bedel


--- alıntı ---
Sözlükte "karşŸılık, yok olan bir şŸeyin yerine geçen, birinin yerine geçen kimse, ıvaz, denk, eşŸit" anlamlarına gelen bedel, fıkıh ıstılahında, alışŸverişŸte satılan mala karşŸılık ödenen para veya mal; bazı ibadet ve borçların aslî şŸekliyle yapılamaması halinde, yerini alan ifa şŸekli anlamlarına gelir.

Bedel, iki tarafa borç yükleyen akitlerde, akdin konusuna karşŸılık ödenen veya ödenecek olan şŸeye de denir. Bunun dışŸında, mevcut anlaşŸmazlığŸı kaldırmak maksadıyla karşŸılıklı rıza ile yapılan sulh akdinde, verilen veya verilmesi üstlenilen şŸeye bedel-i sulh, kadının kocasını boşŸamaya razı etmek amacıyla vermişŸ olduğŸu şŸeye bedel-i hul' denir. Ayrıca, asıl borcun ödenmesi imkânsız olduğŸunda, yerine geçen ödemeye de bedel denilmişŸtir.

Dar anlamda ibadet, kulun Allâh'a karşŸı dini yükümlülükleri demek olup, şŸahsî ifa ve niyet şŸarttır. Bununla birlikte bazı ibadetlerde bedel ve niyabet yoluyla îfa caiz görülmüşŸtür. Namaz, oruç gibi bedenî ibadetlerde, niyet ve şŸahsî îfa asıldır; bedel ve niyabet caiz değŸildir. Zekat ve sadaka-i fıtır gibi malî ibadetlerde, eylemin ibadet mahiyeti kazanması için niyet şŸart olmakla birlikte, mükellefin bizzat yerine getirmesi gerekmez; bedel veya niyabet yoluyla ifâ edilebilir. Hem malî, hem de bedenî yönü bulunan hac ibadetinde ise, asıl olarak mükellefin bizzat kendisinin ifa etmesi gerekir. Ancak, mükellefin bizzat ifadan aciz olması halinde, bedel yoluyla ifa edilebilir. Hz. Peygamber, hayvana binemeyecek kadar yaşŸlı olan babanın yerine (Buharî, Hac, 1; Müslim, Hac, 407-408) ve ölen annenin yerine hac edilmesine (Buharî, Cezâü's-Sayd, 22) izin vermişŸtir.

Âlimlerin çoğŸunluğŸuna göre, üzerine hac farz olduğŸu halde sürekli hastalık, yaşŸlılık, sakatlık gibi ömür boyu devam edebilecek bir özrü sebebiyle bizzat haccedemeyecek durumda bulunanlar yerlerine bedel gönderebilirler. Aynı şŸekilde, sağŸlığŸında hacca gidemeyen kimse, yerine bedel hac yapılmasını vasiyet etmesi halinde, bıraktığŸı malın 1/3 masraflarını karşŸıladığŸı takdirde, mirasçıların yerine bedel göndermeleri gerekir.
--- alıntı ---

*
devamını gör...

--- alıntı ---
Sözlükte "karşılık, yok olan bir şeyin yerine geçen, birinin yerine geçen kimse, ıvaz, denk, eşit" anlamlarına gelen bedel, fıkıh ıstılahında, alışverişte satılan mala karşılık ödenen para veya mal; bazı ibadet ve borçların aslî şekliyle yapılamaması halinde, yerini alan ifa şekli anlamlarına gelir.

Bedel, iki tarafa borç yükleyen akitlerde, akdin konusuna karşılık ödenen veya ödenecek olan şeye de denir. Bunun dışında, mevcut anlaşmazlığı kaldırmak maksadıyla karşılıklı rıza ile yapılan sulh akdinde, verilen veya verilmesi üstlenilen şeye bedel-i sulh, kadının kocasını boşamaya razı etmek amacıyla vermiş olduğu şeye bedel-i hul' denir. Ayrıca, asıl borcun ödenmesi imkânsız olduğunda, yerine geçen ödemeye de bedel denilmiştir.

Dar anlamda ibadet, kulun Allâh'a karşı dini yükümlülükleri demek olup, şahsî ifa ve niyet şarttır. Bununla birlikte bazı ibadetlerde bedel ve niyabet yoluyla îfa caiz görülmüştür. Namaz, oruç gibi bedenî ibadetlerde, niyet ve şahsî îfa asıldır; bedel ve niyabet caiz değildir. Zekat ve sadaka-i fıtır gibi malî ibadetlerde, eylemin ibadet mahiyeti kazanması için niyet şart olmakla birlikte, mükellefin bizzat yerine getirmesi gerekmez; bedel veya niyabet yoluyla ifâ edilebilir. Hem malî, hem de bedenî yönü bulunan hac ibadetinde ise, asıl olarak mükellefin bizzat kendisinin ifa etmesi gerekir. Ancak, mükellefin bizzat ifadan aciz olması halinde, bedel yoluyla ifa edilebilir. Hz. Peygamber, hayvana binemeyecek kadar yaşlı olan babanın yerine (Buharî, Hac, 1; Müslim, Hac, 407-408) ve ölen annenin yerine hac edilmesine (Buharî, Cezâü's-Sayd, 22) izin vermiştir.

Âlimlerin çoğunluğuna göre, üzerine hac farz olduğu halde sürekli hastalık, yaşlılık, sakatlık gibi ömür boyu devam edebilecek bir özrü sebebiyle bizzat haccedemeyecek durumda bulunanlar yerlerine bedel gönderebilirler. Aynı şekilde, sağlığında hacca gidemeyen kimse, yerine bedel hac yapılmasını vasiyet etmesi halinde, bıraktığı malın 1/3 masraflarını karşıladığı takdirde, mirasçıların yerine bedel göndermeleri gerekir.
--- alıntı ---

*
devamını gör...
bir şeyin yerini tutan, yerine geçen; başkasının yerine iş yapan kimse.

hasta için hacca gitmek farz değildir. hac farz olduktan sonra gitmeyip de sonraki seneler hastalanan kimse, yerine başkasını kendi memleketinden bedel göndermesi veya bunun için vasiyyet etmesi lazımdır. sonraki seneler iyi olup kendisi giderse, tehir günahı afv olur. (ibn-i hümam)

*
devamını gör...
bedel. البدل

bir hadis terimi.

bir haberin kaynağına en kısa yoldan varmak, bir başka deyişle haberin meydana geldiği zaman ile kayda geçtiği zaman arasındaki vasıtaları en aza indirmek, muhaddislerin fazlaca önem verdikleri bir konu olmuştur. haberin muhtevasındaki hata ihtimalini ortadan kaldırmayı hedef alan âlî isnadın beş türünden biri olan nisbî ulüvvün muvafakat, müsâvat, musâfaha ve bedel adlı dört çeşidi vardır. genel olarak kütüb-i sitte’nin veya diğer önemli hadis kitaplarından birinin müellifine en kısa isnadla yaklaşma şekillerini ifade eden nisbî ulüvvün bir kolu olan bedel (ibdâl), söz konusu müelliflerden birinin şeyhinin şeyhine, zincirinde daha az râvi bulunan bir başka senedle varmak demektir. meselâ imam müslim’in yahyâ-mâlik-nâfi‘-ibn ömer senediyle rivayet ettiği bir hadisi, bir başka muhaddisin değişik ve daha kısa bir senedle müslim’in şeyhinin şeyhi olan mâlik’ten rivayet etmesi halinde bu sened müslim’in senedinden daha âlî olur. bu ikinci senedde mâlik’ten rivayet eden zat, müslim’in şeyhi olan yahyâ’dan bedel kabul edilir.

bu konuda ebü’r-rebî‘ el-kelâ‘î’nin dört cüzden ibaret olduğu söylenen el-ebdâl’i, ibn teymiyye’nin el-ebdâl ve’l-`avâlî’si, ibn hacer el-askalânî’nin el-ebdâl ve’l-avâlî min ebî dâvûd et-tayâlisî, ebdâlü `abd b. humeyd ve muvâfakātühû, el-ebdâlü’l-`avâlî ve’l-muvâfakāti’l-hisân min müsnedi’d-dârimî `abdillâh b. abdirrahmân, el-ebdâlü’s-safiyyât mine’s-sekafiyyât ve el-ebdâlü’l-`aliyyât mine’l-hile`iyyât’ı bulunmaktadır.

bibliyografya:

ibnü’s-salâh, `ulûmü’l-hadîs, s. 258-259; zehebî, a`lâmü’n-nübelâǿ, xxııı, 137; tecrid tercemesi, mukaddime, ı, 195; süyûtî, tedrîbü’r-râvî, ıı, 165-166; a.mlf., nazmü’l-`ikyân fî a`yâni’l-a`yân (nşr. philip k. hitti), new york 1927 → beyrut, ts. (el-mektebetü’l-ilmiyye), s. 50; abdülhay el-kettânî, fihrisü’l-fehâris, ı, 337; şâkir mahmûd abdülmün‘im, ibn hacer el-askalânî, bağdad 1978, ı, 428; ahmed muhammed şâkir, el-bâ`isü’l-hasîs, kahire 1377/1958, s. 163; tecrid tercemesi, ı, 195; talât koçyiğit, hadis ıstılahları, ankara 1980, s. 57; abdullah aydınlı, hadis ıstılahları sözlüğü, istanbul 1987, s. 40.

m. yaşar kandemir *
devamını gör...
bedel. osmanlılar’da bir çeşit vergi terimi.

bedel osmanlı maliyesinde verginin veya mükellefiyetin cinsini gösteren kelime ile birlikte kullanılır ve onların karşılığı anlamını taşır. bu karşılık, bazı belirli hizmetlerin yerine getirilmesi veya gerekli mühimmat ve levâzımın temini gibi mükellefiyetlerin nakde çevrilmesi şeklindedir. xv-xvı. yüzyıllarda bazı zümrelere ağır gelen ve artık önemi kalmayan yükümlülükler paraya çevrilmiş, böylece bir bakıma halka kolaylık sağlanmıştır. meselâ aydın ve saruhan yöresinde deve yetiştirip vergilerini devlete her yıl belirli sayıda deve vermek suretiyle ödeyen yörüklerin bu mükellefiyetleri kaldırılarak buna bedel, hâne başına bir miktar akçe vermeleri kararlaştırılmıştır. xvı. yüzyılın sonlarına kadar, ordunun geri hizmet kıtalarını teşkil eden, ayrıca çeşitli devlet işlerinde çalıştırılan piyademüsellem ve ellici yörükler ise hizmetlerini avârız* bedeli olarak yerine getiriyorlar ve tekâlîf* vergilerinden muaf bulunuyorlardı. xvı. yüzyıl sonunda piyade ve müsellem teşkilâtı kaldırılınca bunlar avârız bedeli olarak belirli bir vergi ödemekle yükümlü tutuldular. ayrıca donanmanın ihtiyacı için avârızhânelerine göre tesbit edilen kürekçiler hizmete gitmedikleri vakit kendilerinden alınan akçeye “bedel-i kürekçi” adı verilirdi. eğer bir kürekçi veya piyade hizmete bizzat gitmeyip kendi yerine bir adam gönderirse buna “bedel tutma” denirdi (ba, ali emîrî-kanûnî, ahkâm defteri, nr. 291, s. 3). xvı. yüzyıl sancak kanunnâmelerine göre aynî olarak alınmakta olan bağ, bahçe ve kovan öşürleri, mahsul miktarının belirsizliği sebebiyle, halka kolaylık olması için nakde çevrilmiş, “bedel-i öşr” olarak bir miktar akçe takdir edilmişti. ziraatle meşgul olan çiftçiler başka bir iş tutar veya ziraat sahası üzerine bina vb. şeyler inşa ederlerse öşür bedelini nakdî olarak ödemek zorunda kalırlardı. 1516 tarihli bosna kanununa göre voynuk* statüsündeki hıristiyan ahaliden “bedel-i cizye” olarak 30 akçe alınır, ispençe vb. vergiler talep edilmezdi.

xvı. yüzyıl ortalarından itibaren sık sık nakit sıkıntısı çeken osmanlı maliyesi, muafiyet karşılığı yapılan çeşitli devlet hizmetlerini veya aynî mühimmat tedarikini nakde çevirmeyi ve para sıkıntısının önünü almayı tercih etmiş, böylece bedel uygulamaları çok yaygınlaşmıştı. xvıı. yüzyıl ortalarında devlet hazinesine giren gelirlerin hemen hemen yarıya yakını çok çeşitlilik kazanmış olan bedellerden sağlanıyordu. bu yüzyıldaki yaygın uygulama sebebiyle en çok bilinen vergi türü “bedel-i nüzül” ve “sürsat” idi. ordunun yiyecek ihtiyacını karşılamak için halktan aynî olarak alınan nüzül vergisi, büyük askerî yollar veya savaş sahasına yakın yerler dışındaki bölgeler için nakdî bir vergi haline gelmişti. ayrıca ordunun konakladığı yerlere erzak getiren kimselere devletçe ödenen bedel için de “bedeleyn-i nüzül” veya “sürsat akçesi” adı verilirdi. xvıı. yüzyıldan itibaren sefere katılmayan timar* sahiplerinden “bedel-i timar” adı altında para alınması kararlaştırıldı. nitekim 1689’da cepheye gitmeyen timar erlerinden timar hasılatının % 68’i vergi olarak istendi. ayrıca toprağın geliri belirli bir miktarı aştığı halde asker beslemeyen sipahilerden de “bedel-i cebelü” adıyla ayrı bir vergi talep edildi. mâlikâne* timar tasarruf edenlerin cebelü*leri sefere gitmezlerse onların timarlarından birer yıllık mahsulleri devlet tarafından bedel olarak alınırdı. eflak ve boğdan voyvodalıkları ile ragusa cumhuriyeti’nin osmanlı devleti’ne her sene maktû olarak ödedikleri vergiye de “bedel-i cizye” denirdi. “bedel-i gedik”, zeâmet sahiplerinin tasarruflarındaki dirliklerine gedik* ilhak ettiklerinde alınan bir vergi idi. “bedel-i has” ise kendisine tahsis edilecek uygun bir has* bulunmayan kimselere has yerine ödenen bedeli ifade ederdi. bu özellikle xvııı. yüzyıl sonlarından itibaren yaygınlaştı ve böylece bir bakıma nakit maaş sistemi ortaya çıktı. 1787 savaşı sırasında devletin içinde bulunduğu malî sıkıntılar müsadere usulünün artmasına ve “muhalefat bedeli” adlı yüksek oranlı bir miras vergisinin yaygınlaşmasına sebep oldu. bu bedel doğrudan darphâne’ye giderdi. savaş sebebiyle artık olağan üstü bir vergi niteliğine giren cebelü bedeliyyesi tahsiline girişildi ve bu vergi mâlikâne, mukātaa* ve esham* sahiplerinden alındı. xıx. yüzyılın hemen başlarında tersane hazinesinin gelirini oluşturan kaynaklar arasında kalyoncu bedeliyyesi önemli bir yer tutuyordu. bu vergi, kalyoncu neferi hizmetiyle yükümlü kılınan, fakat fiilen gemilerde hizmet görmeyen kimselerden alınıyordu.

osmanlı maliyesinde xıx. yüzyılda çeşitli münasebetlerle bedel uygulaması devam etti. 1856 ıslahat fermanı ile osmanlı tebaası arasında eşitlik prensibi ortaya çıkınca gayri müslimlerden de para alınmak suretiyle fiilî askerlik hizmetinden muaf tutulmaları kararlaştırıldı ve buna “bedel-i askerî” adı verildi. önceleri devlet memurları tarafından tahsil edilen bedel-i askerî daha sonra 1907’de kaldırılana kadar ilgili cemaatlerce toplanmaya başlandı. şahsî bedel ise bizzat askerlik yapmak istemeyenlerin rediflik hizmetini yerine getirmek için maaşla kendi yerlerine adam göndermeleri idi. 1886’da bu usul yeniden ele alınınca askerlik çağına girmiş olanların muvazzaf askerlik hizmetinden istisna edilmek yahut muvazzaflık hizmetini kısaltmak için belirli nisbette para vermesi kararlaştırıldı ve buna “bedel-i nakdî” dendi. ayrıca bedel-i nakdî, şahsen yol yapmak mükellefiyeti olanların bu yükümlülüğe karşı verdikleri para anlamına da gelirdi. bedel uygulaması günümüzde de “bedelli askerlik” adı altında varlığını sürdürmüştür.

bibliyografya:

ba, ali emîrî-kanûnî, ahkâm defteri, nr. 291, s. 3; defterdar sarı mehmed paşa, devlet adamlarına öğütler: nesâyihü’l-vüzerâ ve’l-ümerâ (haz. hüseyin ragıp uğural), ankara 1969, s. 117; mustafa nûri paşa, netâyicü’l-vukūât, istanbul 1327, ıı, 101; ııı, 101; süleyman sûdî, defter-i muktesid, istanbul 1307, ı, 130-142; ıı, 12, 14; abdurrahman vefik, tekâlif kavâidi, istanbul 1328-30, ıı, 327-328, 332; barkan, kanunlar ı, s. 4, 24, 66, 96, 118, 271, 288, 398; lütfi güçer, xvı-xvıı. asırlarda osmanlı imparatorluğu’nda hububat meselesi ve hububattan alınan vergiler, istanbul 1964, s. 81-90, 103-104, 107; h. gibb - h. bowen, ıslamic society and the west, ıslamic society in the eighteenth century, oxford 1969, ı/2, s. 4, 17, 30, 32, 34; ahmet tabakoğlu, gerileme dönemine girerken osmanlı maliyesi, istanbul 1985, s. 59, 358; yavuz cezar, osmanlı mâliyesinde bunalım ve değişme dönemi, istanbul 1986, s. 69-70, 103, 110, 135, 215, 231; feridun m. emecen, xvı. asırda manisa kazâsı, ankara 1989, s. 151-152; “tımar sistemi hakkında bir risâle” (nşr. ilhan şahin), td, sy. 32 (1979), s. 924; b. mcgowan, “osmanlı avârız-nüzûl teşekkülü, 1630-1830”, ttk bildiriler vııı (1981), ıı, 1327-1331; pakalın, ı, 185-186; sıddık sami onar, “bedel-i askerî”, “bedel-i nakdî”, ia, ıı, 439-440; h. bowen, “badal”, eı² (ing.), ı, 855.

feridun emecen *
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar