hıncal uluç

"istifa mekanizması"nın kontrolü bunun elinde olsa mekanizmayı üç günde bozup, dağıtacak adamdır. nasıl mı? şöyle:

-bu beraberliğin üzerine bülent korkmaz derha istifa etmelidir!
-fatih terim galatasaray'a bu saatten sonra daha fazla birşey veremez. istifa etmelidir!
-bu kaza bir skandaldır. ulaştırma bakanı derhal istifa etmelidir.
-böyle sorumsuzluk olmaz, iç işleri bakanı derhal istifa etmelidir.
-hagi derhal istifa etmelidir.
-rijkard hoca filan değil, derhal istifa etmelidir.
-adnan polat iyi bir galatasaray'lı ama kötü bir başkan. istifa etmelidir.
-özhan canaydın çok beyefendi biri.sportmen. ama başarısız bir yönetici. istifa etmelidir.
-pino'ya bu sözü eden adam galatasaray'ın başında bulunamaz. bülent ünder hemen istifa etmelidir.
-bunun sorumlusu validir. muammer güler derhal istifa etmelidir
-...

böyledir işte. herkes istifa etmelidir, bir o kalmalıdır bu gezegende işinin başında.
devamını gör...
ağzına ağzına vurmak istediğim yaratıktır. "messi topçu mu arda daha iyi", "beckham futbolcu mu, ilhan mansız'ın tırnağı olamaz"dan sonra, "forlan kim, ne yapmış?" demiştir.
devamını gör...
şike soruşturması vesilesiyle iyi maden bulmuştur. günlerdir, önüne gelen isme çakmaktadır. şike soruşturması sürdüğü sürece, her gün kendi gazetesine röportaj vermeye devam edecek gibi durmaktadır.

bu arada, kendi gazetesine röportaj veren ender köşe yazarlarından biridir kendisi.
devamını gör...
2011 avrupa basketbol şampiyonası için yorumunu yapmıştır. demiştir ki, "orhun ene bu işten anlamıyor"
daha öncesinde tanjevic için yaptığı yorumu hatırlayalım: "tanjevic bu işi bilmiyor"
bir de ergin ataman'a dediğine bakalım: "ataman koç değil"
ya aydın örs için ne demişti: "aydın örs istifa etmeli"

haklıdır. bir kendisi bilmektedir bu sporu.
devamını gör...
yine galatasaraylıları kızdıracak bir yazı yazmış:

--- alıntı ---

fenerbahçe neden büyük?

galatasaray tribünlerine yıllardır şaşarım ve yazarım.. aslında bizim evde de durum pek farklı değil ya..
galatasaray, bu ülkenin gelmiş geçmiş en büyük futbol başarılarına ulaşmış kulübüdür. iki alman, iki italyan, iki ingiliz, iki ispanyol şampiyonunu geçerek ulaşılan avrupa ve süper kupa şampiyonluk kupaları, bu kulübün müzesinde durmaktadır. bu başarının yanına yaklaşan türk futbol takımı yoktur.
ama galatasaraylılar'da fenerbahçe kompleksi bitmez.. çatladıkapısporla oynarlar.. takım galip duruma geçer geçmez, fener'e sövmeye başlarlar, korolar halinde..
fener akıllarından çıkmaz..
nedir bu aşağılık kompleksinin sebebi, anlamam.. anlamazdım.. ama galiba artık gözümüze soktular..
galatasaray, yepyeni bir yönetim, yepyeni bir hoca, yepyeni bir takımla, yepyeni bir statta sezonun ilk maçını yaptı ve dolduramadı.. arena'da 15 bin boş yer vardı..
cezalı, geleceği karanlık, tarihinin en bunalımlı günlerini geçiren fenerbahçe'nin stadı ise, salı gecesi, bir festival, bayram yerini andırıyordu.
federasyonun ceza sistemini, hem de ceza uygulanmaya başlamışken değiştirmesi hukuk, kadını "seyirci" saymayışı ise, sosyal anlayışlarıma ters. ilke olarak hala karşıyım. kadın yazarlardan da, bir tek rahşan gülşan tepki gösterdi, "tff, kadın erkek eşitliğine inanıyor mu" başlıklı yazısıyla haberturk'te.. gerisinde ses yok..
ama gördüğüm manzaraya bayıldım.. hemen hepsi fener forması giymiş, ya da en azından kaşkolu bağlamış 41 bin kadın ve çocuk, stadın içinde, içeri girmesi yasak binlerce erkek de, çevreleyen sokaklardaydı. evlerinde tv başında maçı izlemek yerine, stadın etrafında toplanıp, maç boyu tezahüratlarını içeride duyurarak, futbolcularına "sizi asla yalnız bırakmayacağız" demenin bundan güzel ifadesi olur mu?.
fenerbahçe stadı'nın iki haftadır dışında görünen kalabalığı, galatasaray yıllardır içerde bulamadı.
içerdeki güzellik, coşku ise anlatılmaz.. tarihi bir manzaraydı..
o kadar mı?
fenerbahçe hisse senetleri borsada her zamankinden fazla alıcı buluyor. para kazanmak için değil, kara günde kulüplerinin yanında olduklarını göstermek için satın alıyor, fenerliler..
fenerium mağazaları mal yetiştiremiyor, taraftara.. messi'yi transfer etseler bu kadar forma satamazlardı.. zor gününde kulübün hem de nasıl yanında olduğunu göstermek için alıyorlar.. giyecek gömleği yok belki ama, fener forması alıyor.. bir tane değil.. gücü yettiğince.. iki tane.. beş tane.. on tane alan biliyorum.. "büyük" ne demektir, sporda?.. taraftar demektir.. en önde, en başta taraftar.. tarih, kupalar, müzeler sonra gelir..
özellikle bu fener'in en kara yılı gösterdi ki, en kara gün dostu, en tutkun, en sahiplenen taraftar fenerbahçe'dedir..
galatasaraylılar, kıskanmasın, gıpta etmesin, komplekslere düşmesin de ne yapsınlar?.
ne yapacaklarını biliyorum. her zaman yaptıklarını..
şimdi de bana sövecekler!..
sövmek kulübü büyütmüyor, küçültüyor oysa..

--- alıntı ---
devamını gör...
hiç tahmin etmediğim bir yönü ile karşılaştım bugün. merak ediyorum necip fazıl üstad'ın şiirini ne kadar anlamış..

--- seni beklediğim kadar ---

üniversiteli delikanlı kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı.okul salonundaydı maç. tribünsüz, minik bir salon.. seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece.. o kadar yakındılar..


delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. az sonra bir şeyi daha hissetti. uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. kız servis atarken hemen önünden geçti. göz göze geldiler.. kız gülümsedi.. delikanlı, çok popülerdi o yıllarda..kız onu tanımış olmalıydı. kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. set değişip, takım karşıya gidince, delikanlıda yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. kızda gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. bir defa daha gülümsedi. manidar..


"anladım" der gibi bir gülümseyişti bu.. delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için.. delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.


dahası..ankara koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı..bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. o gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılımı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı.. kız bu defa, iyice gülmüştü.. karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..


delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. arkadaştılar.sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. o kızdan fena halde hoşlanıyordu. galiba kız da ona karşı boş değildi. bir yerde,bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. o zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. kaptan: "tabii" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. sen de gel. hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."


"mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı. "mutluluk işte bu.." ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. konser gününü de hiç ama hiç unutmadı..o ne heyecandı öyle.. konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. el sıkıştılar.. o güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. delikanlı ile dünyalar şirini kız yan yana düştüler. inanamıyordu delikanlı.. onunla nihayet yan yana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken ki, o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya, o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. ama uzatamıyordu işte elini.. her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki.. sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı.. kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. kızın omzuna değil.. koltuğun üzerine.. sonra kız arkaya yaslandı.. birkaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu..

kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü..konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "sizi her maçımızda görüyoruz. alıştık nerdeyse.. yarın adana'da maçımız var.. gözlerimiz sizi arayacak.."


hayır, aramayacaktı..delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. cebinde onu otobüsle adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de adana kebap yedirecek kadar para vardı.. gece yarısı kalkan otobüse bindi..


sabah erkenden adana'ya indi. maç saatine kadar başı boş dolaştı. salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. maç falan değildi sebep tabii.. ilk sette kız farkında bile değildi onun.. nerden olsundu ki.. ikinci sette öbür tarafa gittiler.. döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı..yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. ankara'nın hele kolej'de çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..

maç bitti. kız soyunma odasına, delikanlı garajlara gitti. tek kelime konuşmadan.. konuşmaya gelmemişti ki..kız "keşke orada olsaydın" demişti. o da olmuştu işte.. hepsi o..


ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki..bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. öğleden sonrayı zor etti, kolejin önüne gitmek için.. kızın karşıdan geldiğini gördü. koşarak yanına gitti. "bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan, kız, dizeleri okurken..

"ne hasta beklerdi sabahı
ne taze ölüyü mezar
ne de şeytan bir günahı
seni beklediğim kadar!.."


ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde kolej'in önündeydi gene.. kız karşıdan geliyordu.. bu defa yanında arkadaşları yoktu. yalnızdı..yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. gözlerine inanamadı genç adam.. onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. evet, çağırıyordu işte.. kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. o da heyecanlıydı, belli..


"bak iyi dinle.. dünkü satırlar için çok teşekkürler.. herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok."


"o zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni" dedi delikanlı ikiletmeden.. ayrıldı kızın yanından.. bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. bir daha onu hiç görmeden..


yıllarca sonra levent'in söyleyeceği şarkıdaki sezen'in sözlerini o, o zaman biliyordu sanki. aşk onurlu olmalıydı.. günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. hastanın sabahı, seytanın günahı beklediği gibi bekledi.. heyecanla bekledi. hırsla, arzuyla bekledi. umutla, umutsuzlukla bekledi. bazen öfkeyle bekledi.. ama bekledi.. başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi.


bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. iki dörtlüktü şiir aslında.. ilki kıza verdiği.. bir ikinci dörtlük daha vardı o kadar.. o dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. cebine koydu..


bekleyiş sürüyor, sürüyordu..okullar kapandı, açıldı.. aylar, aylar geçti.. bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "günlerdir seni arıyorum" dedi kız.


"günlerdir seni arıyorum. işte sana haber.. artık hayatımda hiç kimse yok!.."


"yaa" dedi delikanlı.. "yaa" dedi sadece..kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı..


"yaaa!.."

cebinde artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün" dedi.. "bu da ikinci ve son dörtlüğü onun.."


sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. kız dizelere bakarken..

"geçti istemem gelmeni
yokluğunda buldum seni.
bırak vehmimde gölgeni
gelme artık neye yarar!.."


aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. delikanlı bugün hâlâ düşünüyor..o uzun, çok uzun bekleyiş aşkını öldürmüş müydü, acaba?.

ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. o sevgilinin kendisi bile.. hayalindekini yaşatmak için mi, yaşayanı silmişti yani?.. yokluğunda bulmak bu mu demek oluyordu?..


ya da.. ya da..

bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp gitmişti, acaba? delikanlı bu soruların yanıtını bugün hâlâ bilmiyor..bilmediğini de en iyi ben biliyorum.. çünkü, delikanlı bendim!..

--- hıncal uluç ---
devamını gör...
sporun her dalından tutun da, sinema, resim, şiir, roman, heykel, mimari, opera, bale gibi pek çok alanda bilmediği olmayan, bu alanlardaki her şeyi en iyi bilen yahut bu alanlarda bildiği sınırlı bilgiyi en iyi ben biliyorum olarak gösteren, ki asıl yetenek budur, duayen gazeteci.

evet tanımımızı yaptığımıza göre asıl meseleye gelelim. bilindiği gibi galatasaraylıdır kendisi. ancak galatasaray taraftarının büyük bir çoğunluğu sevmez kendisini. bunun sebebi de takım hakkında hep kötümser konuşması, maksadını aşan sert eleştiriler yapması, devamlı yönetime saydırması vb. gibi şeyler. sözlüklerin birinde okumuştum vatandaşın birisi "hıncal galatasaray taraftarı içinde en büyük totemcidir." şeklinde özetlenebilecek bir tespit yapmış. gerekçesini de okuyunca hak vermemek mümkün değil.

son yıllarda oynanacak fenerbahçe-galatasaray maçları öncesinde uluç'un verdiği röportajlara yahut televizyon programlarında söylediklerine bakarsanız şunu görürsünüz:
-galatasaray, fenerbahçe karşısında da bu oyununu oynarsa (galatasaray'ın son oynadığı 1-2 maçı kast ediyor, kimlerle oynadığı fark etmez) tarihi fark olur.
-bu sistemle, bu oyun düzeniyle fenerbahçe'ye karşı oynarsan 6-0'ı unutturacak hezimetler alırsın.
ve bu minvalde yorumlar.

son yıllardaki galatasaray-fenerbahçe maçlarına baktığımızda ise bu totemin nispeten tuttuğunu görüyoruz. galatasaray hala deplasmanda kazanamasa da ya rakibini mahkum ediyor ya da berabere kaldığında galibiyeti kaçıran taraf oluyor. bu durumda da hıncal'ın totemi tutmuş oluyor. *

bir de öcal uluç adında bir abisi vardır kendisinin. izmir'de ikamet eder ve yeni asır gazetesinde yazılar yazar. artık babalarının kime garezi varsa çocuklarına hınç al ve öc al ismilerini koymuş. *
devamını gör...
36 sene önce kendi yazdığı yazıyı şike belgesi olarak gösteren aziz yıldırıma osmanlı tokadı gibi bir cevap vermiş ve türkiye'de şikenin öncüsünün fenerbahçe olduğunu dile getirmiştir.

--- alıntı ---

f.bahçe şikenin ilk kahramanıdır

* yıldırım, sizin 1976 yılında kaleme aldığınız "hakemler ve şikeler kümede kaldı" başlıklı yazınızdan yola çıkarak, türkiye'de şikeyi galatasaray'ın başlattığını ileri sürdü. şikeyi galatasaray mı başlattı? o yazıyı hangi duygular içinde yazmıştınız ve bugün halen arkasında mısınız?

yazdığım bütün yazıların arkasındayım. ondan sonra başka bir galatasaray-göztepe maçı daha hatırlıyorum. yine böyle konuşuluyordu. ben bir gazeteci olarak seyrettiğim bir maçla ilgili bir hisse kapılırsam, kulağıma bazı şeyler çalınırsa; 'efendim ben bunu yazmayayım. ben galatasaraylıyım. galatasaray'a zararım dokunur' diye bir düşüncem hiç olmadı. herkesi nasıl bilirsin; kendin gibi...
fenerbahçeliler de öyle zannediyorlar, onun için yadırgıyorlar böyle yazıları... "biz şikeyi galatasaray'dan öğrendik" aziz yıldırım'ın ağzına dahi almaması gereken bir laf... futbolda bu ülkenin spor tarihine geçmiş ilk şikenin kahramanı fenerbahçe'dir ve fenerbahçeli hıncal uluç'un fenerbahçe'nin taraftarlığını bırakmasının sebebidir. 6 yaşındaydım ben... fenerbahçeliydim ve o maçın üzerine artık 'fenerbahçeli değilim' dedim.
fenerbahçe-beşiktaş maçı oynanacaktı. beşiktaş yenerse beşiktaş şampiyon olacak. fener yenerse galatasaray şampiyon olacak. 'galatasaray şampiyon olmasın' diye açık seçik çok net bir şikeye başvurdu. beşiktaş'a sahada da yenilmek istemiyordu. iki tane lisanssız futbolcu oynattı.
yani sahaya çıktığı anda fenerbahçe hükmen mağluptu. kalecilerin yediği goller tartışılıyor ya... 'o gol yenir mi?', 'o gol de kaçmazdı?' denilebilecek ya da 'fatih terim, ofsaydı bozmak için geride duruyordu' denilebilecek pozisyonlar yoruma bağlı...
sahaya iki tane lisanssız futbolcu çıkartarak daha hakem düdüğü çalmadan hükmen mağlup olmayı bana birisi izah etsin! herhangi bir fenerbahçeli izah etsin! türk spor tarihinin ilk açık seçik, net şikesidir bu ve bir düşmanlık şikesidir. spor şikesi değil, para için pul için değil... sırf 'galatasaray şampiyon olmasın' diye yapılmış bir şike...

kupa ikiye bölündü
bu tek olay da değil. fenerbahçe aynı şeyi basketbolda da yaptı. 'galatasaray şampiyon olmasın' diye sahadan çekildi. galatasaray maçı kazanıyordu.
maçı kazandığın zaman kazanan takım iki puan, kaybeden takım bir puan alıyordu. fenerbahçe bir puan aldığı zaman, puanlar aynı oluyor ve puan durumu galatasaray, fenerbahçe, modaspor'un üçlü averajına göre belirleniyordu. fenerbahçe sahadan çekildi. hükmen mağlup olduğun zaman sıfır puan alıyorsun.
sıfır puan alınca ikili averaja döndü iş... ikili averajda moda, galatasaray'dan iyi olunca, moda şampiyon olacak. maçın bitmesine 1 dakika kala fener sahadan çekildi. sırf 'galatasaray şampiyon olmasın' diye... ama o zamanki federasyon bu şikeyi yemedi.
bugün galatasaray'ın müzesine gidin; ortadan ikiye bölünmüş bir kupa göreceksiniz. yarısı galatasaray'da yarısı moda'dır. federasyon kupayı ikiye böldü. bu da belgeli şike...
bunların dışında spor tarihinde, aziz yıldırım'ın yargılandığı ve yargıtay safhasında olduğu için henüz kesinleşmemiş dava dahil kesin, kanıtlı, belgeli şike olayı yoktur. iki tane var.
ikisinin de sorumlusu fenerbahçe...
mesela bir sene sonra... beşiktaş-
fenerbahçe maçında beşiktaş, zayıf takımla çıkarak borcunu ödedi fenerbahçe'ye...
çıktılar yenildiler.
ama paf takımı ile çıktılar sahaya... o günlerin gazetelerini karıştırırsanız bugünkü onurlu medyanın nasıl çarpıcı başlıklar attığını da görürsünüz! o maçla ilgili...
fenerbahçe, beşiktaş'a hediye ettiği şampiyonluğu; ertesi sene de beşiktaş, fenerbahçe'ye...
ama o fener'inki gibi kanıtlı bir olay değil. şeref sakattı oynamadı, hakkı böyleydi, onun için bu takımla çıkmak zorunda kaldık' diyebilirsin. ama fener'in iki kere hükmen mağlubiyeti bir basketbolda, bir futbolda; kanıtlı ve belgeli...
zapta geçmiş!.

kendi üzerine aldi
şimdi bunlar orada dururken "şikeyi galatasaray'dan öğrendik" demesi aziz yıldırım'ın çırpınmalarını gösteriyor. aziz yıldırım niye çırpınıyor; aziz yıldırım'ı yıkan başbakan'ın sözleri...
başbakan, "kişilerle kurumları karıştırmamak lazım" diyor. "kişilerin günahlarını kurumlara yükleyemezsiniz." bu lafın sonucu şu; fenerbahçe'ye ceza vermem ama şike yapanlar en ağır şekilde cezalandırılırlar. aziz yıldırım bu sözlerin kendi idam fermanı olduğunu düşünüyor.

başbakan'la savaşiyor
zaten kendi fenerbahçe başkanlığı sırasındaki megalomanisini de birleştirerek 'fenerbahçe' demek ben demek diyor. israrla, benimle fenerbahçe'yi ayırt edemezsiniz, ben ne yaptıysam fenerbahçe için yaptım. o da benim zaten!..' 'aziz yıldırım kirlidir' demek 'fenerbahçe kirlidir' demek; bunları birbirinden ayırt edemezsiniz. başbakan'la savaş halinde kendisini kurtarmak için... bu çok yanlış. aziz yıldırım'ın avukatları danışmanları yok mu? 'ben suçsuzum' demek yerine 'ben suçluyum ama galatasaray da suçlu...
ben suçluyum ama beşiktaş da suçlu. ben suçluyum ama trabzon da suçlu. ben suçluysam fenerbahçe de suçlu!' böyle bir savunma olur mu?
tertemiz olduğuna inanan adam bunların hiçbirini karıştırmadan 'suçsuzum' der onun altını doldurur. "ben şike yaptıysam fenerbahçe için yaptım" ne demek? böyle bir laf edilebilir mi? bu laf şimdi yargıtay yargıcı'nın elinde... 'hıncal, bülent'i öldürdün mü?' 'öldürdüysem sabah için öldürdüm.' bu şimdi 'ben öldürmedim' demek mi!.. yargıç ne düşünür; ben böyle deyince... 'öldürmedim ama öldürdüysem bile sabah için öldürdüm!' bir defa 'hıncal efendi sen sabah gazetesi misin!' denir. ayrıca ben sana 'niye öldürdüğünü' sormuyorum; öldürdün mü, öldürmedin mi? önce bir 'öldürmedim' de... 'öldürdüysem sabah için öldürdüm!' böyle bir savunma olur mu?
aziz yıldırım her konuşması ile batıyor. hapisten çıktıktan sonra sustuğu zaman nasıl puan kazanmıştı. konuşmadı, konuşmadı... günden güne puanı artıyordu.

şantaj yapiyor
* yıldırım, fenerbahçelilerden büyük destek alıyor. divan kurulu toplantısında konuşması ayakta alkışladı.
gaza geldi.
olimpiyat yayını reklama girdi, kanallar arasında dolaşırken, tesadüfen osman tanburacı'nın katıldığı programa denk geldim.
hangi kanal olduğunu da bilmiyorum; çok güzel bir cümle söyledi: "bunları fenerbahçe divan kurulu'nda söylemek marifet değil.
gelsin mesela burada, benim önümde söylesin. karşı karşıya bu masada konuşalım."

* yıldırım aynı toplantıda, "o temiz havuzlarının fenerbahçe tarafından kirletilmesine izin vermemeliler" diyerek havuzdan çekilebileceklerini ima etti.
şantaj... resmen küçük kulüplere şantaj yapıyor. 'bütün paranızı havuzdan kazanıyorsunuz, ben bu havuzu dağıtırım. benim peşimi bırakmayın.' açık... bunun çok açık bir şantaj olduğu belli... ama ne yazık ki türk medyasında hiçbir gazete, hiçbir spor sayfası 'aziz yıldırım şantaj yapıyor' diye manşet atmadı. bütün bunlar bir araya geldiğinde; aziz yıldırım kendi mahkumiyetini hazırlıyor. ben niye şantaja başvururum, ben niye tehdide başvururum? 2 aslında 3 temmuz'la birlikte karışan ortam oldukça sakinleşmeye başlamıştı. sukutun altın olduğu günler yaşıyorduk.

kupayi niye vermedi?
* galatasaray'ın cevabı ağır oldu. açıklamada "kontrolünü kaybetmiş", "güvenini yitirmiş", "yüz yıllık camiaya leke sürmeye cüret etmiş zat" gibi ifadeler kullanıldı.
galatasaray ilk defa çok yerinde, çok doğru bir açıklama yaptı. ilk defa böyle güzel bir açıklama yaptı. her satırına katılıyorum. ama bu duruma düşürdü aziz yıldırım kendini işte...

--- alıntı ---
devamını gör...
boş zamanlarını genellikle ortaköy'de kumpricilerin sokağının girişinde sağdaki kafede kabile reisi gibi oturarak geçiren; her halttan anlayan portatif medya adamı.
devamını gör...
her konuda her şeyin en iyisini ve doğrusunu bildiğini sandığı için kendisine şu mottoyla seslenmek istiyorum.
"bir insanın bildiğini zannettiği bir şeyi öğrenmesi imkansızdır!"
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.