beşiktaş

1 /
Beşiktaş Kulübü Başkanı Ahmet Nur Çebi, Futbol A.Ş. Genel Müdürü olarak görev yapan Ceyhun Kazancı'nın sportif direktörlüğe getirildiğini; Önder Karaveli'nin de Beşiktaş Teknik Direktörü olduğunu açıkladı.

git
ya medya ekibi çok sağlam çalışıp, yeni teknik direktör konusunda, şenol güneş, okan buruk ve Bruno Pinheiro gibi isimleri ortaya atıp, hedef saptırıyor ya da yönetim çok aptalca bir hoca tercihi yapacak gibi duruyor. bugün belli olacakmış yeni hoca... hadi hayırlısı...
liverpool macerasının olduğu şampiyonlar ligi döneminde, beşiktaş, o meşhur bozguna rağmen, gruptaki son maçını kazansaydı, gruptan kalifiye olacaktı. sergen maç öncesinde, geride kalan maçların değerlendirmesini yaparak, şampiyonlar liginde başarısız olsak da, tecrübe kazandık, dersler aldık dedi. oysa bu tamamen gerçek dışı. bjk, ilk kez o seviyelerde yer almadı. bu ligde tecrübesiz filan değildi. çok değil bir kaç sezon önce, gruplardan namağlup çıkarken; grubun son maçında leipzig deplasmanında, tamamen yedeklerden oluşan, mitrovic'in, orkan çınar'ın filan olduğu bir takımla sahadaydı ve şimdi çoğu oyuncusunun nerede olduğu bile bilinmeyen o kadroyla yine yenilmemişti. yani bu sezondan beşiktaş'ın aldığı bir ders ya da kazandığı tecrübe olamaz. sergen'in olabilir, ancak ona da hiç emin değilim...

sezon başından bu yana sergen'in tutturduğu bir laf var, "koşu mesafesi"... yok rakip o kadar koştu, şu, bu kadar koştu... istatistik pek çok şeyi gösterir, ancak her şeyi göstermez. mesela ghezzal bu yıl, hiç asist yapamıyor değil mi? oysa geçen ki kasımpaşa maçında, larin ve batshuayi bir embesilin bile kaçırmayacağı golleri kaçırmış olmasa, sadece o maçta, ghezzal 3 asist yapmış olurdu. yani futbol öyle tek boyutlu bir şey değil.

koşu mesafesi, he mi? bundan uzun yıllar önce, okul seçmelerine katıldığımda, seçmenin başında, seçmeyi yapan koç, "arkadaşlar zaten bizim hazır bir takımımız var. buradan sadece 2 oyuncu alacağız. onları da pota altı için, gelecek yıllarda oynatmak amacıyla, uzunlardan seçeceğiz. geldiğiniz için teşekkür ederiz, ama sonrasında kırgınlık olmasın" demişti. oradaki en kısa da bendim. ama öyle bir seçme geçirdik ki... oyunun kendisini çok sevdiğim, 10-12 yaşında çocuklarla oynarken bile, olanca eforla oynadığım için, o seçmeyi de olanca coşkumla oynadım. 2 metrelik adamlara göğüs gerdim, karşımdaki kısaların topu yere vurmasına bile izin vermedim. savunanlar gölgeme dahi basamadılar. seçme antrenmanları ve maçlar bitip de, çantamı toparlayıp gidecekken, koç "sen kal" dedi. uzunları ve diğer kısaları yollayıp, sadece beni aldı o yıl takıma. "çok iyi koştun" dedi. seçilemeyenlerden biri, "koç biz de onun koştuğu kadar koştuk" deyince, "evet ama siz yavaş koştunuz" dedi.

sergen'in takıldığı koşu mesafesi de böyle. önemli olan saha içinde ne kadar koşulduğu değil, koşunun niteliği. 5-0'lık dortmund maçında, rakip öyle rahatsız edici koşuyordu ki, maçın daha 5. dakikasında "büyük fark olacak" dedim. kırmızı kart olmasa da, o fark olacaktı. zaten kırmızıya kadar da, dortmund 4-0 yapacak kadar pozisyon bulmuş ve atamamışlardı. rakip normal düzen içinde paslaşırken bile öyle hızlı koşuyor ki, bizim oyuncular hızlı hücuma topsuz çıkarken o hızlara ulaşamıyor. koşu mesafesi, koşu mesafesi deyip, oyuncuları maç başına 12 km koşturmaya çalışmaktansa, maç içinde üç dört kez, nitelikli bir koşu attırmaya uğraşsaydı sergen, en azından kontradan gol bulabilen bir takımı olurdu.

velhasıl, "0" coaching ile şampiyonlar liginde gol atmanın bile mucize olduğunu "ders" olarak almıştır beşiktaşım bu yıl. sergen'in ise buradan ne aldığını önümüzdeki 2-3 maçta göreceğiz.
Kardeşim biz de Beşiktaşlıyız ama üzülme bağlılığını çoktan kaybettik. Ben sadece gülerim. 0 puan -19 averaj ne lan! Liverpool hezimetinin olduğu sene bile yanlış hatırlamıyorsam 2 galibiyet vardı. Kepazelik. Fenerbahçe 2008'de 2 puanla gruptan elenince dalga geçmiştik. Ya buna ne yapalım!
küçüklük takımım. lise sıralarında hepten bıraktım futbol izlemeyi. ondan önce de öyle izlemeyi çok sevmezdim ya neyse. nereden beşiktaşlı olmuşum onu düşünüyorum şimdi. bir Yakup abi vardı mahallede, bizden büyüktü. sürekli radyodan maçları dinlerdi köyde. fenerbahçe ya da galatasaray'lıydı sanırım ama Beşiktaşlı değildi eminim. sırf ona inat beşiktaşlı olmuşumdur diye düşünüyorum. ara sıra bizi azarlıyordu kafa tutuyordum buna.
geçen gün beşiktaş giresunspor maçı varmış internette rastladım. birisi küçüklük takımım birisi memleketim. o maçı bile izlemedim o derece ilgisizim.
ama futbol takımlarından birisine az biraz sempatim varsa halen beşiktaş'tır o.
kasımpaşa maçında aldığı bir puan ile durdurulamaz yükselişi başlamış olan sevdamız. yolun açık olsun gardaş. 2.'lik garanti. şampiyonluk ise kısmet.
geçen sene maç başına ortalama 2,2 puan toplayarak şampiyon olmuş sevdamız. bu sene şampiyonluk için, bundan sonra kalan 24 maçta ortalama 2,65 puan toplaması gereken sevdamız. yani 21 maçtan galip gelmek durumunda. çok çok zor ama imkansız değil. çünkü yaparsa bu takım yapar diyerek takıma olan güvenimi deklare ediyorum. cuma günü bu güvenime sövebilirsiniz evet.
galatasarayla arasındaki fark şudur: g. saray kötüdür. g. saray, kötülüğün tecessüm etmiş halidir. emir timur ile cengizhan veya stalin bozması bir şey. benim hedefe ulaşmam için bunu yapmam gerekir der ve gücü yetiyorsa yapar. bunun için özür dilemez. kadına tecavüz ettikten sonra kahkahalar atarak gülen erol taş gibidir. iyi olmak ya da kendisini erdemli gösterme gibi bir derdi yoktur.

beşiktaş'ın olayı ise daha trajik. iyilik ve doğrulukla arasında ikonik olarak gördüğü figürlerin temsil ettiği değerler bakımından bir tezatlık, uzlaşmaz bir zırlık durumu var. kötüdür ama kötü olduğunun şuurunda bile değildir. üstelik bir de kendisini erdemli sanır.