namus

1 /
Yapılan işin hakkını vermektir. Dürüstlüktür, güvenilir olmaktır.
Ticaretin, sözün, siyasetin, üretimin, güvenin arkasındaki doğruluk duygusudur; lakin gelenekselci ve cahil toplumlarda "ırz" kavramından başka bir anlamı yokturdur. Yani bacak arası. Onun için, namusu sadece bacak arasında gören kişilerden uzak durulması hiddetle tavsiye edilir.

İşini niye dürüst yapmadın, neden verdiğin sözde durmadın, oy veren milleti neden aldattın, neden hileli mal sattın, namus yok mu sende? Dersiniz üçkağıtçıya, o mevzuyu bacak arasına getirir.

Çünkü böylelerinin tek dürüst olduğu nokta orasıdır.

Siyasetin, ticaretin, sözün, üretimin, askerliğin, borcun namusu yokturdur, bu adamlar için.
hiç bir kadının hakkında soru bile soramadığı kavram. sormadan da kabullendiği kavram. devlet baba ve ana vatan gibi kavramlarla özdeşleştirilerek abartılınca da mevzunun devletin namusu vatanın namusu meselesi gibi algılanması da gayet doğal oluyor.
Çok başka bir şarkı. Aşırı anlamlı.

">git

"Aradım yıllardır seni her yerde
Bir türlü karşıma çıkmadın namus
Nihayet bir yerde rastladım ama
Utançtan yüzüme bakmadın namus
Yaklaşıp yanına dedim nerdesin
Dedin ki yorulma gelmiyor sesin
Gayretleri boşa gitti herkesin
Kimseyi yanına sokmadın namus

Fazilet dediğin meğer masalmış
Namuslu görünmek kimlere kalmış

Zenginmiş, fakirmiş, halkmış, kralmış
Gördüm ki kimseyi takmadın namus
Hadi yandan
Hadi hadi yandan

Ben senden ne saray ne ev istedim
Seni sevenleri sen sev istedim
Kıvılcım aradım alev istedim
Bir tek mumu bile yakmadın namus
Azizken gözümde sudan ekmekten
Yoruldum uslu dur yapma demekten
Yüzyıllardır namussuzluk etmekten
Bir türlü uslanıp bıkmadın namus
Hadi yandan
Hadi hadi yandan."
--- alıntı ---

''namusu hep kadınlara yüklemiş töre. ama en çok da, erkeğim diyen erkeğe lazımdır namus. namus sadece cinsellik değildir. hak yememektir, yalan söylememektir, gücü yeterken güçsüzü ezmemektir. kimsenin namusuna yan gözle bakmamaktır namus.''

--- alıntı ---
antik yunanca kökenli bir sözcük olup "kanun" anlamına gelmektedir.

nomos sözcüğünden gelmektedir. buradan da türkçeye ve arapçaya kadar geçmiştir. türkçemizde ise bu sözcük kadınla özdeşleşmiştir. türklerde ve türkçemizde ise "namus" ve "ar" sözcüklerinin yerine "utanma" sözcüğü vardır.

daha fazla merak edenlere ise martin ostwald'ın, "nomos and the beginnings of the athenian democracy" adlı kitabı tavsiye edilir.
nÂmÛs. (الناموس)

cebrâil, ilâhî kanun, şeriat, tevrat gibi anlamlarda kullanılan bir terim.

arapça’da nâmûs şeklinde kullanılan kelimenin aslı “kanun” anlamındaki grekçe nomostur. ancak bazı arapça sözlüklerde kelimenin “sır saklamak, gizli söz söylemek” mânasındaki nems masdarından isim olduğu ve “sır ortağı; hile, tuzak; saklanılan yer” gibi mânalara geldiği, hayırlı sırların ortağına “nâmûs”, kötü sırların ortağına “câsûs” denildiği belirtilmektedir (cevherî, eś-Śıĥâĥ, “nms” md.; meķāyîsü’l-luġa, v, 481; ibnü’l-esîr, v, 119; lisânü’l-`arab, “nms” md.; kāmus tercümesi, ıı, 1036).

kur’ân-ı kerîm’de nâmûs kelimesi geçmez. vahyin başlamasıyla ilgili hadislerde kelimenin varaka b. nevfel tarafından zikredildiği görülmekte ve bunun islâm kaynaklarında ilk kullanım olduğu anlaşılmaktadır. bu hadislere göre hz. muhammed ilk vahyin tesiriyle bir sarsıntı geçirince hz. hatice, câhiliye döneminde hıristiyanlığı benimseyen ve kitâb-ı mukaddes hakkında mâlûmat sahibi olan amcası varaka b. nevfel’e giderek resûlullah’ın yaşadıklarını anlatmış, bunun üzerine varaka hatice’ye, “eğer bana söylediğin doğru ise mûsâ’ya gelen nâmûs-i ekber ona da gelmiştir”, tavaf esnasında karşılaştığı hz. peygamber’e de, “şüphesiz sen meryem oğlu Îsâ’nın müjdelediği peygambersin ve mûsâ’nın nâmûsunun benzeri bir hal üzeresin” demiştir. bazı rivayetlerde hz. hatice’nin resûlullah’ı da yanında götürdüğü ve varaka’nın bu sözleri bizzat ona söylediği kaydedilmektedir (meselâ bk. müsned, ı, 312; vı, 223, 233; buhârî, “bedǿü’l-vaĥy”, 3, “enbiyâǿ”, 23; müslim, “Îmân”, 252; ibn ishak, s. 102; ibn hişâm, ı, 238). buhârî’nin bu rivayeti zikrettikten sonra nâmûs kelimesini, “nâmûs kişinin sır ortağı olup başkasından gizlediklerini onunla paylaşır” şeklinde açıklaması (“enbiyâǿ”, 23) kelimenin “sır” anlamındaki arapça “nems” kökünden geldiği kanaatine dayanmaktadır. bu sebeple olayla ilgili rivayetlerde geçen nâmûs ve nâmûs-i ekber, “sır ortağı, gizli bilgiye sahip olan” mânası dolayısıyla cebrâil diye anlaşılmıştır. çünkü allah başka hiç kimseye bildirmediği vahyi ve gayb bilgisini ona bildirmiştir (ibnü’l-esîr, v, 119; nevevî, ıı, 203; ibn hacer, ı, 56). aynı olaya dair birkaç rivayette nâmûs yerine cebrâil, başka rivayetlerde mûsâ yerine veya onun yanında Îsâ ismi de geçmektedir (şâmî, ıı, 313, 324-325; ibn hacer, ı, 56). ali b. burhâneddin el-halebî, hz. Îsâ isminin geçtiği rivayetlerin sahih olmadığını kaydeder (insânü’l-`uyûn, ı, 388).

nâmûs kelimesi, islâmî kaynaklarda vahyin gelişiyle alâkalı rivayetlerde cebrâil için kullanımı dışında grekçe’de olduğu gibi “ilâhî kanun” ve özellikle “mûsâ’ya gönderilen şeriat” (tevrat) anlamında kullanılmaktadır. peygamberlere “vâdıu’n-nevâmîs” (kanun koyucu) denilmiştir. ibn hişâm, resûl-i ekrem’in nübüvvetinin önceki peygamberler tarafından müjdelenmesi konusunu ele alırken hz. Îsâ’dan naklen aktardığı, “nâmûstaki söz yerine gelsin” cümlesindeki “nâmûs” ile tevrat’ın kastedildiğini belirtir (es-sîre, ıı, 63). abdülkāhir el-bağdâdî ise nûh, ibrâhim, mûsâ, Îsâ, muhammed gibi peygamberlerin şeriat sahibi olduğunu ifade etmek için “ashâbü’n-nevâmîs” tabirini kullanır (el-farķ, s. 179). ibn teymiyye de nâmûs kelimesini sadece varaka olayı ile ilgili hadiste cebrâil karşılığı zikretmekte, başka yerlerde ise “tevrat, allah’ın kanunu, bir peygamberin (muhammed) şeriatı, peygamberlere verilen şeriatlar” anlamında kullanmaktadır (aydın, s. 68-69). cürcânî et-ta`rîfât’ta kelimeyi “allah’ın koyduğu şeriat” diye tanımlamaktadır. ebû hayyân et-tevhîdî’nin el-muķābesât adlı eserinin bir bölümü “en-nâmûsü’l-ilâhî” başlığını taşır. kalkaşendî dinî ilimler arasında ilk olarak peygamberlikle ilgili kanunlar (nevâmîs) ilmini zikreder (Śubĥu’l-a`şâ, ı, 543).

grek kaynaklı felsefî eserlerin arapça’ya çevrilmesinden itibaren nâmûs kelimesinin genellikle “kanun” ve “ilâhî kanun” anlamında kullanılışı oldukça yaygınlık kazanmıştır. eflâtun’un kanunlar’ının fârâbî’ye ait özet bir tercümesi telħîśu nevâmîsi eflâŧûn başlığını taşır (eflâŧûn fi’l-islâm içinde, s. 34-83). burada nâmûs kelimesi “kişinin nefsine hâkim olması, nefsini ve dışarıdan gelen kötülük eğilimlerini yenmesi, her türlü işte adalet isteği” şeklinde tanımlanmakta, kanun koyma ve kanunları yenileme işinin yunanlılar’dan çok önce yapıldığı ifade edilmektedir. fârâbî imam, filozof ve kanun koyucunun aynı anlama geldiğini düşünmektedir (taĥśî-lü’s-sa`âde, s. 92).

ihvân-ı safâ’nın elli iki risâlesinden beşi “nâmûs-i ilâhî ve şer‘î ilimler” şeklindeki ana başlık altında toplanmıştır. ihvân-ı safâ’ya göre şeriat âlemin düzenini koruyan nâmûstur (kanun), peygamber ise “sâhibü’n-nevâmîs”tir. çünkü allah nâmûsun esaslarını ortaya koymuş, peygamber de onlara sahip çıkmıştır (er-resâǿil, ıv, 261-262). kozmolojik hiyerarşiye göre insanların öğretmeni nâmûs sahipleri (peygamberler), onların öğretmeni de meleklerdir; bunları küllî nefis ve faal akıl takip eder; nihayet hepsinin öğretmeni allah teâlâ’dır (a.g.e., ııı, 480). insanların ahlâkı da nebâtî-şehevî nefisten başlayıp nâmûsî-melekî nefse kadar gelişen farklı mertebelerdedir (a.g.e., ı, 313). zira insan nefsi melek potansiyeline sahiptir, eğer ilâhî nefis erbabının yolundan giderse melek olabilir (a.g.e., ıv, 122). nefsin en çok korku duyduğu yok olma kaygısından kurtulması için ilâhî nâmûsa tam bir teslimiyetle bağlanması gerekir (a.g.e., ı, 315-317). ibn sînâ, amelî hikmetin kısımlarından bahsederken siyaset ve yönetim konularına dair bilgiler arasında peygamberlik ve şeriatla ilgili olanlarını da zikreder; yunan filozoflarının bunları namus kavramıyla ifade ettiklerini, araplar’ın ise bu kelimeyi vahiy meleği için kullandıklarını belirtir (el-`ulûmü’l-`aķliyye, s. 73-74).

nâmûs kavramını aristo’nun nikomakhos ahlâkı’na dayanarak açıklamaya çalışan ibn miskeveyh’in belirttiğine göre aristo bu eserinde nâmûsu “siyaset ise tedbir gibi şeyler” diye açıklamıştır. aristo’ya göre en büyük kanun allah’ın katındandır; ondan sonra ikinci nâmûs olarak hâkim, üçüncü nâmûs olarak da para gelir. allah’ın kanunu bütün kanunların önündedir. ibn miskeveyh “kudvetü’n-nevâmîs”i şeriat diye açıklar (tehźîbü’l-aħlâķ, s. 110). onun aristo’ya nisbet ettiği hâkim ve para ile ilgili görüşler nikomakhos ahlâkı’nın v. kitabında daha ayrıntılı biçimde geçmekle birlikte burada allah’ın kanunuyla ilgili herhangi bir ifade yoktur (çağrıcı, s. 127-128). ancak aristo politika’da (s. 103), “yasanın hâkim olmasını isteyen, başka hiçbir şeyin değil yalnız tanrı’nın ve zekânın hâkim olmasını istiyor demektir” şeklinde bir ifade kullanmıştır. ibn miskeveyh’in aristo ahlâkıyla irtibatlandırarak verdiği, aynı zamanda islâmî telakkiyle de bağdaştırmaya çalıştığı nâmûsla ilgili açıklamalar sonraki ahlâkçılar tarafından tekrarlanmıştır (meselâ bk. nasîrüddîn-i tûsî, ıı, 2; kınalızâde ali efendi, ı, 77-78). kınalızâde, insanlar arasında adaletin sağlanabilmesi için gerekli olan üç şeyi “nâmûs-i rabbânî, hâkim-i insânî, dînâr-i mîzânî” şeklinde sıralar ve yunan filozoflarının bunlara “siyaset” mânasında nâmûs dediğini belirtir.

şarkiyatçılar arasında nâmûsun “yasa” anlamına geldiğini, ancak vahyi getiren melekle özdeşleştirildiğini söyleyenler bulunmakla birlikte (caetani, ıı, 120-121) çoğunluk onun grekçe bir kelime olduğunu ve yahudi kutsal metninin tevrat kısmını ifade ettiğini belirtir (aydın, s. 53-56, 71-73). nâmûs kelimesi muhtemelen aslındaki “sır, gizlilik” gibi mânalarından dolayı türkçe’de “kişinin mânevî şahsiyetinin, aile şerefinin saygınlığı ve dokunulmazlığı, iffet ve hayâ duygusu, doğruluk, dürüstlük” gibi anlamlarda kullanılmakta, islâm ahlâk literatüründe ırz, iffet, edep, hayâ, istikamet gibi terimler türkçe’deki mânasıyla nâmûs kavramını da ifade etmektedir.

bibliyografya:

cevherî, eś-Śıĥâĥ, “nms” md.; meķāyîsü’l-luġa, v, 481; ibnü’l-esîr, en-nihâye, v, 119; lisânü’l-`arab, “nms” md.; et-ta`rîfât, “nâmûs” md.; kāmus tercümesi, ıı, 1036; müsned, ı, 312; vı, 223, 233; buhârî, “bedǿü’l-vaĥy”, 3, “enbiyâǿ”, 23; müslim, “Îmân”, 252; aristo, politika (trc. mete tuncay), ankara 1983, s. 103; ibn ishak, es-sîre, s. 102; ibn hişâm, es-sîre2, ı, 238; ıı, 63; fârâbî, telħîśu nevâmîsi eflâŧûn (nşr. abdurrahman bedevî, eflâŧûn fi’l-islâm içinde), beyrut 1402/1982, s. 38, 51; a.mlf., taĥśîlü’s-sa`âde (nşr. ca‘fer Âl-i yâsîn), beyrut 1403/1983, s. 92; ibn miskeveyh, tehźîbü’l-aħlâķ (nşr. ibnü’l-hatîb), kahire 1398, s. 110; ibn sînâ, el-`ulûmü’l-`aķliyye (tis`u resâǿil içinde), kahire 1298, s. 73-74; bağdâdî, el-farķ (kevserî), s. 179; ihvân-ı safâ, er-resâǿil, beyrut 1376-77/1957, ı, 313-317; ııı, 480; ıv, 122, 261-262; nasîrüddîn-i tûsî, aħlâķ-ı nâśırî, tebriz 1320, ıı, 2; nevevî, şerĥu müslim (bulak), ıı, 203; kalkaşendî, Śubĥu’l-a`şâ (şemseddin), ı, 543; ibn hacer, fetĥu’l-bârî (sa‘d), ı, 56; şâmî, sübülü’l-hüdâ, ıı, 313, 324-325; kınalızâde ali efendi, ahlâk-ı alâî, bulak 1248, ı, 77-78; nûreddin el-halebî, insânü’l-`uyûn, beyrut 1400, ı, 388; l. caetani, islâm tarihi (trc. hüseyin cahid), istanbul 1924, ıı, 101-121; mustafa çağrıcı, islâm düşüncesinde ahlâk, istanbul 1989, s. 127-128; fuat aydın, “nâmûs / nomos cebrâil mi tevrat mı?: ‘bed’ü’l-vahy’ hadisindeki nâmûs kavramı üzerine”, dîvân: ilmî araştırmalar, sy. 15, istanbul 2003, s. 53-85.

fuat aydın *
(a.i.c. nevâmîs) 1. kanun, nizam. 2. ar, edep, haya, ırz. 3. temizlik, doğruluk. 4. allah'a yakın olan büyük melek. [arapçada"esrar sahibi" mânâsına da gelir; aslı yunancadır].
(osm.) 'nâmûs'. *