12 angry men

1 /
aynı konuyu temel alan rus yapımı 12 adlı film de bu filmi sevenlare sitayişle önerilir. yön. ikita Mikhalkov Konchalovsky dir. konusu Bir Çeçen genç, Rus olan üvey babasını öldürmüştür. Gencin hayatı; aralarında doktor, TV yapımcısı, müzisyen, bir soykırım mağduru ve ırkçı bir taksicinin bulunduğu 12 kişiden oluşan mahkeme jürisinin vereceği karara bağlıdır. Herkes gencin suçlu olduğu konusunda hemfikir gibidir. Ancak bir jüri üyesi diğerlerinden farklı olarak gencin masum olabileceğini iddia eder. izlemeye başlayınca filmin 3 saat olduğunu anlamıyorsunuz.
İlk kez üniversitede ikna kuramları dersinde izlemiştim. Tek mekanda çekilen filmler benim için her zaman farklı ve başarılı gelmiştir ki bu da onlardan biridir. Tek bir kişinin diğer 11 kişiyi ikna etme sürecine şahitlik ederiz Filmi izlerken.
diyalog üzerine kurulu ve tek mekan filmi olmasından olacak ki bana çok da hitap etmeyen bir film. filmin sonunda daha vurucu, farklı bir şey beklediğimden midir nedir film aniden bitti gibi geldi.
bazı sanat eserleri vardır ki onları yorumlamaya cesaret edemezsiniz. sanki ne söylerseniz eksik kalacakmış, hakkını veremeyecekmiş gibi hissedersiniz. sanki bu tür yapıtların sizin övgünüze ihtiyacı varmış gibi, haklarında kocaman laflar etmek istersiniz. sonra sözlerin bayağılığı, eserin büyüklüğünü yansıtamayınca da bırak böyle kalsın dersiniz.

12 angry men, başlı başına bir okul. bir insan hayata, hukuğa, sosyal adalete, vicdana dair uygulamalı eğitimlerden geçmek istiyorsa alacağı referans niteliğindeki kaynaklardan bir tanesi de bu filmi izlemek olmalı. yapım yılı olan 1957 senesi itibariyle abd esasen, komünizm korkusuyla vahşi ve derin sağ'ın senatör maccarthy önderliğinde her türlü liberal görüşü sovyet casusu, gizli komünist suçlamasıyla itibarsızlaştırdığı bir döneme ait. yine de sydney lumet, 8 numaralı jüri üyesi bay rose vasıtasıyla liberal bir tavır ortaya koyuyor. toplumdaki özgürlük arayışı ile otoriter demokrasi ! arasında bir zıtlık var.
filmde idamı istenen çocuk büyük ihtimal latin, küçük ihtimalle çingene kökenli. tamamen dışlanmış, babası başta olmak üzere çevresinden sistematik şiddet görmüş. islahevi deneyimini yaşamış bir oğlan. izlemeyenler ve izleyip de unutanlar için hatırlatalım. suçluluk kararının oy birliğiyle alınması gerektiği gibi, temyiz yolu kapalı ve kararın neticesi ise sanığın idamla cezalandırılması yönünde. yani her şey odaya kapatılıp karar vermesi istenen 12 kişinin ağzından çıkacak hükme bağlı.

bay rose'un (henry fonda) akil, orta-üst sınıf, orta yaşlı, beyaz ( zenci jüri üyesi yok) olarak çocuğun suçsuz olup olmamasına dair net kanaati bulunmamakla beraber dayandığı nokta ''reasonable doubt'' denilen makul şüphe mefhumudur. yani mevcut senaryo her ne kadar kuvvetli kanıtlarla ibreyi suçlunun aleyhinde gösterse de bu senaryonun bir açığının bulunduğu noktadan aksinin de mümkün olabileceğine dair kuvvetli şüphe halinde , sanığın suçsuzluğuna karar verilebilir. dolayısıyla islam ulemasının bir masumun hayatı için mücrimlerle dolu bir gemi batırılmaz hükmünün beşeri hukuktaki karşılığı ortaya çıkıyor. zira idamın kendisi bizatihi son derece ağır ve telafisi mümkün olmayan bir ceza.

bir diğer husus da kötülüğün sıradanlığı kavramına vurgu yapılırcasına 11 jüri üyesinin kendilerinin hayatında direkt etki etmeyecek bu hükmü verip bir an önce günlük rutinlerine dönmeye yönelik git 8 numaralı jüri üyesi bir dakika burada sıkıntılı bir durum var. hiç olmazsa 1 saat oturup bunu tartışalım demese,kalem kırılacak ve genci ölüme gönderip evlerine çocuklarına dönecekler. belki de kötülüğün sıradanlığı'ndan ziyade idam mangasındaki askerlerin işlenen fiilin topluca olmasından dolayı vicdan azabı hissetmemelerini sağlayan bir durum. gerek anadolu gerekse istanbul'da her hafta en az bir kişi topluluk tarafından saldırıya uğrayıp dövülerek öldürülüyor. twitter'da ölüm haberi isimli bir hesabı takip ettiğimden biliyorum. lincin insan ruhunda olduğunu söyleyebiliriz. peki neden bu kadar rahatlar? çünkü o çocuk beyaz adamın steril hayatının içerisinde yer almayan, kenarı ve dışarıyı ifade eden, korkulması ve tetikte olunması gereken varoşu temsil ediyor.

şimdi bu noktada vatandaşlıkla ilgili bir durum ortaya çıkıyor. özel hayatınızda politik olarak x ırkından hoşlanmayabilirsiniz, hatta kendinizi faşist olarak da nitelendirebilirsiniz. ancak kamu adına bir görev icra ederken, bunun mesuliyeti sizin kişisel tercih, politik tavır ve ideolojilerinizin üzerinde olması gerekir. jüri üyelerinden her birisi sosyal kast olarak orta yahut ortanın biraz üzerindeki orta yaş beyaz erkeklerden teşekkül etse de kişilikleri birer prototipe tekabül ediyor. öfkeli, maço, şakacı, işbilir, kapitalist, dışlanmış, göçmen, varoş kökenli, akil ve vicdanlı, yaşlı ve yalnız adamlardan oluşan jürimiz kararlarını alırken geçmiş hayatlarında edindikleri tecrübeler ve ön yargılarla hareket ediyorlar. ancak amerika'yı amerika yapan ve belki de hala ayakta durmasını sağlayan şey vuzuha çıkıyor. o da kimsenin karşısındaki sen ne saçmalıyorsun, o ne biçim düşünce dememesi. yani neredeyse yumruklaşma eşiğine gelmelerine rağmen ortamda saçma fikir diye bir şey yok. bu dinleme ve tartışma kültürüyle alakalı bir şey. kişinin, karşısındakini birazdan ona vereceği cevabı düşünmek için dinlemesi değil, gerçekten dinlemesi ve karşı tezini ona göre ortaya koyması.

toparlayamadığımın ve uzadığının farkındayım. hakkında sayfalar dolusu yazılabilecek, üzerine tezler karalanabilecek görsel bir felsefi malzemeyle karşı karşıyayız. bu kadarını düzenli şekilde yazabildiğime bile şükrediyorum. adalet ve vicdana dair arayışı olan, toplumdaki konumunu kendisi gibi olmayanları ezme şeklinde kullanmayı ar gören, hayata görülmemiş hesaplaşmaların öfkesiyle bakmayanlar bu filmden çok etkilenecek. bu saydıklarımın zıttını teşkil eden çoğunluğa ise ders mahiyetinde izletilmeli.
18 yaşında bir çocuğun babasını öldürmekle suçlandığı bir cinayet mahkemesinde karar vermekle yükümlü olan 12 jüriyi konu alıyor.
Film jürinin mutlak suçlu bulduğu ve tartışmaya dahi değer bulmadığı hükmün 1 jüri üyesi tarafından şüpheli karşılanması ile başlıyor, eğer 12 kişi de aynı karara varamazsa jüri feshedilecek ve başka bir jüri ile dava tekrarlanacak.
Tam bu noktada başlayan diyaloglar bir oda içerisinde sadece 12 adamın sözleri çehreleri ve tavırları olmaktan çıkıyor, insanoğlunun ön yargı, peşin hüküm, hiddet, kin ile gözlerinin boyanıp gerçeğe sağır olması ile bir yandan birazcık sağ duyu ile yıkılmaz denilen duvarlarda bir nebze olsun gedik açılabileceği görülüyor. Suç ve suçlu minvalinden ziyade insan halinin pek çoğunun görülebildiği bu filmde her bir adam adeta insanın bir huyu bir fikriyatı veyahut bir kimse vicdan bir kimse önyargı bir kimse hoş görü bir kimse analitik düşünce veya bunlardan birkaçı birden.
Ufkun ucuca eklemeyle genişlediği, negatif varsayım varsa pozitif varsayımın da bir o kadar makul ve mantıki olarak izah edilebileceğ, tez ve antitez tasavvurlarını idraklerimize hemen neredeyse bir madde kadar elle tutulur gözle görülür olarak yerleştirdiğini düşünüyorum.
Onikiangryman belki de bir psikososyal film.
Kendimize bilmediğimiz bir yönden fakat yine aynadan bakmak gibi.
Halen izlemedim. Tonlarca film izledim ama bunu izlemedim ve izlemek de istemiyorum. Ne kaybederim? Ne kazanırım? Hiçbir fikrim yok. Tek bildiğim ölene kadar kendim gibi yasayabilmek. Kendin olmak icin başkasına ihtiyacın yoktur. Farkındalık icin okumak, izlemek elzem değil bu yüzden izlemesem de sanırım hiçbir şey kaybetmem. İzlersem belki kazanırım ama olsun.
tek mekan filmlerinden birisi. konusu polisiye ve ahlaki çatışmalar üzerine diyebiliriz. insanı hiçbir aksiyon olmadan geren kültlerdendir kendisi.
İstanbul şehir tiyatrolarında sergilenen tiyatro oyunu mevcuttur. En az filmler kadar başarılıdır. Özellikle Serdar orçin sahnede devleşmekte. İmkan bulan herkes izlemeli.