anayasa mahkemesi

1 /
bugün başlığa konu olan sözcü gazetesindeki haber, gündeme cuk oturan inanılmaz bir dezenformasyon ve manipülasyon örneği.

hani meşhur; kız değil erkek, ayşe değil ismail, mikail değil cebrail, keçi değil koç benzeri bunun neresini düzeltelim hikayesi gibi. enformasyon bombardımanı altındayız ve artık gerçeği öğrenmek için özel çaba sarfetmesi gerekiyor insanların. bundan önce ise, acaba manipüle ediliyor olabilir miyim sorusu zihinlerde yanıp sönüyor olmalı.

hiç üstüme vazife değil ama bazen görünce yazmadan duramıyorum. bahse konu karar ve kararlar ırak, afganistan, mısır ve iran vatandaşlarıyla ilgili ve adı üstünde bu konudaki bireysel başvurular her kişi için ayrı ayrı değerlendirilir. mesela iki ayrı suriye vatandaşının bireysel başvurularında biri için gönderilmesi durumunda kötü muamele ihtimali, riski bulunabilirken, bir diğeri için böyle bir ihtimal olmayabilir. bu tamamen başvuruda bulunan kişilerin, bu konuda, aym'nin ilgili kanuna ve aihm içtihatlarına dayanarak aradığı şartları ispat edebiliyor olma derecesiyle ilgili. ayrıca başvurucunun bunu ispat edememiş olması, gönderilmesi halinde kötü muameleye maruz kalmayacağı anlamına da gelmez. geçen gün genel af başlığına da haberin yanlış olduğunu yazmıştım. kimse okuduğu haberin doğruluğunu araştırmak zorunda değil eyvallah ama bir şekilde bu öğrenildiyse neden defalarca yanlışta ısrar ediliyor anlamıyorum. peki senin yazdığının doğru olduğu ne malum ulan sorusu da yerine göre haklı ve doğru bir soru olabilir elbette ama bu soruyu ilk önce sosyal medyada ve her türlü yazılı ve görsel basında okuduklarımızdan sonra kendi kendimize sormak kesinlikle daha faydalı olacaktır, yeri buradan önce orası zira.

sözlüğü kastederek söylemiyorum ama gerçeğe rağbetin bu kadar az olması gelecek adına beni tedirgin ediyor.
elbette sözlükteki hukukçu arkadaşlar daha iyi bilirler; ama gönül isterdi ki, tepeden tırnağa yargıçlarla dolu bir adli sistemimiz olsa da, anayasa mahkemesine gerek olmaksızın, hakimler ele aldıkları her davada anayasaya uygunluk denetimini yapabilseler. ama öyle olmuyor. 20'li, 30'lu yıllarda, anayasa ile çelişen kanunlarla hüküm veren hakimlerin, "anayasaya aykırı olsa bile kanun kanundur" diyerek, anayasayı sallamadan, kanunu uyguladığı örnekler var. anayasa mahkemesi de, ülkemizde aslında yaşanan bu örneklerden dem vurularak oluşturulmuş. elbette 61 anayasası ile doğmuş olması, doğum süreci ile ilgili her zaman bir soru işareti de bırakmış.

suçu kazıyın altından insan çıkacaktır diye bir söz var hani. ne anlama geliyor bilemem, üstlü başlı, kazımaklı olduğu için, biri bende denerse, ağzını yüzünü kırarım, o ayrı. hah işte, üst mahkemelerde olsun, alt mahkemelerde olsun, hükmü vereni kazıyın altından insan çıkacaktır. bu yüzden, bu anayasaya uygunluk işi için bir anayasa mahkemesi kurulmuş. gelin görün ki, bunların da altını üstünü kazıyınca, yine insan çıkıyor. yani bir istikrar sağlanamamış. yargıçların tahsili, oraya hangi şartlarda ve nasıl seçildikleri, her zaman politikanın konusu olmuş, diğer mahkemelerden farklı olmaksızın, siyasileşmiş... çünkü sorun altını üstünü kazımakta. kesinlikle insan çıkıyor. bizim ülke insanı da, çok hırlı değil, malum. hamurda kullanılan malzeme, üç aşağı beş yukarı aynı olduğundan mütevellit, ilkokul mezunu çaycı ile üst derece hakimin benzer reflekslere sahip olmaları da, çok şaşırtıcı olmuyor. diyorum ya, sonunda altından insan çıkıyor. bu insan da, neüzibillah, öyle böyle bir insan değil.

"mahkemeler halkın vicdanıdır" ya. öyle bir vicdan çıkıyor ki altı kazınınca ortaya çıkan insanın kendisi de kazınınca. balık baştan mı kokuyor, ayaktan başa kadar koka koka mı gidiyor bilemem.

bu anglosakson kafirinin hukuk sistemi, kendi toplumsal dinamikleri içinde doğdu ve gelişti. tüm kuralları, işleyişi bu minvalde oldu. ihtiyaca, konjonktüre göre, gelişti, değişti, evrildi... roma hukuku da böyle. şimdi biz bunu giymeye çalışıyoruz da, bizim toplum olarak anlayışımız, "sınırları ve ölçüleri net, belli kurallar koyup, bu kuralların içinde yaşamak"tan ziyade, "birilerinin ne ölçüde belirlediği belli olmayan kuralların etrafından dönerek yaşamak, içine girince de delip geçmek" olduğu için, üzerimizde durmuyor. bir şeyi yapmaya muktedir olmak, onu yapabileceğimiz ya da yaparsak doğru olacağı anlamına gelmiyor. mesela cumhurbaşkanı olarak, 4 yıllık açık öğretim işletme mezunu olan birini, türkiye uzay ajansının başına getirebilecek yetkide olmam, bunu yapmamı doğru ve haklı kılmıyor. tamam, şeklen doğru da ya öz? zaten kanun dediğimiz şeyi tanımlarken bir "lafz"dan bahsederiz, bir de "öz"den. biz hayatın hangi alanında "şekil" olarak doğru olanın, özünün doğruluğunu sorguladık ki, bunu sorgulayalım? değil mi? anayasa mahkemesi deyince de, en ala hukuk fakültelerinde, hocalara hocalık yapacak derecede hukukun içinden gelen ya da ne bileyim, ömrü yargıç/hakim kürsüsünde geçmiş insanların bir araya geldiği bir yapı düşünüyor insan. ama bir bakıyorum, üniversitedeyken "araştırma yöntemleri" dersime girmiş, işletmeci hocam orada. önceki başkanı da, iktisat mezunuydu. elbette "hakkı, batılı, hakkaniyeti bilmek için ille de hukuk mezunu olmak gerekmez". ama bunları bilmek için dört yıllık üniversite mezunu olmak da gerekmez o zaman.

neyse altını kazıdıkça insan çıkmaya devam ediyor. daha fazla kazımayayım.
Asayişin anasını bellemiş Suriyelilerden haberi olmayan kurum. Belliki suriyelilerin bize kitlenmesinden yana.

Birgün, o fare gibi doğurarak sokakta sorumsuzca böyüyen serseri suriyeli çocukları, uğruna hayatınızı adadığınız öz evlatlarınızın ya da torunlarınızın karnına bıçağı dayarsa görürsünüz. Neticede sarayda yaşamıyorsunuz.
Hali hazırda suriye'ye hem Türkiye'den hem başka ülkelerden geri dönen çok sayıda Suriyeli var. Ülkemizde onbinlerce Suriyeli zaman zaman suriye'ye akraba ziyareti için gidip dönüyor. Hangisi öldürüldü? Bunun dışında Suriye'de savaş artık bitti, Esad genel af ilan etti... Tüm bunlar varken anayasa mahkemesi nasıl bir karar verecekti?

Kadim dostum kleopatra, yine bir hukukçu gibi düşünüyorsun. Yıllar yılı öğretemedim bunu sana. Olması gekerene odaklan. Eksini verdim, de get haydi.
git

haklarında sınırdışı edilme kararı verilen birtakım suriyeli hakkında yukarıdaki kararı vermiştir.

özet geçecek olursak -sebebinin ne olduğunu bilmemekle birlikte- ortada bazı suriyeliler var, sınır dışı edilecekler. bu kişiler bireysel başvuruda bulunuyorlar. ve diyorlar ki "eğer bizi oraya gönderirseniz tünelin sonu iyi bi yere çıkmayabilir, bizim orada can güvenliğimiz yok dolayısıyla bizi korumak adına gönderme kararını iptal edin"

aym de diyor ki orada kötü bir muamele göreceğine dair somut iddian yok, gelin ata binmiş ya nasip demiş, kervan yolda dizilir canlarım...

bu karar 13 nisanda verilmiş sanırım. yani yeni bir karar. ve yine yakın zamanda bir milyon suriyelinin ufak ufak gönderileceğine ilişkin gelişmeler duyduk. acaba aym şimdiden "benim tavrım bu, beni yormayın" mı demek istiyor?

he şu noktayı atlamayalım: karara konu suriyeliler, "sınır dışı" edilen kişiler. yani gönüllü dönüş programında değiller.
lakin mahkemenin gerekçesi bana çok tatmin edici gelmedi.

neden derseniz:
mahkeme aslında orada kötü muamelelere tabi olacakları yönünde somut delillerinin olmadığı gerekçesinde şeklen haklı.

soering v united kingdom davasında da olduğu gibi mahkeme, kişinin iadesi halinde gittiği yerde ölüm ve sair insanlık dışı muameleye tabi tutulacağı kanaatinde ise bu durumda kişiyi göndermez. aksi halde bu durumun insan hakkı ihlali olduğunu düşünür zira.

peki bu durumda aynı yaklaşımın suriyeliler için benimsenmemesinin sebebi nedir?
aym, somut delilin yok diyor. ne olsaydı somut delil olurdu mesela?

eğer bu kişilerin haklarında devam eden bi ceza yargılaması olsaydı ve suriye'de bu soruşturma konusuna yönelik ölüm cezası gibi yaptırımlar var olsaydı yahut bu kimselerin sahip oldukları meslek dolayısıyla ayrıca kötü bir muameleye maruz kalacakları inancı olsaydı bir ihtimal delil somutlaşmış olurdu.
mahkeme böyle bi şey olmadığı için başvuruları reddetmiş.

benim içime sinmeyen yanı ise şu: ulan madem kötü bir muameleye maruz kalacaklarını düşünmüyoruz, bu adamların burada işi neydi o zaman? esad, aynı esad. suriye hukukunda çok ciddi bir hukuksal reform oldu da bizim mi haberimiz yok? çok tatlı tatlı mı sorgu yapıyorlar, hayırdır yani?

neyse işte efenim, detaylarına vakıf olmamakla birlikte mahkemenin biraz yaka silken bir karar verdiğini düşünüyorum
Kanunların ve cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin anayasaya uygunluğunu denetlemekle görevli olan çok önemli bir kurum olsa da re'sen harekete geçemiyor olması bence bir eksiklik. Mesela alenen anayasaya aykırı bir kanun, meclisten geçse, iptal başvurusu olmadığı müddetçe bu kanunun iptal edilme imkanı yok. Halbuki aym, tüm kanun ve kararnameleri re'sen inceleyebilmeli.
Mehmet Zafer Çağlayan, Muammer Güler, Egemen Bağış ve Erdoğan Bayraktar hakkındaki yolsuzluk ve rüşvet iddiaları için kurulan meclis araştırma komisyonu haberlerine yayın yasağı getirilmişti malumunuz. Halk tv bu yasaklara itiraz edip durumu anayasa mahkemesine taşımıştı.

Resmi gazete'de yayınlanan gerekçeli kararda kısaca kanunda, yürütülen ceza soruşturması için yayın yasağı imkanı bulunsa da kanunilik, öngörülebilirlik ve belirlilik kriterleri sağlanmadığından yayın yasağı kararının ifade ve basın özgürlüğünün ihlali olduğuna hükmetmiş.

git

git
Kanunların, Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin, TBMM İçtüzüğünün Anayasa’ya uygunluğunu, dokunulmazlığın kaldırılması ve milletvekilliğinin düşürülmesine dair TBMM kararlarını denetleyen, siyasi parti kapatma davalarını karara bağlayan ve partileri mali yönden denetleyen, ''Yüce Divan'' olarak da görev yapan ve Anayasa ile kendisine verilen diğer görevleri yerine getiren yüksek
mahkemedir.
Anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesi ile üye sayısı da değişmiş oldu. Bundan sonra 17 yerine 15 üyeden oluşacak. 3 üye TBmm, 12 üye ise cumhurbaşkanı tarafından seçilecek. Kanun hükmünde kararnameleri şekil ve esas bakımından denetleme görevi ise artık yok çünkü KHK, anayasadan çıkarıldı. Bunun yerine cumhurbaşkanlığı kararnameleri için anayasaya aykırılık iddiası ile dava açıldığında, denetleme görevi aym'de olacak.