senhudai

senhudai
[ dünyalı yazar ]

  • Genel Bilgiler
  • Karma Puanı: 10804.5
  • Kayıt: 2011-04-09 22:51:00
  • En son giriş: 2018-07-28 01:04:44
  • Genel İstatistikler
  • Takipçi Sayısı: 7
  • Aktif Tanım: 4508
  • Açılan Başlık: 1249
  • Artı Oy: 13440
  • Eksi Oy: 1852
  • Alınan Artı Oy: 9972
  • Alınan Eksi Oy: 722
  • Alınan Favori: 76

senhudai - son oylananan tanımları

kepmek

anadolu' da çoğu ağızda yıkılmak, yenilmek gibi anlamlar taşır. tabii oyun kartları ve tasolarla büyümüş çocuklar için etken hâldedir ve yenmek, ütmek gibi anlamlara gelir.
devamını gör...

kız isteme

bazı yörelerde ilginç adetler var imiş. hatay' dı zannedersem, hatay' lı varsa düzeltsin. damat herkesin kapıdan girerken görebileceği bir yere oturtulurmuş. o herkes de gerçekten herkes olurmuş. kapıdan giren damadı süzer de geçermiş. böyle bir şeyi Allah düşman başına vermesin.

- lan bu muymuş damaaat.
+ neyse kız da bir gün gidecekti zaten
devamını gör...

çaya batırılmış petibör bisküvi kokusu

durup dururken burnuma gelen kokudur. sol şeritteki kokulu başlıkların etkisinde kalmış da olabilirim. *

petibör bisküviyi çaya batırırken, çay bardağı ile bisküvi arasında meydana gelebilecek olası münakaşaları baştan engellemenin en garanti yolu bisküvinin yatay konumda 3 ya da dikey konumda 2 eşit parçaya bölünmesinden geçer. bu standart petibör bisküvi boyutu için geçerlidir. sahi bir sürü marka var ama ebat hep aynı, niye acaba... bu ekstra bilgiydi, sınavda sorumlu değilsiniz.

şimdi çay - petibör bisküvi birlikteliğinin ardından oluşan kokudan bahsedebiliriz. kokunun en önemli özelliği, yemeden doygunluk hissi vermesidir. evet evet, çaya batırırsınız, kokuyu alırsınız ve birden doygunluk hissine kapılırsınız. işte önemli nokta burası. şayet bu hisse kapılmadan bisküviyi ağza götürebilmişseniz, bir parçasını çaya bırakmamayı başarmışsınız demektir. hayır bu hisse kapılıp bir anlık tereddütte kalmışsanız, artık çok geç, bisküvi çayı murdar etmiştir. kokunun ilerleyen dakikalarda uyandırdığı hisse ise bıkkınlık denebilir. duygular sonra iyice karmaşıklaşır. sıkıntı, öfke, pişmanlık...

özetle çaya ihanetin kokusudur bu koku. ayıbın kokusudur, terb...

...duygusal tanım:...

çocukluğun kokusudur.* çay tabağında çay soğutulan günlerin, anneyle gidilen altın günlerinin kokusudur...


devamını gör...

mustafa kutlu

"nur" adlı hikâyenin de yazarı. kitabı yeni okudum, hemen bitti. güzeldi ama uzun hikaye'deki tesiri bırakmadı. olaylar fazla hızlı gelişiyor. kitabın başlarında tanıtılan karakterler sonlara doğru çok farklı şekillerde sunuluyor. yani beklemedediğiniz bir insandan hiç beklemediğiniz bir cümle okuyabiliyorsunuz.

kitapta bol bol kentleşme, betonlaşma, toki, ormanlık arazilerin yok edilmesi gibi meselelere yönelik eleştiri var. kendisinin yeni şafak'taki bugünkü yazısının da aynı konu ile ilgili oluşu bir tevafuk olmuş. ama ak saray'a düzdüğü methiyeleri de nereye koyacağımı bilemedim. hak vermek lazım tabii. yeni şafak'ta yazıyorsun sonuçta.

--! spoiler !--

uzun hikaye'de olduğu gibi bunun da sonunda bir ayrılık var. hoca burada tasavvufa girmiş. nur adında arayışlar içerisinde olan bir kızın başından geçenleri anlatıyor, ama çok hızlı. yani nur'dan önceki iki jenerasyonu uzun uzadıya anlatıp da olayın nur'a bakan taraflarının hızlı geçilmesi bana göre olmamış.

üstte de yazdığım gibi bir betonlaşma eleştirisi var kitapta. ana karakterler mimar. hoşuma giden bir yerden alıntı:

"evliya çelebi bursa'dan bahserderken 'ruhaniyetli bir şehirdir' diyormuş. günümüz insanı bu ruhaniyeti tek dişi kalmış medeniyete yedirdi. ne istanbul kaldı, ne bursa, ne erzurum, ne konya"

--! spoiler !--

nur çok akıcı. benim gibi okumayı bilmeyen bir adamın bile hemen bitirebileceği türden. ama bir uzun hikaye değil. kişilerin resimlerini de tahir sami bey in özel hayatı'daki kadar iyi çizememiş bence, bilerek çizmemiş de olabilir tabii.
devamını gör...

anne baba kavgasında tarafsızlık ilan etmek

galip ya da mağlubu olmayan bu savaşta yapılması gerekendir. edit: ne demek mağlubu yok?

-ah ah, şimdiki aklım olsaydı evlenir miydim seninle?...
* yapma anne, öyle deme.
+ be hey gidi hey, ben seni alır mıydım bir sorsana?
* baba iki dakka sus Allah aşkına!
- oğlum bunun tarafı hep böyle...
* tamam anne, susarsan ben sizin tarafa çekicem, söz!
+ neyi varmış benim sülalemin. benim gibi adamı buldun da...

bla bla

(bkz: aile içi savaş tazminatı)
devamını gör...

bakkal

ah ulan ah. nerden başlasam bilemedim. esnaf dedi mi akla gelendir desem, hem tanımlamış hem de günün anlam ve önemine vurgu yapmış olurum fakat bu başlığın bugüne kadar açılmamış olması türkiye bakkallar federasyonu tarafından* muhtemelen sözlüğün kınanmasına yol açacaktır.
tabii burda sözlük ahalisine kabahat bulmamak lazım. ortada bim gerçeği varken, yağmurda kafaya bim poşeti geçirmişken sevdiği kızla karşılaşmak başlığı açılıyor azizim, yağmurda kafaya siyah bakkal poşeti geçirmişken sevdiği kızla karşılaşmak başlığı değil.
devamını gör...

bim

kendilerinden aldığım 7' li daire şeklindeki çokonat paketinin içerisinden altı tane çıktı. muhtemelen ülker' in üretim bandında bir tanesi pakete girmedi de yere düştü. yarın bir gidip kaldırayım.
devamını gör...

muhabbet kuşu

adı gibi kuştur efendim, muhabbet kuşudur.

onlarla olan ilişkim ilkokul yıllarında başladı. teyzemler bu konuda epeyce tecrübe sahibi idiler. kafeslerindeki kuş sayısının 13' ü bulduğunu bilirim. işte o zamanlar kafeslerinde yuvayı paylaşamayan iki dişi kuş varmış. entrikalara hiç girmiyorum, dişi kuşlardan yaşlıca olanını epeyce hırpalamışlar. eniştem de kuşu küçük bir kafese koyup alın siz bakın buna diye kardeşime vermiş. işte burda başlıyor muhabbet kuşunun bizim eve girişi.

e kardeşimin bir şeyi varsa benim de olmalıydı di mi ama? dişi kuşun yanına erkek kuş istedim. ben okulda iken almışlar bir tane. o gün onun heyecanıyla dolu olduğumdan eve varır varmaz kafese baktım. o da ne? sap sarı bir şey almışlar. "sarı erkek kuş mu olur lan" deyip kopardım yaygarayı. evdekileri de ikna etmiştim kuşun dişi olduğuna. bir iki gün sonra kuşu bir kese kağıdına koyup değiştirmeye götürdük. lâkin yolda giderken bana bir şeyler olmuştu. değiştirmek istediğime pişman olup, üzülmüştüm. iki dakkada bağlanıyor insan. sap sarıyde be, kuyruğunun üst kısmında yeşil bir benek vardı, şipşirin bir şey. işte ben de vazgeçtim demenin planlarını yapıyordum ki gerek kalmadı. kuşçu benden iyi mi bileceksiniz bakışı atıp erkek işte bu deyince acayip sevinmiştim. ama tabii çaktırmıyorum durumu.

yıllar yıllar yıllar. yok daha yıl olmadan dişi kuş öldü galiba. sabah 7 ile 8 arası bir şeydi. hasta olduğundan zaten birkaç gündür başından ayrılmıyorduk kardeşimle. sabah da erkenden kalkıp kafesin başına varınca kıyameti kopardım. evi ayağa kaldırmıştım. hepimiz kafesin başında kuşun kıvranışını izliyorduk. biraz can çekişti, sonra kafasını geriye doğru çevirdi, dönüp son defa baktığını be hakikaten. zaten o bakış bitirmişti bizi. sonra kanatlarının üzerine yığılıverdi. eniştem de bir hafta önce vefat etmişti.

çocuksunuz ve kuşunuz ölmüş. bir çocuk için felaket bu olsa gerek.

sonraları sarı kuşumuzun yanına bir dişi kuş daha aldık. bunun öncesinde sarı kuşun maharetlerinden bahsetmek gerek. ele alışkınmış ya da bizde alıştı. omuzlardan aşağı inmezdi. en çok da ense ısırmayı severdi. çok kıvraktı. ondan önce de çok muhabbet kuşu görmüştüm, sonra da çok kuşumuz oldu ama onun kadar güzel uçanını görmedim halen. çok iyi süzülürdü. türkiye' deki her on muhabbet kuşu besleyen aileden onbirinin yaptığı gibi ona babacık dedirtmeye çalışmıştık. ama demedi. ara sıra aile içerisinde efsaneler dolaşırdı, "ben duydum, dedi" gibisinden ama kimse inanmazdı tabii. ismi de bu arada babacık olarak kalmıştı. sinirlendiğinde "vaşa vaşa" ya yakın bir ses çıkarırdı. hey gidi günler.

ne diyordum, yeni bir dişi kuş. yaşı küçüktü onun da. rengi sarı yeşil karışımı bir şeydi. anlaşamadılar bir türlü. babacık oldukça hareketli bir kuştu, yerinde durmazdı. diğeri ise uyuşuk bir şey. bu arada bir kuş yakalamış bizimkiler, rengi beyaz. kuş çok yorulmuş herhalde ki hiçbir şey yemiyor, yiyemiyordu. hani bir şeyin hafifliğini anlatabilmek için "kuş gibi" deriz ya, bu kuş, kuş gibi de değildi. o uyuşuk dişi kuş, bu beyaz kuşu hayatının son bir iki gününde rahat bırakmadı. kıskançlıktan deliye döndü. hırpaladı da hırpaladı. zaten yol yorgunu olan hayvancağız daha fazla dayanamadı.

eden bulurmuş, değil mi?

bir muhabbet kuşu daha yakalamıştık. muhabbet kuşu deyince akla hangi renkte geliyorlarsa rengi oydu, yeşil. default muhabbet kuşu rengi. o da dişiymiş. ama bu seferki güçlü kuvvetli bir şeydi. bu kez, beyaz kuşa çok çektiren dişi kuşumuz, kahrından kıskançlığından öldü. bu da yeni şeyleri başlattı. hımmm, ne diyelim, yeni aşkları. *

babacık bize eskisi gibi yüz vermez olmuştu. çünkü yeşil kuşumuz yumurtlamıştı, üç tane. ama o an kafeste yuva takılı değildi. ben de aldım bir kağıtla yumurtaları yuvaya koydum. pek ümidimiz yoktu, yumurtayı kırar, yatmaz kuluçkaya falan diyenler oldu. ama tabii sonu mutlu olmasa buraya kadar olanları da yazmazdım. yumurtaların ikisinden yavru çıkmıştı. önce çıkan yavruyu iki kere yuvadan atmışlar ya da kendisi düştü, bilmiyorum. ben yine bir kağıtla onu geri yuvaya atmıştım. zaten sonra yumurtadan çıkan yuvanın içerisinde ezilmiş, o yaşamadı. ama ilk çıkan yaşadı. o süre çok hızlı gelişiyormuş. tüylerinin çıkışı falan fazla zaman almamıştı. tam anne-baba karışımı bir renkteydi ya hu, yeşil-sarı. erkekti.

dişi kuşlar çabuk yıpranıyorlar. genellikle de yumurtlayamadıkları ve yumurta içlerinde kırıldığı için ölüyorlar. anne kuş da bu yüzden ölmüştü bir süre sonra. galiba ramazan bayramıydı.

baba-oğul çok uzun süre yaşadılar. ama babacık ölümüyle fena sarsmıştı beni. o zaman lisedeydim. düşününce bir muhabbet kuşuna göre epey uzun yaşamış. ama öylesine kıvrak bir kuşu kafesin içinde bitkin, kanatlarının üzerine kapaklanmış halde yatarken görünce dayanamadım. ah babacık ah!

o öldüğünde yavru kuş da yavruluktan çıkmıştı zaten. kafesteki kuş sayısı uzun süre tek olmamıştı ama bizim de artık yeni bir kuş almaya niyetimiz yoktu. uzun zaman tek yaşadı o da, sonra biz almasak da birisi yine bakamayıp kardeşime bir kuş vermiş. kafeste onunla birlikteyken yavru kuş da ölmüştü. babası gibi uçamazdı ama beslediğimiz kuşlar arasında en gevezesi oydu.


sonrasında birkaç kuş daha geldi etraftan. hatta şimdi de kafeste iki tane var. ben eskisi gibi ilgilenmiyorum ama herbiri kendisini bir şekilde sevdiriyor bu hayvanların. ama hiçbirisi babacık gibi olamaz. o başka bir kuştu. vaşa vaşa
devamını gör...

çocuklarla girilen amansız diyaloglar

yetişkinlere "yetişememişiz" dedirten diyaloglardır.


-abi yıldızlar nasıl havada duruyolaar?
-bilmem, sence nasıl duruyolardır?
-onların yıldızları var ya onları mı çırpıyolar?
-hı?
-hani yıldızların yıldızları var ya, kanat gibi ya işte uff... onları çırparak duruyolardır.
-yıldızların yıldızı mı varmış?
-var ya abi hani köşelerinde.

*rakibi nakavt etmeye yönelik soru:

-tamam yıldızların yıldızları var çırpıyolar, ay nasıl duruyo havada? *
-uff abi ya, bi şeyi de bilmiyosun, onu da yıldızlar üflüyolaaar!*
devamını gör...

uluslararası türkçe olimpiyatları

ilki 2003 yılında düzenlenen ve bu yıl 15-30 haziran tarihleri arasında 9. su gerçekleştirilecek olan olimpiyatlardır. ilkine 17 ülkeden 62 öğrenci katılırken son yapılan 8. olimpiyatlara 120 ülkeden 750 öğrenci katılmıştır.

kim ne derse desin, kim ne iddia ederse etsin, nijer'li bir çocuktan uyandım sabah ile'yi ya da pakistanlı bir çocuktan bu adam benim babam' ı dinlemek herkesin hoşuna gider. buna karşı çıkanlar içlerine sorsunlar.

bugün sağı solu, yukarıyı aşağıyı birleştiren ender şeylerden biri türkçe olimpiyatları. bunu -samimi olsun veya olmasın- serdar ortaç' ın söylediklerine ya da mehmet ali birand' ın katılan öğrencileri programında ağırlayışına bakıp görebilirsiniz. kimse görmezden gelemiyor artık. tabiri caizse yemiyor görmezden gelmek, ya da itiraz etmek.

bunu emperyalizm olarak tanımlayacak olanlara da şimdiden selamlarımı yolluyorum.



edit: resmi sitesi http://www.turkceolimpiyatl...

söz konusu şarkılar için linkler:

http://www.cogitosozluk.net...

http://www.cogitosozluk.net...
devamını gör...

akbili biten adamın otobüste akbil isteme usulleri

usulü falan kalmadı bunun.

geçen gün durakta otobüs beklerken adamın biri benimle muhabbete başladı. "otobüs niye gecikti, bilmem ne sınavına geç kalıyorum" vs diye konuşup duruyor. nihayet otobüs gelmişti ki benden önce kapıya doğru yöneldi ve "benim yerime de bassana sen" deyip ilerledi otobüste. sınavı nasıl geçti acaba.
devamını gör...

fırat yılmaz çakıroğlu

kalleş köpekler tarafından öldürülen üniversite öğrencisi. savunduğu siyasi görüş itibariyle de bizim turnusolumuz. şayet sol görüşlü biri olsa malum gruplar ayağa kalkar, ak partili biri olsa ak gençler twitter'ı yıkardı. kimse acının rengi yok edebiyatı yapmasın, var işte anasını satayım.
devamını gör...

keşkül

osmanlı döneminde hindistan cevizinin oyulmasıyla elde edilen kapken, zamanla bu kabın içerisinde fakirlere dağıtılan tatlının adı olmuştur.

(bkz: keşkülüfukara)
devamını gör...

sevgili sözlük

sabah kalktım. valide hanım kahvaltı sofrasını hazırlarken ben de elimi yüzümü yıkamak üzere lavaboya gittim. aynaya şöyle bir baktım; ayna bana bidon kafalısın dedi. ben de eyvallah dedim. birden ellerim istemsiz olarak göbeğimi kaşımaya başladı, müdahale edemedim. n'olmuştu bana sabah sabah?
sofraya geçtim, kahvaltıyı bir başka yapıyordum bugün. köy peyniri vardı, bir güzel yedim. sonra anneme "okulu bırakıp çoban olmak istiyorum" dedim. annem hiçbir şey söylemedi.
birden tarihî olaylar aklıma geldi, bizans'a sempati duymaya başladım. anneme "bizim soyumuz heraklius' a mı dayanıyor?" diye sordum. annem yine bir şey söylemedi. ne desin kadın? ben de anlam veremiyordum kendime. "n'oluyo lan" dedim, "n' apıyorum ben?".
dayanamadım kalktım sofradan. sahi ya, oy vermeye gidecektim. gidip kullandım oyumu. ondan da bir şey anlamadım. sanki ezberlenmiş bir şey yaptım. sonra döndüm eve.
hâlâ kendime gelemedim sözlük, içimde salak olduğuma dair bir his var.
devamını gör...

öğretim üyesi yetiştirme programı

bu dönemin 2. ilanları yayınlandı, tercih işlemleri de bugün başladı. 1200 küsur kişilik kontenjan var. yüksek lisans yapıyor olmak şartlı ilan sayısı, geçenkine göre epey fazla. o sebeple puanların az biraz düşeceğini düşünüyorum.
devamını gör...

öğretim üyesi yetiştirme programı

programda zaten akademisyen olmanız için yabancı dil şartı aranıyor, ingilizce puanını alamadan yüksek lisansa başlayamıyorsunuz. öyp' nin çekiciliği de tam olarak bu: dil desteği ve devlet memurluğu.
devamını gör...

öğretim üyesi yetiştirme programı

öğretim üyesi eksiği bulunan devlet üniversitelerinin bu eksiğini gidermek amacıyla yök tarafından uygulanan bir program. kısaca "öyp" diye geçer.

üniversiteler, daha doğrusu devlet üniversiteleri iki yolla araştırma görevlisi ya da öğretim üyesi alırlar. birisi cari usül, diğeri de öyp' dir. cari usülde şartlar ve karar üniversiteye bağlıdır. öyp' de ise süreç merkezi yerleştirme sistemi mantığında işler.

öyp' de adaylar açılan kadrolara göre üniversite tercihlerini yaparlar. burada sıralama kriteri öyp puanıdır. bu puan, ales' in ilgilli alanından alınan puanın %50' si, okul başarı notunun yüzlük sistemdeki karşılığının %35' i ve yabancı dil puanının %15' i alınarak hesaplanır. burada ingilizce puanı olmasa bile başvuru yapılabilir. fakat kazanıldığında yüksek lisansa başlayabilmek için 2 yıl içerisinde üds ya da kpds' den 65 puan almanız istenir. bu süre zarfında ingilizce kursu masraflarınız da devlet tarafından karşılanır.

öyp' nin karşılığında ise, kaç yıl bu programda yer aldıysanız, doktoranızı tamamladığınızda o kadar yıl kadronuzun açıldığı, yani en başta tercih yaptığınız üniversitede görev yapmanız gerekir.



edit: 2012 yönetmeliğine göre ales %60, okul notu %25 ve dil puanı %15 etki ediyor.
devamını gör...

kurban kesimi iş paylaşımında ayak tutuculuğuna talip olmak

deri yüzülüp etler parçalandıktan sonra payları dağıtmakla nihayete erer. malumunuz birkaç ortaklı kurbanlarda, parçalanan etlerin ortaklara dağıtımı da önemlidir. burada önce göz kararı ayrılan hisseler, daha sonra tartılır. her ne kadar kilolar eşitlenmiş olsa da bir ok atma ya da random seçtirme gibi uygulamalar devreye girer. deri yüzülürken ayak tutan vatandaşa "arkanı dön" denilir ve sırayla "bu kimin" diye sorulur. o da rastgele pay sahiplerinin isimlerini söyler.

zor iş aslında.

devamını gör...

dokunmatik ekran kelimesindeki inanılmaz mantık hatası

bu zamana kadar dile getirilmemiş olması ilginç olan mantıksızlık. ecnebilerin touch screen dediği şeye biz dokunmatik ekran diyoruz. hadi ekran neyse de, dokunmatik ne? oradaki "matik" eki bende, "kendinden dokunmalı" çağrışımı yapıyor. yani sanki biz bir şey yapmıyoruz da o ekran kendi kendine dokunup meseleyi hallediyormuş gibi. hiçbir şey bilmiyorsan git temaslı ekran koy adını. ne güzel. adam gibi bir isim koyamamışlar. bak aklıma geldikçe sinirleniyorum.
devamını gör...

ahmet turan alkan

"siyaset; en zorlu ibâdet" başlıklı son yazısında, "ümerâmızın çoğu, ömer (ra) olmak yerine muaviyeliği seçtiler" şeklinde bir cümlesi var. ilk kez bir yazısını okurken bu kadar rahatsız oldum. bahsettiği meselelerde osmanlı mukayesesi yapsa acaba fikirlerinde bir değişiklik olur mu, yoksa aynılarını osmanlı için de düşünür mü merak ediyorum. neticede osmanlıda da saltanat anlayışı vardı. yer geldiğinde tahtın talibi öldü ya da öldürdü. bilmiyorum, bu konuda hiç yazmasaymış daha iyiymiş.

http://www.zaman.com.tr/ahm...
devamını gör...

fahrettin fahrenheit

-derviche moderne: (yaklaşık olarak) bunun şimdi bu kadar olduğuna bakmayın, 2011'de bu kadarcıktı (eliyle tarif ediyor)
-fahrettin fahrenheit: 2011'de de senden uzundum
devamını gör...

a bittersweet life

mafya temalı 2005 yapımı güney kore filmi. orjinal adı dalkomhan insaeng.kendi listemde ilk 10' da bulunmakla beraber kore sinemasını takip edenlerce de sevilen bir filmdir. aşağıda hafiften anlatacağım.

--! spoiler !--

mafya babası, onun sevgilisi ve en sadık adamı. yok hayır, en sadık adamıyla sevgilisi arasında bir şey olmuyor. mafya babası sevgilisinden şüphelenip sadık adamıbı peşine takıyor. bundan sonraki süreç farklı gelişiyor. konu sıradan gibi gelse de film güzel. gayet güzel.

--! spoiler !--
devamını gör...