the village

1 /
Bu tip kaliteli işlerde film genelde iki yönlü olur. Birinci yönü yüzeysel biraz drama serpiştirilmiş bir korku/gerilim filmidir. İkincisi ise filmin alt metninde işlenen olgudur. Zaten sinema sanatında kaliteli bir eser tamamen bu yapısal biçime odaklanır. Hiçbir derinlik aramadan izlediğinizde bile akışı olan, iyi kötü sürükleyiciliği yakalamış bir hikaye durur ortada. Ama filmi biraz kazıdığınızda yönetmenin/senaristin başka bir meselesi olduğunu görürsünüz.

Bu film özelinde bakarsak;

--! spoiler !--

Filmin yüzeysel bölümünde köyde yaşayan bir topluluk var. işte bunlar zaman zaman garip yaratıklar tarafından taciz ediliyor, korkutuluyor. onlar da bu yaratıklarla bir şekilde uzlaşmanın yolunu bulmuş güya, evlerine filan sığınınca ilişmiyorlar v.s, yaratıkların ziyaretleri sıklaştıkca gerilim artıyor, sonra climex, sonra olay çözülüyor. bir bakıyoruz ki yaratıklar köyü idare eden heyetten, köyün ileri gelenlerinden biri filan..

Ama yüzeydeki tortuyu aldığımızda altında toplumda kötülükler travmalar yaşadığı için kendilerini izole etmiş, bu izole komünün korunması, bir arada kalması için belli bir kurallar ve düzen oluşturmuş ortada muktedir bir köy meclisi var, Amaçları içinde bulundukları toplumun bireylerinin de aynı kötülükleri yaşamaması(!). Dolayısı ile bir kurallar bütünü oluşturmuşlar. Onların karar ve kuralları ile yönetilen bir topluluk var. Ama bir şekilde bu kuralların sorgulanmasının, tartışılmasının önüne geçilmesi, toplumun bu kurallar etrafında birleşmesini sağlayacak dışarıdan bir tetikleyiciye ihtiyaçları var. bu nedenle köyü ziyaret eden yaratıklar olgusunu yaratıyorlar.

ilkel zamanlardan beri insanoğlu çeşitli amaçlar etrafında, özellikle de çevrelerinde oluşan tehditlere, yaşadıkları kötü olaylara, yağmalara kısaca daha önce yaşadıkları travmalara karşı daha güçlü durabilmek adına topluluklar oluşturdular. bunun doğal bir sonucu olarak da toplulukların bir arada ortak amaca hizmet etmesiyle ilgili sorunlar ortaya çıktı. tehdide karşı mücadelede kimin rolü ne olacaktı, güven altına alınacak emtia için bir öncelik sırası oluşturma, mesela önce silahlar mı korunmalı, gıda stokları mı? yaşlılar mı, kadınlar mı? gıdalar nerede saklanacak, ne kadar stoklanacak v.s kısaca bir organizasyon sorunu ortaya çıktı. işte iktidar kavramı bunun doğal bir sonucu. bu kimi topluluklarda topluluğun en tecrübeli yaşlı bilgesi, kimisinde en güçlüsü, kimisinde en çok erkek çocuğu olanı, kimi toplumda heyetler, meclisler "iktidar" olarak vücut buldu.

diğer taraftan iktidarların mevcudiyetlerini sürdürmeleri, özellikle tehditler ortadan kalktığında, ayrı bir sorun haline geldi. Bu durumun doğal bir sonucu olarak iktidarlar suni tehditler oluşturmak ya da bir tehdidi tamamen ortadan kaldırmak yerine toplumu hizada tutmak için tehdidin sürekli bir düzeyde tutulması gibi yöntemler türedi. işin en ilginç tarafı da iktidarlar için bu durumun çıkış noktasının toplumu korumak, toplumun iyiliği için olması daha sonra güç zehirlenmesi denen hadise yaşanıyor. iktidar bir noktadan sonra kendini toplumu koruyabilecek tek güç, toplumun iyiliğini amaçlayan tek merci olarak addediyor. kendisi giderse, kurduğu düzen bozulursa toplumun yeni bir düzen yeni bir koruyucu mekanizma geliştirebileceğini tamamen unutuyor. o aradaki ince çizgi kaybolup toplumun iyiliği ikinci planda kalıyor ve toplumun korunabilmesi için, mevcut iktidarın mevcudiyetini sürdürebilmesi toplumun korunmasından bile öncelikli duruma geliyor. ve bir noktadan sonra tüm yapılanların altında mevcut iktidarın mevcudiyetini koruyabilmesini amaçlar hale geliyor.

Bertrand russel'ın iktidar diye bir kitabı var. tavsiye olunur. orada bu durumu çok güzel anlatan bir bölüm var. iktidarların muktedirliklerini meşrulaştırmak, toplumu bir arada kendi himayelerini kabullenmiş şekilde bir arada tutmak için suni korkular oluşturduklarından bahseder. ekonomik ya da siyasi krizler, terör örgütleri, anarşi, toplumda güvenlik hissinin kaybedilmesi v.s... toplum bu korkulardan arınabilmek için bir iktidarın gölgesine sığınır. korku ne kadar büyük olursa toplum onu bertaraf etsin diye iktidara o kadar büyük güç ve yetki verir. bunun farkında olan iktidarlar bazen yok edebilecekleri tehditlerin belli bir ölçüde ve güçte tutularak varlıklarını devam ettirmesi suretiyle, bazen de bizzat kendiler hiç var olmayan suni tehditleri kendileri oluşturarak toplumu bu doğrultuda yönlendirirler.

--! spoiler !--

işte böyle... filmi bu gözle izlediğinizde ayrı bir tad veriyor.
özetle bazı filmler elma gibidir. gerçek lezzetini alabilmek için kabuğunu soymak gerekir.
canavarlar gerçek miymiş palavra mıymış. aha gerçekmiş. yok değilmiş. diye diye izlediğim film. çocuklara temiz dünya kuracağız dediniz de ne oldu yalan üstüne yalan. ama siz para kullanmıyorsunuz ya çok güzel dünya. tebrikler. bırak ya. insan görmeyince daha mı cesur olur diye sormuştum kendi kendime. ben görmesem daha da korkak olurum heralde. ama ablamızın maşallahı var. tek başına ormana dalmalar filan. bi de su gibi maşallah. oğlanı çok sevdiyse demek ki. izleyin efenim.
her ne kadar afişinden korku-gerilim türünde bir film olarak algılansa da aslında öyle olmayan film.

--! spoiler !--

filmde korkudan çok aşk-dram ağırlıklı ögeler ve sahneler mevcuttu. oyuncular müthiş bir performans sergiliyorlar. özellikle piyanist filminden tanıdığımız adrien brody nin deli tiplemesi iyiydi. internette filmin eleştirilerini okuduğumda genel olarak karşılaştığım fikir sosyolojik bir takım düşüncelerdi. bir grup insanın korku yoluyla köy halkını idare etmesi. filmin 2004 yapımı olmasına dikkat edersek 11 eylül saldırılarından sonraki amerikan toplumuna bir eleştiri olduğu anlaşılabiliyor.

tabi izleyen herkes farklı izlenimler elde eder. kimisi sevdiği insan için elinden gelen her şeyi yapmaya göze almış ivy ye odaklanır kimisi de sistem eleştirisine.

sistemi eleştirisi bakımından film bana yunan yapımı rahatsız film kynodontas ı anımsatmadı değil. her neyse güzel filmdi. soundtrackler enfes...


--! spoiler !--

filmi ilk kez cogitoda görüp de izledim. teşekkürler sözlük...
izlediğim en duygusal, korkudan çok dramatik yapım. köy ahalisinin "konuşmadıkları"ndan kırmızı cübbeli yaratığın köyü ziyareti sırasında herkes mahzenlere sığınırken ivy'nin kapıyı açık bırakarak sevdiği adam olan lucius'u beklemesi ve tam canavar ivy'ye yönelmekteyken lucius'un görme engelli olan ivy'yi kolundan tutup çekerek içeri kaçırması izlediğim en duygusal sahnelerden biriydi. özellikle arkaplanda çalan müzik çok hoşuma gidiyor, sahne şuradan izlenebilir git ayrıca ivy'nin ölüm kalım savaşı veren sevgilisine kasabadan ilaç getirmek için ormanda yalnız başına yol alması, ormanın çıkışında yolda polisle karşılaştıktan sonra aralarında geçen konuşma, polisin ivy'nin masumiyetine karşı geliştirdiği merhametli tavır inanılmaz duygusaldı. ilk izlediğimde filmi anlamamıştım, ancak ikinci filmde sırlar çözüldü. kesinlikle herkesin izlemesi gereken film.