lorien yaprakları beyhude düşmez yere

lorien yaprakları beyhude düşmez yere
[ dünyalı yazar ]

  • Genel Bilgiler
  • Karma Puanı: 13488.4
  • Kayıt: 2015-10-27 14:58:00
  • En son giriş: 2018-07-12 02:55:10
  • Genel İstatistikler
  • Takipçi Sayısı: 16
  • Aktif Tanım: 3696
  • Açılan Başlık: 689
  • Artı Oy: 29605
  • Eksi Oy: 2295
  • Alınan Artı Oy: 11642
  • Alınan Eksi Oy: 522
  • Alınan Favori: 312

lorien yaprakları beyhude düşmez yere - son oylananan tanımları

watsons

mağaza yönetiminin zihniyeti çalışanlarından beter. belli ki güvenlikçiler sapık. liseli kızı soyarak taciz ettiler.

mağaza yönetimi de bunlara arka çıkıyor. kuvvetli şüphe vardı diyor ya... rezalete bak. özrü kabahatinden büyük. kuvvetli şüphe varsa çağırırsın polisi, o icabına bakar. senin güvenlikçilerin bir genç kızı soyamaz.

bunlara bu ülkede para kazandıranın...
devamını gör...

nick değiştiren yazara eskisi daha güzeldi demek

bunu da sanki bir sözlük adeti gibi benimsemişsiniz, eğer öyleyse muhafazakarlıktan yana maaşallahınız var helal olsun. sabahtan beri gelen mesajlarla beni kendimden soğuttunuz yav ne bu gözden düşmüş muamelesi insana..

t: heves kırıcıdır arkadaşlar. yani insanın kendini daha iyi hissettiren bir mahlas değişimine de hakkı yok mu? bakın bir kişi daha “eskisi daha güzeldi” diye gelirse onu galadriel’in insafına teslim edeceğim.
devamını gör...

james joyce

bence bir dahi, kendini kendinde yitirmişlerden. şiirleri de ironi zevkinden geçilmiyor.

ikisi "chamber music", biri de "the holy office" kitaplarının çevirilerinden, farklı kıtalar:

--- alıntı ---

"eski ve soylu bir söyleyiş için,
sevgilim, aşırı bilgeydi dudaklarım;
ne flütleriyle ozanların övgüler
düzdüğü bir aşka rastladım,
ne de bir aşk gördüm ki
içinde sahtelik bulunmasın."


---

"bu güzel mahpusluktan
sevgilim ruhum memnundur-
o yumuşak kollardan
yatıştıran ve hapseden.
âh, sonsuza kadar tutabilse
mahpusu olurdum ben seve seve."


---

"hevesli ozanlar yanılmasın diye
burada yorumlamalıyım kendimi:
bunun için dudaklarımdan kapın şimdi
gezginliğin ilmini.
girmek için cennete, cehennemden geçmeli,
acınacak olsun veya dehşetli
herkes muhakkak muhtaçtır
mutlak bağışlanmanın rahatına."


--- alıntı ---
devamını gör...

osmanlı partisi

türkiye'deki bütün kahvehane müdavimlerinin oyunu kapmış gözüyle bakıyorum.

yetti be... osmanlı da osmanlı...

arkadaş, osmanlı devri bitti! anlayın artık şunu... gerek siyaset sahnesinde gerek piyasada tutulmak, kuru bir osmanlı idealizasyonuna bakıyor... ileriye dönük, hatta günümüze dair hiçbir vizyon belirtmiyor bu ucuz propaganda... bu sakat tutum, nostaljik bir tatminden öteye geçemez!

"neo-osmanlıcılık" falan... ne iş yaparsınız olum siz! gidin işinize ya...
devamını gör...

engizisyon mahkemeleri

13. yüzyılın başlangıcında kurulan ve asırlarca devam eden vahşet ocağı. bilhassa işkence ve infaz metotlarıyla, bizdeki istiklal mahkemeleri'ni hatırlatır. tek benzerlik bu da değildir; tarihî ve siyasî arkaplanına bakıldığında, her iki zulüm devresi de iktidarın, arzu ettiği sonuçları alamamasının verdiği bir eziklik psikolojisini yansıtır. haçlı seferleri'ndeki kayıpların müsebbibi olarak, tüm gücüyle otoritesini yeniden tesis etmek isteyen katolik kilisesi'nin yaptığı gibi, istiklal harbi'nden sonra ilan edilen cumhuriyet rejiminin müstebid idarecileri de farklı düşünce ve inançları en ağır şekilde cezalandırmıştır.

aklıma kumandan'ın mısraları geliyor:

yeni biten savaş ertesi
beraber geçen bir günün batımında

-henüz silahları çatmadan
sessizliği duyamadan orman
çocuk sarılamadan babaya
baba yiğidine kavuşamadan
kadın erini karşılamadan
yavuklular göremeden birbirini
çiçeği burnunda delikanlıların
analar sırtını sıvazlayamadan-

kurtuluş savaşıyla kurtardıklarımız
birlik oldu birlikte savştıklarımızla
-bedeli ihanet oldu kanımızın-
kara bir bulut gibi
kapkara düşünceyle
-kiralık düşünceleriyle-
"giydiler çıkardıkları çizmeleri"
emperyalistlerin.
-efendi olma hevesiyle
silahları bize döndü-

(gözardı olurken
çürüten, iyiyi, doğruyu, güzeli
çelik örgülü canavar çenesi.
)

canavar ki engizisyon kültürlü
-dişleri çağımı dişleyen
-dişleri birbirini dişleyen
-dişleri moro'yu dişleyen
kendi için kendi benzerine
-çağdaş uygar- marcos'a bıraktı
çizmelerini.
devamını gör...

mahmud esad coşan

kendisinden zamanında defterime not ettiğim alıntılar;

--- alıntı ---

"islam’da cemaatle beraber olunması tavsiye edilir. cemaatle beraber olmak “hakla”, “hakikatle” beraber olmaktır!.. tek başına olsa bile, hakikatle beraber olan cemaattir. hakikatten kopmuş olanlar, milyonlarca da olsa tefrikadadır.”

“bugün maalesef tüm islâm âlemi emperyalist güçlerin sultası altındadır. kuş uçurtmazlar, takip ederler… hem de kendisi takip etmez… amerika seni john’la takip etmez, smith’le takip etmez. adı senin benim gibi olan müslümanla takip eder; canına okur. o milletin içinden çıkmış hain vasıtasıyla takip eder ve millete en büyük zararı, kendi içinden çıkmış insanlara yaptırır. parayla satın alır, ajan edinir ve öyle kullanır.

“herkese ajan demiyoruz; metot bilmediğinden, ilimden uzak olduğundan emperyalist onu kullanır, fark etmez. sahte bir takım organizasyonlar var, topluyorlar insanları etraflarında, ondan sonra onları toptan satıyorlar!.. götürüyor, olmadık yere bağlıyor… mü’min feraset gözüyle bunları anlayabilmeli. hizmet ediyorum diyen insanları, organizasyonları irfan teraziniz ile tartın!..

“böyle birtakım insanlara, organizasyonlara körü körüne bağlanmayın!.. her birinize istiklâl tavsiye ediyorum. hür olun, hizmeti kendiniz tespit edin, yapmaya çalışın!..”

“emperyalistlerin türlü oyunları var. islâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hale gelirse, o kimseyi yok ederler, öldürürler, satın alırlar, tehdit ederler. ne yapmak lâzım?.. hizmeti yaygınlaştırmak lâzım, herkesin lider olması lâzım. “tek lider, vazgeçilmez insan…” diye bir şey olmaz. bakın, filistinli çocuklarla niye başa çıkamıyorlar? hepsi lider.”

bir lidere, tek hocaya, tek ekibe bağladığı bir yığın insanı, böyle üzüm salkımını sapından tutar gibi, istediği yere götürüyor!..

onun için, teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını –hain bir kimseyi– koyuyorlar. öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar.”

müsaadeli, ağabeyli, bilmem neli hizmet olmaz… tâbî olmayın kimseye!.. bana da tabi olmayın!.. bana tabi olursanız, beni sıkıştırırlar. ondan sonra, “sen bu adamlarına şöyle yap!” derler. islâm’a, Allah’ın emrine tabi olun!.. Allah’ın dinine hizmet edin!.. tek başınıza olsanız da, hakla beraber olun!.. o zaman islâm kalkınır; başka türlü kalkınamaz!.. 'aa, efendim, dirlik, düzenlik, birlik, beraberlik, organizasyon bozulmasın' diyorlar."

her biriniz islâm için, kendinizin dünyada kalmış tek adam olduğunuzu düşünün. ama, senin gibi aynı hedefe yürüyen başka insanlar varsa; onlarla da iş birliği yap!.. yapmıyorsa, silkele at be!.. sen onu sırtında taşımak zorunda mısın?.. beni sırtında taşımak zorunda mısın?.. kimse kimseye hürriyetini vermesin!.. hürriyet aziz şeydir. insan, ancak Allah’a kul olur."

“allahım! ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”

--- alıntı ---
devamını gör...

birine bir şey öğretemezsiniz onu kendi içinde bulmasına yardım edebilirsiniz

anamnesis düşüncesine bir atıf. mitolojik olduğu kadar, epistemolojik bir değeri var bu sözün; orada da "deneyciliğin" (çok sonra davranışçılığın) karşısında "rasyonalist" ve "zihinci" görüş olarak geçer. keza, bugün chomsky'nin "doğuştancı" kuramının temelinde yatan fikrin de yaklaşık bir tarifini verir.

aslında öz olarak şundan ibarettir: "bireyselliği aşan evrensellik, bireyin kendindedir."* platon'un menon diyaloğunda sokrates'in hiç matematik bilmeyen bir köleye bu yolla bir matematik problemini çözdürdüğünü görürüz. evrensel (ve bir bakıma "iyi, doğru, güzel") olan bilgiyi, düşünceyi, kavrayışı "doğurtma"nın böyle diyalektik yöntemle mümkün olduğuna inanır sokrat; buna da ebelik sanatı der. bu da mürid-mürşid ilişkisinin evrensel formunu verir bir bakıma. yani aranılan, insanda gizil olarak vardır ve kişi, aydınlanmış bir denetleyici kontrolünde kendi de aydınlanabilir. bu görüş, yani derin düşüncenin (veya saf sezginin) insanın hakikati bilmesini mümkün kıldığı görüşü, meşhur "kendini-nefsini bil" (bkz: gnosis) sözünün de temelinde yatan görüştür. "duyu organlarının zihni yanılttığı" şeklindeki kadim önermeden tutun, mistik yahut idealist bütün aydınlanma düşüncelerinde böyle bir süreç vardır ve günlük hayattan gelen keyfi çağrışımlardan arınmanın bir metodudur bu. arınma da temel olarak, "tikel" olandan, "rastlantısal" olandan, "özsel" olana, evrensel ve "zorunlu" olana geçişi tanımlar. neticede "öğrenme" de, "arınma" da söz konusu "hatırlama" süreci olup çıkar.

aynı sebepten, bu derin yolculuğun tasavvufî yaklaşığı olan seyr-i süluktaki "zikr" (hatırlama) bahsi de böyle bir "öğrenme"ye çıkar. mesela imam gazali hazretleri, ihya u ulumiddin'in ilk cildinde "aklın şerefi" başlıklı bölümde, insana isimlerin öğretilmesi bahsinden itibaren "öğrenme"yi "hatırlama" olarak ifade eder. yine bazı tefsirlerde, yasin suresinde "o'na öğrettiklerimiz" mealiyle başlayan ayetteki "in huve illâ zikrun" ifadesi, "hatırlatma" fiiliyle beyan edilir. bu bir diyalektik metot gerektirir ki zihinsel bir "terk" tavrı, mesela fenomenolojideki "epoche" yaklaşımının benzeri olmakla birlikte, diyalektik süreçte "nefy"e tekabül eder. nasıl ki olumsuzlanan ve yetersiz bulunan cevaplardan hareketle düşüncelerin özü zihinde doğurtulmaya çalışılır, nefsin kendindeki "öteki" yönünü red süreci de öyle...
devamını gör...

kemal tahir

anti emperyalist bir romancı... solculuğu da dış yüzünden kopya solculuk değil... yorgun savaşçı'da şöyle bir muhasebeye girişmiş ki nazım gibi kemalizm yalakası sözde millî aydınlarda bu şuurun kırıntısına dahi rastgelemezsiniz;

--- alıntı ---

.. düşündün mü hiç, bir dünya imparatorluğu nasıl tasfiye edilir? bir dünya imparatorluğu yüzyıllar boyu, yüzlerce nesillerin birleşik gayretiyle, kanları, canları, malları pahasına doğmuş, kökleşmiş, gelişmiş, yaşatılmıştır. tarihin bir döneminde, herhangi bir nesil, tek başına bu tasfiyeye karar verebilir mi? 'veririm' derse, bu kararın meşruluğu hangi vesikalarla ispatlanır? 1908'in padişahçı ittihatçıları imparatorluğu yıktılar; 1923'ün kuvay-ı milliyecileri bir dünya imparatorluğunun miras hesaplarını tasfiyeye oturdular. peki, neydi tasfiye edilecek miras? 700 yıllık bir imparatorluk... 1908'de ittihatçıların ele geçirip on yılda yıktığı imparatorluk tam dört milyon üçyüz seksen üç bin kilometre kare toprağa sahipti. nüfusumuz kırk üç milyonu aşkındı. bu toprak üzerinde malımız olan yedi bin kilometre demiryolu döşeliydi. buna, dört yüz yıllık hilâfetin bütün dünya islâmları üzerindeki manevi haklarını katmıyorum. tasfiye edilen miras osmanlı'nın sırf kılıç gücüyle aldığı, tarih boyu vuruşarak savunduğu mirastı. evet, oturuldu masaya... karşımızda yirmi iki devlet... tasfiye beş buçuk ayda tamamlandı. mahzenler dolusu arşivleri düşün... delegelerimiz incelediler mi bunları? kılı kırk yardılar mı? hayır! çünkü istanbul hükümeti delegeleri, yani asıl uzmanlar bizim isteğimizle sokulmadı bu konuşmalara... bu iyiliğimize karşı ingiliz generali harrington'un teşekkürünü hatırlarım. demek, dört milyon küsur kilometre karelik bir imparatorluğun yedi yüz yıllık hesapları tasfiye edildi beş ay içinde. buna tasfiye denmez, mirası reddettik. kurtuluş iki türlü olur: ya bütün haklarını en son zerresine kadar koruyarak kurtulursun, ki gerçek kurtuluş budur. ya da haklarından birçoklarını vererek kurtulursun! bu da kurtuluştur ama öyle pek öğünülecek, kasınılacak çeşitten sayılmaz. hele rejim değişmelerinin tarihsel haklardan vazgeçmekle hiçbir ilintisi olamaz. sözgelimi, bolşevikler, çarlık imparatorluğu'na pekâla sahip çıktılar. nitekim, fransa cumhuriyetçileri de kendilerinden önce, çeşitli krallarının kurmuş oldukları imparatorluğu rejim değiştirdik bahanesiyle hiç kimseye bağışlamadılar. dünyada çok az milletin eline geçmiştir bizimki kadar büyük tarih birikimi... eğer her millet ilk zorlukta, yüzyıllar boyu biriktirdiği haklarını kaldırıp atarsa, dünyada tarih diye bir şey kalmaz. neden sana yenik düşmüş gibi geldi, bir tek adam karşısında koca bir iktidar?... hem de askeri bir zafer kazanarak gelmiş bir iktidar? çünkü anadolu-yunan savaşı belletilmek istendiği gibi, bin yıllık tarihimizden ayrı bir milli kurtuluş savaşı değildir. bin yıldır süren doğu-batı boğuşmasının yüzlerce savaşlarından biri, hem de küçüklerinden biridir. böyle bir savaşı kazanmak, bin yıllık tarihin biriktirdiği hesabı kapatmaya yetmez ki, iktidarı gerçek iktidar olsun. bu savaşa, istiklal savaşı da, hâşâ, denemez! çünkü biz, hiçbir zaman milli devletimizi yitirmedik. siz cumhuriyet çocukları 'gözümüzü zaferde açtık' avuntusundasınız. şimdi umulmaz yerlerde beklenmez yenilgilerle karşılaşınca apışmayın!.. biz, er geç, batıyla ister istemez hesaplaşmak zorundayız. bunu gerçekten yapmadıkça batıya hizmet teklif etmekle belâyı başımızdan defleyemeyiz...

--- alıntı ---
devamını gör...

sürmenaj

araştırdıkça daha fazla endişe veren bir rahatsızlık. temel olarak zihin yorgunluğundan kaynaklanıyormuş.

üç gün önce bana anormal gelen bir takım şikayetler sonucu okulda gittiğim psikolojik danışmanlık merkezinden bu konuda bir uyarı aldım. hoca ilk belirtilerini gösterdiğimi söyledi ve böyle bir sonuçla karşılaşmak istemiyorsam gittikçe ağırlaşmaması için bir süre kitap veya beni strese sokabilecek herhangi bir şey okumamı, düşünmemi yasakladı. Allah göstermesin.
devamını gör...

siyasal islam

siyasal islâm, geleneksel islâm gibi ayrımlar abd'li stratejistlerin yaptığı sunî ayrımlardır. bizimle ilgisi yoktur. siyasal islâm değil, "islâmî siyaset" sözkonusu olabilir ki, onun da ne olduğu, ne olması gerektiği, baş nefret ve baş muhabbet kutupları, temel ölçüleriyle ortadadır. bu temel ölçüleri hayata hâkim kılmaya gelince, o baştanbaşa bir sistem ve metod davası olup bir dünya görüşü ve anlayış mihrakı belirtmek zorundadır.

edit: "siyasal islam" ifadesiyle islami siyaset eleştirilerini hatırladığımız mümtazer'e çaktığı için omayra'ya teşekkürler. zira bilinmeli ki bu hainler, her şeyden önce bir zihniyetle geldiler... ordunun rütbeli mensuplarına bile ülkesini sattıran bir zihniyetle...
devamını gör...

nasreddin adlı iran şahının sıradışı haremi

harem değil tiyatroymuş.

--- alıntı ---

fotoğraflarda görülen kişiler iran şahının haremini yansıtmıyor. bu fotoğraflardaki kişiler o dönemin tiyatro oyuncularıydı. kadınların sahneye çıkması yasak olduğu için, erkekler kadın kılığına giriyor ve sık sık temsil veren oyunlarda kadın rollerini onlar canlandırıyordu. tiyatronun ve fotoğrafın merkezi dârulfunûn olduğuna göre, servis edilen fotoğraflar da büyük ihtimalle dârulfunûn’da çekilmişti. (zaten öncesinde de belirttiğimiz gibi başka erkeklerin hareme girmesi yasaktı, bu durumda sunulan haberde belirtildiği gibi “harem fotoğraflarını” o dönenim fotoğrafçılarından antoin sevruguin’in çekmesi mümkün olamaz.)
bu gerçeklikle ilgili birçok kaynak mevcut. en kayda değeri ise sovyet döneminde, rusya’da yayımlanan “tiyatro ansiklopedisi”****. burada fotoğrafların tiyatro oyuncularına ait olduğu belirtiliyor. asıl kaynak ise tahran’da bulunan gülistan sarayı müzesi’ndeki albümhane bölümü olmalı. burada nâsıruddîn şah’ın çektiği fotoğraflarla birlikte, o döneme ait fotoğraflar muhafaza ediliyor.

--- alıntı ---

http://kulturservisi.com/p/...
devamını gör...
28. (Tematik)

serigrafi

şablon baskı yöntemine benzer. şablon olarak ince dokulu ipek bir bez kullanılır. bu yüzden bu baskı yöntemine ipek baskı da denir. kapatıcı madde olarak emilsiyon kullanılır. boya alması gereken yerler açık bırakılıp diğer kısımlar bu kapatıcı madde ile kapatılır ve istenilen renklerde baskı yapılabilir. rakle yardımı ile boya kalıba yedirilir.
devamını gör...

kurtuluş tayiz

iktidarın satılık kalemlerinden... akp döner, bu döner. öyle bi tip.

şimdi de akp'nin kemalist ilkelere bağlılığını ilan etmesine tepki gösteren müslümanlara "münafık" demiş.

ben bunların günlük hayatta nasıl insanlar olduklarını da gördüm daha önce... fakat böyle yüzsüzlük görmedim.

"islami kisveye bürünerek mahallede dolaşan münafık" asıl kimmiş, ben çok merak ediyorum.

devamını gör...

post mortem

araştırdığımda, bana "the others" filmini hatırlatan bir 19. yüzyıl modası. kelime anlamı, "ölüm sonrası". nedir? mevtaya en güzel kıyafetleri giydirilip, gerekirse makyaj da kullanılmak suretiyle süslenerek gerçekleştirilen fotoğraf çekimi.

dönemi için de, mevzuu için de lüks bir durum... tabii bu, mevzuun fotoğrafçılıktaki uzantısı. yoksa, aynı kavramla bahsedilen oyununu veya tıbbî ve hukukî yönlerini bilmiyorum. fakat çok esrarengiz duruyor. ölüm gibi, insanların çoğunda belirsizlik düşüncesi ve soğukluk duygusu uyandıran bir konudan çıktığı için olsa gerek...

lüks dedik, yani ölümün kabullenilmeyişinden türeyen bir hadise neticede. fotoğraflara bakarsanız, kameralar tam olarak o zamanın teknolojisini yansıttığı için kimin ölü olduğu anlaşılabiliyor. ölü, o haliyle hiç kıpırdayamadığı için en net çıkıyor, diğerleri kıpırdamamak için çaba gösterse de yetmiyor ve ölüye kıyasla bulanık.

fakat düşünüyorum, sevdiğim bir insanın, merhum vaziyetinde fotoğrafını bulundurmak ister miydim, bilmiyorum gerçekten. kim olursa olsun, onu o haliyle görmek, onunla ilgili her şeyden daha kötü değil midir? zaten ölüm, tam da o kimseyi bir daha dünya gözüyle göremeyecek olmak anlamına geldiği için, başımızdan savmaya bir yerde mecbur olduğumuz bir düşünce değil midir? o fotoğrafını aldıkları, artık o kimsenin ölüsü. bilmiyorum ama, kimse kimseye bu kadar bağlı olamaz diye düşünüyorum.

neyse...

- yani, insanlar ölüleriyle son bir hâtıra fotoğrafı çekmek istemişler, çok mu?

- iyi o halde; tut evinde, gömme bari!


devamını gör...

akabe vakfı

klu klux klan'a değil de... biz de çıkıp haşdi şabi'ye eleman yetiştiriyor diyelim o vakit...

ehli sünnet'i ışid temsil ediyor ya muhterem hocamıza göre...

oldu mu? ona kendileri karar versin... madem pimi çekip kucağına bırakmakla iş halloluyor...

ben ihsan şenocak'ı, ifam veya ilahiyat fakültelerindeki eğitimi savunacak biri falan değilim, hatta en çok eleştirenlerdenim...

ama islamoğlu'nun yaptığı açıklamalar, açık provokasyon ve iftira...
devamını gör...

pıtırkurt

--- alıntı ---

pıtırkurt rutubetli hendeklerde yaşar. uzunluğu yirmi beş santime ulaşan kalın, kahverengi bir solucan olan pıtırkurt çok az hareket eder. bir ucunu diğerinden ayırt etmek imkânsızdır, her ikisi de bir salgı çıkartır ve bu salgı bazen iksirlere kıvam vermek için kullanılır. pıtırkurt neredeyse her çeşit bitkiyi yese de, marulu tercih eder.

--- alıntı ---

kaynak: joanne kathleen rowling | fantastik canavarlar nelerdir nerede bulunurlar
devamını gör...

anne

hissediyor. kimse bilmese o sanki biliyor, her şeyi hissediyor. ya rüyasında görüyor ya duasında seziyor, ama sen söylemesen de her şeyi anlıyor, içten içe biliyor.

annem belki kendisi de farkında olmadan bana hep böyle bir duyguyla seslendi. ona hiçbir şeyi anlatmama gerek yok, çünkü kendiliğinden anlıyor, olmayacak şeyleri hissediyor. buna defalarca şahit oldum. bütün anneler böyle mi bilmiyorum ama "annelik" bana gerçekten birçok bakımdan mucizevi gelmiştir.

şimdi bunları nasıl anlatacağımı da kestiremiyorum; kaç defa bu başlığa bir şeyler yazmaya çalıştım ama bundan başka türlü dile dökemiyorum. bir kere sıradan arkadaşların, akrabaların gibi değil; onun hakkında düşünmüyorsun, sadece hissediyorsun.

sen onu hissediyorsun, o seni hissediyor. işte burada daha şaşırtıcı olan, o seni gerçekten de "hissediyor".
devamını gör...

karl polanyi

"sosyal münasebetlerin ve müesseselerin, piyasaya tâbiyeti"ne karşı çıkmış sosyalist bir iktisatçı-düşünür. toplumun, müesseselerin ve ihtiyaçların, ekonomik sistem temelinde ("altyapı" da denilebilir) oluştuğu, yani sosyal ilişkilerin üretim ve geçim ilişkilerine bağlı olduğu görüşünü eleştirerek, bu düşünce biçimini bir "sorun" olarak niteliyor. kapitalizmin, ideal toplum ve ekonomi ilişkisini tersine çevirdiğini; ekonomik faaliyetlerin ve piyasa ilişkilerinin, sosyal ve politik bünyeden ayrılıp bağımsızlaştığını savunuyor; ona göre, kapitalizm öncesi (pre-kapitalist) toplumlarda esas olan yapılanma biçiminde, ekonomi, toplumun içine "yerleşmiş" bir fonksiyondur; toplumun bir "uzantısı"dır... burada polanyi'nin tezini temellendirmek için faydalandığı kavram, "embeddedness" (gömülmüşlük)... bu kavram, ondan önce, polonyalı antropolog bronislaw malinowski tarafından da kullanılmış; ancak polanyi bu kavramı, sosyal yapılanmanın ekonomik sistemden daha kapsayıcı, "nüfuz edici" ve belirleyici oluşunu izah etmek için canlandırıyor.

maalesef çok geç kalmış olarak ancak bugün öğrenebildiğim "gömülmüşlük" argümanının, uzun zamandır araştırdığım ve pozitivist sosyolojik yöntemin tabii bir neticesi olarak karşıladığım "natural selection" (tabii ıstıfa) teorisinin toplum planına uyarlanmasından doğan "sosyal darwinizm"e yönelik de bir eleştiri olduğunu düşünüyorum. her ne kadar maddi çıkar ilişkilerinden önce kültürel kaygıların geldiğini ve bunu, yine ekonomik değil, "sosyal" dinamiklerin belirlediğini savunarak "kültür"ün dahi iktisat gibi "ahlakî ve ruhî karakter" belirten bir vakıa olduğunu gözardı etse de, hobbes'çu rekabet mücadelesinin kapitalist düzenlerde "sistem" çapında temsil planı ve telkin imkanına ulaşan, yani örnekleşen "zihniyet"ini nazara verici bir çıkış olarak bu argüman bana çok önemli görünüyor.

diğer taraftan, argümanın temeli atılmadan çok önce "embeddedness" kavramını kullandığını aktardığım malinovski isimli antropoloğun bulgularından da yararlanan polanyi'nin -marks'ın tarih görüşüne uyumlu olarak- ilk toplumlarda bulunan "takas eğilimi"nin hediyeleşme yerine "reciprocity" (karşılıklılık) ilkesi ile istismar edildiğini ve saptırıldığını savunması, yani "kapitalist sapma" görüşüyle, yine bir antropolog ve ideolog olan pyotr kropotkin'in de kendi döneminde revaç bulan sosyal darwinist modele karşı "pre-kapitalist toplumlardaki sosyal ve ekonomik örgütlenme"yi tabiattan örneklerle temellendirmek suretiyle ortaya koyduğu "karşılıklı yardımlaşma" tezi benzerlik taşıyor.
devamını gör...

ekşi sözlük

beyin ishali olmuş ergenlerin "amerikancılık" oynayarak entelektüel geçindikleri interaktif yozluk.

biraz önce girdim, girmez olaydım. kimse kusura bakmasın, içimden geleni söylüyorum; bu bizans farelerini avaz avaz ciyaklatmadıkça bu ülkede kimseye rahat yok!

kafadan yana hadım edilmiş bu amerikan domuzlarına haddini bildirmekte tereddüt eden "geniş" kesimleri de buradan selamlarım...
devamını gör...

sevilen kelimeler

(bkz: ahenk)
(bkz: ahmakıslatan)
(bkz: babafingo)
(bkz: belki)
(bkz: burkuntu)
(bkz: ceylan)
(bkz: derman)
(bkz: eser)
(bkz: eski)
(bkz: ezgi)
(bkz: ferman)
(bkz: gönül)
(bkz: gönülçelen)
(bkz: gülbeşeker)
(bkz: hamur)
(bkz: ıhlamur)
(bkz: ihtilal)
(bkz: kavga)
(bkz: kuma)
(bkz: küpe)
(bkz: lügat)
(bkz: mahmur)
(bkz: mezar)
(bkz: reva)
(bkz: ruh)
(bkz: rüya)
(bkz: rüzgar)
(bkz: ukde)
(bkz: üryan)
(bkz: yağmur)
devamını gör...

fetö kapsamında khk ile ihraç edilen ve midilli adasına iltica ederken boğulan beş kişilik aile

çok uzun yazmaya gerek yok.

önce hsyk'sına kadar bütün devleti bu yapıya teslim et; iki sene sonra bürokrasideki en basit memuruna kadar hepsini tüm sosyal güvenlik haklarından mahrum et.

iki süreçte de bu millet akp'nin yanındaydı. bu dengesizlik değil mi bu çocukları öldüren?

şuraya bak ya; hâlâ "bu çocuklara acımalı mıyız"ı tartışıyorsunuz!..
devamını gör...

edward de vere

william shakespeare’in döneminde yaşamış, 17. oxford kontu.

bu derebeyinin shakespeare'in kendisi olduğu teorisi bugün akademik çevrelerce gittikçe artan şekilde desteklenen bir inceleme konusudur. shakespeare'in kimliğiyle ilgili spekülatif rivayetlere en uzak ve en ciddi tez de onun gerçekte kont edward de vere olduğu iddiasıdır. bu zatın okuduğu incil'in kenarlarına düştüğü 1028 adet derkenarın dörtte birinden fazlası ve bilhassa her biri 4-5 defa olmak üzere 81 adedi, bugün shakespeare'e ait bildiğimiz eserlerde mükerrer olarak aynen kullanılmış. bu bulgu, bugün shakespeare'in gerçekte kim olduğuna dair belge niteliğinde bir delil olarak karşılanıyor. tartışılagelen bir diğer ihtimal olan "bacon shakespeare teorisi"nde ise yine bu ingiliz soylusuna ait tarihî incil'deki söz konusu notlara atıf sayılabilecek ibare oranı sıfıra yakın.

teze dair sıkı iddialar içeren bir diğer argüman ise, shakespeare'in eserlerindeki bazı kahramanların başından geçen olayları, bizzat bu kişinin de yaşamış olması. biyografisi “elimizde shakespeare’in bir hayat hikayesi olsaydı kesinlikle bu olurdu” dedirtecek kadar benzer sayılan anekdotlar içeriyor. aksi halde, modern ingilizcenin babası sayılan ve edebî eserleri filozof bacon'ın fikirlerine yakıştırılan bu usta şairin, tek oğlu hamlet'in ölümüyle ortadan kaybolmuş ve yıllar sonra londra'ya dönerek ilk oyunu "hamlet"i sahnelemiş basit bir laf cambazı olduğuna dair abes efsaneye inanmak gerekecek. fakat eserlerin, "william shakespeare" isimli o yoksul oyuncunun ismini müstear olarak kiralayan, her bakımdan iyi yetişmiş bu asilzade beye ait olduğuna dair iddialar çok daha destekli görünüyor.
devamını gör...