ali ünal

hz. musa-hz. hızır kıssasını anlamayan yazısıyla aslında fethullah hocanın ve cemaatin bazı uygulamaları size ters gelse de kuranda ki hızır kıssasını hatırlayın, her şeyin mutlak manasını bilemezsiniz ama hocaefendi bilir demeye getiren adam. yani hocaefendiyi sorgulama hızır aleyhisselama inandığın gibi sadece inan demeye getiriyor.
devamını gör...
--- alıntı ---

hocaefendi, bir bakıma manânın, kader'in elini temsil eder. manâ hükmünü verdiği zaman, (donmuş) nazik suyun demiri parçaladığı gibi, madde onun önünde duramaz. her şeye maddî açıdan bakanlar da ortada örgüt arar, "ordu" arar; bulamayınca da uydururlar ve kendilerini mahkûm edecek hata üstüne hata yaparlar; bahçeli ve diğerleri gibi.

--- alıntı ---

devamını gör...
bir büyüğün ifadesiyle bu ülkenin bağrında neş'et etmiş nadide insan, milli hars ve düşünce geleneğimizin hamiyetperver bir evlâdı. bilge bir kişiliğe, kıvrak bir zekâya ve ince bir ruha sahip. öğretmenlikle başladığı hizmet hayatını, yayın dünyasına atılıp pek çok kimsenin gönül dünyasını aydınlatan eserlerle devam ettiren bir ehl-i kalem.
devamını gör...
eskiden radikallerden bilinirken birden bire zaman gazetesinde yazarlığına geçmesi ile uzaktan tanıyanlarını şaşırtan kişilik.. yerli yersiz gülen hayranlığını dile getirmektedir.
devamını gör...
--- al?nt? ---
?ran devriminden sonra (I: (B: Å?iilik) ) mevzuu beni çok me?gul etti. 5 y?l kadar ara?t?rd?m. Türkiyeâ??de Å?iili?i benim kadar etrafl?, her ?eyiyle iyi bilen yoktur. Çünkü kendi kaynaklar?ndan ara?t?rd?m, Sünni kaynaklardan de?il. Hoca Efendiyle ilk kar??la?mam?zda sordu?um â??ilkâ?? soru ?uydu. Hz. Ali efendimiz, Hz. Ebubekir efendimize niye 6 ay geç biat etti? Hoca Efendinin cevab? hiçbir yerde göremedi?im, bulamad???m çok ikna edici geldi. Demek ki Hocaefendiâ??de mükemmel ilim var.

--- al?nt? ---

EL CEVAP: (#4518936)
devamını gör...
yazilarini cemaate gore degil dogru bildigi degerlere gore yazan insandir. haber x ile yaptigi roportaji bastan sona okunmaya deger, vakti olanlarin okumasini tavsiye ederim.
--- alıntı ---

"herhalde elinde servet olsa ne yapacağını bilemez halde sorardı insanlara, bu ne işe yarıyor diye? bence dünyaya bağlaması ihtimali olan bir malı olsa derhal onu sadaka verecek bir şahsiyet. dünya üzerinde gözünün kalacağı tek bir nokta bırakmamış, zillete düşmeyerek sadece kendi şeref ve haysiyetini değil müslümanların tamamı için bunu yapmayı başarmış, sadece örtünmenin konuşulduğu bugünlerde edebi vakarlı bir yürüyüşü de buna dahil edecek bir tavır ortaya koymuş, saklı olduğu yuvasından, ancak insanlığa faydalı olmak için çıkmayı bekleyen ve yine bana göre islam'ın en saf ve temiz kahramanı ali ünal sizlerle....

“benim hayatım biraz, doäžumum gibi çok aileme yük olmadan geçti”

1955 uşak doğumlusunuz. bir yazınızda “insanların hayatında olup-bitenlerle "tabiat"ta olup bitenler arasında temelde fark yoktur.” diye yazmıştınız. sizin yazınızı kışa çeviren veya kış ortasında güneş açtıran hayatınız nasıl bir döngüye sahipti?

resmi olarak öyle 19 ocak 1955, gayri resmi bir ay önce. annem söyler: “sen doğarken, baban namaza gitmişti dedi, önce az bir sancı oldu, teyzemi çağıracaklardı, o gelmeden sen ağrısız, sancısız oldun.” benim hayatım biraz, doğumum gibi çok aileme yük olmadan fakat daha ziyade başka insanların yüklerini yüklenerek geçti. zaten babam köyde imamdı, aynı zamanda çiftçilik yapardı, manifaturacılık yapardı, bizi de yardımcı olarak götürürdü. köy şartları içinde şimdikilerin pek anlayamayacağı şartlarda geçti ama bizim hiç şikayetimiz olmazdı, o bakımdan ben o günlerimi arıyorum, eski günler daha tabiydi, şimdi her şey değişti.

7 yaşında ilkokula giderken birinci sınıfta eğitmenimiz vardı, annem kayda götürdüğünde, bana bakmış, -bu çok okuyacak birine benzemiyor! demiş. ilkokulu köyde bitirdim. bir sene kadar ortaokulda okudum fakat bayan bir matematik öğretmeni vardı, onun kadrine uğradım. hakarete tahammülü olmayan bir yapım var, o bakımdan çok sık da iş değiştirdim. o öğretmen yüzünden terk ettim ortaokulu. uşak imam hatip’e girdim, bir sene imam hatip’te kaldıktan sonra konya imam hatip’te devlet parasız yatılı bitirdim daha sonra. 77’de de erzurum atatürk üniversitesi ingiliz dili ve edebiyatı’nı bitirdim. arkasından bir buçuk yıl kadar uşak imam hatip lisesi’nde ingilizce öğretmenliği yaptım, sonra bir sürgün üzerine eşme lisesi’nde bir ay kadar ingilizce öğretmenliği yaptım. 12 eylül’den önce adapazarı’nda şimdiki ilahiyat fakültesi o zaman dmma’ydi. orada imtihanını kazanıp 10 ay kadar ingilizce okutmanlığı yaptım. 12 eylül’ün ardından askere geldim istanbul’da halıcıoğlu personel okulu’na. o zaman 4 aylık kısa dönem başlamıştı fakat dilci ve hukukçuları uzun döneme aldılar. eğitimi orda tamamlayıp, 1 yıl da kuleli askeri lisesi’nde yedek subay öğretmen olarak askerliğimi yaptım. 82 nisan’ından sonra bir buçuk sene kadar iran başkonsolosluğu’nda çalıştım. sonra 83 kasımında ali bulaç, ali kemal temizer vardır beyan yayınlarının sahibi, bir de şimdi ilahiyat fakültesinde felsefe profesörü olan ilhan kutluer, ahmet şişman da başta direktör olarak beraber insan yayınları’nı kurduk. o döneme kadar zaten birçok yayınevinde kitaplarım, telif ve tercümelerim yayınlanmaya başlamıştı. ilk tercümeyi üniversite 3’te yapmıştım. haftalık sebil, günlük milli gazete aylık düşünce dergisinde yayınlanmıştı o tercümem. o zaman erzurum’da milli türk talebe birliği bünyesinde ‘talebe’ diye bir aylık dergi çıkartıyorduk, tercümeler yapıyordum o dergiye. bunlar, milli gazete tarafından iktibas edilmişti. insan yayınlarında çalışırken, genellikle gönlüm nereye hükmederse orada bulunmayı, çalışmayı tercih ettiğim için istanbul’dan ayrıldım. 1984’te. salihli’ye yerleştim. orada bir işim yoktu ama insan yayınlarında kitap ve tercümelere devam ediyorum. o arada benim gıyabımda eşme imam hatip’te müdür olan bir arkadaş benim adıma müracaat etmiş, eşme’ye benim tayinimi çıkarttı öğretmen olarak. 2,5 sene kadar eşme’de öğretmenlik yaptım, sonra turgutlu özel gündüzalp koleji’nden teklif geldi, orada da 5 yıl kadar öğretmenlik yaptım. 93 kasım’ında öğretmenliği bıraktım. 96’dan itibaren zaman’da haftada bir gün yazıyorum; onun dışında bazı yayınevlerinde kitap telif ve tercüme çalışmalarım oluyor. bu arada sızıntı dergisinin 9 sene yayın heyetinde bulundum, 4 sene yeni ümit’te yayın yönetmenliği yaptım, üç ayda bir çıkan –şimdi 2 ayda bir çıkıyor– fountain isimli ingilizce derginin 4 sene kadar fiili yayın yönetmenliğini yaptım, 2,5 sene kadar da yayın heyetinde çalıştım. 1 sene kadar yağmur dergisinde bulundum. åžimdi zaman’da haftada bir gün yazmanın dışında kitap telif ve tercüme ile uğraşıyorum sadece.

“islamcılarla da her konuda fikir birliäžim yoktu”

o kitaplardan biri…’mekke rasullerin yolu’“insanlık tüm dertlere çare olacak mükemmel bir sistemin sıkıntısını çekmiştir. yoksa niye hala arasınlar ki?” diye yazmışsınız bu kitapta. esas olarak siz, islam'ın bir 'din' olarak algılanması ve ideoloji haline getirilmemesi gerektiği üzerinde durmuyor musunuz?

o kitap, ilk dönem kitaplarımdandı. daha sonra o kitaplarımdaki hareket noktam olan bazı görüşlerime çok katılmadığımı ilanla belirttim. o dönemin şartları ve biraz iran devriminin tesiri içinde bakış açım biraz islamcı denilen fakat islamcılarla da her konuda fikir birliği olmayan bir mahiyetteydi. islamcılık akımının doğuşundan itibaren, 19’ncu asrın sonlarında mısır’da başlamıştır, doğuştan itibaren üç temel hususta muhalefet tavrı vardır, bunlardan birisi, maziye, koskoca islam geleneğine, asr-ı saadet dönemine kadar siyasã® açıdan olumsuz bakar. ikinci olarak, islam dünyasının bütün dertlerine sosyal ve siyasi noktada yaklaşmıştır. hilafetin saltanata dönüştüğünü ve bu dönüşmeyle her şeyin bozulmaya başladığı iddiasıyla çözümü siyasette aramıştır. üçüncüsü de, çok değerli insanlar yetişmiştir bu akımda, fakat manevi derinlik çok yoktur. daha ziyade siyasi, ideolojik bir yaklaşım söz konusudur. tasavvufa karşı bir tavır oluşmuştur. ben bu üç muhalefet noktasından ikisine hiç katılmadım. ama hilafet’in saltanata dönüştüğü ve yönetimin bozulduğuna katılıyordum ve o dönemki çalışmalarımda bu ve siyasi yaklaşım biraz eksen tekil ediyordu. cemil meriç’in çok hoşuma giden bir ifadesi vardır; ‘zafer sabahlarından, bozgun akşamlarına’ der. 11 asır dünyaya hükmetmiş bir dinin mensuplarının 3 asır önce bir mağlubiyetten sonra, arif’in ifadesiyle, mezelletler, tagallüpler, meskenetler diyarı haline gelmesi her sorumluluk sahibi müslüman’ı elbette meşgul etmiştir, az biraz düşüneni meşgul etmiştir son asırlarda. dolayısıyla islam dünyasının problemleri ve bunların çözümü konusunda islamcı bir tavrım vardı. eski kitaplarımda bu tavır görülür. böylesi ideolojik ve muhalefet tavrında kutuplaşma oluyor, oysa islam bir tebliğ dini. o bakımdan, insanlarla buluşacağımız bir nokta, bir ortak payda bulmamız gerekiyor. fakat islamcı akım, islam’ı müslümanların dışındaki insanlara tebliğ etmek yerine tarihi, islamã® geleneği, diğer müslümanları tenkitle meşgul olmuştur. o bakımdan ben bu tavır ve yaklaşımı terk ettim. din, temelde zihinlerin ve kalplerin iknasına ve inşasına dayanır. bediüzzaman’ın tabiriyle: “akla kapı açar, iradeyi elden almaz”. yani kimseyi müslüman ol diye zorlamaz fakat herkese islam’ın götürülmesini emreder. bu yaklaşımın çok önemli olduğunu daha sonra Allah fark ettirdi. islam’a ideolojik ve muhalefet yaklaşımı yerine tamamen dinin kendi içinden, müspet ve yapıcı bir yaklaşımla anlatılmasının doğru olduğunu anladım.

“dinin kendi içinden bir yaklaåžımla anlatılmasının doäžru olduäžunu daha sonra fark ettim”

din mevzuu, benim en çok üzerinde en çok durduğum konulardandır. bu konuda yayınlanmış bir çalışmam da var din etrafında isimli. din, bizde çok yanlış anlaşılıyor. her şeyden önce, aydınımızdaki yaklaşım batıdan ithal olduğu için hıristiyanlık temelli yaklaşılıyor dine. hıristiyanlık zamanla tahrife uğramış. papalığa bir kutsallık ve yanılmazlık verilmiş; inanmakla bilmeyi birbirinden ayıran, inanmayı dogma haline getiren ve inanmada akıl ve mantıkilik aramayan bir din haline gelmiş hıristiyanlık. cemil meriç’in ifadesiyle, müstağrip aydınımızın islam’a yaklaşımı da maalesef bu aynı yaklaşımdır. ikinci yaklaşım, yine aydınımızın büyük çoğunluğuna hakim olan laik-bilimsel yaklaşımdır. bu da, dine sadece Allah ile kul arasında bir vicdan işi, dogmatik bir kabul olarak bakar. inansan da inanmasan da olur, inanırsan senin için antidepresan vazifesi görürse iyidir. yoksa dinin ve inanmanın taşıdığı ilmi bir hakikat yoktur, din tamamen dogmatik inançlar bütünüdür… üçüncü bir yanlış yaklaşım, dine siyasi yaklaşımdır. bu da dini kudsiyetinden adeta koparır, onu sosyal-siyasal bir ideoloji olmaya indirger. oysa din, Allah tarafından gönderilmiştir, insanın hayatı neden ibaretse onun tamamına bakar; zihni ilimlerle, kalbi imanla tatmin eder, bunların yanı sıra hisleri de tatminle hayata yön verir, imanda tahkik arar, hem aklı, hem kalbi, hem hisleri iman ettirir; karakter ve toplum inşa eder. dine ideolojik bakmak ne kadar yanlışsa parçalı, batı’dan gelen dini bakış açısı ile bakmak da o kadar yanlıştır.

“türkiye’de hiçbir zaman siyaset oturmadı, oturtulamadı”

din etrafında kitabınızdan bahsettiniz. burada bazı yaklaşımların ilahi dini anlamakta yetersiz kaldığını belirtmiştiniz. burada åžiã®lik ve haricã®lik gibi islâm tarihinde oluşmuş yapıları iki siyasã® mezhep olarak vurgularken aslında, siyasete islam’ı değil, islam’a siyaseti bulaştırmanın yanlışlığına mı dikkat çekmeye çalışıyorsunuz?

islam’ın özünde, insanın kendisiyle mücadelesi vardır. bugün, ‘kendi ile barışık olma’ tabiri var. belli bir seviyeden sonra, nefis ‘mutmainne’ hale gelince, yani artık şüphe kalmamış, kalb imanla doygunluğa ulaşmış, insan bütün düşünce ve inanç problemlerine kalbinde çözüm bulmuşâ€¦ bu seviyeye gelinceye, nefs-i mutmainneye, hatta daha öte nefs-i raziye ve marziyeye ulaşıncaya kadar insan kendisiyle mücadele halindedir. alman şairi schiller ‘in çok güzel bir sözü vardır:”herkes evinin önünü temizlerse, bütün sokak temiz olur”. modern sosyoloji, insana bir nesne olarak bakıyor. toplumsal hadiseleri öne alıp, ferde bu hadiselerin nesnesi gibi bakar. dolayısıyla çözümü ya siyasette arar, ya sosyolojide arar. mesela psikolojiyi hiç nazara almaz, psikoloji de sosyolojiyi nazara almaz, toplumu nazara almaz, insana fert olarak bakar. islam, bütün bunların ortasıdır. siyaset, daha ziyade menfaat üzerine olur. her ne kadar siyaset arapçada, ‘seyis’ kelimesiyle alakalıdır; at bakıcısı yani terbiye eden demektir. fakat bunun batıdaki karşılığı, politika çok yüzlülük demektir, yani bir yalan sanatıdır. siyaset türkiye’ye böyle girmiştir. bir imparatorluk türkiye’sinden sonra tepeden empoze bir sistem yerleştirmeye çalışılınca türkiye’de siyaset oturmadı, oturtulamadı. ve çok samimi dindarlar siyasete iltifat etmedi. bununla iltifat eden dindarlar samimi demek istemiyorum. yani dine din olarak bakan, onu siyasetle çok bağdaştıramayan dindarlar siyasete iltifat etmedi. beiüzzaman, “devlet kademesi, memurluk geçim sahası değildir, hizmet sahasıdır, onu geçim sahası olarak görmek dilenciliktir “der. bu, çok enfes bir tesbit. peygamber efendimiz (s.a.s.), “kavmin efendisi, ona hizmet edendir” buyurur. yani, idarecilik halka, millete hizmetçiliktir aslında, siyaset de halka hizmet sanat ve mesleği olmalıdır. öyle olmayıp da, insanların kendi menfaatlerini, makam ve statü ihtiraslarını tatmin aracı haline gelince, işgal edilen makamları, menfaat ve siyasi gayeleri tatmin vasıtasına dönüşüyor. o bakımdan, özellikle demokratik sistem, faziletli ve iyi eğitilmiş insanlar istiyor. bunu derken, siyaset kurumunu tenkit etmiyorum, yanlış anlaşılmamalı; siyaset kurumunun da yerli yerine oturması lazım. hizmet yarışına dönüşmesi lazım. siyasetin dışındaki arayışlar ise hiçbir zaman gündemimizde olmalı; onlar bizi çukurun da çukuruna itiyor, itti ve siyaset kurumunun oturamamasının en önemli faktörlerinden oldu.

“ak parti’nin en büyük baåžarıları; toki evleri ve metrobüs olarak gösteriliyor. ben ikisine de karåžıyım”

bir parti, 4 sene iktidarda kalıyor, çünkü 4 senede bir seçim var. dolayısıyla planlarını 4 sene için yapacaktır, çünkü 4’ncü senenin sonunda yine seçim var. bu da, çok yönlü düşünmeye, uzun vadeli planlar yapmaya mani oluyor. ak partinin en büyük başarıları, toki evleri ve istanbul’da metrobüs olarak gösteriliyor. ben temelden, teorik olarak ikisine de karşıyım. toki evlerine niye karşıyım, şehircilik açısından karşıyım. belki kiracılar, ev sahibi olmak isteyenler için iyi.. fakat böyle şehir olmaz. istanbul’a bakıyorum, diyorum ki, “dünyada ne kadar şehir çirkinleştirme uzman varsa hepsi buraya toplanmış.” istanbul, dünyanın en çirkin şehri, hatta köyü. trafiği ile, sokaklarıyla, binalarıyla hiçbir master planı olmayan bir yapılaşma ve şehirleşme var. toki de buna katkıda bulunuyor. kibrit kutusu, gökdelen gibi evler dikiyor, insanları burada gayri insani şartlarda yaşamaya mahkum ediyor ikinci çok önemli zararı da, istanbul’dan, büyük şehirlerden geriye göç gerekiyor aslında. mesela bugün bir et problemi yaşıyoruz. güneydoğu’da, doğu’da hayvancılık bitiyor; çünkü oradan sürekli göç var, terörün de sebebiyle. büyük şehirlere sürekli göç, plansız yapılaşma ve şehir yaşanmaz hale geliyor. misalimizdeki toki evleriyle şehrin nispeten kolay yaşanılır olması, insanların şehre akın etmesine ve anadolu’nun boşalmasına yol açıyor. bence bu en acil problemlerimizden biri. büyük şehirlerden geriye göç sağlanmalı. herkes bunu dile getiriyor ama büyük şehirler sürekli kalabalıklaşıyor, toki de buna hizmet ediyor. çünkü iktidarların planları 4 senelik, 25-30 senelik değil.

metrobüs meselesine gelince: raylı sisteme neden geçilmiyor? bir tramvay 15-20 metrobüs demek. dolmuşçuluk batıda hangi ülkede, büyük şehirlerde var?

dine de siyasi olarak yaklaşıldığında, dini, şahsi menfaatlere, parti menfaatlerine alet etmekten kurtaramazsınız. bu da dine en zıt şeydir. dinin tek bir maksadı vardır: cenabı hakkın rızasını kazanmak.

“anne-baba bir nevi imamdır, okulda öäžretmen imamdır…”

peki, liderlik konusunda peygamber, islam ümmeti için politik bir mekanizmayı ifade etmez mi?

ona politik demeyelim. bunun islam’daki adı; imamettir, ikinci bir adı, hilafettir. esas imamettir, rehberliktir bu. bir çocuk evde anne-babanın, okula gittiğinde öğretmenin rehberliğinde yetişir. liberaller buna karşılar ama herhalde anne-baba ve öğretmene itiraz etmezler. daha sonra da okuduğu kitaplar, rehber kabul ettiği kitaplar…hiç kimse kendi iradesini 15-20 yaşına kadar bir şey okumadan, etkilenmeden yönlendirmez, bir tercih yapmaz. cizvitler vardır hıristiyanlarda ve derler ki, “çocuklarınızı 6 yaşına kadar bize bırakın, sonra ne yaparsanız yapın!” çünkü şuur altı oluşması bu yaşa kadardır. dolayısıyla rehbere hayatımızda ihtiyaç vardır. bunun adı, imam, rehberdir. anne-baba bir nevi imamdır, okulda öğretmen imamdır, hadis-i şerifte buyrulduğu gibi, herkes sorumluluk mevkiinde bir nevi rehberdir.

“peygamber efendimiz, tıpkı referandum gibi ashabının kararına baåžvururdu”

başbakan’a imam diyemeyiz ama?

kavram manasıyla değil, kelime manasıyla diyebiliriz: “başbakan, bakanlar kurulunun imamıdır.” bu manada onlara öncülük yapar. imam da öncü demek. islam’da mesele politik değil. islam’da zaten ayrışma olmaz. her şey iç içedir. süt gibi! içinde aynı anda su da vardır, aynı anda yağ da vardır, aynı anda yoğurtta vardır. vücut gibi, bir bütündür. dolayısıyla peygamber efendimizin oradaki konumunu, mevcut politik liderlik gibi algılamamak lazım. bir de şu var: islam’da onu din olarak kabulde; iman esasları, itikat esasları, ahlak-ibadet esaslarında bunları kabul edip etmemede, kişilerin bir başkasına biat etmesine, rehberliğini kabul etmesine gerek yok. çünkü bunlar temeldir, şahsi tercihimizdir; inanıp inanmamak, ibadet edip etmemek, ahlaklı olup olmamak, haram ve helallere uyup uymamak. bunlar tercihimizdir. bu tercihimize göre, dünyada da karşılığı vardır ama esas karşılığı ahirettedir. fakat bir toplum sözleşmesi olacaksa, siyasi yanı da olan bir sistem oturtulacaksa islam bunu, fertlerin iradesine bırakır. mesela ben tercih edeceğim idareciyi kendim seçerim. çünkü kuran-ı kerim’e baktığımız zaman, çok peygamberler gelmiştir. islam’ı, ahlak, ibadet, iman olarak tebliğ etmişlerdir. fakat kavimleri inanmayınca, inançsızlıkta diretince, bir de bu diretme çok büyük zulümlerle birleşince pek çok kavim helak edilmiştir. ama bu peygamberler de, imamlıklarını devamlı yerine getirmişlerdir. sadece efendimizin hayatında bir hicretle devlet kurulduğunu görüyoruz, başka peygamberlerin hayatında yok bu. hz yusuf’un hayatında vardır ama orada bir iç dönüşüm vardır. hz musa’nın hayatında benzer bir fonksiyon görürüz fakat onun hayatında böyle bir tamamlanma olmamış, 3,5 asır sonra hz. davut, hz. süleyman zamanında israil oğulları bir devlet oluşturabilmişlerdir. burada islam’ın getirdiği prensip şudur: eğer ferdi hayattan, toplum hayatına bir sözleşme ve bir devlet olarak da dönüşme olacaksa bu, tamamen insanların iradesine, hür tercihine ve seçmesine bağlıdır. çünkü peygamber’e medineliler biat ederken, hz abbas’ın söylediği çok önemli bir şey var: “siz neye biat ettiğinizi biliyor musunuz, bu işin arkasında malınızdan canınızdan olabilirsiniz.” çünkü devlet otoritesi oluşturmak, beraberinde devlete itaati de getirecektir. peygamber efendimiz de her bir sefere çıkacağında her kritik ortamda yeniden ashabına, “gidiyor musunuz, gitmiyor musunuz, benimle var mısınız yok musunuz?” diye her defasında biat almıştır. biat da bugün yanlış anlaşılıp yanlış takdim ediliyor. biat, alışveriş demektir. yoksa kati teslimiyet değil, alışveriş demek. o bakımdan peygamber efendimiz, ne savaşlara çıkarken ne ashabını zorlamıştır ne de bir kuralı empoze tatbik etmiştir. alışveriş yapmıştır; kabul edenler arkasından gelmiş, etmeyenler gelmemiştir. islam’ın devlet anlayışını anlamak için bunlar son derece önemli. tıpkı referandum gibi, halkın kararına başvurmaktır. başvururken bunu güçle kabul ettirmez. burada önemli olan bilhassa rehberin manevi gücüdür.

“fethullah hocaefendi “cemaati”nde “bir imam, cami imamı nasıl yapar bunları?” diyorlar”

mesela fethullah hocaefendi “cemaati”nde “bir imam, cami imamı nasıl yapar bunları?” diyorlar. fethullah hocaefendi gibi veya bir tarikat liderinin arkasından gidiliyorsa veya cemaatler bir rehberin arkasından gidiyorsa, burada bir zorlama katiyen yoktur. buradaki o insanları arkasından götüren, arkasından gidilen insanlardaki manevi güçtür. nasıl güneşin bir çekim gücü var, etrafında gezegenleri döndürür, bunun gibi. bu tür zatların manevi, cazibe-i kudsiye denilen, kutsal çekim gücü vardır; insanlar buna tutulur; böyle insanların arkasından zorlama ile gidilmez. dolayısıyla rehberiyet buna dayanmıştır. islam tarihine baktığımız zaman özellikle insanlar, mesela hz.ali’den sonra, dört halifeden sonra, halifelerin değil ulemaların arkasından gitmiştir. mürşitlerin arkasından gitmiştir. hişam ibn abdülmelik, emeviler’in çok kuvvetli halifelerinden birisiydi. hacca gelip, tavaf ederken, kimse halife var diye bakmaz. fakat hişam bakar ki bir insanın etrafında herkes kümeleniyor, dikkatini çeker, “ben halifeyim kimse bana dönüp bakmıyor, bu kimdir?” deyince, ferazdak diye o dönemde çok meşhur bir şair vardır, etrafında kümelenilen insanın kim olduğunu tanıtan övgü dolu bir şiirle ifade eder, o, hz. hüseyin’in oğlu ali zeynel abidin’dir. herkes onun peşinden gidiyor, halifeyi takan yok affedersiniz. dolayısıyla islam tarihinde bunu çok görürüz. sadece ömer bin abdülaziz gibi, abbasilerde mehdi gibi idareciliği hizmette gören halifeler halkın tam kabulüne mazhar olmuştur. aynı zamanda ömer bin abdülaziz büyük hadis alimidir. bunlar çok sevilmiştir.

“tayyip bey’in arkasından niye gidiliyor, çünkü insanlar onu kendilerinden görüyor, his paylaåžımı var. “

osmanlılarda bazı padişahlar çok sevilmişse güçlerinden, tahakkümlerinden dolayı değil, bunlar bizzat insanların kalplerinde kurdukları otoritedendir. maddi zorlama insanları münafık yapar. aynı zamanda dalkavuk yapar. insanları çok baskı altında tuttuğunuz zaman, bu insanlar zamanla güven vermez hale gelir. bu defa güce karşı münafıklık yapar fakat gerçekte kabullenmez. türkiye’de, cumhuriyetçiyiz diyenler bunları anlamıyor. mesela tayyip bey’in ( çok politikalarını tasvip etmem ayrı konu) fakat niye arkasından gidiliyor. çünkü insanlar onu kendilerinden görüyor, his paylaşımı var.

“hoca efendi ile ilk karåžılaåžmamızda bende itimat telkin eden iki hadise olmuåžtur.”

hak ile yeksan arasında bir gökkuşağı olarak tanımladığınız ibrahim canan hoca ile yaptığınız bir konuşmada, siz gülen hocanın şahsına odaklanmaktan çok düşünce pratiğini incelemek gerektiğini söyleyince, canan hoca, “o söyleyince sözlerin tesiri artıyor, insanlar, onun şahsã® kemalâtına da tutuluyor” demişti. sizin fethullah hocayı erenler sınıfına koymakta yaşadığınız bir tereddüt var mı?

hoca efendi ile yolum çok kesişti hayatımda. mesela 66’da ilkokulu bitirdiğimde, babam, rahmetli, ağabeyim de kestane pazarında hoca efendi gelmeden kalmıştı. bu münasebetle, “bir oğlum daha var, onu da alır mısınız?” diye kestane pazarına yazdı. onlardan da –yaşı küçük! diye cevap geldi. göndermedi, gidemedim fakat iki ay sonra mektup geldi çocuğu getirin diye, bu defa ben okula başlamıştım, gitmedim, olmadı. o zaman hoca efendi kestane pazarına gelmişmiş, öyle bir karşılaşma olmadı, gitseydim, 67’den beri belki bir tanışmamız, beraberliğimiz olacaktı. 69-70 yıllarında ağabeyim hoca efendinin yanında kalmıştı, kampa götürdü, sabah ve ikindi namazında uzun tesbihat vardır, ben o zaman çocuk olduğum için o ağır gelirdi, kaçardım dağlara falan, 3 hafta kadar kaldım, çocukluk nedeniyle bende herhangi bir katılım olmadı. hoca efendi ile de karşılaşmadık zaten. 76’da ben erzurum’da okurken, hoca efendi, altın nesil konferansına geldi. ben de köydeydim, yine bir karşılaşmamız olmadı fakat ancak 1989’da hoca efendi ile müşerref olabildim. o zamana kadar da, ben çocukluğumdan beri çok geniş kapsamlı okuyan bir insanım. o dönemlerde kısmen islamcı bir eğilimim de olsa hoca efendiyi de okuyordum. 79’dan itibaren sızıntı’nın baş yazıları, ölçü ve yoldaki ışıklar kitabını oluşturan çerçeve yazılarını, orta sayfadaki yazılarını o zamanlar da okuyordum, bazen kasetlerini dinlerdim, takip ederdim. hoca efendi ile ilk karşılaşmamızda bende itimat telkin eden iki hadise olmuştur. bunlardan birisi ben çok soran bir insanım. belki hoca efendinin arkasında 45 senedir bulunan insanlar, benim sorduğumun 1/10’ini sormamıştır. hoca efendi de ilmi sohbetlerden hoşlanır. belki şu ana kadar 10 bine yakın soru sormuşumdur bir araya geldiğimiz zamanlarda. ben içime takılan meseleleri çözmeyince rahatlamam. sabaha kadar kütüphanede o konu ile ilgili araştırırım.

“åžiiliäži benim kadar etraflı, her åžeyiyle iyi bilen yoktur.”

iran devriminden sonra åžiilik mevzuu beni çok meşgul etti. 5 yıl kadar araştırdım. türkiye’de åžiiliği benim kadar etraflı, her şeyiyle iyi bilen yoktur. çünkü kendi kaynaklarından araştırdım, sünni kaynaklardan değil. hoca efendiyle ilk karşılaşmamızda sorduğum ‘ilk’ soru şuydu. hz. ali efendimiz, hz. ebubekir efendimize niye 6 ay geç biat etti? hoca efendinin cevabı hiçbir yerde göremediğim, bulamadığım çok ikna edici geldi. demek ki hocaefendi’de mükemmel ilim var. bu, kitaplarından da anlaşılır. kitaplarının çoğu gerçi konuşmalarından oluşmuştur, konuşmaları kasetlerinden çözülür, kendisi tamamen gözden geçirir, yayınlanmadan önce son bir daha bakar. dolayısıyla kaleme aldığı kitap sayısı azdır. fakat ilmi seviyesi kitaplarında da çok bellidir. oradaki cevap beni son derece tatmin etti. iki şey söyledi: birisi hz. ali, hz. fatıma validemizin vefat edeceğini biliyordu, çünkü efendimiz söylemişti bunu vefatından önce. hz fatıma validemiz ile hz. ebubekir arasında fedek arazisi konusunda bir anlaşmazlık olmuştu. dolayısıyla hz fatıma validemizde hz. ebubekir’e karşı bir kırgınlık yaşandı. bir peygamber kızı. hz. ali efendimiz, böyle bir hanımını az kırgın olduğu bir zata biatla vefatında önce üzmek istemez. dolayısıyla vefat edeceğini bildiği için de beklemiştir, onu kırmayayım diye” dedi. ikincisi dedi, bu çok önemli, hz ali’nin dehasını gösteren çok önemli bir duruş. hz. ebu bekir’in seçilmesi hadisesinde ortam gerilmişti, kutuplaşmalar olmuştu. bir yanda hz ebubekir’e biat edenler var, bir yanda hz. ali tarafını tutan ciddi bir gurup var. bir tarafta bundan faydalanmak isteyen münafıklar, yeni müslümanlar var. mesela ebu süfyan yeni müslüman olmuş, hz ali’ye, ‘sen niye biat ettin, haşimi gibi bir soydan geldiğin halde, teymi gibi zayıf bir kabileden gelen ebubekir’e biat ettin, niye böyle bir zelilliği kabul ettin?” gibi tahrik edici bir şey söylüyor, -emret, 100 bin askerle doldurayım medine’yi!. hz ali de onun teklifini samimi bulmuyor hiçbir zaman. “benim buradaki meselem; kavga, savaş, kabile meselesi değil” diyor. fethullah gülen hocaefendi: “böyle bir kutuplaşmada hz. ali hemen biat etseydi, arkasındaki insanlar hz. ali’yi dinlemezdi, onların muhalefetinin yatışmasını bekledikten sonra, o muhalefet yatıştı, ondan sonra gitti biat etti, bu defa biat etmeyen kalmadı” dedi. bu çok ikna edici bir cevaptı. hz. ali’ye yakışan da budur. ben bu izahı başka yerde görmedim, bu bir tarih, hadise yorumudur, gerçek yorumdur.

ikinci hadise: hocaefendi, ‘sonsuz nur’ kitabına malzeme teşkil eden vazlar veriyordu cuma günleri. çamlıca’da bir evdeydik. samsun’dan gelen bir gurup vardı, soru sordular: “hocam biz bazı müslümanları ziyaret ediyoruz, başka cemaatten müslümanları ziyaret ediyoruz, bize çok iyi davranıyorlar fakat ayrıldıktan sonra arkamızdan başka türlü konuştuklarını duyuyoruz. nasıl davranalım bunlara karşı?” hoca efendi üç şey söyledi, hiç unutmuyorum: “peygamber efendimizin hadislerinde bana birisi kötülük ettiğinde ben ona nasıl davranırım, 5’nci, 10’uncu, 20’nci defa kötülük ederse, sen de kötülük edebilirsin dediğini okumadım. o daima “iyilik et!” diye cevap vermiştir. ikincisi dedi, ne niyetle gidiyorsunuz ziyarete? bunlar müslüman kardeşlerimizdir, ziyaret edilmeli, müslümanlar sevilmeli bu niyetle mi gidiyorsunuz, ‘bunları da idare edelim” diye mi gidiyorsunuz? müslüman idare edilmez, müslüman sevilir, niyetlerinizi kontrol edin, dedi. üçüncüsü diğer müslümanların haklarında dua ediyor musunuz? ben türkiye’de hangi müslüman gurup, cemaat kim varsa hepsinin başlarındaki insanlara ta cedlerinin cedlerine varıncaya dua ederim, dua ediyor musunuz?” bu cevap bana yetti.

"hoca efendi’de çok üst seviyelerde velayet vardır yani velilik”, hoca efendi, islam tarihinde yetiåžmiåž en büyük velilerden birisidir.”

bizi tarihte yıkan tefrika olmuştur. osmanlıyı viyana’da mağlup eden tefrikadır. hz. ali’yi sıffin savaşında tam muharebeyi yenecekken geri çeken tefrikadır. tarihi değiştiren tefrikalar olmuştur ve islam ümmetinin en büyük imtihanı; tefrika ve ihtilaflardır. ben de Allah’a hamd ederim, hayatım boyunca hiçbir müslüman gurup aleyhinde bulunmadım, bulunmam, birisi konuşursa sustururum, benim için yazılanlara cevap vermem. hz habil’in, kabil’e bir sözü vardır:” sen beni öldürmek için elini uzatsan da ben seni öldürmek için elimi uzatmam” bence bir müslüman’ın bir müslüman’a karşı tavrı bu olmalıdır. hoca efendinin bu cevabı benim için çok tatmin edici oldu. daha sonra çok sık beraberliklerimiz oldu. benim hoca efendi’de en fazla gördüğüm –ki eren tabirinin bizdeki kullanımında küçümse de vardır, hatta meyhane edebiyatında da geçer bu tabir– hoca efendi’de çok üst seviyelerde velayet vardır yani velilik. çok üst seviyededir; bunu, tecrübe etmeyen, onun yanında kalmayan bilemez. hoca efendi –benim şahitliğime gerek yok ama– açık bir şekilde söyleyebilirim: ”hoca efendi, islam tarihinde yetişmiş en büyük velilerden birisidir.” zaten o cazibe-i kutsiye, Allah’la münasebetin verdiği velayet olmasa, insanlar öyle pek ilmin arkasından da gitmez.

“ben bediüzzaman’a, fethullah gülen hocaefendi’ye åžahs㎠kemalâtlarıyla bakmam”

åžu da var ki, hoca efendiyi veya bu tür zatları tanımada için velayetlerini öne çıkarmak subjektif kaçar, avam halk. şeyhlerde keramet arar. keramet, büyüklük alameti değildir. cenabı Allah en ami müminlerde de çok keramet yaratır. hatta hayvanlarda bizim için keramet sayılacak bizden daha öte kapasiteler bulunabilir. bu husus, bedizzüman’ın çok üstünde durduğu bir şeydir. peygamber efendimiz bile mucizeleriyle peygamber değildir. o mucizeler gerektiği anda, mecbur kalındığı anda gösterilen şeylerdir. yoksa onun yaptıklarının ne kadar doğru olduğuna, ilmine, karakterine, ahlakına bakmak lazım. bediüzzaman’a, fethullah gülen hocaefendi’ye şahsã® kemalâtlarıyla bakmam. åžahıs olarak bakmak, fethullahçılık, bediüzzamancılık doğurur. bu da diğer müslümanlarla arada zıtlaşmaya yol açar. biri der ki, “benim liderim, benim imamım, benim mürşidim daha büyük veli, daha kerametli!” bunlar çok avami şeylerdir. bediüzzaman’ın söylediği bir şey var, insanlara bakarken düşünce dünyaları ile, yaptıklarıyla, karakterleriyle bakmak lazım. yarın insanlar, fethullah gülen hocaefendiyi kerametleriyle, veliliğiyle bilmeyecek, çünkü görmediler onu. onun arkasında bıraktığı mirasa bakacaklar, karaktere bakacaklar. beddiüzzaman, peygamber efendimiz’le ilgili şu değerlendirmede bulunur: “o dönemde –cahiliye dönemi diyoruz– ümmi bir kavimde, alabildiğinde mutaassıp, adetlerine sımsıkı bağlı, son derece gaddar, hiçbir zaman birlik oluşturamamış, yılın sekiz ayında savaşan, hayatları çapul, ganimet birbirini soymakla geçen böyle bir toplumda peygamber efendimiz 23 senede geleceğin tarihini değiştirecek ve tarihin görmediği ihtişamda medeniyet meydana getirecek bir kadro meydana getiriyor.” bugün sigara öldürür yazısı, sigara aleyhindeki kampanyalar ne kadar mani oluyor sigara içimine? cumhuriyet’le ilgili sloganlar…yüzde bir bile tesir etmiyor…işte bediuzzaman devam eder: “sigara gibi küçük bir âdeti bile güçlü bir hükümet, güçlü bir hakim, uzun yıllar çalışarak çok küçük bir guruptan ancak kaldırabilir. ama o zat, hz. peygamber efendimiz (s.a.s.), 23 senede o insanların tamamını her bakımdan değiştirdi. onları zamanın medeni milletlerine üstad yaptı. bugün alın 100 pedagogunuzu, 100 filozofunuzu, 100 psikologunuzu gidin bugünkü arabistan’a (hatta ben diyorum, gidin londra’ya, paris’e, new york’a, brüksel’e) o zatın 23 senede yaptığının yüzde birini 100 senede yapabilir misiniz?” peygamber efendimizi tanımak için, peygamberliğini kabul için yeter bu, bence başka delile gerek yok. işte, insanları tanımada objektif olan budur. herkes için geçerli olan budur. dolayısıyla fethullah gülen hocaefendi’ye bakarken de böyle bakmak lazım. o’nun büyüklüğünü kerametleri göstermez, yaptıkları gösterir.

“referandumda deäžiåžiklik yapılırken de din nazara alınmadı”

“fethullah gülen’in son yarım asrın şartlarında islam’ı temsil ettiğini kavramak, bir manâda kendi pratiği içinde şekillenen islâm'ın ve islâm fıkhının ürettiği veya dayand
devamını gör...
derin bir entelektüel yeteneği olan ve bu yeteneği sünnet-i seniyye çizgisinin dışına çıkarmamaya çalışan kalemiyle cesur yazar. ali bulaç ın değişik versiyondan ekurisi olurlar kendileri.
devamını gör...
her ne kadar hayatında bir fikri dönüşüm olmuş gibi davransa da, olmuş gibi hareket etse de, olduğunu zannetse de aslında temel çizgisinde çok sapma olmamıştır.

onun islam devriminden sonra şiiliğe yönelmesi ve hatta etkilenmesi ile, gülenci çizgide buluşması bir tezat değildir süreçtir. çünkü şiilik ve gülencilik (hatta nurculuk) bugün siyasi olarak farklı yerlerde bulunsa da, teolojik olarak birbirine çok yakın yerlerdedir. hatta genel mantalite olarak bunlara katolikleri de eklemek mümkün.

ali ünal'ın åžia'ya muhalefetinin, åžia'nın teolojik problemlerinden değil, ilk dönem siyasi tavırlarından kaynaklandığı ortada. zaten kuran'da temel kavramlar isimli eserinde bunun işaretlerini veriyordu.

mesela ali ünal kalkıp da, humeyninin türkiyedeki imajını yerle bir eden, sudur nazariyesini anlattığı kitabı eleştirmez. çünkü onun mantalitesine uygundur.

bu yönüyle åžia üzerinden nurculuğa evrilen bir değişim sözkonusu.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar