sina

1 /
allah'ın peygamberiyle konuştuğu mübarek topraklar. filistin için bir giriş kapısı. mısır'ın eski tağutu hüsnü mübarek buna hep mani olmak istedi. yerine ihvanı müflisin'in ahmak putu muhammed mursi geldi. sınır kapılarını açtırırken yahudileri razı etmek adına da tünelleri yıktırdı. yine amerika'nın ve batılıların onayını almak için demokrasi ve barış naraları atmaktan geri kalmıyordu. sina ehline tanklarla saldırıp uçaklarla bombalarken kendisine darbe yapanlara tek bir kurşun bile sıkmadı. hakikatte, tağutun ardından gelen yeni bir tağuttan başkası değildi. müslümanlara karşı kendisinden öncekilerden daha şiddetliydi. askeri operasyonları ona fayda etmedi ve zarardan başka bir şey getirmedi. nihayetinde kendisine bel bağlayanlar gibi soluğu hapiste aldı. binlerce insanın ölümüne sebep oldu. kafirlerin tanklarını özgürlük naralarıyla yenebileceğini sanıyordu. sonunda işler değişti ve kendisine sultayı veren el, yerine daha kullanışlı bir maşa getirdi. fakat o da sina'da tutunmaya muvaffak olamadı. bugün hala müşterek operasyonlarla gazze'ye giden yolu kapatmaya çalışıyorlar.
sÎnÂ. (سيناء)

hz. mûsâ’ya tevrat’ın verildiği dağ.

aynı adı taşıyan yarımadanın güneyinde bulunan dağla özdeşleştirilen sînâ yahudi, hıristiyan ve islâm geleneklerinde hz. mûsâ’ya tevrat’ın verildiği yer olarak kabul edilir. sînâ isminin bâbil ay tanrısı sin’den, dağın bulunduğu bölgenin mısır sınırındaki sin / sun adlı kasabadan veya “yanan çalılık” anlamındaki ibrânîce senehten geldiği şeklindeki görüşlerden ilki daha fazla kabul görmüştür. ahd-i atîk’te sînâ dağı (çıkış, 19/11; levililer, 7/38; sayılar, 3/1; tesniye, 33/2; nehemya, 9/13), tanrı’nın dağı (çıkış, 4/27; 18/5; mezmurlar, 68/15), ibrânîce “kuruluk, kuraklık” mânasındaki hrb / v kökünden horeb / v (çıkış, 33/6), (tanrı’nın) horeb / v’deki dağı (çıkış, 3/1, 17/6; tesniye, 1/6; 4/10; ı. krallar, 19/8; malaki, 4/4), paran dağı (tesniye, 33/2; bk. fÂrÂn) ve sadece dağ (çıkış, 19/2, 3; 24/4) şeklinde ifade edilmiştir. sînâ ve horeb’in iki farklı dağ veya aynı sırada iki tepe olduğu, birincisinin bölgeyi, ikincisinin tepeyi tanımladığı ya da bu iki ismin tek bir dağ için kullanıldığı yolunda görüşler de ileri sürülmüştür (je, xı, 381; ejd., xıv, 1597).

coğrafî konumuyla ilgili farklı görüşlerin yer aldığı sînâ dağı, ıv. yüzyılda bizanslı rahipler tarafından sînâ çölünün güneyinde saint catherine manastırı yakınlarındaki cebelimûsâ ile özdeşleştirilmekle beraber bunu destekleyecek delil bulunmamaktadır (schwart, s. 646). sînâ vahyiyle ilgili rivayetlerde volkanik patlama tasvirlerinin bulunduğu, ancak yarımadada bilindiği kadarıyla hiçbir volkanik faaliyetin gerçekleşmediğinden hareketle dağın arap yarımadasında olabileceği şeklinde xıx. yüzyıla ait görüş de ahd-i atîk’te söz konusu vahiy esnasında herhangi bir volkanik patlamadan bahsedilmediğinden (çıkış, 19/7-25; 24/13-18), ikna edici bulunmamıştır. dağın yeri isrâiloğulları’nın mısır’dan çıkış güzergâhıyla da alâkalandırılmıştır. çıkış yolunun sînâ yarımadasının kuzeyinden geçtiğini kabul edenler sînâ dağını cebelhalâl, cebelyaallak veya cebelmağara ile, ortasından geçtiğini iddia edenler cebelsinbişr ile ve güzergâhın güneyden seyrettiğini ileri sürenler de cebelsirbâl, cebelimûsâ, cebelcatherine ve cebelumşomar gibi dağlarla özdeşleştirmişlerdir. yahudi geleneğinde dağın yeriyle ilgili bir bilgi bulunmadığı ve rabbânî kaynakların tevrat’ın vahyedildiği mekândan çok muhtevasıyla ilgilendiği görülmektedir. vahye mekân olması sebebiyle dağa ve civarına belli bir kutsiyet atfedilmiş olmakla birlikte dinî ziyaret yeri haline getirilmemiştir. tanrı’nın dağı diye isimlendirilmesi sebebiyle dağın mûsâ döneminden, hatta ibrânîler’den önce muhtemelen sâmî tanrılarından birine adanmış bir ibadet mekânı olduğu kabul edilmiştir (ejd., xıv, 1598-1600; schwart, s. 646).

ahd-i atîk’te sînâ dağı ilk defa rab yahova’nın mûsâ’ya yanan çalılıkların ortasından, “kavmini mısır’dan çıkardığında bu dağ üzerinde tanrı’ya ibadet edeceksin” diyerek onu görevlendirdiği bölümde (çıkış, 3/12) zikredilmektedir. isrâiloğulları mısır’dan çıkışlarının üçüncü ayında sînâ çölüne gelmiş ve dağın karşısına konaklamışlardır (çıkış, 19/1-2). tanrı, mûsâ’ya ahde bağlı kalmaları halinde israil’i kendine has kavim yapacağını bildirmiş (çıkış, 19/3-6), isrâiloğulları da tanrı’nın emirlerini yerine getireceklerine dair söz vermişlerdir. bunun üzerine tanrı, mûsâ’ya ve kavmine üçüncü gündeki buluşma için hazırlanmalarını emretmiş, üçüncü günün sabahı gök gürlemeleri, şimşekler, dağ üzerinde koyu bir bulut olmuş ve çok kuvvetli bir boru sesi duyulmuş, ordugâhtaki bütün kavim titremiştir (çıkış, 19/7-25). tanrı, mûsâ’ya orada on emirle isrâiloğulları’nın uyması gereken dinî hükümleri bildirmiştir (çıkış, bab 20-23). tanrı tarafından mûsâ’ya sözlü olarak bildirilen bu emirler iki taş levhanın her iki tarafına oyularak yazılmıştır (çıkış, 24/12-18; 31/18; tesniye, 5/1-22). mûsâ dağdan indiğinde kavminin buzağıya taptığını görünce öfkesinden levhaları kırmış (çıkış, 32/19; tesniye, 9/17), bunun üzerine tanrı ona tekrar iki taş levha hazırlamasını ve sînâ dağına gelmesini buyurmuştur. mûsâ sabah erkenden dağa çıkınca rab ona söylediklerini levhalara yazmasını emretmiş ve israil’le bu sözlere göre ahid yaptığını bildirmiştir. mûsâ, hiçbir şey yemeden ve içmeden rab ile kırk gün kırk gece kaldıktan sonra sînâ dağından iki levha ile inmiş ve rabb’in emrettiklerini kavmine aktarmıştır (çıkış 34/27-35; ayrıca bk. on emir). daha sonra bütün bu emir ve öğretileri bir kitap halinde yazmıştır (tesniye, 31, 9, 24; ayrıca bk. tevrat).

rabbânî literatürde bu dağın tanrı’nın dağı, başan, gavnunim, horev ve sînâ olmak üzere beş isminin bulunduğu belirtilmiş, ayrıca orijinal isminin horev olduğu, tanrı’nın buradaki yanan çalılıkta mûsâ’ya görünmesinden sonra sînâ adını aldığı ileri sürülmüştür. bir rivayete göre yeryüzündeki dağlar, tevrat’ın kendi üzerlerinde vahyedilmesi için aralarında tartışmışlardır, ancak üzerinde puta tapılmayan tek dağ olması sebebiyle tanrı sînâ’yı tercih etmiştir (genesis rabbah, 99/1). diğer bir rivayete göre ise sînâ tevazu göstererek bu şerefe lâyık olacak kadar yüksek olmadığını düşünmüş ve tanrı da bunun üzerine onu seçmiştir (numbers rabbah, 13/3).

mişna’da, mûsâ’nın yazılı tevrat’tan başka sözlü tevrat’ı da (öğreti) sînâ’da aldığı ve yeşu’ya teslim ettiği, yeşu’nun da onu kavmin ileri gelenlerine, ileri gelenlerin peygamberlere, peygamberlerin de büyük meclis üyelerine aktardıkları ifade edilmiştir (aboth, 1/1). tanrı’nın mûsâ’yı ikinci defa sînâ’ya çağırması ve, “taş levhalarını, yazdığın şeriat ve emirleri öğretmek için onları sana vereceğim” şeklindeki ifadesi hakkında (çıkış, 24/12) talmud’da “taş levhalar” on emir, “şeriat” tevrat, “emirler” mişna, “yazdığın” neviim ve ketubim kitapları, “öğretmen için” gemara (talmud) anlamına gelmektedir şeklinde bir yorum yer almaktadır (berakoth, 5a). bu doğrultuda yahudi kutsal metni (tanah) dışında yüzyıllar boyu sözlü olarak aktarıldığı kabul edilen mişna ve talmud literatürü de “sözlü tevrat” adı altında vahiy kaynaklı görülmektedir (bkz: talmud).

kur’ân-ı kerîm’de sînâ, “dağ” anlamındaki tûr kelimesiyle birlikte tûriseynâ (el-mü’minûn 23/20) ve tûrisînîn (et-tîn 95/2) şeklinde iki defa geçmekte olup tûr kelimesi yalnız kullanıldığında (et-tûr 52/1) sînâ dağını tanımlamaktadır (abdülbâkī, el-mu`cem, “eŧ-Ŧûr” md.). islâm âlimleri, dağın yarımadadaki konumuyla ilgili bilinen görüşleri (mısır ile eyle arasında bir dağ, cebelfilistin) aktarmakla birlikte daha çok sînâ vahyinin mesajı üzerinde durmuşlardır (sinanoğlu, sy. 2 [1998], s. 15-18; eı², x, 663-664). kur’an’da sînâ vahyi bazı sûrelerdeki atıfların dışında ana hatlarıyla ve ahd-i atîk’e nisbetle daha kısa olarak bakara, a‘râf ve tâhâ sûrelerinde yer alır; a‘râf sûresindeki anlatım daha ayrıntılıdır (7/140-155). kur’an’da allah sînâ’ya yemin etmektedir (et-tûr 52/1; et-tîn 95/2). hz. mûsâ’nın allah’ı görmek istemesi üzerine allah bu dağa tecelli etmiş ve dağ parçalanmıştır (el-a‘râf 7/143). allah, mûsâ’ya dağın sağ tarafından seslenmiş (meryem 19/52; tâhâ 20/80; el-kasas 28/29, 46), isrâiloğulları’ndan söz almak için dağ üzerlerine kaldırılmış (el-bakara 2/63, 93; en-nisâ 4/154; el-a‘râf 7/171), burada yetişen ağaç methedilmiştir (el-mü’minûn 23/20; encyclopaedia of the qur’ān, v, 28-30; ayrıca bk. dağ). diğer bir âyette ise peygamberlerine karşı gelmelerinden dolayı allah’ın isrâiloğulları’nı çölde kırk yıl dolaşmaya mahkûm ettiği bildirilmiştir (el-mâide 5/ 26). Âyette “dolaşma” karşılığında kullanılan “yetîhûn” fiilinden hareketle mısır ile filistin arasındaki bu bölge islâm kaynaklarında tîh olarak isimlendirilmiştir (eı², x, 480).

bibliyografya:

zemahşerî, el-keşşâf (nşr. m. abdüsselâm şâhin), beyrut 1424/2003, ı, 610; ııı, 176; yâkūt, mu`cemü’l-büldân, ııı, 300; the pentateuch and rashi’s commentary: a linear translation into english (trc. a. ben ısaiah - b. sharfman), new york 1949, ıı, 286; g. a. smith, the historical geography of the holy land, london 1973, s. 361; l. h. grollenberg, the penguin shorter atlas of the bible (trc. m. f. hedlund), new york 1978, 103-110; l. jacobs, the jewish religion: a companion, oxford 1995, s. 470-471; mustafa sinanoğlu, “eski ahid ve kur’ân-ı kerîm’de sîna vahyi”, islâm araştırmaları dergisi, sy. 2, istanbul 1998, s. 1-22; m. seligsohn, “sinai mount (biblical data)”, je, xı, 381-382; o. lipschitz, “sinai, mount”, ejd., xıv, 1597-1600; e. honigmann, “al-tīh”, eı² (ing.), x, 480-481; a.mlf. - [c. e. bosworth], “al-Ŧūr”, a.e., x, 663-664; b. j. schwart, “sinai, mount”, the oxford dictionary of the jewish religion (ed. r. j. z. werblowsky - g. wigoder), new york 1997, s. 646; ı. shahîd, “sinai”, encyclopaedia of the qur’ān (ed. j. d. mcauliffe), leiden 2006, v, 28-30.

mustafa sinanoğlu *
(a.h.i.) arap yanmadası'nın mısır ile birleştiği yerde bir müselles ("üçgen) teşkil eden yarımada, [isrâiloğulları hz. musa ile kırk sene yol bulamayıp burada dolaşmışlar ve hz. musa buradaki tûr-i sînâ'da allah'ın hitabına nail olmuştur].
(osm.) 'sînâ'. *