semerkant

1 /
maalof'un, Ömer hayyam'ın olumsuz özelliklerini gösterirken bile onu gizemli bir kişiliğe bürüdüğü kitaptır.
afrikalı leo gibi bu kitabında da bol bol kültürel tahliller yaparak öznel yaklaşımlarını, sevmediği din ve kültürlere karşı yargılarını dibine kadar gösterir. Kitap kendisinden hemen sonra bir hasan sabbah, ömer hayyam merakını uyandırır...*
Edebi açıdan kalitesi tartışılmaz bir kitap olsa da türkleri olduğundan farklı göstermesi iğrenç. Türkleri fethettiği yerlere zulüm götüren bir milletmiş gibi göstermiş. Amin maalouf'a göre tuğrul bey, Abbasi halifesini tehdit ederek ve aşağılayarak kızını kendisine nikahlıyor. Selçuklu Sultanı Alparslan, bir kale muhafızının dört parçaya bölünmesini emrediyor. Bunun dışında Türk hükümdarlar halkı aşağılıyor, onlara değer vermiyor. Zor okudum lanet kitabı. Bir de tarihi romancı ha. Tarihi neresinden okumuş Allah bilir.
Semerkant Yazması’ndan alınmış bir mesel:

“Üç arkadaş İran’ın yüksek yaylalarında gezintiye çıkmış. Karşılarına bir pars çıkmış, dünyanın en yırtıcı yaratığıymış.

Pars üç adamı uzun uzun süzmüş, sonra da üzerlerine doğru koşmaya başlamış.

Birincisi, en yaşlı, en zengin, en güçlüleriymiş. Haykırmış:

“Ben buraların hâkimiyim, bana ait olan toprakları bir hayvanın mahvetmesine asla izin vermem.” Yanındaki iki av köpeğini parsın üzerine salmış. Köpekler parsı ısırmayı başarmışlar gerçi, ama bu yaptıkları yırtıcı hayvanı iyice azdırmış, köpekleri öldürdükten sonra efendilerinin üzerine atlamış ve karnını deşmiş.

Nizamülmük’ün payına bu düşmüş.

İkincisi şöyle demiş kendi kendine: “Ben bir ilim adamıyım, herkes bana saygı duyup itibar ediyor, niye kaderimi köpeklerle parsın arasındaki kavganın sonucuna bağlayayım?” Dövüşün sonunu beklemeden sırtını dönüp kaçmış. O zamandan beri yırtıcı hayvanın kendi izinde olduğunu düşünüyor ve mağaradan mağaraya, kulübeden kulübeye dolanıp duruyormuş.

Ömer Hayyam’ın payına bu düşmüş.

Üçüncüsü bir inanç adamıymış, ellerini açıp, hâkim bakışlarını üzerine dikip, güzel sözler söyleyerek parsa doğru ilerlemiş. “Bu topraklara hoş geldin” demiş. “Arkadaşlarım benden daha zengindi, onları soydun, benden daha gururluydular, onları alçalttın.” Hayvan büyülenmiş, uysallaşmış bir halde dinliyormuş. Adam onun üzerine egemenliğini kurmuş, onu evcilleştirmeyi başarmış. O zamandan beri hiçbir pars adama yaklaşmaya cesaret edememiş, insanlar da ondan uzak durmuşlar.”

Hasan Sabbah’ın payına bu düşmüş.

Yazma, anlattığı kıssadan şu hisseyi çıkarır: “Kargaşa devri gelip çatınca kimse onun seyrini durduramaz, kimse ondan kaçamaz, ama bazıları onu kullanmayı becerir. Bu dünyanın yırtıcılığını, şiddetini Hasan Sabbah’tan daha iyi evcilleştirecek birisi çıkmadı. Alamut’ta çekildiği inde kendine küçük bir huzur alanı yaratabilmek için dört bir yana korku saçtı.”


Okuyucuyu şehirlerden şehirlere sürükleyen amin maalouf'un semerkant adlı kitabından alıntıdır.
Amin maalouf’un okuduğum ilk kitabının adıdır. On sekiz yaşın verdiği tatlı heyacanlara mistik bulmuş çok hoşuma gitmişti. Sonunda kendimden geçtiğim doğrudur. Bugün aynı tadı vermez muhtemel. Sonrasında tüm kitaplarını alıp okumama vesile olmuştu. Geçmişten güzel bir hatıra...

“Hiçbir şeye şaşırma.,hakikatin de İnsanların da İki yüzü vardır.”

“Kalk haydi ebediyen uyuyacağız zaten.”
amin maalouf'un baş yapıtı olan romana adını veren timur imparatorluğunun başkenti. timur imp. döneminde bölgenin bilim ve kültür merkezi olmuş şimdilerde özbekistan'ın orta kesiminde bulunan bir şehir.
MİMARİ. Semerkant’ın en erken yerleşilen kısmı olan Efrâsiyâb surlar içinde tahkim edilmiş kale tipi bir yerleşmedir. Şehrin daha yeni olan kısmı ise özellikle Timur devrinden beri söz konusu olmuştur ve aslında Semerkant diye anılan kısım da burasıdır. 1370’te Efrâsiyâb’ın hemen yanında kurulan bu şehir 13 km. uzunluğunda ve 8 m. yüksekliğinde altı kapılı sur içinde bir yerleşmeydi. Gelişimini özellikle Timur’a borçlu olan şehirde onun zamanında büyük bir imar faaliyeti vardı. Timur ele geçirdiği yerlerden mimar ve sanatkârları buraya getiriyordu. Timur’un mimari eserlerin yapımını bizzat takip etmesi ve yönlendirmesi de bu gelişime katkı sağlamıştır.

Semerkant’ta kısmen Orta Asya özelliği kazanmış Arap İslâm mimarisine ait ilk imar faaliyetleri Horasan Valisi Kuteybe b. Müslim zamanında gerçekleşmiştir. Şehrin hâkimiyle yapılan antlaşmada cuma camisi inşa edilmesi maddesi de vardı. Söz konusu tarihte şehir Araplar tarafından alındığında buradaki âteşkedeler ve Budist tapınakları tahrip edilmişti. Araplar’dan sonra Orta Asya’nın doğu kesimiyle beraber Özbekistan’a hâkim olan Türk hânedanı Karahanlılar dönemine ait Semerkant’ta Şâh-ı Zinde mezarlık alanında bulunan XI-XII. yüzyıllara ait türbelerin izleri tesbit edilmiştir. Ayrıca N. B. Nemzova tarafından 1969, 1972 yıllarında kazıları yapılan ve Tamgaç Han tarafından 458’de (1066) inşa ettirilmiş tuğladan dört eyvanlı bir avluya sahip olduğu anlaşılan bir medresenin kalıntıları burada açığa çıkarılmıştır.

Şehirde Türk-İslâm mimarisinde Timurlular önemli varlık göstermiştir. Bugün sadece belirli bölümleri ayakta duran Semerkant’taki Bîbî Hanım (Bîbî Hatun) Camii, Timurlu ihtişamını yansıtan tipik bir örnektir. Aslında Timur’un cuma camisi olan bu yapı 1399-1405 yılları arasında inşa edilmiştir. Yapı, Timurlu mimarisine has dışa doğru taşkın büyük kemerli girişin yer aldığı ve daha içeride mermer ikinci bir taçkapının bulunduğu, özgün şekli dikdörtgen biçiminde, dört eyvanlı, avlulu, tuğladan yapılmış muhteşem bir eserdir. Eyvanları bağlayan kısımların küçük kubbelerle kaplı olduğu düşünülmektedir. Yapının en önemli kısmı olan kıble tarafındaki eyvanlı-kubbeli mekân ve diğer eyvan bölümleri günümüze kadar gelmiştir. Mevcut kubbeleri yine Timurlular’a özgü yüksek kasnaklı, oldukça sivri dilimli ve fîrûze sırlı tuğlalarla kaplıdır. Bu kubbeler İslâm öncesi Orta Asya’sının lotus kubbelerini örnek alan, ancak bazı sanat tarihçilerinin soğan kubbe diye andıkları sivri kubbelerdendir (bkz: BÎBÎ HANIM CAMİİ).

Timur’un torunu Muhammed Sultan Mirza için inşa edilen, ardından Timur’un kendisinin de gömülmesinden dolayı onun adıyla anılan Gûr-ı Emîr de Semerkant’taki Timurlu şaheserlerindendir. Bir tarafında medrese, diğer tarafında mescid ve hankahın yer aldığı avlunun gerisinde dıştan sekizgen, içten kare şeklinde inşa edilmiş mumyalık-cenazelik katı da bulunan yapı çini ile kaplanmış dilimli kubbesiyle Semerkant şehrinin simgelerinden biridir (bkz: GÛR-ı EMÎR).

Çoğunluğu XIV-XV. yüzyıllardan kalma olan Şâh-ı Zinde Mezarlığı’ndaki yapılar ve bilhassa türbeler de bu dönemin önemli eserlerindendir (bkz: ŞÂH-ı ZİNDE). Uluğ Bey’in yaptırdığı bir taçkapı (dervâze, 1434) vasıtasıyla girilen, içinde sahâbî Kusem b. Abbas’ın türbesinin (1335) yer aldığı inişli çıkışlı bir yolun iki tarafındaki bu anıtlar özellikle çok renkli sır ve mozaik çini tekniğinin kullanıldığı süslemeleriyle dikkati çeker. Mezar anıtlarının çoğunluğu dörtgen planlı olup sadece bir tanesi sekizgendir. Buradaki binalar Uluğ Bey’in yaptırdığı taçkapıdan itibaren şu şekilde sıralanabilir: Yolun solunda Usta Sâdık (mimar) ismiyle anılan bir kışlık ve bir yazlık mescid (1910), sağında ise Devlet Kuş Bigi Medresesi (1813) vardır. Yolun az yukarısında merdivenlerin başlangıcında solda Kadızâde-i Rûmî’nin türbesi (yaklaşık 1430) bulunur. Daha yukarıda yolun solunda yan yana Şâd-ı Mülk Akā (Türkân Akā) (1372) ve Emîrzâde (1386) türbeleriyle bunların karşı tarafında Emîr Hüseyin (1376) ve Şîrin Bike Akā’nın (1385) türbeleri vardır. Az ileride yolun sağındaki çokgen türbe ise muhtemelen Aştek Türbesi’dir. Sağa doğru hafifçe bükülen yolda ileride solda tek başına duran kare kubbeli türbe Usta Ali (?) Türbesi’dir. Daha ileride solda Karahanlı devrinden kalma medresenin içinde kime ait olduğu bilinmeyen bir türbe, az ilerisinde Emîr Burunduk (?) Türbesi (1380) bulunur. Kusem b. Abbas’ın mezarı üzerindeki türbe ise ekli yapılarıyla bir kısmı solda, çoğunluğu yolun karşısında yer alır. Burada türbeden başka cami ve ziyarethâne de vardır. Sağdan devam edildiğinde Şah Arap (?) Türbesi’nden sonra karşıda Toman Akā Türbesi (1405) ve onun yanındaki mescidle karşılaşılır. Nihayet yolun solunda ortadaki kare biçimli türbe olan Hoca Ahmed Türbesi ile yapılar topluluğu sona ermektedir. Burada bazı türbelerin kime ait olduğu tartışmalıdır, bazı yapılar da bugün mevcut değildir.

Şehrin kuzeyinde Çoban Ata ismiyle anılan, kare şeklinde, 1430-1440 yıllarından kalmış olan bir iç kubbe üzerine külâhlı yapının kime ait olduğu (bazılarına göre bir makam türbe) bilinmemektedir. Semerkant’ta geç Timurlu anıtlarının dikkat çekenlerinden olan İşret Hane adlı mezar anıtı da (1460-1464) bu devirde mezar anıtlarının ne derece geliştiğini gösteren önemli bir örnektir. 1903 depreminde yüksek kasnaklı kubbeli kısmı çökmüştür. Dört tarafa yönelen bu kısmın kuzeyinde yine kubbeli bir cami ve güneyde dört kubbeli mekân özellikle içteki stuko ve kalem işleriyle dikkati çekmekteydi.

Registan Meydanı’nın çevresinde bulunan, dört eyvanlı, avlulu Uluğ Bey Medresesi’nin (1417-1420) ön planda olduğu toplam üç medrese (diğerleri 1619-1636 tarihli Şîr Dâr, 1646-1660 tarihli Tilla-kârî medreseleri) dört eyvanlı, avlulu tipik Timurlu veya Timurlu tarzını sürdüren medreselerdir. Bu medreselerden özellikle Şîr Dâr Medresesi taçkapısındaki kaplan-güneş (aslan yerine kullanılmıştır) kabartması ile ünlüdür ve ismini de buradan almaktadır (bkz: ŞÎR DÂR MEDRESESİ; ULUĞ BEY MEDRESESİ). İlk defa 1409’da inşa edilen Uluğ Beğ Rasathânesi diğer önemli bir yapıdır. Fen bilimleri alanında müslüman Türkler’in ulaştığı yüksek seviyeyi göstermesi bakımından son derece önemli olan bu yapının günümüze sadece meridyen ölçümünün yapıldığı bölümü gelebilmiştir. Araştırmacılar bu mimarlık şaheserinin çok katlı silindirik yapıda bir bina olduğunu ileri sürmektedir (bkz: SEMERKANT RASATHÂNESİ). Semerkant’ın Sovyet dönemi binaları, Rus mimarisinin etkilerini Özbekistan’ın eski mimari özellikleriyle birleştirerek Taşkent’te de yoğun biçimde görüldüğü gibi modern mimari örneklerini oluşturur. Semerkant’taki müze yapıları ve bazı resmî binalar bu grup içinde gösterilebilir.

BİBLİYOGRAFYA:

Emel Esin, Türkistan Seyahatnamesi, Ankara 1959, s. 35-44; G. A. Pugaçenkova - L. İ. Rempel, İstoriya İskusstvo Uzbekistana, Moskova 1965, s. 265-266, 282-320 vd.; Istoriya Semerkanda (ed. İ. M. Müminov), Taşkent 1969-70, I-II; J. D. Hoag, Islamic Architecture, New York 1977, s. 26, 90, 125, 130-135, 136, 138, 141, 161, 168, 170, 176, 184, 186; Mustafa Cezar, Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık, İstanbul 1977, s. 47-48, 116-117, 189-190, 218, 219, 227-228, 275-277, 373-376, 379-380, 430-458; E. J. Grube v.dğr., Architecture of the Islamic World, London 1978, s. 261-262; Suut Kemal Yetkin, İslâm Ülkelerinde Sanat, İstanbul 1984, s. 81-83, 96-97; N. Nemtseva, Şahi Zinda-Shahı Zındah, Taşkent 1987; Oktay Aslanapa, Türk Cumhuriyetleri Mimarlık Abideleri, Ankara 1996, s. 209, 244-256; K. Pander, Zentralasien, Köln 1996, s. 198-235; A. Petersen, Dictionary of Islamic Architecture, London 1996, s. 247-249; İ. Şoymerdanov v.dğr., Amir Temir-Jahon Tarihida, Taşkent 1996, s. 154-160; Gözde Ramazanoğlu, Orta Asya’da Türk Mimarisi, Ankara 1998, s. 81-130; L. Kehren, “La Samarkand de Tamerlan: Jardins et monuments”, Etudes orientales, XI-XII, Paris 1991, s. 162-177; Yolande Crowe, “Samarķand”, EI² (İng.), VIII, 1034-1038.

Yaşar Çoruhlu *