başımıza gelmesiyle hayatı anlamsız kılan olaylar

insanız neticede.
gülüyoruz içimiz yarılırcasına, çatlayana kadar yiyoruz içiyoruz, seviyoruzz ve istiyoruz doyumsuzca ama en nihayetinde bu kaçış bir sonla gerçeğe çeviriyor yüzümüzü.

1 sene önce teyzemin bazı sağlık problemleri yüzünden 1.sınıfta okuyan kuzenimi okula ben götürüp getiriyordum.
işte yine öyle bir gündü, okuldaydım..
zilin çalmasıyla beslenme dersi başlayacaktı.
elimde kantinden aldığım meyveli sütle sınıf kapısının önünde dikiliyordum
an geldi, zil çaldı işte.
veliler yavrularının başına üşüştü, bende bizim yumuğun yanına gittim, bir iki mıncırma öpme vs. masasına yiyeceklerini çıkarttım.

tam o anda, orta sırada kısa boylu saçlarından daha sarı benizli bir erkek çocuğu iyice tünemişti sırasının içine ve etrafa ürkekleşiyordu.
masasının altında bir hışırtı vardı ama örtüden ne yaptığını göremiyordum.
ve her yarım dakika da bir tuvalete gidip 10sn. içinde geri geliyordu.
niye ki??
çaktırmadan sınıfı gezmeye başladım, benim onu farkettiğimi anlamasın diye diğer çocuklarında yanaklarını öpüyor, saçlarını okşuyordum. derken sıra ona geldi,
başına dikildiğim an da yüzüme öyle bir baktı ki; bu taş kalpli cnd bir balyoz yemiş gibi ağrı ve ağırlaştı içinde.

ve o bomba soruyu sordum
'' neden yemek yemiyorsun canım, hadi gel beraber sofranı kuralım, hem sofranın başından kalkılmaz oturda ye emi? yoksa aç değil misin? '' diyip güya kendimce şebeklik yapıyordum
hala aynı yürek ezici kocaman siyah gözleriyle bakıyordu bana ve sonra masasının altından önce çantasını, ardından çantasının içinden beyaz bir pazar poşetiyle gazete kağıdına sarılı yemeğini çıkartıp, ekmeğini göstererek dedi ki,

'' yok apla açım da ekmeğim biraz kuru, suyum da yok zor yutuyorum. tuvalete gidip su içiyom arada işte. hem benim en sevdiğim şeydir pekmezli ekmek, sana da vereyim mi? valla çok güzel ''
....
..
.

akciğerimin sol löbünün altında ki organın sızısı geçecek gibi değil ve artık ne yazsam ne desem ne istesem bilemedim mevlam dan.


devamını gör...
anne-babanın ölümü.
ölümün de doğmak gibi birşey olduğu ne kadar anlatılırsa anlatılsın herşey silinir akıldan böyle bir durumda.hiç kimse konduramaz ailesine ama yaşanır.muhakkak kalan hayatı anlamsız kılmaz ama hep içinde bi yer acır,her güldüğünde aklına o gelir,aniden durgunlaşırsın.
devamını gör...
bir gün üniversitede sınav salonunda sınav oluyorduk. yakın arkadaşlarımdan biri yan tarafımdaki sırada oturuyordu. arada bakıyordum ona napıyor diye. bi ara baktım ki alttan çıkarmış kitabı çatır çatır yazıyor.
önümdeki sıra da boştu. sonra biri oturdu oraya. yanına da gözetmenlerden biri. soruları gözetmen hoca okuyordu, o cevaplıyordu. meğer görme engelliymiş, bizim de gözümüz var da ne işe yarıyosa artık günahtan başka.
devamını gör...
trafik kazası ya da deprem. birincisini yaşadım, ama ikincisini hayır. o yüzden hayatım tam olarak anlamsız kılındı mı, bilmiyorum.
devamını gör...
deprem...


bir daha eskisi gibi olabilecek mi düşündürmüştü o zaman..

ezan sesi bile yoktu..hayat belirtisi yoktu...(adapazarında)


Allah yaşatmasın bir daha..














not:evet 99 depremini bu kadar net hatırlayabilecek kadar yaşlıyım..
devamını gör...
bugün sabah saat 5:30 da geldim işe… bir toplantımız vardı, çok büyük bir iş hemde. işi aldık. müvekkilleri uğurladım, saat 06:30 civarıydı, ofiste kimse olmadığından öyle emindim ki, toplantı odasında kameralar vardır diye bi sevinemedim ağzımın tadıyla, ve asansöre binip kendi çapımda bi oleeeey bee dedim sevine sevine. sonra bi baktım bi kız var asansörde, ah pardon ya, hoş geldin bu arada bi tanışamadık ben xxx tanıttım kendimi tanıştık… biliyorum işi aldınız dimi çok sevindim dedi…

elindeki dosyalara takıldı gözüm… tek eliyle 6 klasör taşıyordu… ya iki elinde taşısana dosyaları, çok ağır değil mi, yada yarısını bana ver, daha 9 kat var çıkacağımız dedim…
uzun uzun baktı yüzüme…
taşımak zorundayım dedi!
neden yahu sağ koluna kastın mı var dedim!
sen hiç kaza geçirdin mi senin hiç sol kolun koptu mu dedi…
bir an beynim durdu, bütün algılarım kapandı, vucudum titremeye başladı!
yutkundum cevap bile veremedim…
sen hiçbir davayı kazanıp oley be oley diye iki elini yukarıya kaldırmak isteyipte, tek elinle zafer kutladın mı, sen hiç protez elini gizlemek zorunda kaldın mı haa soruyorum sana sen bunları yaşadın mı dedi?

çok özür dilerim diyebildim sadece… benim amacım dosyaları öyle taşımasındı sadece... bu kadarı çok çok ağırdı bana çünkü...

özür dilemene gerek yok, benim hayatımın gerçeği bu… o yüzden ben dosyaları olanca gücümle tek kolumla taşımalıyım işte dedi… o yüzden sizin 10 dakika da yazdığınız o dilekçeleri ben tek elimde 1 saate yazıyorum dedi, o yüzden ben bebeğimi emzirirken hep bana birileri yardım etmek zorunda dedi… küçüldüm orada o an… ne içime oturan o hisse, ne de gözlerimdeki yaşa hakim olabiliyordum…

o an ellerimi nereye koyacağımı bilemedim… sevinçten attığım o zafer çığlığı kursağımda kaldı… ilk kez ellerim var diye kendimi suçlu hissettim kızın karşısında…

gözlerim doldu, gögsüm sıkıştı, kalbim vucuduma fazla geldi… ellerimi arkama doğru aldım gayri ihtiyari elimdeki dosyaları yere bırakıp… ve hatta atıp… bitmedi o 9 kat…

5 dakika önce, bir davayı almanın sevincini yaşayan ben için, 5 dakika sonra nasılda anlamsızlaşmıştı o dava… olayın bütün önemi anlamını kaybetmişti gözümde…

olayın üzerinden tam 4 saat geçti, anlamsızca ellerime bakıyorum sabahın köründen beri ve şükrediyorum yaradan’a ama ya o gögsümdeki sızı, geçer mi o öyle kolay kolay…
devamını gör...
giydiğin pantolonun yırtılması.
kötü bir duyguydu.
bomboş kalmıştım öyle şokta.
1 saat sonra kendime gelip gülmüştüm.
sonra ağlamıştım.
geçmişti.

Allah kimseye yaşatmasın. tövbe est. *
devamını gör...
(bkz: deprem)

17 ağustos 1999 depreminde, en cok hissedilen yerlerden birinde yaşamış biri olarak söyleyebilirim ki; hayatımız felc olmustu tam anlamıyla...en basitinden aylarca çadırlarda yasamıştık...
devamını gör...
can dost hastayken allah tan ümit kesilmez sözünü iştmek...

bu sözü işitmeden tam iki gün önce birlikteydik elifimle. konuştuk, oturduk dertleştik, öyle şeyler vardı ki konuşulması gereken, çayı çaya, sigarayı sigaraya uladık. ayrıldık evlerimize gitmek üzere...

tam iki gün sonra mustafa aradı, elif'in eşi: hataneye gelmen lazım, elif'in durumu çok kötü dedi biraz ağlamaklı bir sesle. uçarak gittim hastaneye. lenfoma kanseriydi can dostum, o hapşurmadan çok yaşa diye dualar ettiğim dostum. yatıyordu solgun, bitkin, her yerinde serumlar, ilaçlar... kanım çekildi. mustafa yanıma gelip, şekerin var bak senin bi ölçsene yükselmesin şekerin, dikkat et kendine dedi. umurumda bile olmadı o an.

koridorda doktorunu gördüm, elif nasıl, durumu nedir söylermisiniz bana dedim. allah tan ümit kesilmezdedi bana sakin sakin. yıkıldım o an, yıkıldım. yutkunamadım, nefesim kesildi... yüzüne baktım doktorun sadece... sessizce... ağlayarak...

her sabah işten önce ve her akşam iş çıkısı mümkün olduğunca gittim yanına. o ilaçların tesiriyle gözünü açmaksızın uyuyordu hep... tüm masumluğunu üzerine yorgan yapıp uyuyordu... tuttum elini, günümü, başımdan geçenleri anlattım ona. çünkü bizim konuşmadığımız bir gün yoktu ki elifimle... bir sabah yine anlatırken ona bir önceki günü, intro benim neyim var ki, neden yatırıp uyutuyorlar beni dedi bana soldun haliyle... bilmiyordu hastalığını, hiper tansiyonu da olduğundan doktorlar uygun görmüyorlardı söylemeyi... önce yutkundum, çünkü daha evvel bir kez bile yalan söylememiştim ben elifime, ve şimdi gözüne baka baka yan söylemek durumundaydım.... hiç bişeyin yok çifte kavrulmuş fıstığım dedim, sen kendine dikkat etmediğin ve dinlenemediğin için kan değerlerin çok fena düşmüş ve değerlerini yükseltmek için, biraz fazla seruma ihtiyacın varmış dedim. haaa dedi bu muymuş hastalığım bende nem varki diye düşünüyordum uyanık olduğum saatlerde dedi.

o sevindi iyi olduğuna inanıp, ama ben yıkıldım, içim acıdı...

sonra bir anda, bana bak senin gözlerinin rengi değişti dedi, bi durum mu var dedi. can dostlar avucunun içi gibi bilirler ya birbirlerini, anladı hemen aslında... yok yahu dedim, yan odada bir kız var, ona üzüldüm, ondandır bu hüzün yeşili halim dedim... sustuk birlikte...

duayı duaya ekledim, her gördüğümden, her bildiğimden dua istedim elifim için... rabbim kabul etti dualarımızı, çok şükür... şimdi daha iyi... değerleri yükselmeye ve o meret vucudunu terk etmeye başladı... allah'tan ümit kesilmez lafına inancım sonsuz... kesmedim ümidimi ben hiç...
devamını gör...
(bkz: silkinmek)

belki bir gülüş, bir dost eli yada sessizce bekleyiştir.

ya da bir uyarı, bir ikaz, bir aydınlanma hali, bir titreyiş yada farkındalık sanki... o bu şu adı herneyse silkinmeyi sağlayan ne varsa odur. seraptan; o anlamsızca bilinçsizce daldığın göz dalmasından gözünü ayırmanı sağlayacak her ne varsa odur.

lakin silkinmek için dürten olmadı demek bahanesine düşmesin insanoğlu; onu orda o an silkindirecek şeyi yine kendi çabası uğraşı, niyeti, başkası tarafından edinmiş bir hayr duasıdır belki; onu nasip eden uyuduğu yerden uyandıran.

nasib olmak; evet sillkinmek için sanıyormusunuz ki her şey tesadüf ve şans eseridir. namaz kılan mümin sanıyor mudur ki kıldığı namazı kendisi kılıyor. huzuruna almazsa ya yaratan kılabilir mi ki namaz kılmayı kendinden sansın mümin! sabah namazını kılamayan sahabenin rab beni huzuruna almadı ne yaptım hangi günahı işledim telaşı olmalı. çağıran oydu icabet ettiren o yönelen biz.

silkinmekte aynısı iste nasib ise bir şey aracı olur bilinç açılır. lakin istemeyi verenden o yönde bir gayretimiz isteğimiz olsun.

hani diyor ya adım atana koşarım koşana şah damarından yakın olurum! sanırım bu, işte budur. bizde hafif bir yönelim olacak ki rab bize onu nasip edecek.

silkinmeyi istemeli, uyanabilmeyi... *
devamını gör...
canım abim, çocukluk kahramanım, ona güvenerek mahalle kavgalarında benim abim hepinizi döver diye koltuklarımı kabartan bitacik yakışıklı, dünyalar yakışıklısı abim. yanında gezen kızlardan çılgınca kıskandığım ama o beni kıskanınca huysuzluk yapıp küstüğüm abim.

Allah kimseye kardeş acısı vermesin lafını ilk kez yaşayarak öğrendiğim o gün.

kıbrıs'a gitmişti, tus'u kazanıpta gitmişti hem. nasılda mutluyduk hepimiz ailecek. çocuk doktoru olacaktı artık, hepimiz paylaşmıştık mutluluğunu, sevdiceği kalsın mıydı? kalmasındı dedi annem. git yavrum kızın yanına, hem görmedin uzundur dedi. bilseydik git dermiydik, mukadderat ah mukadderat!

aradı inince. iyiyim meraklanmayın dedi, beni istedi telefona, konuştuk dakikalarca. ah be küçüğüm keşke sende geleydin, nasıl güzel buralar dedi.

tam iki gün sonra, gece babam nöbetteyken, annemle oturmuş gülüşerek sohbetlerken, o bizi paramparça eden telefonla ateş düştü hanemize. kız arkadaşı gülce telefonda haykırıyordu, ağlıyordu durmak bilmeden. Allah beni kahretsin, ben sebep oldum çığlıklarıyla geçen üç beş saniye. dünya kapkara olur ya hani... iste tam o işte can acısı, işte ölüm...

kaza yapmıştı abim, gülce ile arabayla gezerken, kız arkadaşı yorulmuş ve sağda olan ve abimin hiç ama hiç alışkın olmadığı direksiyonu ona vemişti. karşıdan gelen kamyonun altına girmişlerdi iki sevgili, kamyon abimin tarafına vurduğundan teslim etmişti ruhunu tam oracıkta...

eve gelen, giden, ağlayan, sızlayan, ağıtlar, çığlıklar, sinir krizleri, bayılmalar.... bir daha ayılmak istememeler.... sonrası da hüzün işte. secdiği şarkıları dinlerken iç burkulmaları... anlatmak imkansız, dökemiyorum kelimelere. kıymetini bilin kardeşlerinizin, abinizin... onsuz hayat hep biraz anlamsız.

http://www.cogitosozluk.net/tk/tk.php?q=5bph55 gece uzun, çay sıcak, bu şarkı ve hüzün... mekanın cennet olsun çocukluğumun kahramanı. hayat sensiz eksik. *
devamını gör...
hayatı anlamsız kılıyor diye nitelendirdiğimiz hastalıklar ve musibetler aslında hayatın kıymet ve ehemmiyetini gösteriyor. hayatı hissettiriyor.
zira yeknesak istirahat döşeğindeki bir hayat hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade şerr-i mahz olan ademe gider ve gidiyor.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar