah ve Resulü’ne hürmet etmesini istiyordu. Üstad’ın yanında hürmetkâr bir vaziyette durduğumuz zaman bize öfkeleniyordu. ‘Ben hürmet istemiyorum’ diyordu.

- Dinlerarası diyalog, misyonerlere hizmet mi ediyor?

- İnsanlar konuşa konuşa anlaşır. Biz Hıristiyanlığın hak din olduğunu biliyoruz. Hz. Musa ve İsa’nın peygamber olduğuna bütün Müslümanlar inanır. Bizim temelimiz, İbrahim’in yoludur. Bir tek Allah’ın yolundayız. Şimdi Avrupa’da birçok akademisyen ve papazlar tevhide inanmaya başladı. Bir nevi İslâm olmuşlardır. Papa’nın en yakınındakiler bile İslâmîyet’in hak din olduğunu ilan ediyor. Risale-i Nur’da geçen birlik ve beraberliği teşvik eden konuları siyasetçilerin okuması gerek. ‘Nurcular misyonerlere hizmet ediyor’ iddiası kesinlikle doğru değil. Maalesef dini açıdan Hıristiyan âlemi bilgi sahibi değil. Çok noksanları var. İslâmiyeti hiç bilmiyorlar. İslâmiyet’in onlara anlatmak gerek. Eskiden İslâmiyeti çok kötü biliyorlardı. Şimdi bu değişti. Avrupa’da binlerce camii yapıldı. Hollanda’da İslâm üniversitesi açıldı. Müslümanlara hürmet ediyorlar. Eskisi gibi Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında düşmanlık kalmadı. Bu düşmanlığı, siyasiler ve tarafgirlik yapanlar yapıyor. Hıristiyanların bütün istedikleri Kur’an da mevcuttur. Bizim Kur’an’ı okumamız ve anlamamız gerek. İsa peygamber de bir Müslümandı’

- Türkiye’nin AB’ye girmesi Müslümanların lehine olur mu?

- Eğer biz kuvvetli ve imanlı bir Müslüman olursak, AB’ye girmemizde bir zarar yok. Ancak dinimize sahip çıkmazsak Avrupa’ya İslâm ve Risale-i Nur’u tanıtmazsak, zararlı olabilir. Risale-i Nur bütün meseleleri çözecek.


--- alıntı ---

http://www.hidayetnuru.com/...
devamını gör...
bediüzzaman'a "muallimlerimiz Allah'tan bahsetmiyorlar. bize halıkımızı tanıttır."ricasında bulunur. bunun üzerine bediüzzaman uzun izahlarda bulunarak cevaplar verir. bu mevzu daha sonra "altıncı mesele" olarak yazılır.
devamını gör...
risale-i nur’un sadeleştirilmesi adı altında girişilen tahrifat teşebbüslerinin son olarak “sadeleştirilmiş lem’alar” şeklinde almış olduğu merhaleler üzerine, risale-i nur müellifi bediüzzaman said nursã® hazretlerinin talebeleri olarak aşağıdaki hususları umumã® efkâra duyurmayı vazife biliyoruz:

1.aziz üstadımız hayatta iken de risale-i nur’un dili üzerinde bazı tasarruflar yapılması istikametinde teklif ve teşebbüsler olmuş; fakat üstadımız risalelerin lisanıyla oynamaya ve onu değiştirmeye hiçbir surette izin vermemiş, bu tür teklif ve teşebbüsleri kat’㮠bir surette reddetmiştir. bu husus bütün nur talebeleri tarafından gayet iyi bilinen bir hakikattir. daha evvelki açıklamalarımızda bu hususla alâkalı olarak kâfi miktarda misal zikrettiğimizden, geçmiş beyanlarımızla iktifa ediyoruz. arzu edenler, bu hususta, 1990 yılında neşrettiğimiz uzun mektuba müracaat edebilirler.

2. bizzat üstad hazretlerinin dersinde ve hizmetinde bulunan, onun tarafından neşriyat hizmetleriyle vazifelendirilen ve kendisinin dâr-ı bekaya irtihalinden sonra da nur’un her türlü hizmetinin mes’uliyetini bizzat üstadın vasiyetiyle üstlenmiş bulunan talebeleri olarak bizler de, aramızda hiçbir ihtilâf olmaksızın, tam bir ittifak ve icmâ’ ile, üstadımızın bu husustaki hassasiyetine her ne pahasına olursa olsun riayet edilmesi gerektiğine inanıyor ve bu husustaki azmimizi ifade ediyoruz.

3.herhangi bir edip veya sanatkârın sıradan bir eseri üzerinde dahi sahibinin rızası hilâfına tasarrufta bulunmak en büyük bir saygısızlık telâkki edilirken, insanlık âlemine risale-i nur külliyatı gibi, ihtivâ ettiği hakikatler kadar fevkalâde üslã»buyla da mümtaz bir eseri armağan etmiş bulunan bediüzzaman hazretleri gibi bir müfessir, müceddid ve mütefekkirin eserleri üzerinde kalem oynatmak ne mânâya gelir, kıyas edilsin!

4.şimdiye kadar sadeleştirme adı altında yapılan teşebbüslerin nasıl netice verdiği meydandadır. bunun en son nümunesinde ise, sadece kelimeleri değiştirilmekle kalmamış, bir de üstadın cümlelerine, ifade ve üslã»buna da müdahale edilmiş ve bunun neticesinde, ortaya, ruhu çekilmiş bir ceset mesabesinde, donuk, cansız, zevksiz bir metin çıkmıştır. mehmed akif gibi büyük bir edip ve şaire “victor hugo’lar, shakespeare’ler onun ancak talebesi olabilir” dedirten bediüzzaman gibi bir zâtın metinleri üzerinde böyle fütursuzca kalem oynatan kimselerin bu densizliklerini hayret ve ibretle seyrediyor ve bu cür’eti nereden ve kimlerden aldıklarını merak ediyoruz.

5.bu çeşit teşebbüslere bahane teşkil eden “risale-i nur’ların anlaşılmadığı” iddiasını kabul etmek de mümkün değildir. eğer bu iddia doğru olsaydı, risale-i nur’lar, telifinden bu yana bir asra yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, hâlâ bu kadar çok satılmaya ve milyonlarca insan tarafından tekrar tekrar okunmaya devam etmezdi. halbuki bugün kimi yetkili, kimi de yetkisiz olarak en az bir düzine yayınevi risale-i nur’ları neşretmeye devam etmektedir. dünyada başka hiçbir eserin mazhar olmadığı böyle bir rağbete risale-i nur’u eriştiren şey, onun anlaşılmaz oluşu mudur?

6.risale-i nur’un diline en uzak zannedilen gençlik arasında ise, bu eserlere karşı iştiyak her geçen gün artmakta, yurdun dört bir tarafında orta öğrenim ve üniversite gençlerinden niceleri kendilerini nurların kucağına atmaktadırlar. onlar bir yandan risale-i nur’u daha iyi anlamak için onun harikulâde lisanına vâkıf olmaya çalışırken, bir yandan da risaleleri tercümelerinden tanıyan başka milletlere mensup insanlardan birçoğu, bu eserleri orijinal diliyle okumak için türkçe öğrenmektedir.

7.bugün konuşulan dil ile risale-i nur’un dili arasında bir mesafe olduğu muhakkaktır. ancak buna sebep risale-i nur’un dilinin ağırlığı olmadığı gibi, bunun çaresi de risale-i nur’u bugün konuşulan dilin seviyesine indirmek değildir. çünkü risale-i nur, bir asra yakın zamandan beri vicdan-ı umumã®nin bozulmasına yol açacak derecede tahribata uğrayan şeâir-i iì‡slâmiyeyi tamir etmek ve yeni yetişen nesillere unutturulan hakaik-ı iì‡lâhiyeyi ve mukaddes kelimeleri tekrar bu milletin hafızasına yerleştirmekle vazifelidir ve bu vazifesini de kendisine has lisanı ile yerine getirmekte, ilim ve irfan hayatımızdan dışlanmış bulunan mefhumları tekrar milletimize kazandırmaya çalışmaktadır. hangi suretle ve niyetle olursa olsun onun lisanıyla oynamanın, risale-i nur’u bu kudsã® vazifesinden alıkoymaya teşebbüs mânâsına geleceğini, her vicdan sahibi takdir edecektir.

8.bugün geldikleri yeri ve milletimizin gözünde eriştikleri mevkii risale-i nur’a borçlu olanlar, hazret-i bediüzzaman’ın hatırasına hürmet göstermek hususunda herkesten fazla hassasiyet sahibi olması icap eden kimselerdir. muazzez üstadımızın “ben bile kalem karıştıramıyorum” dediği metinlere müdahale etmek veya ettirmek, kadirşinas insanların velã®nimetlerine karşı şükran borcunu ödemek için ihtiyar edecekleri bir yol olmasa gerektir. böyle teşebbüslere tevessül eden, müsamaha gösteren, destek olan veya meyil duyan kimselerin, iç âlemlerinde derin bir muhasebeye girişerek üstadımızın şu beyanları karşısında kendi nefislerini yoklamaları, herkesten evvel kendi menfaatlerine olacaktır:
“bir şey daha kaldı, en tehlikesi odur ki: iì‡çinizde ve ahbabınızda, bu fakir kardeşinize karşı bir kıskançlık damarı bulunmak, en tehlikelidir. sizlerde mühim ehl-i ilim de var. ehl-i ilmin bir kısmında, bir enaniyet-i ilmiye bulunur. kendi mütevazi de olsa, o cihette enaniyetlidir. çabuk enaniyetini bırakmaz. kalbi, aklı ne kadar yapışsa da; nefsi, o ilmã® enaniyeti cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister, hattâ yazılan risalelere karşı muaraza ister. kalbi risaleleri sevdiği ve aklı istihsan ettiği ve yüksek bulduğu halde; nefsi ise, enaniyet-i ilmiyeden gelen kıskançlık cihetinde zımnã® bir adavet besler gibi, sözler’in kıymetlerinin tenzilini arzu eder, tâ ki kendi mahsulât-ı fikriyesi onlara yetişsin, onlar gibi satılsın.”

9.muazzez üstadımızın hizmetinde bulunan talebeleri olarak şu hususun kat’iyetle bilinmesini istiyoruz ki, risale-i nur yağmalanacak sahipsiz bir mal değildir; bu eserleri hedef alan her türlü tahrifat teşebbüslerine karşı, biz, üstadımız tarafımızdan omuzumuza yüklenmiş bulunan vazifeyi, kimsenin hatırına bakmadan ve zerre kadar tereddüt göstermeden yerine getireceğiz. hangi niyetle olursa olsun böyle teşebbüslere tevessül edenler, bu hareketlerinin risale-i nur’a, müellifine ve talebelerine karşı alenen ve fütursuzca meydan okumak mânâsına geldiğini idrak etmeli, böyle bir meydan okuyuşun nasıl bir âkıbeti dâvet edeceğini düşünmeli ve eğer insaf ve idrak sahibi iseler, derhal yanlışlarından dönerek tövbe etmelidirler.

risale-i nur müellifi bediüzzaman said nursã® hazretlerinin hizmetinde bulunan talebeleri

mustafa sungur, hüsnü bayram, abdullah yeğin, said özdemir, ahmet aytimur, salih özcan, abdülkadir badıllı ve mehmet fırıncı
devamını gör...
bediuzzaman hz.'nin vesilesiyle kazandığı ilahi füyuzat sebebiyle kainattaki oluşumları tevhid nuruyla müşahade etme nimetine sahip olmuş zat-ı muhterem.

.





devamını gör...
üstadın hayatta kalan talebe ve varislerinden, şöyle açıklama yapmıştır efem;

-hiç bir zaman böyle üstadın talebelerini dinlemeyerek, edebsizcesine risale i nur külliyatına böyle tecavüz görülmedi. onun için her yere yazın, cemaati haberdar edin, onlar da yazsın. erişebildikleri yerlere erişsinler. internette , gazetede vs yerlerde bu tahrifatı anlatsınlar. bu kitapları almasınlar, aldırmasınlar.

evet haşhaşiler o kadar ileri gittiler ki tahrifatta boşuna yıllardır bağırıp durmuyorlarmış üstad talebeleri abilerimiz efem.bu tahrifatları satır satır , kelime kelime inşallah yazacağız, anlatacağız.
devamını gör...
bugün saat 14:00 te vefat etmiş üstadın güzide talebelerinden biri. bir iki defa sohbetinde bulunmuşluğum vardı. gerçekten mütevazi biriydi. Allah rahmet eylesin. insan üzülüyor cidden.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar