lorien yaprakları beyhude düşmez yere

lorien yaprakları beyhude düşmez yere
[ dünyalı yazar ]

  • Genel Bilgiler
  • Karma Puanı: 13488.4
  • Kayıt: 2015-10-27 14:58:00
  • En son giriş: 2018-07-12 02:55:10
  • Genel İstatistikler
  • Takipçi Sayısı: 16
  • Aktif Tanım: 3696
  • Açılan Başlık: 689
  • Artı Oy: 29605
  • Eksi Oy: 2295
  • Alınan Artı Oy: 11642
  • Alınan Eksi Oy: 522
  • Alınan Favori: 312

lorien yaprakları beyhude düşmez yere - en beğenilen tanımları

islam’da kadına dayak olayı

birkaç hafta önce bir vaizin yorumlarıyla gündeme geldiğinde bu konu üzerine yazabilecek durumda değildim hiç. üstelik tepkimi çekmesine rağmen konuyu istismar edenlerden olmak istemedim, zaten o curcunada tartışmaya katılmak da zül geliyordu. şimdi ilgili beyanlara mecburen değinerek, fakat hiçbir malum kesimin ağzına ortak olmadan, "vaaz" da vermeden, kendimi bu başlığa dair üç beş kelam etmek zorunda hissediyorum.

bir kere, herkesin anlaması gereken şöyle net bir gerçek var: allah resulü kadın dövmemişlerdir. bir hoşnutsuzluk zuhur ettiği zaman küserlerdi ve bir süre küs kalırlardı. bu da dünyanın en ince davranışıdır. ama bir de şimdiki din adına ahkam kesen hayvanlara bakın... neredeyse, "deşarj olmak için dövün" diyor. "çekinmeyin, Allah izin vermiş, patlatın" dercesine, "kadınlar şükretsin ki kocaları onları dövüyor, yoksa kuma getirecek" diyor. şimdi Allah aşkına, kimsenin kimi neyi savunduğu beni ırgalamaz ama, islam ve islamî ölçüler adına çıkıp böyle konuşan birini savunanlara en kısa hayret ifadesiyle sormak istiyorum: "yahu bu nasıl bir şey?" islam'da kadının düşman kadını olduğunda bile dokunulmazlığı vardır. tıpkı çocuk gibi. onlar öldürülmezler. erkeklerin tümden kılıçtan geçirildiği hallerde bile kadınlara dokunulmadığını görürsünüz. bunları bile anlamak çok mu zor, ne tür kadınlarla evlisiniz lan siz?

yine bu sözde "fıkıh uleması" geçinen vaizlerin her türlü çirkinliği yaptığı, iftirayı attığı muhiddin-i arabi hazretleri'ne göre, kadın erkek buluşması dünyada en büyük buluşmadır. bütün tasavvuf ve divan edebiyatında "mecazî visal" olarak görülmüştür. ama bunlarda böyle bir incelik yok. tekme tokat giriştin mi cennette bir kat daha yükseliyorsun zannediyorlar. hayır ben söyleyeceğim mizaç olarak, ama ben söyleyince olmayacak, çünkü malum fakih arkadaşlar ille kıyas yapacak. o zaman, hadis vardır, aynen bu şekilde: "dövdüğünüz kadınla akşam aynı yatakta nasıl yatacaksınız?" (bkz. müslim, cennet bahsi) bunu söyleyince de hemen karşınıza nisa 34’ü çıkarırlar. o bir sınır durumudur. öyle değil mi, bunu bile anlamıyor musunuz? yani hangi ölçünün hangi duruma uyduğunu anlamak için yapacağınız kıyas, bu ölçüleri kullanırken, şurada burada ifade ederken nerede kalıyor?

konuyu uzatmak istemiyorum, anlamak isteyene bu kadarı yeterlidir ama... daha önce başka bir platformda yazarken islam'da erkeğin üstünlüğüne dair bir tartışma olmuştu. o da aynı malum konu.. tabii konu islam'dan açılıyordu ama islam'a göre falan değil, genel olarak konuşuluyordu.* ben şöyle cevap verdim: şeriatta erkek, tasavvufta kadın! şöyle de anlayabilirsiniz: hukukta erkek, hikmette kadın... en azından benim derinleşmeye çalıştığım islamî dünya görüşüne dair muhtelif eserlerde şöyle geçer: erkek fail (yapan) sıfatındadır, kadın ise münfail (yaptıran)... münfail, bu bakımdan failden üstündür. üstünlük zaten böyle bir şey, değil mi? orada niteliğe bakılır. tıpkı bir sultanın bir askerden üstün olması gibi. şimdi bakın, dine bir böyle bakış vardır... bir de sanki dinin rüknüymüş gibi, "namaz kılın" dermiş gibi "karılarınızı dövün" diyen bakış... hangisinin doğru olduğunu da en azından iman ettiğini söyleyen insanlara saatlerce anlatmaya lüzum olmasa gerek! bedahet diye bir şey var. yani hâlâ biraz kaldıysa tabii.
devamını gör...

fırat kalkanı operasyonu

amerikan destekli terör örgütü ypg'ye haddinin bildirileceği harekat.

"asıl düşmanın ışid olduğu unutulmamalı" diye açıklama yapmış amerikan dışişleri sözcüsü.

hayır; asıl düşman "pkk-pyd-ypg" ve arkasındaki "abd"...

türkiye zaten pkk'nın kobani ve afrin kantonlarını birleştirmesinin önünde tek engel olan cerablus'u, -pkk'ya karşı topraklarından geri çekilmesiyle meşhur- ışid'den temizleyip bölgeye kendine bağlı türkmen grupları yerleştirmek istiyordu...

darbe (işgal) girişiminin ardından, son günlerde rusya (erdoğan-putin görüşmesi) ve iran'la (dışişleri bakanlarının gidip gelmesi) atılan karşılıklı adımlarla, türkiye elbette bu harekat için anlaşma sağlamayı amaçlıyordu...

amerikan genel kurmay başkanı ve yine amerikan nato bilmemnesi ise ypg'ye yönelik bir askerî müdahalenin önüne geçmek için, türkiye'yi buna ikna etmek amacıyla gelmişti...

şimdi abd, oradaki kuklaları olmadan, hiç olmazsa başkanlık seçimlerine kadar bilfiil işin içine giremez... zaten bu çok zor bir ihtimal...

velhasıl, suriye bunlara mezar olacak!

çok iyi oldu, çok da güzel iyi oldu...

edit: ışid, cerablus'tan tamamen çekildi.

demirtaş ne söylemişti, hatırlıyor musunuz?

- "ypg fırat'ı geçecek, siz de mal mal bakacaksınız."

ne oldu, suriye'ye girdik...

aynı şekilde, daha birkaç saat önce salih müslim, "türkiye, suriye bataklığında çok şey kaybedecek." demişti.

ne oldu, ypg sözcüsü redur xelil, "amerika'nın desteklediği sdg'nin isteği üzerine ypg olarak fırat'ın batısından çekiliyoruz." açıklaması yaptı.

ne diyelim, daha karpuz kesecektik.*
devamını gör...

mistaka

beş yıl önce, istanbul’a yeni gelmiştim. ailemden uzakta, kimseyi tanımadığım, hiçbir yerini bilmediğim bu şehirde üniversite okuyacaktım ve bir sürü maddi-manevi sıkıntı beni bekliyordu. bunu o zamandan kestirebiliyordum ve aileme yük olmamak için ister istemez her konuda kendimi yalnız kalmış hissediyordum. sınanmadığım, ilk kez karşılaşacağım konulardı bunlar. üzerimdeki sorumluluk az değildi. bildik, belki her insanın gençken yaşadığı çatışmaları yaşıyordum ben de daha.

okul açıldı; hazırlık sınıfının ilk haftası, sabahki derse 5 dakika geç kaldım ve hoca beni derse almadı:

- “get out!

kantine indim ve işte orada bizim mistaka’yla tanıştım. meğer aynı derse o da geç kalmış ama benim gibi şansını zorlamamış. dedim bana “get out” dedi hoca. “ha...” dedi, anlamış görünmeye çalıştı ama onun da anlamadığı belliydi.* neticede beginner tayfaydık, öyle çok kasmadık. yine de bu ilk muhabbetteki hafif alaycı gururlu tavrı, mistaka’nın bütün karakterini ele verici bir ipucudur, onu söylemiş olayım.*

onunla ilk karşılaşmam, tanışmam böyle oldu ama yıl içinde çoğunlukla birlikte takıldık. dönem ortasında kaldığı evden ayrılıp ranza arkadaşım oldu ve geçirdiğim bunalıma hasbelkader tanık oldu. benim bu halim kronikleşip sancılı meselelerle büyümeye başlarken, yıllardır yurtta kalmış bir insan olarak o daha tertipli bir hayat istiyordu, üstelik bir hayat görüşü vardı, bizim gibi çocuk değildi. bilmiyorum kendisi ne kadar farkındadır bunun ama, sonrasında yaşadığım bir hadiseyle on kat daha büyüyen benim o büyük sınavımı, gelip olabildiğince az hasarla atlatmamı sağladı. hayatta doğru-yanlış bir yön tutturmama yardım etti. şayet avucumdaki çizgilerde büyük bir kırılma, keskin bir yol ayrımı varsa ona mistaka vesile olmuştur. yine belki o bilmez, öyle şeyler düşünmeye başlamıştım ki o dönem aynı odada kaldığımız başka bir arkadaş, benimle tek geçirdiği bir haftasonunun ardından okulu bırakma kararı almıştı. (herhalde ben de kötü bir kırılmaya vesile oldum...)

mistaka benden bir yaş büyüktür. kendisine hiç abi dememiş olmama ve bugüne kadar birbirimize dostça davranmamıza rağmen, onu hep -istemsiz- abi gibi gördüm. o da bir yere kadar farkındadır belki, bana hep abi gibi davrandı. biyolojik akrabalık veya yaşından dolayı değil onu böyle görmem; abim olsaydı ne yapacaktıysa mistaka da benim yanımda hep öyle davranan, başım sıkıştığında elinden gelen yardımı-desteği esirgemeyen, fazlasıyla “yol gösteren”, neredeyse hiç kapris yapmayan, çoğunlukla ciddiyetsiz* fakat yine de samimi ve babacan, sırdaş ve kötü gün dostu bir insan oldu. benim hazırlığı uzattığım, okulu dondurduğum, maddi-manevi mevzularla boğuştuğumuz üç yıl kadar bir zaman boyunca farklı ortamlarda birlikte kaldık, sonra yolumuz mecburen ayrıldı ama ne zaman bir ihtiyacım olsa yanımda oldu, dostluğunu gösterdi, desteğini sundu. açık söyleyeyim, bu adam beni Allah’a inandırdı. tebliğ yaparak falan yapmadı bunu da. insanlığıyla, örnekliğiyle yaptı. neyse zaten bunu üç yıl önce şahsen kendisine de hafif çıtlatmıştım.

ve o artık nişanlı. burada, onu ne kadar ilgilendirdiğini bilmediğim bu duygularımla tebrik ediyorum kendisini.

Allah seni de sevdiklerini de mutlu etsin kardeşim.

not: powerpuff girls aldatılmış hissediyor, haberin olsun.*
devamını gör...

nick değiştiren yazara eskisi daha güzeldi demek

bunu da sanki bir sözlük adeti gibi benimsemişsiniz, eğer öyleyse muhafazakarlıktan yana maaşallahınız var helal olsun. sabahtan beri gelen mesajlarla beni kendimden soğuttunuz yav ne bu gözden düşmüş muamelesi insana..

t: heves kırıcıdır arkadaşlar. yani insanın kendini daha iyi hissettiren bir mahlas değişimine de hakkı yok mu? bakın bir kişi daha “eskisi daha güzeldi” diye gelirse onu galadriel’in insafına teslim edeceğim.
devamını gör...

peygamberin ilahlaştırılması

innallahe ve melâiketehu yusallûne alennebiyyi.. yâ eyyühellezine âmenû sallû aleyhi ve sellimû teslîma...

bakın bunlar ayet. her cuma hutbede okunan ayet. resûlullah'ı karşısına konumlandırdığınız Allah'ın, resûlullah'a indirdiği kur'an ayetlerinden yani. şekilcilik olarak anlayarak kendinizi kandırmaya da devam edebilirsiniz ama evvela siz, Allah'ın, peygamber aleyhisselatu vesselam'ın ruhaniyetine salât ve selâm emrini yerine getirmek yerine, o'na ismiyle hitap etmenin küfre yakın bir edepsizlik olduğunu, o'na hakaret etmek ve en başta Allah'a itaatsizlik mânâsına geldiğini anlayın. görüldüğü gibi yukarıdaki tanımda "muhammed" diye hitap ediliyor. halbuki salavat bize farzdır; öyle ki Allah dahi nebîlerine salat ve selam eder; bunu da bize emreder! siz ise buna değil de, Allah'ın, kur'an'da resûlullah'a "muhammed" diye hitap etmesine dayanarak bunu örnek alıyorsanız, asıl kendinizi ilahlaştırıyorsunuzdur ki bu sözde ithamlarınızı öz nefsinizde bulmak ihtimali bu durumda aklınızın ucundan bile geçmez. (zaten de geçmiyor)

şimdi siz peygamberin ilahlaştırıldığını iddia ederken, islam'dan yola çıkıyor değilsiniz, bunu bir anlayın. dolayısıyla peygamberi peygamber olarak da anlayamadığınız yerde, ne Allah'a ne resûlü'ne doğru ölçülerle iman edememişsinizdir ki daha sahip olduğunuz bu muharref ilah ve peygamber tasavvuruyla, peygamberin ilahlaştırılmasından söz ediyorsunuz.

sonra; imân etmiyorsanız bile bunu böyle bilin ki, islâm'a göre Allah resûlü, gelmiş-gelecek en üstün insandır; Allah'ın tüm resûl ve nebîlerine, tüm peygamberlerin de kendi ümmetlerine müjdelediği son peygamberdir. o insanlığın gayesidir; yani insan'dan murâd o'dur. insanın yaratılışındaki hikmet, en çok onda görünmüştür. insanlar o'na yaklaştıkça tekâmül etmiş sayılabilirler. insanlar o'na benzedikçe "insan" olurlar. siz ise Allah resûlü'nün de beşer olduğunu söylerken, o'nu kendi hayvanî nefsinize benzetmeye, o'nu kendi sefîl şuur seviyenize indirmeye çalışıyorsunuz. siz, tıpkı kafirler gibi, günün geçer akçesi putlarla dolu aklınıza uymuyor diye, yalnızca velîlerin kerâmetlerini de değil, peygamberlerin mucizelerini bile reddediyorsunuz.

öyle tuhaf bir algınız var ki... şunu olsun anlayın da diğerlerine yol oradan sonra bulunur: sizin tüm zanlarınız hakikat karşısında ne ifade eder? velîlere yahut onların antitezi olan denîlere, ancak kendi seviyemizden bakabiliyoruz biz.. sizin takılıp kaldığınız bu meselelerse ele alınması gerektiği seviyede ele alamadığınız, basit dedikodu ve hakaret seviyesini aşamadığınız, zahirci çıkışlar. zahirci derken de ölçüye mihenge vurmak değil, gidip kendi bulunduğunuz "en dip seviyeden anlamak" mânâsına!

bakın, istemsiz olarak hep reddettiğim bu tipik yanılgıya bir örnek:

"ger bileydi sulbünden geleceğini yezid’in
almadan boşardı havva’yı âdem"


bununla bir de şu bakış arasındaki dağlar kadar farkı sezmeye çalışın hiç olmazsa:

"duyunca makdem-i teşrifin sulb-i pakinden âdem
değişti habbeye bağ-ı cinanı yâ resûlallah."


anlamadıysanız daha da açayım: Allah insanî hakikati bize en kâmil örnekleriyle anlatır; bizi onların yoluna uymaya çağırır. halbuki mesela, melekler insanın yaratılışında evvela niçin yalnızca ondaki kan dökücü, fesat çıkarıcı hasletleri görebildiler? insanda, meleklerin bilemediği, fakat Allah'ın bildiği neydi? Allah, insana neyi öğretti? sonra niçin secde ettiler âdem'e? siz şimdi böylece onu "ilahlaştırdılar" mı dersiniz? hadi deyiniz ki onlar farklı türler... (saçma ama sizden çıkabilecek türden bir argüman işte) kardeşleri ve babası yakup aleyhisselam (çoğu yaşça kendinden büyük ve biri de peygamber olan bu insanlar), niçin secde ettiler yusuf aleyhisselam'a? hâşa, onu ilahlaştırdılar mı?

yok... ne, biliyor musunuz? siz, iddia ettiğiniz gibi hiç de Allah'tan başkasına değil, asıl nefsinizden ötesine itaati bilmiyorsunuz. çünkü Allah, resûlullah'a itaati, ve o'nun hepinizden üstün bir yaratılışa sahip olduğuna imânı emrediyor. siz ise hiç mi hiç bilmiyor ve her şeyden önce inanmayı reddediyorsunuz ki, beşeriyette, melekiyetin üstüne çıkabilen, sizin de tecrübe etmediğiniz ulvî bir yol var; yaratılışımızdaki hikmet bile bu! fakat sizin bu, beşer olmayı daima kendi süflî alışkanlıklarınızla kısıtlayıp derinliği sonsuz hikmetleri dünyaya mahpus olmuş aklınızla daraltma çabanız, "ben sizin bilmediğinizi bilirim" buyuran Allah'a karşı, kendi bilmediğini kabul etmeyen şeytanın hasedine ne kadar da benziyor. evet, ben burada gayet nefsanî bir haset buluyorum; Allah'a ve resûlü'ne, kendi yonttuğu aklın hudutlarına sokmadan tapamayan (burda ne imân ne ibadet geçerlidir artık) bir nefsanîlik!
devamını gör...

halil kantarcı

"28 şubat'ta idam cezası istenen çocuk"tu...

bu sabaha karşı darbeciler tarafından şehit edildi...

başından vurularak şehit edilmesinden önce facebook'ta yazdığı son cümleler;

"asker çengelköy ışıklara barikat kurdu. ateş ediyorlar. millet birikiyor. Allah büyük."

Allah rahmet eylesin.

devamını gör...

borcunu bozuk parayla ödemek

hele yüklü miktarda sayılabilecek bir borçsa çok komik oluyor gerçekten. bozuk derken, madeni para tabii. miktar yüklü değilse bile bozuklukları ortaya dökünce o bayaa yüklü duruyor zaten.

bir kenarda biriktirdiğim hayli bozuk para vardı, sayayım dedim, baktım faturalardan ikisini çıkarıyor. sabah çıkmadan arkadaşın masasının üzerine bıraktım, işi yoksa saysın şimdi. dilenci parası gibi duruyor öyle.*
devamını gör...

ceset görmenin insan üzerindeki etkisi

kuzen 17’sinde fena halde trajik bir kaza sonucu hayatını kaybetmişti ve benden iki yaş küçüktü. sonuç olarak, ilk kez bu kadar yakın -yaş olarak da öyle- olduğum birini ölü gördüğümde, herkesin kolayca tahmin edebileceği gibi, dünyamın başıma yıkıldığını söyleyebilirim. sonra azaldığını düşündüğüm bu etki, kefeniyle mezara indirilirken, üzerine toprak atılırken vs her adımda katlanarak arttı ki şöyle bir rüya gördüm:

eve giriyorum ve odamdan sesler duyuyorum. kardeşim içerden koşarak geliyor ve “abi,” diyor, “... ölmemiş!” nasıl oluyorsa o sözü işitmenin sevinciyle odama dalıyorum ve yatağımın üzerinde, kuzenimin üstü başı çamurlu halde uzandığını görüyorum. uyuyor gibi. ama uzun sarı saçları garip bir biçimde tertemiz. soruyorum: “ne oldu?” kardeşimin anlattığına göre biz mezarlıktan ayrıldıktan sonra mezardan kuzenin sesini duymuşlar. açmışlar ki hayattaymış. çıkarıp eve getirmişler de annemleri falan bekliyormuşuz sonra.

öyle kısaca. bu rüyadan, “insanın bu duruma inanmak istemediği, ölümü kabullenemediği” sonucu çıkıyor zaten. aslında bir üst tanımda da değinildiği gibi vefat eden kimsenin yaşına, yakınlık derecesine vs. göre değişir. bir de söz konusu etkiye maruz kalacak bünyeye göre.
devamını gör...

6 aralık 2017 abd açıklamasına karşı yazarların çözüm önerileri

siyasi anlamda türkiye'den bir şey beklemek zor. tepkimiz, tavrımız, ancak fert veya topluluk inisiyatiflerine bağlı. türkiye'deki rejim batı'dan tümüyle kopacak şekilde değişmedikçe pek bir şey ummuyorum. yani her ne kadar bunları filistin mücadelesiyle alay eder tarzda sayarak işi kahpeliğe götürseniz de türkiye'nin pratikte eli kolu bağlı.

yalnızca siyasî, ekonomik, şu bu yönden değil; başta kültürel hassasiyetlerimiz itibariyle büyük bir dengesizlik-ayrışma mevcut. ayrışma derken, tabiî meşhur kutuplaşma klişesine bağlamıyorum; bizimki çok başka. evvela sun'î ve hayli yüzeysel.

aksa eylemi olur: "ayasofya dururken ne aksa'sı? önce bunu halledin..." ayasofya eylemi olur: "memlekette cami mi kalmadı? önce süleymaniye'yi doldurun..." özgür kudüs eylemi olur: "coca cola içen insanların samimiyetine inanmıyoruz." israil mallarına boykot başlar: "olacak iş mi şimdi bu!" her cephede hassasiyetlerini mevcut statükoya kaptırmak ve döneklik etmek yerine kimsenin aklına sistemin topyekün değişmesi için bir çaba vermek gelmiyor. çaba vermemek de değil bakın; bu aklınıza bile gelmiyor.

parça parça da olsa yerinde tavır koymaya çalışan samimi müslümanlara da sadece dil çıkarıyorsunuz, ancak pislik yapıyorsunuz. bütüncül ve tutarlı bir mücadele vermenin yolunu soruşturmak yerine, mevcut sistemin beslediği çelişkileri istismar ederek nerede bir mücadele görseniz sulandırmaya bakıyorsunuz.
devamını gör...

edward de vere

william shakespeare’in döneminde yaşamış, 17. oxford kontu.

bu derebeyinin shakespeare'in kendisi olduğu teorisi bugün akademik çevrelerce gittikçe artan şekilde desteklenen bir inceleme konusudur. shakespeare'in kimliğiyle ilgili spekülatif rivayetlere en uzak ve en ciddi tez de onun gerçekte kont edward de vere olduğu iddiasıdır. bu zatın okuduğu incil'in kenarlarına düştüğü 1028 adet derkenarın dörtte birinden fazlası ve bilhassa her biri 4-5 defa olmak üzere 81 adedi, bugün shakespeare'e ait bildiğimiz eserlerde mükerrer olarak aynen kullanılmış. bu bulgu, bugün shakespeare'in gerçekte kim olduğuna dair belge niteliğinde bir delil olarak karşılanıyor. tartışılagelen bir diğer ihtimal olan "bacon shakespeare teorisi"nde ise yine bu ingiliz soylusuna ait tarihî incil'deki söz konusu notlara atıf sayılabilecek ibare oranı sıfıra yakın.

teze dair sıkı iddialar içeren bir diğer argüman ise, shakespeare'in eserlerindeki bazı kahramanların başından geçen olayları, bizzat bu kişinin de yaşamış olması. biyografisi “elimizde shakespeare’in bir hayat hikayesi olsaydı kesinlikle bu olurdu” dedirtecek kadar benzer sayılan anekdotlar içeriyor. aksi halde, modern ingilizcenin babası sayılan ve edebî eserleri filozof bacon'ın fikirlerine yakıştırılan bu usta şairin, tek oğlu hamlet'in ölümüyle ortadan kaybolmuş ve yıllar sonra londra'ya dönerek ilk oyunu "hamlet"i sahnelemiş basit bir laf cambazı olduğuna dair abes efsaneye inanmak gerekecek. fakat eserlerin, "william shakespeare" isimli o yoksul oyuncunun ismini müstear olarak kiralayan, her bakımdan iyi yetişmiş bu asilzade beye ait olduğuna dair iddialar çok daha destekli görünüyor.
devamını gör...

sözlük yazarlarının karalama defteri

sonuçta ne olacağını gayet iyi bilseniz de küçücük bir umut yüzünden dönüp dönüp aynı duygularla sınanabiliyorsunuz. dikkat. nasibinizi ararken kaderinize razı olmamak suçuna düşebiliyorsunuz. dikkat. siz hayata doğru bir adım yol almak için debelenirken hayat çoktan on adım daha ilerlemiş olabiliyor. dikkat. sizin aylar boyunca kendinizi mutsuz etmesine izin verdikleriniz, sonunda halinizi sırf bu yüzden sıkıcı bulabiliyor. dikkat. insanın insana uzaklığının mesafelerle bir ilgisi yok. dikkat. sizin içinizde fırtınalar koparken yanıbaşınızdaki insanın kalbinde yaprak bile kımıldamayabiliyor. dikkat. en iyisi susmak ve her defasında daha fazla içine kapanmak. çünkü biz sadece orada olabiliyoruz ve hiçbir zaman onu gerçekten açabileceğimiz kimsemiz olmayacak. dikkat. artık biraz dikkat.
devamını gör...

dünyaitiraf.com

sırf benden daha rahat olabildikleri için sevdiklerime benden daha yakın olan insanları kıskanıyorum. ben çoğu zaman utancımdan, çekingenliğimden öyle davranamazken bu benim gururumdanmış falan gibi anlaşılıyor. bunun üzerine bir de kendimden utanmaya başlıyorum. bıktım valla bıktım.. her şeyi geçtim, kendimden bıktım ya... insanı kendinden de utandırıyorlar bir yerden sonra. sahip olduğum mizaçtan mı, yetiştiğim kültürden mi bilmiyorum ama en kestirme ifadeyle mahcup bir öküz olduğum için genelde kiminle konuşmaya başlasam karşımda anlamsız bir gerginlikle konuşuyor, ben de geriliyorum.

sonra bu eğitilmez gevşekler insana kendini de ikiyüzlü gibi hissettiriyor. yaptıklarıyla değil de gördükleri "samimi" karşılıklarla. halbuki bence tersine, çoğu insan bu türlü davranış kalıplarında yaşamaya ayak uydurarak, ağzını alıştırarak, işte bilmemne ederek kendi samimiyetsiz taraflarını örtbas etmeye çalışıyor. eminim de bundan... kimin ne kadar samimi olduğunu üslubundan vs çıkaracaksak ben de bunu çıkarırdım yahu!.. kaldı ki ne kadar içten olursanız olun, samimiyetten sadece esprili ve gevşek olmayı anlayacak kadar sığ olduktan sonra sizin samimiyetinizi kim ne etsin... burada samimiyetsizlikle kastettiğim de ahlakî bir zaaf değil, bu bir çeşit hamakat... bunu bahsettiğim gibi anlayana da daha ben rastlamadım.

herkes bayılıyor zaten samimiyete. ama arkadaş, herkesin samimiyetten anladığı ne? göz kararıyla nasıl ölçüyorsunuz bunu? aynı "herkes"ler, herkes gibi olamadığın hiçbir yerde seni samimi bulmuyor ki!
devamını gör...

washington post gazetesindeki fethullah gülen yazısı

mandacı şerefsiz açıkça nato'yu türkiye'yi işgale davet etmiş.

şayet hâlâ iade beklentisi varsa, ta baştan beri yaşanan gaflet sürüyor demektir. pyd ve fetö'nün geldiği nokta, artık türkiye'nin batı'yla ilişkilerini tümüyle sonlandırması gerektiğini ihtar ediyor. artık soğuk savaş döneminde olmadığımıza göre, nato üyeliğinden de çıkılmalı. bu kampta kalmanın hiçbir anlamı yoktur bugün. abartılı mı geldi? her halükarda yakında yaşanacaklar ortada... o gün gelmeden türkiye adamakıllı bir mevzi tutmak zorunda.
devamını gör...

malcolm x

--- alıntı ---

"inanamayacaksın ama; tenleri beyazdan daha beyaz olan insanlarla aynı bardaktan su içtim, ve aynı tabaktan yemek yedim. hepimiz kardeştik. ben artık ırkçı bir müslüman değilim. gerçek peygamberimiz olan hz. muhammed (sav) ırkçılığı yasaklamıştır."

--- alıntı ---

kendisinden, duygulandıran satırlar... ne olmak istediği sorusuna "avukat" cevabını verdiğinde, ilkokul öğretmeninin söylediklerini duymuşsunuzdur:

- "avukat olamazsın, niçin marangozluğu düşünmüyorsun?"

oysa bakın, nasıl da avukatlığını yaptığı bir dava uğruna hayatını veriyor.



Allah şehadetini kabul etsin.
devamını gör...

menderes'ten para dilenen necip fazıl'dan yol gösterici çıkarmaya çalışmayın

üstad büyük doğu’yu çıkarmaya karar verdiğinde iş bankası’ndaki yüksek bir mevkiden istifa etti ve ondan sonra sadece dergisini çıkardı, davasını yürüttü (hapiste olmadığı zamanlar). ondan sonra hiçbir işi, bir ticareti, maaş bordrosu, şurdan burdan bir rantı olmadı. bu durumda olacağını bilerek çıktı yola. bunu da ilk olarak menderes döneminde yapmadı, inönü devrinde yaptı. “allah’a itaat etmeyene itaat edilmez” diyerek yaptı. daha evvelinde ahbes’in ölümünün ardından siyasete atılmanın birkaç yolunu da denemişti; chp’den (dönemin tek partisi olduğunu belirtmeme gerek var mı?) vekil olmayı, kendisi bir parti kurmayı (kurmuştur da) denedi, maddi imkansızlıklardan ve iktidar yalakalığı yapmadığından, bunlar sonuca ulaşmadı. 1947 yılında, onun maddi durumunu bilen ve halk üzerindeki yüksek tesirinden çekinen chp iktidarının başbakanı’ndan “kalemini satması” için teklif aldı, reddetti, reddetmekle kalmayıp sonucunda yargılanacağını bile bile bu hadiseyi dergisinde açık etti. ama ahmet hakan’a ve onun gibi bilumum gerçekten satılık kaleme bunları sormayın, haberleri bile yoktur; olsa da bilmezden gelirler. çünkü bilmek işlerine gelmez.

üstad o dönem aktif siyasette kendi fikrinin politikasını demokrat parti’ye desteğiyle gerçekleştirdi. sadece boğaz tokluğuna davasını yürüttü ve akıntıya karşı yürüdü. davasını teklif edemediği kimseyi desteklemedi, kimsenin kanatları altına girmedi. üstad hapis cezalarının çoğunu menderes döneminde yatmıştır. keza tazminat davalarının birçoğunu yine menderes hükümetine ödemiştir. ama tabii kimse bunları “bilmez”... işi davarlığa getirip küstahça bilmezden geldikleri şeyleri de uzun uzun anlatmaya ben artık lüzum görmüyorum. necip fazıl’ı böyle anmak, anlatmak; ona satılık kalem demek sadece alçaklıktır. neredeyse bütün basının partiler tarafından finanse edildiği bir dönemde (bugün de farklı değil), inönü’ye karşı tabii olarak menderes’le ittifak yapan üstad, menderes’ten maddi yardım talep etmiş ve almıştır. menderes’in politik destekçisi olması zaten kimse için bilinmeyen bir mevzu değildir ki aralarındaki maddi ilişki olmayacak bir şey gibi durmadan gündeme getirilsin. üstad kendisi yazar zaten menderes’le olan ilişkisinin detaylarını. ama bunlar tabii onu da bilmez. bunlar üstad’ı okumadıkları için menderes’le arasındaki ancak maddi ilişkiyi belgeleyen çekleri ve birkaç mektubu nazara verirler sürekli. istese türkiye’nin en zengin ve fiyakalı isimlerinden olabilecek bir adamın en büyük fedakarlıklarından birinin de nefsi için yapmayacağı bu gibi şeyleri davası için göze alabilmesi olduğunu bu tipler nasıl görsünler ki!..

bir kemalistlerin, bir fetöcülerin, bir de mısıroğlu çevresinde yuvalanan yobazların ısıtıp ısıtıp üstad aleyhine piyasaya sürdüğü mevzular bunlar. bu çevrelerin ortak noktası zaten hainlik ve kafasızlık.
devamını gör...

kadir mısıroğlu

çok radikalmiş, aman aman radikalmiş de kendisine kızan müslümanlar ortalık malıymış.

asıl ortalık malı olan, bunun peşine takılıp radikalcilik oynayan ayaktakımıdır. nedir radikallikleri bunların? hani şu gösterilerde amerikan bayrağı yakarken, üstünde tepinirken kendinden geçen vatandaş tiplemesi var ya, odur işte. o vatandaşa, üstünde tepindiği şeyin nihayet bir bez parçası olduğunu anlatamayacağın gibi, bunlara da davanın gölgelerle dövüşmek, sanki tekrar diriltmek istercesine ölüye kurşun sıkmak olmadığını anlatamazsın. sen anlatırsın da bunların bütün davası budur zaten; radikalliklerini ispata kalkışmak için dava dedikleri bu soytarılığa sarılmalarının sebebi zaten onlardaki bu ruh hastalığıdır. onlar böyle ikna olmuşlardır ve herkesin kendileri gibi sıraya girmeyişi, bunlardaki aşağılık psikolojisini daha da azdırır. neticede dava dedikleri şeyin, sadece orada başlayıp orada biten bir karşı oluş olduğunu, sistematik bir muhalefet ve bir aksiyon mevzuu olmadığını anlatamazsın... yani? yanisi, bakmayın "biz nasıl radikaliz, başımızda fesimiz, asarız keseriz" havalarına, hiçbir ideolojik kaygıları, aksiyon mevzuları, daha doğrusu bir davaları yoktur. nasıl ki sapık ilahiyatçıların ekserisi için din bir iman mevzuu değil de bir uzmanlık alanıdır, ölçüsüz odaksız atıp tutabilecekleri bir disiplindir; bu tipler için de davanın kendisi, en klişe anlamıyla meslekî bir kariyer mevzuudur. fakat bunu da layıkıyla yapacak zihin kotasından mahrum oldukları için, böyle bir gidişin istikbali olmadığını kendileri de sezdikleri için, mevcut yapıya kapılanırlar. yük vagonunda gidince maraton koşmuş sayarlar kendilerini. mevcut sağ partilere yanlamak ve onların kuyruğuna yapışmakla elde ediverdikleri bütün siyasi hüviyetleri, bunların hayvanî refleks seviyesinde yaptıkları bütün çıkıntılıkların da temel karakterini verir. bunlar buradan kolayca yol bulur ve iş görürler; zaten bundan dolayı bazıları son dönemde dizi oyuncularından daha fazla aylık gelire sahiptir.

sonra bu tipler, genellikle tarihçi geçinirler. her şeyden önce, tarihi çok iyi bildiklerini düşündürme gayretindedirler. fakat ortada bir muhasebe, bir yüzleşme emaresi, yahut orijinal bir tarih görüşü falan yoktur; tüm bildikleri, kemalist tarih anlayışını yüzde yüz tersyüz etmekten ibaret olan ve ona yöneltilmiş eleştirilerin de kaba ve üçüncü sınıf bir kopyası olmaktan öteye geçemeyen spesifik -ve çoğu zaman seviyesiz- çıkıntılıklar yaparak tarihçilik taslamaktır. bu çizginin, en basitinden, osmanlı'dan cumhuriyete geçiş konusunda da sağlıklı bir bakış açıları yoktur. onlara milliyetçiliğin, islamcılığın, yanisi asıl davanın, milli mücadeleye düşmanlık değil, onun asıl sahipliği davası olduğunu anlatamazsın. milliyetçi geçinirler, ama çıkıp "keşke yunan galip gelseydi" gibi laflar ederler. sebep ortada... zira kemalizm, onlar için adeta şov yapacakları sahnedir ve her mevzuya kemalist anlayışı tersine çevirerek ediniverdikleri kör perspektiften bakarlar. şimdi mesela onların yolundan yetişen gençler görüyoruz ara sıra; "ingilizler bu ülkeye hâkim olsaydı hilafeti kaldırmazlardı" gibi, "en azından türbanımıza karışmazlardı" türü laflar ediyorlar. yeğ tuttukları ingiliz hakimiyetinde bir halifenin gerçekte halife olmayacağını bunlara anlatamazsın. müşriklerin senin başörtüne karışmadan sana hakim olmalarının, türbanına karışarak hakim olamamasından kötü olduğunu ve tıpkı bayrak misali gibi, manasını kaybettikten sonra onun da bir bez parçası olduğunu bu nesillere anlatamazsın. zira onlar kurbandır; ben onlara, dava mihrakını terk ederek sahte ve kısır bir dava temsili oluşturuyorlar ve bütün dava da buymuş zannettiriyorlar diye kızıyorum. asıl bunlara bu hastalıklı psikolojiyi dava diye öğreten, aha da bu başlıktaki yobazdır esas kabahatli.

bakın bu sözde muhalif tavırları, spekülatif çıkışları vs tamamen ölçüsüzlüklerinden. bir şeye karşı olurken o kadar ölçüsüz karşı olursun ki, durduk yerde, alakalı alakasız karşıtlık üretmeye mecbur kalırsın. karşı olduğunun varlığını dilemek durumunda kalırsın. çünkü o ortadan kalktığı zaman sen de yoksun artık. o hep olsun ki, sen de hep olasın. bu, ebedi mahkûm bir çizgi. karşıtı hep gardiyan, o hep mahkûm olacak ki, ağlayabilsin, mağdur olabilsin, hayatiyet bulabilsin, bununla gaza gelerek "diriliyoruz" havası estirebilsin, heyecanlarını bu tavırdan devşirebilsin.
devamını gör...

islam ı ideolojileştirmenin sonucu olarak sekülerleşmek

tam aksine; islam'ın ideolojilerin ideolojisi olduğunu görememekten, bütün insan ve toplum meselelerine islam'dan hareketle çözüm getirme çabasını gösterememekten, zamanın getirdiği farklı disiplinel problemler üzerine tüm dünyaya sunulabilir bir islamî anlayışla cevap verememekten, islam'ın çağlarüstü mutlak fikir olduğuna ve ahiret için olduğu kadar dünya hayatı ölçülerini de mutlak olarak getirdiğine hakkıyla iman edememekten sekülerleştik.

sekülerleşme, tıpkı avrupa'nın reformasyon sürecinde yaşadığı tecrübe gibi, katı skolastiğe bir tepkiydi; kim inkar ederse etsin, müslümanlar olarak biz de böyle bir süreçten geçtik. ne yani, biz bu bataklığa saplanmadık mı sanıyorsunuz? "yobaz"ı, salt kemalistlere ait, haksız bir itham mı sanıyorsunuz? islam'ın tarih muhasebesini yapamadığımız için göremiyoruz ki en az beş asırdan beri islam zaten dünyadan kopuk bir anlayışla ele alınıyor. din değişmiş veya bozulmuş değildi; ancak din anlayışı büsbütün yozlaşmıştı, zamanın getirdiği yeni sorunlara doğru bir islam anlayışıyla yaklaşılamıyordu. bırakın ilmî ve fikrî bir gelenek oluşturacak müslümanların yetişmesini, bisiklete bile din adına şeytan işi yaftası (fetva diyemiyorum fıkhî bir tarafını göremediğimden) yapıştıran "muharref bir zihniyet" müslüman topluluğa hakim olmuştu. bu da öyle birdenbire olmadı. kanunî devrine, kendi tarihimizde yükseliş devri, zirve noktası falan deriz ama zevalin de gözle görülür başlangıç noktasıdır. o devirden itibaren islam, zaten sahabe ve tabiin devrinden sonra ferdî liyakat temsilcilerine emanet kalmış kadrolara, zümrevî hastalıklar taşıyan fertler eliyle, derinliğine bir nüfuz ve genişliğine bir ihata dehası ile sunulamadı. yani, islam tarihinde bir zirve noktasından söz edeceksek, o da Allah'ın kuran'da "bugün dininizi kemale erdirdim" buyurduğu güne hakim olan sosyolojik ve siyasî durumdur. sonrası -abbasî, eyyubî, selçuklu ve osmanlı tecrübeleriyle yaşanan fevkalade kırılmalar müstesna- adım adım bir iniş, alçalış ve nihayetinde bugün yaşadığımız çöküştür.

sonra; "madem din dünya işlerine izah getirmiyor, bunlara cevap veremiyor, cevap veremediği gibi bizim ayağımıza taş koyuyor, lafta değilse bile hiç olmazsa hayat tarzımız ve dünya görüşümüzü ondan ayıralım" görüşü gelişti tabii. bu "ucuz" ama çok doğal bir reaksiyondu. yani "bir gecede" de olmadı bunlar! en az 500 yıllık bir çürümenin nihaî neticesi bu durum.
devamını gör...

aziz mahmud hüdai

bugün kar kış demeden, üstelik metro yerine otobüs ve vapur kullanarak gelip ziyaret ettim üsküdar'daki türbesini. aşağıdaki caddenin çamuru, gürültüsü yoktu orda. aşağıdaki caddenin ikiyüzlü ve samimiyetsiz insanlarından kimse yoktu. belki yarım saat açık havada bekledim öyle. içim şu sıralar muhtaç olduğum bir tuhaf huzurla doldu. Allah rahmet eylesin.
devamını gör...

10 aralık 2016 istanbul saldırısı

patlama sırasında üsküdar'da bir mekandaydım.

dükkanın camları şiddetle sarsıldı ve patlama sesini net bir şekilde duyduk. aslında iki kez patlama sesi duyuldu. düşünün, ses o kadar yakından geldi ki millet çıkıp sokağın başına baktı, içerde bir çocuk ağlamaya başladı vs.

ya kalbim nasıl çarpıyor hâlâ... Allah kahretsin bu zalimleri!
devamını gör...

saçlarına kiraz miraz tak zalim olma

akıllara zarar bir ergin günçe dizesi.

muhteşem bir şey. okuması da zevkli dinlemesi de. geceleri arkadaşlarla dışarı çıktığımızda önce ben bütün caddede duyulacak kadar bağırıyorum bunu, sonra sırayla mısra be mısra tamamlıyoruz şiiri.

(bkz: bir yaz ölümüne hazırlık)

edit: tabii burada kiraz ve zalim tınlıyor, saçı geç, saç önemli değil, saç caiz değil.
devamını gör...

sözlük yazarlarının karalama defteri

bu gece, hemen şimdi şöyle güzel bir uyku çekmek istiyorum. uyumam lazım. son yıllarda geçirdiğim en güzel günün akşamı, bu kadar erken uyumak isteyeceğimi nereden bilebilirdim? muhtemelen yarın sabah uyandığımda, bugün yaşadıklarımı rüya sanacağım; ama sonra, her şeyin gerçek olduğuna yeniden inanacağım.

halbuki gerçek ve hayalin ancak geçmişin birbirine benzeyen tortuları olarak uzlaşabileceklerini sanmıştım. bunun için, çocukluk şevkimi yeniden kazanmak için "dün"lerimi kurcalamaya alışmışken, sanki bir teselli gibi, "zamanla gerçek birer anıymış gibi hatırlar olduğumuz hayallerimiz var" demiştim. anılarımızdan geriye yalnız birer hayal kalacağını biliyordum; ama bugün, bazı hayallerin de zamanla bütün anılardan daha gerçek olabildiklerini gördüm. işte dünden kalan bir hayal, ilk kez bugünün gerçeği; ve yarının rüyası.
devamını gör...

istanbul

tuhaf bir cendereye alıyor insanı. yaşatıyor mu, öldürüyor mu belli değil.

bu gece sabaha karşı, hiç istemiyorum ama belki bir daha dönmemek üzere ayrılacağım. ilk defa memleketimden ayrılırken nasılsam öyleyim. herkesten çok kendimle kavgalıyım.
devamını gör...

anne

hissediyor. kimse bilmese o sanki biliyor, her şeyi hissediyor. ya rüyasında görüyor ya duasında seziyor, ama sen söylemesen de her şeyi anlıyor, içten içe biliyor.

annem belki kendisi de farkında olmadan bana hep böyle bir duyguyla seslendi. ona hiçbir şeyi anlatmama gerek yok, çünkü kendiliğinden anlıyor, olmayacak şeyleri hissediyor. buna defalarca şahit oldum. bütün anneler böyle mi bilmiyorum ama "annelik" bana gerçekten birçok bakımdan mucizevi gelmiştir.

şimdi bunları nasıl anlatacağımı da kestiremiyorum; kaç defa bu başlığa bir şeyler yazmaya çalıştım ama bundan başka türlü dile dökemiyorum. bir kere sıradan arkadaşların, akrabaların gibi değil; onun hakkında düşünmüyorsun, sadece hissediyorsun.

sen onu hissediyorsun, o seni hissediyor. işte burada daha şaşırtıcı olan, o seni gerçekten de "hissediyor".
devamını gör...

sözlük yazarlarının karalama defteri

bu akşam bir arkadaşla oturduk, konuştuk saatlerce. bir hayli baş ağrım da vardı ama bir süre sonra sohbetin samimiyetinden hissetmez olmuşum, mekandan çıkarken fark ettim. yağmurlu sokakta arkadaştan ayrılırken bir an durup yüzüme baktı ve burnumun kanadığını söyledi. elimi yüzüme götürdüm, kan ve yağmur damlaları avcuma yayıldı. burnum bir gün arayla ikinci kez kanıyordu.

uyandım ve dün geceyi hatırlamaya çalıştım. gece arkadaşlarla bizim evde toplanmıştık ve benim durup dururken burnum kanamıştı. sonra diğerleri gidince arkadaşla oturup tarkovski'nin kurban'ını izlemiştik. hayır, dün değil, bu akşam. arkadaşla buluşmuştuk, mekandan çıkarken burnum yine kanamıştı.

arkadaşı aradım ve ona bu akşam ne yaptığını sordum. "birlikteydik ya?" dedi. sesindeki endişeyi hissetmemek mümkün değildi; "biliyorum lan..." diyebildim, "galiba akşam yaşadığımızı aynen rüyamda gördüm. ama rüyada burnum kanıyordu."

güldü ve içimi rahatlatan o cümleyi kurdu: "kafan karışmıştır, daha dün kanadığını anlattın ya!"

"ha... evet, doğru."

telefonda ona eyvallah ederken, karşımda asılı aynada yüzümü gördüm. burnum kanıyordu.
devamını gör...

türk toplumunda bastırılmış cinsellik

sorun değildir.

eğer ortada bir sorun varsa, o da "azdırılmış cinsellik"tir. "nüdist plajlar"ın azlığını bir yetersizlik, "bekareti koruma"yı ise bir sorun olarak niteleyen kimselerin bu düşüncesine katılamam. çünkü bu düşünce biçiminin nereden geldiğinin, hangi idrakten doğduğunun farkındayım. her şeyden önce, şu freud'a ait, "cinsel baskı olmayan toplumlarda cinsel suçlar azalır" önermesine bir bakalım... bu bakışta, her şeyden önce ciddi bir kalpazanlık var. sebebi şudur: freudyen teoriye göre alt ben'e ait içgüdüleri bastırmayı salık vermeyen toplumlarda aynı hadiselerin suç olmaktan çıkması söz konusu... böylece güya cinsel suçlar da azalmış oluyor(!)

adiliğe bakın siz; eylem suç olmaktan çıkınca suç da doğal olarak azalıyor. yani zina meşrulaşınca tecavüze lüzum kalmamış oluyor... bastıran, bastırdığı için ilkel; bastırma lüzumu duymayan, değil... çok mu abartılı geldi? bence biz, avrupalıların ortaya attığı "türk toplumunda bastırılmış cinsellik" tezine değil; "avrupa toplumlarında azdırılmış cinsellik" meselesine bakalım biraz, onu tartışalım? misal: avrupa komisyonu'nun yaptığı bir araştırmada ab vatandaşlarının yüzde 27'sinin tecavüzü kabul edilebilir bulduğu ortaya çıkmış. "ne var bunda?" diyor adamlar; "suç mu?"

- "değil tabii lan, manyak mısın?! suçlu hep şu ahlak vazeden dinler... gericilerin modası geçmiş aşk destanları, ar namus hikayeleri işte... namus iki bacak arasında mı yani? insanın kalbi temiz olacak. arada ne kadar fark var, değil mi?..."

benzer bir şeyi komünizm'de de görürsünüz; evlilik kurumu kalkınca, fuhuş da kendi kendine yok olacak. azalarak değil; tam aksine, tek yol olup fuhuş (gayrımeşru cinsel ilişki) olmaktan çıkarak bunun isnadı ortadan kalkacağı için yok olacak. freud'ta da bu kalpazan diyalektik var işte... halbuki vasat ve ideal ahlak, zıt kutuplar arasındaki mücadelede tecelli edendir, değil mi?

Allah aşkına; batı'da bu tecavüz olayları olmuyor mu? ordaki hadiseler "birey"in ... yemesi de doğu'da niye sebep din oluyor, kültür oluyor? arkadaş, batı'da artık ne "skandal" oluyor ki? adamların başkan adayı pedofili sapığı çıkıyor da kimse umursamıyor. bastırıp konuyu mu kapatıyorlar dersiniz? hiç de değil! "azgınlık"ta sınır tanımadıkları için tabii ki...

arkadaşlar, maalesef bugün durum budur. bu kafayla bir insan, bırakın dini, insanlıktan çıkar.
devamını gör...

29 aralık 2016 sigaranın hayat kurtarması

yarım saat önce kahvaltımı yapıp dışarı çıktım. sigara içmek için değil, kütüphaneye gitmek üzere bu saatte yoldaydım. yürürken, hava rüzgarlı ve yağmurlu olmasına rağmen, dışarıda olduğum zamanlarda adetim olduğu üzere çıkarıp bir sigara yaktım. bir dakika kadar sonra, sigaramdan bir fırt daha almak için elimi yüzümün hizasına kaldırdım ve bir anda sendeleyip dengemi kaybettim. öyle ki neredeyse yerdeki su birikintisine düşmekten zor kurtulmuştum.

ne mi olmuştu? rüzgarın, normalde önünden geçip gideceğim iki katlı bir binanın tepesinden aşağı düşürdüğü "onduline" denen çatı kaplama malzemesinden büyükçe bir parça, olanca ağırlık kuvveti ve sert şiddetiyle suratıma çarpacakken, sigaramı içmek için kaldırdığım elimin tersiyle farkında olmadan onu durdurmuş, böylece sigara vesilesiyle gelen bir lütf-u ilahî sayesinde, yüzümün dağılmasından son anda kurtulmuştum.

hayat ne garip... o an bilmeden elimi kaldırmış olmasaydım şimdi yüzümün parçalanmış bir halde olacağından eminim... elimden aldığım çirkin yara hâlâ acı acı kanadığı için bu tanımı da ancak ikinci defada girebildim. alın size, ajanslara düşmeyecek bir haber...
devamını gör...

huzur

kenan ışık tarafından piyese uyarlanan ve bu sezon devlet tiyatrolarında sahnelenen tanpınar romanı.

dünya sözlük ince uçlu tiyatro kulübü'nün bildiğim kadarıyla ilk etkinliği olarak bugün gittik, izledik oyunu. ben bugün biraz hasta ve yorgundum, sabahtan beri içimde sürekli artan bir sıkıntı vardı ve benim bu iştahsız halimden kaynaklanan bir sebeple, oyunla ilgili beklentilerim çok düşüktü. ancak tabii program kararlaştırılıp biletler alındığı günden beri, o kurguyu nasıl oyunlaştırdıklarını düşünüp duruyordum ve bugünkü tatsız ruh halime nazaran hayli merak ediyordum.

sahne dekorunu görünce iş değişti; dedim, tamam, bizi başka bir şey bekliyor. harika bir dekor ve kostüm çalışması, etkileyici bir oyun kurgusu, çarpıcı müzikler, savaş buhranını aksettiren ses efektleri ve görsel unsurlar... ışık kullanımı zaten dekora dahil olduğu için bahsetmeye gerek yok... ve görsel-plastik detayların yoğunluğu anlamında bir sürü sembol; fakat oyunun dili ve atmosferiyle tamamen uyum içinde... bu "uyum" meselesine neden değindiğimi belirteyim; çünkü her ne kadar arkaplanda zahiren etkisiz ve durağan birçok karakter bulunsa da (bu oyun için konuşursak) seyirci bunları anlamlandırabiliyor ve bu yoğunluğu "kalabalık" olarak nitelendiremiyor... onlar dekorun ve kurgunun birer parçası... misal; shakespeare'in şimdi hangisi olduğundan emin olamadığım -hamlet olabilir- bir oyununda o kadar çok karakter ölüyor ki sahnedeki oyunculara ait bir sürü bacak ister istemez perdenin dışında kalıyor ve piyesin fizikî hareketliliğinin tamamen dışında bir sebeple kurgu, üç boyutlu bir film gibi insanı tamamen oyunun içine alıyor... bu da doğallığı yapay yollarla kuran bir tür olduğundan tiyatro için bir çeşit "makyaj"dır... daha da mühimi, gereklidir...

dediğim gibi, hem bugün içinde bulunduğum saçmasapan ruh hali yüzünden hem de kitabı okumamın üzerinden altı yıl kadar bir zaman geçtiği ve piyes adaptasyonuna pek güvenmediğim için oyuna giderken bu kadar etkileneceğimi hiç düşünmemiştim. bunun yanında, romanı okumuş olmaktan ziyade, tiyatro kurgusunun seyirciden daha başka bir tavır istediğini düşündüm tekrar... çünkü oyunu takip edebilmek farklı bir hadise... elbette zamanın nasıl geçtiği hissedilmiyor ama çoğu ayrıntı, kitabı bilip bilmemekle alakasız bir şekilde, gözden kaçabiliyor... zaten kitaba bağlı kalınmayan veya değiştirilen bir iki olay var, suat'ın ölüm (daha doğrusu intihar) şekli falan gibi...

oyuncuları oyunculuk performansı bakımından değil de oynadıkları karakter rollerine uygunluk açısından değerlendireyim... çünkü bu biraz da oyuncu seçimiyle ilgili... "mümtaz" karakteri, bilmiyorum bana mı öyle geldi, çok genç, toy biriydi ve her ne kadar rolünün hakkını verse de beklediğim gibi "sakin" bir intiba bırakmadı bende... veya bilmiyorum, oynayan çocuğun bugün "hoppalığı" üstündeydi belki de. "suat"ı ise, ne kitapta ne sahnede sevdiğim bir karakter olarak, sinir bozucu çelişkileriyle aynen karşımda bulduğum için, gayet iyi yansıtılmış sayabilirim... ama tabii, hem mümtaz'ı oynayan elemanın karakterinin dışında kalarak hoppa tutumu, hem suat'ı oynayan oyuncunun aşırı edalarıyla, suat karakteri hem tutarlılık açısından hem de performans olarak kesinlikle daha çok öne çıktı. "ihsan" karakterini canlandıran oyuncu, bazı ifadelerinde dili sürçse de genel olarak çok başarılıydı. sonra, "on dokuzuncu asrın medeniyet müminleri gibisin" diyeceği yerde yanlışlıkla "dokuzuncu asrın" dedi. bir de cümleleri piyes üzerinde mi kısaltıldı, yoksa yine unutup hatayla eksik mi söyledi bilmiyorum ama paragraflık bir repliğin yarısını atladı vs...

bunlar dışında, suat (ama hayaleti değil) bir ara sigara yaktı ya... dumanın kokusu salonda bize ulaşınca, bir de o "huzursuz" kurgu karşısında, çıkarıp yakmak geldi benim de içimden.
devamını gör...

mezheplerin hak olmadığı iddiası

palavra sıkılmaya çok müsait bir konu... aynı adam, gider; "peygamber'in mezhepsiz olduğu gerçeği" diye bir başlık daha açar.

"benim mezhebim yok" diye yeni mezhep yapanların (selefîlerin ve edip yüksel takımından reformistlerin) avlandığı, gençleri tuzaklarına düşürdüğü ve kötü emellerine âlet ettiği bir alan burası... mezhep insanî bir şey; zamanla ortaya çıkan bazı tereddütler ve tartışmalar karşısında "asıl kaynağa nisbetle doktrin üretme" ihtiyacından doğmuştur. insanlar arasında tartışmaların, görüş ayrılıklarının, farklı yorumların olmasının doğallığını anlayanlar, mezhebin doğuş zaruretini de anlarlar. şimdi, peygamber niye bir mezhebe mensup olsun ki? vahyin mezhebi mi olur? mezhep "zan"dan gelir; yani vahye yaklaşım biçimidir.

şimdi "mezhep olmasın" diyen de vahye bir yaklaşım biçimi sergiliyor (üstelik kendi çelişkisini görmüyor), bu işi en yakın kaynağından alan imam-ı azam gibi muazzam bir adam da... ben niye bu zibidinin yaklaşımını benimseyeyim ki, imam-ı azam dururken?

düşünsene: adam çıkmış "kur'an'daki islâm" diye kitap yazıyor. kafaya bak! islâm kur'an'daysa senin yazdığın kitap ne? kur'an duruken, ben niye senin yazdığına bakayım o zaman? "zan - mezhep" değil mi o da? yoksa değil de, vahiy mi seninki! mezhep olmazsa, "hak mezhep" olmazsa, "islâm'da düşünce" diye bir şey de olmaz. düşüncenin yeri olmaz ki! zaten bu işi körükleyenlerin amacı da odur. ilkel adamlar dini icad etmek!

kur'an'da şeriata dair her şey açık açık belirtilmemiştir. mesela abdest nasıl alınır, kur'an'dan öğrenemezsin. sünnetten öğrenirsin. abdesti vücuttan kan çıkmasının mı bozduğu, yoksa karşı cinsle el temasının mı bozduğu noktası, hadislerde yoktur; onu da mezhepten öğrenirsin. bu kadar insanî ve zarurîdir mezhep. sünnet ve cemaat ehli de bu idrakten doğmuştur zaten... mezhepsizlik propagandası, özünde selefî propagandasıdır. zaten selefî kavramı da bu fikirden doğmuştur. "bizler mezhepsiziz, tıpkı selefler (ilkler) gibi; işte peygamber, sahabî, onlardan sonra gelenler gibi" derler. islâm tarihinde ibn-i teymiyye ve ondan sonra -kendisi inançsız olmasına rağmen- ibn-i haldun, mezhepsizlik (selefilik) propagandası yapanların en ünlüleridir. neticede bu da ayrı bir mezhep oluşturmuştur; mezhepsizlik mezhebi...

dinî hükümlerle oturup kalkanların bir müddet sonra kendilerini müçtehid zannetmelerini ve önceki müçtehidleri beğenmeyip kendileri mezhep kurmak istemelerini anlarım: fakat din düşmanlarına ve onlarla aynı yoldan gelen edip yüksel müridlerine bu işin neden bu kadar sempatik geldiğini, selefîlerden rol çalmaya neden bu kadar meraklı olduklarını hiç anlamam. sanırım, mezhepsizliğin argümanlarının kolay olmasından ve düşük zekâ seviyelerinde avlayıcı özelliğinin çok olmasındandır... şimdi burada problem şu mu:

- Allah resulü'nün ve sahabîlerin mezhebi olmadığı halde sonradan neden mezhepler doğdu?

şu âna kadar hiç kimsenin düşünemediği, bir tek edip yüksel müridlerinin ve -bu mevzular açılınca hemen onlar arasına karışan- islamoğlu şakirtlerinin akıl erdirebildiği girift bilmece bu mu? ondan kolay ne var: bunun neden böyle olduğunu anlamak için, biraz islâm tarihine bakmak, mezheplerin nasıl ve neden ortaya çıktıkları ve neden bir değil de, bir çok oldukları üzerine bir göz gezdirmek yeter de artardı. kusura bakmayın, bunu söylemek zorundayım: hayatımda bu kadar salakça ileri sürülmüş bir konu duymadım daha!..

yahu ayrılık hayatın tabiatında vardır. bugüne kadar ortaya çıkmış hangi fikir, üzerinden bir müddet geçince fraksiyonlara bölünmemiştir, çeşitli meseleler karşısında çeşitli yönlere dönmemiştir? böyle bir şey olabilir mi? 1400 sene önce ortaya koyulmuş bir hakikatin tek bir çizgi halinde günümüze ulaşacağını, ondan başka hiçbir dal ve budak ayrılmayacağını düşünmekten daha saçma bir şey olabilir mi? şurada bir olayı iki kişi seyretsin, ikisi de farklı anlatır. kafanızda bir fikir tutup yolunuzda yürüyün, hiç olmazsa bir saat sonra onun yanında veya karşısında başka bir fikir oluştuğunu göreceksiniz.

mezheplerin varlığından ve onların en başta değil de sonradan ortaya çıkmalarından daha doal, daha insanî, hayatın ve insanın yapısına daha uygun ne olabilir? şurada mezhepleri reddeden mezhepsizler bile bin ayrı fraksiyona (mezhebe) bölünmüşler ve her nesilde bu fraksiyonlar ikiye katlanıyor. demek ki, mezhepsizlik de bir mezhep ve mezhepsizlik de her adımda yeni mezheplere ayrılma istidadı taşıyor!

o halde, mesele zaman içinde mezheplerin ortaya çıkmasında değildir; mesele, mezheplerin "asl'a uygunluğu"nun olup olmamasındadır. "asl'a uygunluk" ise zandır, fikirdir, görüştür, içtihaddır... başka türlü asl'a uygunluk olmaz. bu itibarla, islâm tarihine bakıldığında tüm mezheplerin doğuşunun başlıca iki saik etrafında olduğu görülür:

1. hak ve hakikat kaygısından doğan mezhepler (sünnet ve cemaat ehli mezhepleri): bunlar, Allah resulü'nün hangi konuda ne dediğini ve ne yaptığını ince ince araştırmış, herbiri kendi usûllerine göre doğru ve yanlışı birbirinden ayırmış ve inanç ve ibadet esaslarını sistematik hale getirmişlerdir. bugünün diliyle bunlara "bilimsel mezhepler" denebilir.

2. hamasetten doğan mezhepler (ehl-i sünnet dışında kalanlar): bunlar çeşitli siyasî kavgalardan, iktidar mücadelesinden ve islâm'dan önceki eski dinlerinin esaslarını da islâm'la beraber veya onun kılıfı içinde koruma içgüdüsünden doğmuşlardır. kronolojik olarak da bazıları ehl-i sünnetten öncedirler. işte haricîler, şiiler, şii markası altında çeşitli eski dinlerden gelen esaslarını korumaya çalışan batınî akımlar, islamı felsefî metodla temellendirme dâvâsında mutezile, daha sonra islâmın özüne dönelim diyen (sanki başkaları bunu demeyi bilmiyormuş gibi) selefîler, vehhabîler vesaire, vesaire... bunlar da "ütopik mezhepler"dir.

görüldüğü gibi mezheplerin doğmamış olması (mezhepsizlik) gibi bir tercih hakkı sözkonusu değildir; çünkü hayatın getirdiği yeni meseleler karşısında birtakım tartışmalar ortaya çıkmıştır. ikincisi, hak mezhepler, herhangi bir siyasî veya hamasî etkiden bağımsız olarak, tamamen hak ve hakikat kaygısından, asl'a uygunluk kaygısından doğmuşlardır. onların iktidarla birleşmesi çok sonraları, ancak samanîler ve gazneliler zamanında olmuştur.
devamını gör...

takdir belgesi alamadığı için intihar eden liseli

duyunca inanamadığım haber.

--- alıntı ---

izmir’in torbalı ilçesi’nde oturan 15 yaşındaki umut okay giriş, dördüncü kattaki evlerinin penceresinden atlayarak yaşamına son verdi.

gencin, 22 ocak’ta verilecek ara karne öncesi takdir belgesini iki puanla kaçırdığını ve bu nedenle ailesini üzdüğünü yazdığı bir intihar notu bıraktığı öğrenildi. olay, geçen pazar günü akşam saatlerinde, alpkent mahallesi’ndeki apartmanda meydana geldi. torbalı icra müdürü fikri giriş’in oğlu umut okay giriş, bunalıma girip oturdukları apartmanın dördüncü katındaki evlerinin pencereden kendini boşluğa bıraktı. kanlar içinde yerde kalan, torbalı anadolu lisesi 9’uncu sınıf öğrencisi olan umut okay giriş, ambulansla torbalı devlet hastanesi’ne kaldırıldı. ardından ambulansla ilk olarak izmir ege üniversitesi’ne ardından dokuz eylül üniversitesi hastanesi’ne götürüldü. ancak umut okay giriş, yolda yaşamını yitirdi. polis, evde inceleme yaptı. liseli gencin yazdığı belirtilen bir intihar notu bulundu. umut okay giriş’in 22 ocak’ta verilecek ara karne öncesi takdir belgesini iki puanla kaçırdığını, bu yüzden anne ve babasını çok üzdüğünü yazdığı öğrenildi. çok zeki bir çocuk olduğu belirtilen umut, dün ailesinin memleketi elazığ’da toprağa verildi.

kaynak: http://haber.akademikperspe...

--- alıntı ---

içinde yaşadığımız sözde düzeni yerle bir etmek istiyorum, gençlerle ilgili böyle haberler duyunca. bildiğim bir şey varsa o da bu haberlerin sebebinin yalnızca eğitim sistemiyle ilgili olmadığı. değerler sistemimizdedir en büyük problem; ekonomi de, siyaset de, eğitim de, sanat da... toplumun bütün müesseseleri değerler sistemi tarafından şekillenir. kaybımızı da burada aramak gerekir.
devamını gör...