harf devrimi

1 /
Osmanlı'nın yarım bıraktığı, Mustafa Kemal Atatürk'ün tamamladığı devrim. Cumhuriyet öncesi atom parçalayan zehir bir toplum vardı da Atatürk cahilleşmelerine neden (!) Oldu gibisine yazmıyorlar mı insan tuhaf hissediyor. Arap harfleri bilgelik ve ilim ile bilim nedeni olsaydı Arap ülkeleri bu halde olmazdı.

Bu Arap seviciliğiniz insanı deli eder.
Ben o kadar Arap değilim.
"bu milletin bütün kütüphanelerini yaktılar. 1929'da ilk mektebi bitiren nesil kendini bir çöl ortasında buldu. yeniden başladı alfabeye ve ölünceye kadar alfabede kaldı. sonraki nesiller hep aynı yokluk, hep aynı sefalet içinde çırpındılar. "

cemil meriç / jurnal
hemen hemen tüm dünya devletlerinin dilleri, lehçeleri, alfabeleri farklıdır. ama iş evrensel iletişime, evrensel haberleşmeye, evrensel ticarete, evrensel aşka, evrensel kavgaya geldi mi, dünyanın en kabul gören "latin alfabesine" ss yada ss geçmek zorundasın.
değişen dil değil, alfabedir. tüm dünya ortak bir dil üretebilmek için uğraşırken "esperanto" eciş bücüş tersten yazılan bedevi alfabesine yeğdir latin alfabesi.
önden sitemimi yapayım ardından eksik bilgileri tamamlayayım hemen.
ben geçmişini, tarihini bu kadar yüceltip de onun hakkında bilinçli bir şekilde bu kadar cahil kalmayı başarmış bir millet daha tanımadım. ulan aborjinler bile avustralya'ya on binlerce yıl önce başka bir kıtadan geldiklerini biliyor. bizim millet 90 sene, bırak 90'ı, 20 sene öncesini hatırlamıyor.

gelelim bilgilere:
mustafa kemal'in birçok devrimi, (en azından) fikren kendisine ait değildir. batılılaşma, batılı değeleri edinme veya benimseme fikri, osmanlı'nın, bugün ultra islamcı olarak tanıtılan birçok münevverinin de savunduğu bir düşünce idi. batılılık, harf devrimi, kıyafet devrimi, laiklik ve hatta cumhuriyet gibi fikirlerin kökleri, garp tarzı eğitim kurumları açma, garp tarzı eğitim gören askerler yetiştirme, alfabe ıslahı, garplı gibi giyinme, dinde reform hareketleri gibi osmanlı müneverlerinin tartıştığı konulardadır.

lan olum ne sanıyorsunuz siz? mustafa kemal'in bir sabah uyanıp "çocuk! devrim yapmalıyız. hem de hiç kimsenin aklına bile gelmemiş devrimler..." dediğini ve ülkenin o sabaha kadar dindar iken laikleştiğini, saltanat yanlısı iken cumhuriyetçi kesildiğini, cübbeyle sarıkla dolanırken şapka, takım elbise giydiğini yahut birden arap harflerini terk etmeyi tartışıp bir anda latin alfabasine geçtiğini mi?
tarihimi doğrusu ve yanlışıyla severim ama kafamı kurcalayan birçok konudan biridir harf devrimi. okuma yazma oranının yükseldiği ve istatistiklerin harıl harıl anlatıldığı Atatürkçülük dersinde sürekli kalmamın sebebi de bu kafa karışıklığıdır. Atatürk'ü seven biri olarak objektif bakmak gerekirse, Türkçülük ve milliyetçiliğe vurgu yapılan bir ideolojinin ardından Latin alfabesini kara tahtaya iliştirmek nasıl bir fikrin doğuşudur? ben neden Latin alfabesini kopyalıyorum? madem milli duygularımız var idi neden Orhun alfabesine dönmedik? yoksa bizim öz alfabemiz çağdışı mı görülüyordu? eğer onlar karışık ve yetersiz bulunduysa en karışık alfabe kullanan çin, Japonya gibi ülkelerin şu anda geride kaldığını neden söyleyemiyoruz? bana göre geriye tek bir seçenek kalıyor; Arap alfabesi ve İslam esintisinden uzaklaşmak. işte tüm oklar bunu gösterdiği için harf devrimini doğru bulmuyorum.
Yeni Şafak gazetesinde Şahin Doğan in konuyla ilgili güzel bir yazısı ...

-- alıntı ---

Kamus, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilali, tek mukaddese saygı göstermiş: kamusa. (Cemil Meriç, Bu Ülke, s. 86) 
Yakın tarihimizde dil meselesi üzerine kafa yoran, zihin patlatan nice düşünür ve entelektüel var. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nurettin Topçu, Cemil Meriç bunlardan sadece birkaçı. İtiraf etmek gerekir ki bu meselede en yaman kalem ve dahi en dertli dimağ hiç şüphesiz ki ‘düşüncenin gökkuşağı’ ve ‘kendi semasında tek yıldız’ olan Cemil Meriç. Atilla İlhan ve Kerim Sadi gibi bazı çağdaşları tarafından nisyana terk edilmesinin en büyük sebeplerinden birisi belki de birincisi bu dil meselesi. Zaten merhum Cemil Meriç’in Atilla İlhan’da en sevimsiz gördüğü özellik uydurma dildi. Hatta “samimiyet ve zekasına saygı duyduğum birkaç insandan biri” olarak tanımladığı Atilla İlhan’a gönderdiği bir mektupta şunları söyler: “…Şimdilik aramızdaki tek ihtilaf kelimeler konusunda. Bu bahiste, ve yalnız bu bahiste mutaassıbım.” İslami duyarlılığı ziyade inkişaf edenler “din” meselesini “dil” meselesine tercih etti “dil”den önce “din” dediler. Ama şunu belki de farkında olmayarak görmezden geldiler veya ıskaladılar: bir dinin bütün hususiyetleriyle ayakta kalabilmesinin yegane şartı o dinin veya maneviyatın ete kemiğe bürünmüş şekli olan “dil” ile mümkündür ancak. Mukaddeslerin devamlılığı ve sonraki nesillere aktarılması açısından “dil” böylesine hayati bir önem arz eder. Bu hayati nokta yeterince anlaşılmadığından önce dil gitti, dil, gidince; din de gitti; hayat çölleşti. Cemil Meriç bu ince bilincin farkında olmalı ki hayatı boyunca bu dil meselesini bir namus meselesi saydı ve Cumhuriyet elitinin en büyük cinayeti bu alanda işlediğini her fırsatta dile getirdi. “Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır” sözü kulaklarımızda hala çınlamaktadır. “Dünyanın en zengin ve en derinlikli dili olan Osmanlıca”nın bazı okullarda zorunlu ders olarak müfredata girmesi belki de en çok onun hayali ve rüyasıydı bu noktada ruhu muazzez olacaklar içinde birinci sırada Cemil Meriç var dersek mübalağa etmiş olmayız herhalde. Şu veciz satırlar yaşanan faciayı yeterince anlatmıyor mu? “Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilali, tek mukaddese saygı göstermiş: kamusa.” Bizde ise en başta kamus ayaklar altına alındı.

HARF İNKILABI ALTI YÜZ YILI RAFA KALDIRDI

“…Osmanlı rahatsız ediyordu Mustafa Kemal’i. Silinmesi gereken bir vesikaydı yakın tarih. Mazi zaman zaman gevezelik ediyordu. Dil devrimi Selanik’in İstanbul’a isyanıdır. Selanik’in ve bütün Anadolu’nun. Osmanlı ordusu, Osmanlı teşkilatı, Osmanlı mimarisi yok edilemezdi. Ama nesillerin birbiriyle olan devamlılığı bozulabilirdi. Harf inkılabı altı yüz yılı rafa kaldırdı. Ve tarihsiz bir memleket ibda etti.” 

Harf inkılabı altı yüz yılı rafa kaldırmadı sadece bin dört yüz seneyi rafa kaldırdı. Amaç yeni nesillerin mazi ile olan bütün bağlarını kesmek, onları mazisiz, öksüz ve köksüz bir hale getirmek. Bir edebiyat fakültesi mezunu bırakın Fuzuli, Baki, Nedim gibi klasikleri anlamasını  “Gençliğe Hitabe”yi bile zor anlıyordu artık. Jakobence yürütülen inkılapların asıl amacı buydu. Ve cumhuriyet bir parça bunu başardı. Kendi geçmişine bu kadar ilgisiz, düşman bir millet yoktur dense yanlış olmaz. Gerekirse Hıristiyan oluruz diyebilecek kadar işi abartmış olan devlet adamlarının marifetiyle ne yazık ki koca bir nesil dinine, mazisine, musikisine, şiirine, örfüne kısacası bütün kutsallarına  yabancılaştırıldı. “Harf Devrimi’nin tek amacı ve hatta en önemli amacı, okuma yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Devrimin temel gayelerinden biri, yeni nesillere, geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri, eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.” (Y.Kaplan) Bu tesbitlerin serapa gerçek olduğunu hangi ak-ı selim inkar edebilir? Çok şükür ki mazimizin canlı bir şahidi olan mimariye bir şey yapamadılar. Gerçi ona da dokunmaya çalıştılar ama dikiş tutmadı.    

GÜZELLİKLER YANİ MAZİ KOVULDU

 “Kuzey komşumuzun işine geliyordu bu. Tarihinden kopan bir millet her maceraya sürüklenebilir. Dil devrimi kamusa Anadolu’nun doluşudur. Yalnız Anadolu’nun değil, Azeri’nin, Çağatayca’nın, Kırgızca’nın da doluşu… Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı aydınlarla yapıldı. Türkiye Sarıkamış’lara, Çanakkale’lere beynini gömdü bir parça. Sonra kansız, yorgun ve zafer mucizesi karşısında gözleri kamaşan amelimanda bir entelijansiya. Güzellikler yani mazi kovuldu.” 
Ne anlamlı satırlar değil mi? Çöküş hikayemizi bu kabil veciz ve beliğ bir üslup ile anlatan bir başka kalem yoktur sanırım. Evet başta Devlet-i Aliye olmak üzere bu coğrafyada yaşayan insanların başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi. Bu ülkenin tapu senetleri kanla yazıldı. İnkılaplar ülkenin bütün kaynaklarını yutan korkunç bir uçurum. En adi bir sokak köpeğinin sadakatinden mahrum bir entelijansiyanın yardımıyla daha doğrusu kukla gibi kullanılmasıyla başarıldı. Tarihinden kopan bir millet her maceraya sürüklendi. Cumhuriyet kodamanları bu ülkenin beynini yıllarca rakı sofralarında meze yaptılar.

DİL GÖLGESİDİR CEMİYETİN

“Mustafa Kemal’in etrafında şahsiyeti henüz billurlaşmayan seyyal ve idare-i maslahatçı bir avuç okur yazar. Mustafa Kemal musikiyi değiştirmeye kalktı, yapamadı. Zevk meclislerinde gazel aranıyordu, şarkı aranıyordu. Altı yüz senenin ötesine atlamak, yani milli tarihte altı yüz senelik bir parantez, bir uçurum.  Dil-Tarih Kurumu şefin bu emrini sadakatle başarmaya çalıştı. Tarih gömülmez. Binalarıyla, sokaklarıyla, müzeleriyle, mezarlarıyla yok edilmesi imkansız bir şahittir. Sıra dile geldi. Yeni harfler zaten geleneğin, irfan geleneğinin sırtına indirilen bir baltaydı. Selanikliler, Rusya’dan gelen Türkler, ve şeften iltifat görmeye koşan kızanlar dili tahrip için cansiparane bir gayret harcadılar. Mustafa Kemal işin maskaralığa vardığını anladı ama iş işten geçmişti. Hareket bir zaman gevşedi sonra tekrar hortladı. Mustafa Kemal atını senatör yapan Kaligula gibi her kaprisine lebbeyk dedirtmek mi istemişti? Yapılmayanı yapmak peşinde miydi? Dil cemiyetle beraber yürür. Cemiyeti de dili de ayakta tutan geleneklerdir. Dil gölgesidir cemiyetin. Cemiyeti geride bırakıp dörtnala koşmaz. (Cemil Meriç, Jurnal, Cilt 1. s. 301-302) 

TARİH GÖMÜLMEZ

Lozan Antlaşması’nda verilen sözler bir bir yerine getiriliyordu. Önce “din” öldürülecekti sonra “dil”. Din bir kademde halledilemezdi onun yerine ondan daha kolay ve bir bakıma onun koruyucu bir sütunu olan dil değiştirilecekti. Gerisi zaten çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecekti. Maziyi çağrıştıran, hatırlatan ne varsa hepsi öldürülecek. Bale gibi bizimle alakası olmayan nevzuhur bir şey zorla getirildi. Tıpkı şapka gibi. Cumhuriyet inkılapları halka rağmen yapıldı. Halkı ve bütün değerleri geride bırakıp dörtnala koştu. Islahatların mümeyyiz vasfı olan tedricilik ilkesi önemsenmedi her şey aniden oldu bittiye getirildi çünkü efendileri öyle istemişti. Hiçbir şeyin toplumla birlikte yürümesine izin verilmedi. Her şey buyurgan, jakobence yapıldı. Bugün yaşanan onca acının ve trajedinin arkasında bu ard niyetli hamlelerin payı azımsanmayacak kadar büyük. Ama ne yapıldıysa, neye başvurulduysa merhum Meriç’in dediği gibi tarih gömülmedi. Binalarıyla, sokaklarıyla, camileriyle, medreseleriyle, hanlarıyla, hamamlarıyla, müzeleriyle, mezarlarıyla, mezartaşlarıyla yıkılmadı, ayakta kaldı daima. Ve nihayet “Dünyanın en zengin ve en derinlikli dili olan Osmanlıca”nın müfredata girmesiyle diliyle bile tarihin hiçbir zaman gömüleyeceğini öğrenmiş olduk. Arif ve çilekeş yazarımız Yusuf Kaplan Hoca’nın önemle vurguladığı üzere Osmanlıca konusunda nesiller arasındaki kültürel devamlılığı sağlayamaya yardımcı olan, yardımcı olmak ne kelime bizatihi bu misyonu gönüllü bir şekilde deruhte eden  Bediüzzaman hazretlerine, Risale-i Nur Külliyatı’na, Nur Talebelerine ve özellikle Hayrat Vakfı’na ne kadar teşekkür edilse azdır. 



--- alıntı ---