anksiyete

1 /
hastalıkların, bozuklukların,
her türlü estetik, zihinsel, bedensel çirkinliğin
her türlü anormalliğin statü hâline geldiği günümüz freakshow dünyasında kaçınılmaz olarak bu hastalık da artık statü oluyor.

hasta taklidi yapanların bu statüyle ekmek yemeye çalıştığı bu devirde gerçek hastalar kendi içinde bunalırken bir düzlemde daha kaybetmiş oluyor.

söylenenlere binaen bir şeyler eklemek istediğim duygudurum.

bir psikiyatrik hastalığa, psikiyatrik bir tanı koyabilmek için tüm dsm sisteminin söylediği ortak madde;

- kişinin mevcut problemleri, kişinin günlük yaşantısını sıkıntıya sokmalı, günlük işlerini yapamayacak hale gelmelidir.

anksiyete, günümüz insanının ayrılmaz bir parçası, ayrıca tek başına bir hastalık değil hastalık grubu. bu hastalık yüzünden örneğin dışarı çıkamıyorsanız, insanlarla iletişiminiz aksıyorsa, kompülsiyonlar yüzünden, bir şeyleri düzeltemeden yeni bir işe geçemiyorsanız belki o zaman hastalık denebilir. tabiki bunlar bu şekilde anlatılacak şeyler değil, ben hastalığın kendisine şahit olmadan diğerini ayırt edememiştim şahsen..
günümüz ruh sağlığı ve hastalıkları bölümündeki her hastalıkta olduğu gibi eser miktarda her birimizin bünyesinde bulunan hastalıktır.
bazımız çok yaşar bu hastalığı bazımız az ama her birimiz mutlaka kıyısından köşesinden geçeriz.
özellikle kendimde dikkat ettiğim kadarıyla yoğunlaştığı süreçlerde okb semptomlarını da tetikliyor.

zor.
Çoğu bedensel veya ruhsal rahatsızlıkta olduğu gibi doğadan uzakta ve beton yığınları arasında sahte ilişkiler, sahte idealler, sahte mutluluklar peşinde koşarak yaşamanın bir sonucudur.

İnsan yığınlarının ve beton yığınlarının olduğu yerlerde doğal olarak uyuşmazlıklar ve çatışmalar yaşanıyor. kavga gürültü eksik değil ve sen de huzursuz oluyorsun haliyle. aldığın nefes bile sana ait değil. başkasının verdiği nefesi alıyorsun, göğsün daralıyor.

Peki bu kadar insan ne için, ne uğruna buralarda yaşıyorlar? iş, para ve iyi bir yaşantı için mi tüm bu koşturmaca? sabah çoban tarafından dağlara sürülen hayvandan ne farkın kalıyor ki? para kazanıyorsun, karnın doyuyor. hayatını anlamlandıracak başka şeylere yöneliyorsun ama vakit kısıtlı, bunun için gecelerin var sadece, gündüzlerse sana ait değil.

Kimsenin asıl istediği bu değil ama bir kere sistemin çarklarına paçanı kaptırdın mı kurtulman zor. Sürekli kendini "ben bunu istiyorum, idealim bu, mesleğimi severek yapıyorum" gibi yalanlarla kandırmak zorunda kalıyosun. Sürü nereye sen oraya. Asgari ihtiyaçlarını karşılıyorsun, maaşının geri kalanıyla da bu yaşama katlanmanın bir ikramiyesi olarak lükse kaçan sözde mutluluğunu temin için harcamalar yapabiliyosun ki o da şanslıysan.

Bilen bilir dağ köylerinde hayvanlar çobansız sürülür dağa. Akşam geldiklerinde de yem verilir ödül olarak ki dağa sürülünce o yem akıllarına düşsün de geri gelsinler diye. İşte o hesap kapitalizm de asgari ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra akşama güzel yemler hazırlıyor senin için. yersin diye. Yersen ertesi gün için motivasyonun oluyor, yemezsen de isteksiz, hevessiz oluyosun. depresyon deniliyor buna. Dağda kurt tarafından kapılmaktan korkuyorsun sende anksiyete bozukluğu var deniliyor.

Velhasıl böyle bir yaşantının içinde insanın ruhsal olarak sağlıklı kalabilmesi anormal olan.

Acaba doğasının farkına varabilmesi için insanoğlunun daha kaç hastalık tanımlaması yapması ve kaç çeşit antidepresan üretmesi gerekiyor ?
Arkadaşın da dediği gibi,

Milletimiz hastalık hastasıdır. Eskiler daha fiziksel hastalıklar peşinde koşarken yeniler daha ruhsal hastalıklara meraklılar. Ütü fişini çekip çekmediğini üç kere kontrol eden de anksiyete hastasıyım diyor.

Mesela ben kısmi anksiyete hastasıyım. Beni kaygıya ancak korktuğum korktuğum bir kaç şey sevk eder ama sağlam sevk eder. Tam donanımlı psikopat anksiyete hastası ise osuruğu farklı koksa kolon kanseri korkusuyla uykusuz kalır.
i̇yice ele ayağa düşen bozukluk.

bakın ben yetkili değilim fakat bu rahatsızlığı olmayan kimse yok.
en ufak bir sorun olduğunda anksiyetem azdı, coştu, nüksetti diyenler var.
yahu bu öyle bişey mi?
kaygı bozukluğu imiş..
kaygısız insan var mı?
kaygusuz abdal olsan yine kendince kaygıların olur.

bakıyorsun yediği önünde yemediği ardında ama serengeti'de 10 dakika sonra avlanma ihtimali olan ceylan kadar kaygısı var.
gerçekten anksiyete bozukluğu olan insanlara da ayıp ediyorsunuz.

allah seni inandırsın biraz araştırsam kesin bende de çıkar bu meretten.
göğüs kafesimin bana dar geldiği alarmını veren hal.

ara ara esiyor sağlam sağlam. ara ara değil aslında. ne zaman odaklanarak bir şey yapmaya kalksam, kendilerini süpürdüğüm halının altından bana el sallamaya başlıyor kaygılarım. yani ya hiçbir şey yapmadan onları göz hapsinde tutacağım ya da başımı çevirdiğim anda zihnimi taciz etmeye başlayacaklar.

cidden güzel bir atak geçirip sonra kendimi bulutların üstünde hissettikten sonra, az öncesine kadar bana cehennemi yaşatan şeylerin aslında zihnimin güzel kurguları olduğunu düşünüp kendi yaratıcılığıma "vay be!" diyorum. tabii o aşamaya gelene kadar ellerde titreme ve his kaybı, göğüste sıkışma, çarpıntı falan gırla. hele bir de tek yaşıyorsanız o an durup "acaba ölsem cesedim mi daha önce kokar yoksa mutfaktaki çöp poşeti mi" diye hesaplama yapmaya başlıyorsunuz. bazen cidden kendi düzenimden değil de evimin olası bir adli soruşturma mahalli olması ihtimaline binaen nöbetçi savcıya ayıp olmasın diye salonumu topluyorum.

her neyse, bugünkü dalgada bir şey fark ettim ama: zihnimdeki "ya" ların ekserisi annemden bana intikal etmiş. hakikaten benim küçüklüğüm annemin kayışı sağlamından kopardığı zamanlara denk geliyor. muhtemelen ben de bu yüzden bu kadar kaygılıyım. bu aralar bilinç altım makasla kesilen puding kutusundan fırlamaya hazır halde bilinç düzeyime zıplamaya yer arıyor, çünkü : iyi aile yokturu okuyorum.
velhasıl kelam, üzerine gitmek lazım bazı şeylerin. zira güzel günler bize gelmeyecek; biz onlara gideceğiz.
Ufak şeylerden kaygı duymak olarak özetlenebilir. Olur olmaz anlarda "deprem mi oldu? Neden içim pır pır etti? Avize de sallanmıyor, neden? " diye düşündürüverir. "Yok bir şey. Olmamış tamam, boş yere panik yapmışım, sakinleşmem gerek." dersiniz ama bir türlü o sakinliği yakalayamazsınız. Sürekli bir içinizin pır pır etme halidir.

Genetik yatkınlık sonucu oluşabilir, hassas ve detaylı düşünmeler etkilidir. Çocukluktaki akran şiddeti bile bu durumu tetikleyebilir. Çözüm mü? psikiyatri