altın buzağı

samiri adlı kişinin veya kavmin tapınmak için yaptıkları putun adıdır. teferruata gelince;


--- alıntı ---


--- alıntı ---

Allah’ın emirlerini yerine getirmede isteksiz davranan İsrail oğullarının imanlarındaki eksikliğin yerinin buzağı sevgisi ile doldurulduğunu beyan eden ayet; aynı zamanda tüm muhataplara Allah’ın emirlerindeki kendilerinin yapacakları isteksizliğin de başka put veya ilah sevgileri ile yer değişerek imanın küfür ile yer değiştireceği mesajını beyinlere nakşetmektedir.
Kıssa içersindeki put yapımı ve felsefesi oluşumundaki ifadeler ile aslında; yeryüzü üzerindeki müşriklerin geçmişte de gerçekleştirdikleri ve kıyamete kadarki süreçte de gerçekleştirecekleri tüm putçuluklarda; putların felsefesi içersine “elçilerin izinden” yani onların Allah’tan getirdikleri “Tevhid”i unsurlardan bir şeyler katacaklarını ya da onların Allah’tan getirdikleri öğretilerinden eksilterek, şirkler inşa edecekleri bildirmektedir. Müşrik ileri gelenler bu katkı ve eksiltmeler sayesinde icat ettikleri putları ve felsefelerini, Allah ile ilişkilendirilerek, insanların küfre ve şirke rağbet etmelerini daha rahat sağlayacakları ve şirkin sürekliliğinin bu yollarla temin edebilecekleri beyan edilerek, Kur’an muhatapları uyarılmaktadır.
Bu ifadeyi Müfessirlerin bir kısmının görüşüne göre şöyle de ifade edebiliriz. Yeryüzü üzerindeki müşriklerin geçmişte de gerçekleştirdiği ve kıyamete kadarki süreçte de gerçekleştirecekleri tüm putlarda; Allah’ın dini içersinden “elçinin izinden” yani “Tevhid”i unsurlardan bir şeyler eksiltecekleri ve bu eksiltme sayesinde Allah’ın dininin Tevhid’in başkalaşma uğratılmasıyla insanların küfre, şirke rağbet etmesinin daha rahat ve sürekliliği sağlanacağı Kur’an muhataplarına beyan edilmektedir.


--- alıntı ---

altın buzağının günümüzdeki karşılığı ve ya karşılıkları hakkında yapay din olgularımıdır. ?
devamını gör...
kur'an'da anlatılan bir kıssada geçen buzağıdır.

hazreti musa* ve kavmi kızıldeniz'i yarıp geçtikten sonra buzağı başına benzer seylere tapan bir kavme denk gelmişti. hz. musa, bu kavme yaptıkları bu işin büyük bir şirk olduğunu söylemiş o kavim de bu putlara tapmaktan vazgeçip tek bir olan Allah'a inanmaya başlamıştı.

hz. musa Allah'la konuşmak üzere kavminin başına kardeşi hz. harun*'ı bırakıp turi sina dağına çıkmıştı. Hz. Musa'nın yokluğunu fırsat bilen samir adındaki bir münafık yahudi halktan altınlar toplayarak bir altın buzağı putu yaptı ve kavmine "bu mûsâ’nın ilâhıdır! fakat mûsâ, tanrısını unuttu!” deyip halktan buzağıya tapmalarını istedi.

kavmi de tekrardan bu buzağıya tapınmaya başladı. hz. harun her ne kadar kavmini bu konuda uyardıysa da onu dinlemediler.

--- alıntı ---

bu hâl, âyet-i kerîmelerde şöyle beyan buyrulur:

“hakîkaten hârûn, onlara daha önce:

«–ey kavmim! siz bunun yüzünden sâdece fitneye uğradınız. sizin rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan allâh’tır. şu hâlde bana uyunuz ve emrime itâat ediniz!» demişti.” (tâhâ, 90)

“onlar:

«–biz, mûsâ aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz!» dediler.” (tâhâ, 91)

“(o sırada tûr’da bulunan hazret-i mûsâ’ya) allâh buyurdu:

«–sen’den sonra biz, kavmini (hârûn ile kalan isrâîloğulları’nı) imtihân ettik ve sâmirî onları yoldan çıkardı.»” (tâhâ, 85)

“(tûr’a giden) mûsâ’nın arkasından kavmi, zînet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykeli (yaparak onu tanrı) edindiler. görmediler mi ki, o, kendileriyle ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? (acziyetine rağmen) onu (tanrı olarak) benimsediler ve zâlimler oldular.” (el-a’râf, 148)

“mûsâ, kızgın ve üzgün bir hâlde kavmine dönünce:

«–benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?» dedi.

tevrât levhalarını yere attı ve kardeşi (hârûn’un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı.

kardeşi:

«–anam oğlu! bu kavim, beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma!» dedi.” (el-a’râf, 150)

mûsâ:

«–ey hârûn! sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit benim yolumu tâkip etmedin? emrime âsî mi oldun?» dedi.

harun

«–ey annemin oğlu! saçımı sakalımı çekme! ben sen’in: “isrâîloğulları’nın arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!” demenden korktum.» dedi.” (tâhâ, 92-94)

hz.mûsa (as) Allah (cc) ile konuşmak için kavminin yanından ayrılıyor ve daha sonra kardeşi ve peygamber olan hz. harun ile kavmi onu beklemeye başlıyor. bundan sonra meydana gelen ‘samiri ve altın buzağı’ olayı…

isrâîloğulları, mûsâ -aleyhisselâm- ile birlikte kızıldeniz’den geçtikten sonra, sığırbaşı şeklinde putlara tapan bir kabîleye rastlamışlardı. hazret-i mûsâ’ya:

“–sen de bize böyle bir ilâh yap da, ona ibâdet edelim!” demişlerdi.

mûsâ -aleyhisselâm- ise, kendilerine nasîhat etmiş ve bunun büyük bir şirk olduğunu bildirmişti. onlar da pişman olup tevbe etmişlerdi.

ancak mûsâ -aleyhisselâm-, hârûn -aleyhisselâm-’ı kendi yerine vekîl bırakıp tûr dağı’na gittikten sonra, onlara karşı îmansızlığını gizleyen sâmirî isimli nankör bir yahûdî, hazret-i mûsâ’nın yokluğunu fırsat bilerek halktan altın topladı ve bir buzağı yaptı. sonra da:

“–bu mûsâ’nın ilâhıdır! fakat mûsâ, tanrısını unuttu!” deyip halktan buzağıya tapmalarını istedi.

sâmirî, sanatkâr bir kimseydi. buzağıyı öyle ustalıkla yapmıştı ki, içine rüzgâr girdiğinde canlıymış gibi böğürüyordu. bunu buzağıda açtığı deliklerle sağlamıştı ve rüzgârın şiddetine göre kaval gibi sesler çıkıyordu. ardında da sâmirî:

“–bakın ilâhınız sizinle konuşuyor!” diyordu.

böylece sâmirî, onun tanrı olduğunu halka telkîn ederek, bir kısım isrâîloğulları’nı hak dinden uzaklaştırdı. hârûn -aleyhisselâm- kendilerine ısrarla îkazda bulundu, fakat dinlemediler.

bu hâl, âyet-i kerîmelerde şöyle beyan buyrulur:

“hakîkaten hârûn, onlara daha önce:

«–ey kavmim! siz bunun yüzünden sâdece fitneye uğradınız. sizin rabbiniz şüphesiz çok merhametli olan allâh’tır. şu hâlde bana uyunuz ve emrime itâat ediniz!» demişti.” (tâhâ, 90)

“onlar:

«–biz, mûsâ aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan aslâ vazgeçmeyeceğiz!» dediler.” (tâhâ, 91)

“(o sırada tûr’da bulunan hazret-i mûsâ’ya) allâh buyurdu:

«–sen’den sonra biz, kavmini (hârûn ile kalan isrâîloğulları’nı) imtihân ettik ve sâmirî onları yoldan çıkardı.»” (tâhâ, 85)

“(tûr’a giden) mûsâ’nın arkasından kavmi, zînet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykeli (yaparak onu tanrı) edindiler. görmediler mi ki, o, kendileriyle ne konuşuyor, ne de onlara yol gösteriyor? (acziyetine rağmen) onu (tanrı olarak) benimsediler ve zâlimler oldular.” (el-a’râf, 148)

“mûsâ, kızgın ve üzgün bir hâlde kavmine dönünce:

«–benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?» dedi.

tevrât levhalarını yere attı ve kardeşi (hârûn’un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (kardeşi):

«–anam oğlu! bu kavim, beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zâlim kavimle beraber tutma!» dedi.” (el-a’râf, 150)

“(mûsâ):

«–ey hârûn! sana ne engel oldu da, bunların dalâlete düştüklerini gördüğün vakit benim yolumu tâkip etmedin? emrime âsî mi oldun?» dedi.

(hârûn):

«–ey annemin oğlu! saçımı sakalımı çekme! ben sen’in: “isrâîloğulları’nın arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!” demenden korktum.» dedi.” (tâhâ, 92-94)

hazret-i mûsâ ile hazret-i hârûn, ana-baba bir kardeştirler. durum böyle olduğu hâlde, hârûn -aleyhisselâm-’ın “anam oğlu” demesinin sebebi, mûsâ -aleyhisselâm-’ın merhametini celbetmek içindi. zîrâ ana, hem baba ve kardeşten daha şefkatliydi, hem de onların anneleri, allâh’a îmân etmiş ve oğullarının sevgi ve hürmetlerini kazanmış sâliha bir anneydi.

“(mûsâ da:) «–ey rabbim! beni ve kardeşimi bağışla! bizi rahmetine kabûl et! zîrâ sen, merhametlilerin en merhametlisisin!» dedi.” (el-a’râf, 151)

“(sonra) mûsâ, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü:

«–ey kavmim! rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? şu hâlde size zaman mı çok uzun geldi, yoksa üstünüze rabbinizin gazabının inmesini mi istediniz ki, bana olan va’dinizden döndünüz!» dedi.” (tâhâ, 86)

“dediler ki:

«–(yâ mûsâ!) biz sana olan va’dimizden, kendi kudret ve irâdemizle dönmedik. fakat biz, o kavmin (mısırlıların) zînet eşyâsından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde sâmirî de atmıştı.»

(sâmirî’nin telkîni ile zînetleri eritmek ve buzağı yapmak için ateşe attılar.)

bu adam, onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli îcâd etti. bunun üzerine:

«–işte bu, sizin de, mûsâ’nın da tanrısıdır, fakat onu unuttu.» dediler.” (tâhâ, 87-88)

hazret-i mûsâ, onlardan bu çirkin işlerinden dolayı tevbe etmelerini istedi. tevbe şartının da, çok pişman olmak ve ölüm olduğunu bildirdi. onlar da:

“–sabrederiz!” dediler ve hükmü beklediler.

“mûsâ kavmine dedi ki:

«–ey kavmim! şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı) edinmekle kendinize kötülük ettiniz. onun için yaratanınıza tevbe edin ve nefslerinizi öldürün! öyle yapmanız, yaratıcınızın katında sizin için daha iyidir. böylece allâh tevbenizi kabûl etmiş olur. çünkü acıyıp tevbeleri kabûl eden ancak o’dur.” (el-bakara, 54)


--- alıntı ---
devamını gör...
2013 yılında okuduğum bir dergi yazısını hatırlattı bana. okumanızı tavsiye ederim.

--- alıntı ---

“(tur’a giden) musa’nın arkasından kavmi, ziynet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykelini (tanrı) edindiler. görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor! onu (tanrı olarak) benimsediler ve zalimler oldular.” (araf, 7/248)

her duyduğumda düşünmeden edemiyordum. ‘’bir insan güruhu, başlarına gelen yedi mucizeyi, denizin yarılışını, gökten bıldırcın ve kudret helvasının yağdırılmasını ve içlerinde hz. musa ve hz. harun peygamberlerin bulunmalarını gözleriyle görüyorlarken; nasıl da peygamberlerinin tur dağına kırk günlük ziyaretlerinde, ‘’altın bir buzağıya’’ tapabiliyorlardı?’’

garip geliyordu... nisyan isyanı bu kadar çabuk doğurabilir miydi? peki bu kadar kısa sürede böyle bir unutkanlık insanda nasıl peydahlanabiliyordu? belli ki, gerçekten müthiş bir sınavdı. kendi altın takılarını eriterek yaptıkları altın buzağı, gerçekten de onlara çok ilginç gelmiş olmalıydı. Allah’a inananları puta tapmaya yönlendiren samiri, altın buzağıdan her seferinde ilginç bir ses çıkardıkça, ‘’ilahi ses ve nefese’’ aç olanlar bir anda firavun’un yanında denizde boğulmaktan kendini alamıyordu...

hadisenin üstünden yüzyıllar geçti... yeni samiri’ler doğdular... ‘’altın buzağı’’ yok mu sanki? çok daha tehlikelileri her gün yapılıyor. her gün bir samiri, kendi yaptığı altın buzağıdan sesler çıkararak sürülerce insanı kendi peşine takıp, ateşin en orta yerine kelebekler misali uçup, yanıyorlar...

‘’bilim’’den bahsediyorum. bizim yüzyıllar önce ‘’boşadığımız’’ bilimden... ayırınca bilimi ilimden, şimdi uzaklardan her ses duyulunca, nasıl da koşuyor insanlar öbek öbek...

her gün yapılan yeni bir keşif, yaratanı gösteren binlerce delile bir ayet olarak ekleneceği yerde, kâşifin ya da bilimsel gelişmeyi duyuran insanların dillerinde, samiri’nin haykırışlarına dönüşüyor sanki. her bilimsel gelişme bir altın buzağı oluyor. öyle ki, kırk gün dahi çok uzun süre şimdi; bir günde insanları imanlarından alabilecek şekilde bilimsel ‘’ayetleri’’ altın buzağının ‘’böğürmesi’’ gibi sunuyorlar. artık nisyan, saatlerle ölçülüyor bilim dünyasında. bilim, Allah’ı merak etme, daha çok sevme ve hikmetin en derin dehlizlerine ulaşarak karun hazineleri gibi ilahi zenginliklere ulaşmak yerine, manadan ve marifetullah gayesinden uzakta basit bir altın buzağı haline getiriliyor.

bilim’e taptıran din, scıentology...

caddeden geçerken gözlerime bir kilise takıldı. scientology kilisesi... hristiyanlıkla herhangi bir ilgisi yok; ama aynı zamanda bütün dinlerden inananlara kapılarını açtıklarını söyleyerek kendilerini tanıtıyorlardı. dünya üzerinde birçok ülkede onlarca ‘’tapınakları’’ olduğunu belirten araştırmalar, milyonlara ulaşan ‘’inanlara’’ sahip olduğunu açıklıyorlardı... bir bilim dini (!) düşünün. her türlü -bilimsel olarak zararlı olduğu ispatlanmış- davranışları, kendi ‘’kitaplarında’’ ahlâk olarak tanımlamış ve insanlara amerika’da, avrupa’da ve hatta afrika’da anlatıyorlardı. scientology inanışıyla, hiç kimsenin kendine veya başkasına zarar vermemesi gerektiğini ‘’tebliğ’’ (!) ediyorlardı. scientology kilisesinin hemen girişinde bilim gösterimleri yapılırken, ilk ayetimiz olan ‘oku!’ emrinin cami girişlerine halen sokulamadığını yüzüme çarpıyordu sanki.

açıklamalarına daldıkça, çıkamıyorduk. çünkü dinin ‘’özünü’’ (allah’a imanı) bulamamış her insan, gayet bu yorumlara açık ve savunmasız olacaktı. bilim dinine inanların ağızlarından düşürmedikleri cümleler, yüzyıllardır kur’an ayetlerinde yazılıyken; ehli kitap bütün dinler ‘’dogma’’ olarak nitelendiriliyordu. bununla birlikte, alanlarında uzmanlaşmış ve en elit insanlardan başlayıp ‘’bir kişiyi bin kişi kadar etkili kabul ederek’’, ihlasla kendi inançlarına davet ediyorlardı. belki müslüman ahlâkına sahiptiler; ama ‘’allah’ı anmayan ve yaratan kabul etmeyen bir din (emir ve buyrukları kabul etmeyip, boyun eğmeyince)’’ kime teslim olacaktı ve kime tapacaktı? insanın cüz’i iradesini küllî irade kabul edip, sonsuz bir varlık gibi kendi kendilerine taptırmalarından başka...

demek, bize tefekkürün 21. yüzyıl stili lazımdı. demek, bizim de her geçen gün aydınlatılan bir bilimsel bulgunun, islam’ın manası ile nasıl yorumlanması gerektiğini öğrenmemiz lazımdı. bir tarafta ‘’aklın tapınakları’’ kurulurken; diğer tarafta kur’an ayetlerini ‘’ispatlamaya’’ (!) çalışan ve her bilimsel keşfin ardından ‘’bakın, ayetler haktır!’’ diyenlerden farklı bir üsluba ihtiyacımız vardı. sadece akla veya sadece kalbe değil; her ikisini aynı nağmede buluşturup, kur’an diliyle ‘’akleden kalplere’’ hitap edecek, bilim insanı hatipler yetiştirmemiz gerekiyordu...

--- alıntı ---
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar