beyin dalgaları


--- alıntı ---
Beyin titreşŸimlerinin tespiti ilk defa richard caton tarafından 1875 yılında yapıldı. Bugüne kadar geçen yüz otuz yıla rağŸmen bu konuda hala sırlarını çözemediğŸimiz beyin, değŸişŸik dalga boylarında titreşŸiyor. TaşŸıdığŸımız bir sürü duygunun ve ruh halimizin beynimizde titreşŸimsel bir karşŸılığŸı olduğŸunu öğŸrenmek ise yıllarımızı aldı.

"Ona aşŸık oldum galiba, gördüğŸümde her yerim tir tir titriyor; o kadar sinirlendim ki onu parçalamak istedim; duyduklarım beni o kadar rahatlattı ki bir denizde yüzüyor gibiydim; öğŸrendiğŸim bu bilgi kafamda pek çok soru oluşŸturdu; karşŸıma çıkacak sonuçtan o kadar korkuyorum ki kalbim yerinden çıkacak…"

Yukarıdaki cümlelerin içinde saklı duyguların her birinde beynimiz, ayrı dalga boyunda frekanslarda titreşŸimler yayıyor. isimlendirilen her dalga boyunun salınımı, duygu değŸişŸimleri sırasında frekansını değŸişŸtiriyor.

Beyin dört ana dalga boyunda titreşŸiyor
Alpha-Tetha-Beta-Delta adlı dört ana dalganın hangisinde hangi duyguda ve durumda olduğŸumuz artık rahatlıkla tespit edilebiliyor.

ALPHA:
7.5 – 12 Hz arasında değŸişŸen alpha dalgaları; rahatlığŸın, farkındalığŸın, sakin ve huzurlu kavrayışŸın, uykunun ilk evrelerinin dalgaları olarak tanımlanıyor. Sakin ve huzurlu olunan ama asla uyuşŸukluk yaşŸanmayan, dünyayı ve gerçekleri algılamada en uygun titreşŸimlerin olduğŸu bu dalga boyu, dünyamızın da ölçülen frekansıyla aynı. Dünyanın manyetik frekansına "shumann frekansı" deniyor ve 7,8 ile 8 arasında tanımlanıyor. (Fakat son yıllarda bilim adamları Shumann frekansının epeyce yükseldiğŸini ifade ediyor.)

Gözler kapanıp derin nefes alındığŸında ve dışŸ dünyadan alınan mental etkiler azaldığŸında Alpha boyutuna geçiyoruz. Alpha dalgalarındayken yaptığŸımız işŸlerde başŸarımız artıyor. Derin uyku ya da endişŸe ve korku halinde bu dalga hiç görülmüyor. Meditasyon, Yoga, Reiki gibi çalışŸmalar esnasında beynimiz Alpha boyutundadır. Zihin açık ve uykunun derinliğŸine dalmadan önceki geçişŸ koridorunda hissettiğŸimiz o duyguların yaşŸattığŸı huzur, ilginç bir şŸekilde dünyanın titreşŸimiyle aynı dalga boyunda.

TETHA:
Frekansları 4 ile 8 arasında değŸişŸiyor ve stresin hiç olmadığŸı, derin iç dünyamızda olduğŸumuz dalga boyu olarak tanımlanıyor. ÖğŸrenmenin en yüksek boyutuna geçmeden önce bu dalgada yaşŸıyoruz ve derin uykudan uyanırken açılan algılarımızın yaşŸattığŸı bir durumu temsil ediyor. Alacakaranlık boyutu ismi de kullanılıyor bu dalga boyu için. Yani aydınlanmadan önceki karanlık...

Çok usta meditasyoncuların derin meditasyon halindeyken bu dalga boyunda olduğŸu tespit edilmişŸ. Derin düşŸünüşŸ ve sezgisel kuvvetin en canlandığŸı bu frekansta sanatsal yeteneklerin zirveye çıktığŸı düşŸünülüyor. Özellikle ressam ve müzisyenlerin sanatsal üretimleri esnasında beyinlerinde Tetha boyutunun en yüksek, Alpha frekansının en düşŸük seviyede olduğŸu biliniyor. (yani 7 ile 8 arası) Onların kendi içe dönüşŸlerinden bize hediyelerle geri dönmeleri ne güzel…
Yapılan bazı araşŸtırmalara göre şŸifacıların Tetha bandında uzun süreli ve kontrollü olarak kalmayı başŸarmaları nedeniyle şŸifa yeteneklerinin gelişŸtiğŸi ortaya çıkmışŸ.

BETA:
13-30 Hz arasında olduğŸu biliniyor ve uyanışŸ frekansı olarak tanımlanıyor. Aktif öğŸrenme, uyanık olma, her şŸeyiyle hayatı yaşŸama, dinamizm, konsantrasyon, problem çözme hallerimizde içinde bulunduğŸumuz dalga boyu olduğŸu için yaşŸamı temsil ediyor. Çok yükseldiğŸinde stres, gerginlik, öfke gibi negatif uç duygulara varabiliyor.

DELTA:
0 – 4 frekansında bulunan dalga boyudur ve derin uyku ve dışŸ dünyadan kopuşŸ boyutudur. Bilinçsiz bir huzur halini yansıtır. Beynin en az çalışŸtığŸı döneme aittir ve bu dönemde büyüme hormonu salgısı artar. Çocuklarda fiziksel büyümeyi, yetişŸkinlerde ise güzelleşŸmeyi ve dinç kalmayı sağŸlar.

Bu dört ana dalga boyunun dışŸında son yıllarda tespiti yapılan Gama frekansı, 40 Hz'in üzerinde tanımlanıyor. Üst benlik bağŸlantı çalışŸmaları sırasında üretildiğŸi ve Hindu Monkların meditasyonları sırasında ölçümlendiğŸi biliniyor. (Hinduizmde kendini mabede adamışŸ kişŸilere monk denir.)
Beyin dalgaları kontrol edilip değŸişŸtirilebilir mi?

Beyin dalgaları, duygu ve ruh durumuna göre kendiliğŸinden değŸişŸirmişŸ gibi görünse de o titreşŸimleri bilinçli ve istediğŸimiz yönde kontrol edip değŸişŸtirebileceğŸimiz ve kendimizi istediğŸimiz duygu frekansına çekmeyi başŸarabileceğŸimiz gibi bir gerçek de mevcut. Bunu nasıl yapabileceğŸimiz aslında yine kendi titreşŸimlerimizin içinde saklı bir bilgi. Sadece o frekansı duyabilmeyi ve ayırt etmeyi başŸaracak bilime ve bilgeliğŸe ulaşŸmanın zamanını kendimizde yakalayabilmeyi öğŸrenmemiz gerekiyor.

ÇoğŸu zaman farklı Hz'lerde pek çok titreşŸimin içinde kayboluyoruz. Özellikle de 30 Hz. civarında dolaşŸıyor tüm dünya. Yani şŸiddet, savaşŸ, bencillik ve paylaşŸımsızlık frekansında...

Günlük hayatımızda genellikle küçücük şŸeylere takılıp, öfkeleniyor, hırslanıyor, kıskanıyor, geriliyor, üzülüyoruz. Sevgi- sadakat- şŸefkat- minnet- huzur- neşŸe gibi duygulara az kulak veriyoruz nedense...

DüşŸüncelerimizin bütün bu çeşŸitliliğŸine göre beynimizden ve hücrelerimizden değŸişŸik frekanslarda yayılan titreşŸimlerle tüm vücudumuzun etrafında bir enerji alanı oluşŸuyor. Bu enerji alanı anlık değŸişŸimlerle, ruh ve vücut sağŸlımızı yansıtıyor gözle görünmese de. Son yıllarda alternatif tıp alanı altında kabul edilen enerji dengeleme yöntemlerini kullanarak tedavi sağŸlama tekniklerinin sayısı epeyce arttı ve gitgide bilimsel olarak desteklenmeye başŸlandı.
Tedaviye yardımcı olduğŸu iddia edilen meditasyon ve Reiki, NLP çalışŸmaları artık bilimsel tedavilerin yanında yardımcı olarak yer almaya başŸladı.

Amerika'da pek çok hastanede bu konuda ciddi ve resmi uygulamalar yapılıyor, kemoterapi birimlerinin yanı başŸında Reiki uzmanlarının da bölümleri açıldı, hemşŸireler ve doktorlar hızla Reiki öğŸreniyorlar.

Türkiye bu tür çalışŸmalarda biraz tutucu tavır sergilese de beyin dalgalarının kontrol edilmesi ve değŸişŸtirilmesi için Reiki ve meditasyondan daha bilimsel bir yöntem olan Neurofeedback yöntemini kullanarak stres, down sendromu, alkol ve uyuşŸturucu bağŸımlılığŸı, otizm, kişŸilik bozuklukları gibi hastalıkları tedavi etmeye çalışŸan merkezler ve hastaneler açılmaya başŸlandı.

Meditasyon, Yoga, Reiki, Neurofeedback adı ne olursa olsun bütün bu yöntem ve tekniklerin peşŸinde olduğŸu tek bir amaç var:

Beyin dalgalarını istenilen frekansa çekebilmek ve uygun dalga boyunun titreşŸimsel ışŸınımını yakalayarak DNA üzerinde pozitif değŸişŸiklik yaratabilmek...

IşŸık ve titreşŸim DNA üzerinde değŸişŸiklik yaratabilir mi?
Her organımızı ve beynimizi de oluşŸturan en küçük özgün birim olan hücrenin 1980'li yıllarda bilim adamlarının yaptığŸı çalışŸmalarla foton yaydığŸı tespit edilmişŸ. Hücre fotonunun frekansı ölçülmeye başŸlandığŸında ise yan yana gelen iki ayrı hücrenin aynı frekansa girdiğŸi ölçülmüşŸ. Yani iki ayrı enerji birbirinden etkileşŸiyor ve ya iterek ya çekerek birbirlerini değŸişŸtiriyorlar.

Kuantum biyologu olan Dr. Vladimir Poponin tarafından yapılan basit mantıklı ama derin bir deneyde önce bir kabın içi boşŸaltılıyor. Kabın içinde bir vakum yaratılıp içine fotonlar bırakılıyor. Fotonların kabın içinde rast gele bir şŸekilde dağŸıldıkları görünüyor ve sonra kabın içine DNA'lar bırakılıyor. Kabın içindeki fotonların DNA'ların dönüşŸüne göre uyum göstererek düzenli ve sürekli döndükleri tespit ediliyor. Bir sonraki aşŸamada DNA’lar çıkarılıyor ve fotonlar tekrar izleniyor.

Beklenen sonuç Fotonların yine rast gele dağŸınık olmaları iken DNA'ların ritim ve düzeniyle döndükleri görülüyor. IşŸık parçacıklarının neye bağŸlı olarak sistemli dönmeye devam ettiklerinin cevabı bulunamıyor.

"BarışŸın ve Duanın Gücünün Bilimi" kitabının yazarı Gregg Braden buna benzer deneyleri de anlattığŸı kitabında bizim henüz tamamen algılamadığŸımız bir enerji alanının ve ağŸının tüm evrende mevcut olduğŸunu ve DNA'nın fotonlarla bu ağŸ ile iletişŸim kurduğŸunu kabul etmemiz gerektiğŸini söylüyor.

BaşŸka bir deneyde epeyce sayıda deneğŸe plasenta DNA'ları taşŸıyan deney şŸişŸeleri veriliyor. DNA şŸişŸelerinin her biri için aslında her biri uzman olan deneklerden belli bir duygu üretmeleri ve hissetmeleri isteniyor. Her şŸişŸe için ayrı bir duygu ve bir denek kullanılıyor. Sonuçta DNA'ların iyi duygularda açılıp gevşŸediğŸi ve kötü duygularda büzüşŸüp kapandığŸı görülüyor. HIV virüsü taşŸıyan deneklerin DNA'larında bu deney tekrarlandığŸında minnettarlık-sevgi-takdir-neşŸe taşŸıyan duygu titreşŸimlerinin DNA’yı önceden ölçülen dirence göre yüz binlerce kat daha dirençli hale geldiğŸi tespit ediliyor.

Braden'e göre pozitif duygular ve sevgi içinde olmayı başŸarabilen insan kendi DNA'sını değŸişŸtirebiliyor ve bunu yapabilmesinin sebebi olarak da tüm her şŸeyi kapsayan bir enerji ağŸının mevcut olduğŸunu söylüyor.
Bizler kendi titreşŸimlerimizi etkileyebildiğŸimiz gibi bu yaratılışŸ ağŸını da etkileyebiliyoruz. KarşŸılıklı bu titreşŸimlerin itme ya da çekme derecelerini henüz sayısal olarak isimlendirip ölçemiyorsak da, gelecek zamanlarda bilimin titreşŸim ve kuantum alanındaki çalışŸmaları arttıkça sorular cevaplarını bulacak.

Dün, bugün ve yarından fazla boyutu olan zaman, soruların cevaplarını "şžiMDi" de saklasa da biz henüz uzanıp alacak frekansla titreşŸemiyoruz. Evrensel titreşŸimden payımıza düşŸen frekanslarda hissettiklerimizle yaşŸadığŸımız kendi dünyamız, reel ya da sanal olduğŸunu aslında bilmediğŸimiz gizemli bir rüya sanki...
--- alıntı ---
(bkz: sufizmveinsan com)
hadi kolay gelsin...
devamını gör...

--- alıntı ---
Beyin titreşimlerinin tespiti ilk defa richard caton tarafından 1875 yılında yapıldı. Bugüne kadar geçen yüz otuz yıla rağmen bu konuda hala sırlarını çözemediğimiz beyin, değişik dalga boylarında titreşiyor. Taşıdığımız bir sürü duygunun ve ruh halimizin beynimizde titreşimsel bir karşılığı olduğunu öğrenmek ise yıllarımızı aldı.

"Ona aşık oldum galiba, gördüğümde her yerim tir tir titriyor; o kadar sinirlendim ki onu parçalamak istedim; duyduklarım beni o kadar rahatlattı ki bir denizde yüzüyor gibiydim; öğrendiğim bu bilgi kafamda pek çok soru oluşturdu; karşıma çıkacak sonuçtan o kadar korkuyorum ki kalbim yerinden çıkacak…"

Yukarıdaki cümlelerin içinde saklı duyguların her birinde beynimiz, ayrı dalga boyunda frekanslarda titreşimler yayıyor. İsimlendirilen her dalga boyunun salınımı, duygu değişimleri sırasında frekansını değiştiriyor.

Beyin dört ana dalga boyunda titreşiyor
Alpha-Tetha-Beta-Delta adlı dört ana dalganın hangisinde hangi duyguda ve durumda olduğumuz artık rahatlıkla tespit edilebiliyor.

ALPHA:
7.5 – 12 Hz arasında değişen alpha dalgaları; rahatlığın, farkındalığın, sakin ve huzurlu kavrayışın, uykunun ilk evrelerinin dalgaları olarak tanımlanıyor. Sakin ve huzurlu olunan ama asla uyuşukluk yaşanmayan, dünyayı ve gerçekleri algılamada en uygun titreşimlerin olduğu bu dalga boyu, dünyamızın da ölçülen frekansıyla aynı. Dünyanın manyetik frekansına "shumann frekansı" deniyor ve 7,8 ile 8 arasında tanımlanıyor. (Fakat son yıllarda bilim adamları Shumann frekansının epeyce yükseldiğini ifade ediyor.)

Gözler kapanıp derin nefes alındığında ve dış dünyadan alınan mental etkiler azaldığında Alpha boyutuna geçiyoruz. Alpha dalgalarındayken yaptığımız işlerde başarımız artıyor. Derin uyku ya da endişe ve korku halinde bu dalga hiç görülmüyor. Meditasyon, Yoga, Reiki gibi çalışmalar esnasında beynimiz Alpha boyutundadır. Zihin açık ve uykunun derinliğine dalmadan önceki geçiş koridorunda hissettiğimiz o duyguların yaşattığı huzur, ilginç bir şekilde dünyanın titreşimiyle aynı dalga boyunda.

TETHA:
Frekansları 4 ile 8 arasında değişiyor ve stresin hiç olmadığı, derin iç dünyamızda olduğumuz dalga boyu olarak tanımlanıyor. Öğrenmenin en yüksek boyutuna geçmeden önce bu dalgada yaşıyoruz ve derin uykudan uyanırken açılan algılarımızın yaşattığı bir durumu temsil ediyor. Alacakaranlık boyutu ismi de kullanılıyor bu dalga boyu için. Yani aydınlanmadan önceki karanlık...

Çok usta meditasyoncuların derin meditasyon halindeyken bu dalga boyunda olduğu tespit edilmiş. Derin düşünüş ve sezgisel kuvvetin en canlandığı bu frekansta sanatsal yeteneklerin zirveye çıktığı düşünülüyor. Özellikle ressam ve müzisyenlerin sanatsal üretimleri esnasında beyinlerinde Tetha boyutunun en yüksek, Alpha frekansının en düşük seviyede olduğu biliniyor. (yani 7 ile 8 arası) Onların kendi içe dönüşlerinden bize hediyelerle geri dönmeleri ne güzel…
Yapılan bazı araştırmalara göre şifacıların Tetha bandında uzun süreli ve kontrollü olarak kalmayı başarmaları nedeniyle şifa yeteneklerinin geliştiği ortaya çıkmış.

BETA:
13-30 Hz arasında olduğu biliniyor ve uyanış frekansı olarak tanımlanıyor. Aktif öğrenme, uyanık olma, her şeyiyle hayatı yaşama, dinamizm, konsantrasyon, problem çözme hallerimizde içinde bulunduğumuz dalga boyu olduğu için yaşamı temsil ediyor. Çok yükseldiğinde stres, gerginlik, öfke gibi negatif uç duygulara varabiliyor.

DELTA:
0 – 4 frekansında bulunan dalga boyudur ve derin uyku ve dış dünyadan kopuş boyutudur. Bilinçsiz bir huzur halini yansıtır. Beynin en az çalıştığı döneme aittir ve bu dönemde büyüme hormonu salgısı artar. Çocuklarda fiziksel büyümeyi, yetişkinlerde ise güzelleşmeyi ve dinç kalmayı sağlar.

Bu dört ana dalga boyunun dışında son yıllarda tespiti yapılan Gama frekansı, 40 Hz'in üzerinde tanımlanıyor. Üst benlik bağlantı çalışmaları sırasında üretildiği ve Hindu Monkların meditasyonları sırasında ölçümlendiği biliniyor. (Hinduizmde kendini mabede adamış kişilere monk denir.)
Beyin dalgaları kontrol edilip değiştirilebilir mi?

Beyin dalgaları, duygu ve ruh durumuna göre kendiliğinden değişirmiş gibi görünse de o titreşimleri bilinçli ve istediğimiz yönde kontrol edip değiştirebileceğimiz ve kendimizi istediğimiz duygu frekansına çekmeyi başarabileceğimiz gibi bir gerçek de mevcut. Bunu nasıl yapabileceğimiz aslında yine kendi titreşimlerimizin içinde saklı bir bilgi. Sadece o frekansı duyabilmeyi ve ayırt etmeyi başaracak bilime ve bilgeliğe ulaşmanın zamanını kendimizde yakalayabilmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Çoğu zaman farklı Hz'lerde pek çok titreşimin içinde kayboluyoruz. Özellikle de 30 Hz. civarında dolaşıyor tüm dünya. Yani şiddet, savaş, bencillik ve paylaşımsızlık frekansında...

Günlük hayatımızda genellikle küçücük şeylere takılıp, öfkeleniyor, hırslanıyor, kıskanıyor, geriliyor, üzülüyoruz. Sevgi- sadakat- şefkat- minnet- huzur- neşe gibi duygulara az kulak veriyoruz nedense...

Düşüncelerimizin bütün bu çeşitliliğine göre beynimizden ve hücrelerimizden değişik frekanslarda yayılan titreşimlerle tüm vücudumuzun etrafında bir enerji alanı oluşuyor. Bu enerji alanı anlık değişimlerle, ruh ve vücut sağlımızı yansıtıyor gözle görünmese de. Son yıllarda alternatif tıp alanı altında kabul edilen enerji dengeleme yöntemlerini kullanarak tedavi sağlama tekniklerinin sayısı epeyce arttı ve gitgide bilimsel olarak desteklenmeye başlandı.
Tedaviye yardımcı olduğu iddia edilen meditasyon ve Reiki, NLP çalışmaları artık bilimsel tedavilerin yanında yardımcı olarak yer almaya başladı.

Amerika'da pek çok hastanede bu konuda ciddi ve resmi uygulamalar yapılıyor, kemoterapi birimlerinin yanı başında Reiki uzmanlarının da bölümleri açıldı, hemşireler ve doktorlar hızla Reiki öğreniyorlar.

Türkiye bu tür çalışmalarda biraz tutucu tavır sergilese de beyin dalgalarının kontrol edilmesi ve değiştirilmesi için Reiki ve meditasyondan daha bilimsel bir yöntem olan Neurofeedback yöntemini kullanarak stres, down sendromu, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, otizm, kişilik bozuklukları gibi hastalıkları tedavi etmeye çalışan merkezler ve hastaneler açılmaya başlandı.

Meditasyon, Yoga, Reiki, Neurofeedback adı ne olursa olsun bütün bu yöntem ve tekniklerin peşinde olduğu tek bir amaç var:

Beyin dalgalarını istenilen frekansa çekebilmek ve uygun dalga boyunun titreşimsel ışınımını yakalayarak DNA üzerinde pozitif değişiklik yaratabilmek...

Işık ve titreşim DNA üzerinde değişiklik yaratabilir mi?
Her organımızı ve beynimizi de oluşturan en küçük özgün birim olan hücrenin 1980'li yıllarda bilim adamlarının yaptığı çalışmalarla foton yaydığı tespit edilmiş. Hücre fotonunun frekansı ölçülmeye başlandığında ise yan yana gelen iki ayrı hücrenin aynı frekansa girdiği ölçülmüş. Yani iki ayrı enerji birbirinden etkileşiyor ve ya iterek ya çekerek birbirlerini değiştiriyorlar.

Kuantum biyologu olan Dr. Vladimir Poponin tarafından yapılan basit mantıklı ama derin bir deneyde önce bir kabın içi boşaltılıyor. Kabın içinde bir vakum yaratılıp içine fotonlar bırakılıyor. Fotonların kabın içinde rast gele bir şekilde dağıldıkları görünüyor ve sonra kabın içine DNA'lar bırakılıyor. Kabın içindeki fotonların DNA'ların dönüşüne göre uyum göstererek düzenli ve sürekli döndükleri tespit ediliyor. Bir sonraki aşamada DNA’lar çıkarılıyor ve fotonlar tekrar izleniyor.

Beklenen sonuç Fotonların yine rast gele dağınık olmaları iken DNA'ların ritim ve düzeniyle döndükleri görülüyor. Işık parçacıklarının neye bağlı olarak sistemli dönmeye devam ettiklerinin cevabı bulunamıyor.

"Barışın ve Duanın Gücünün Bilimi" kitabının yazarı Gregg Braden buna benzer deneyleri de anlattığı kitabında bizim henüz tamamen algılamadığımız bir enerji alanının ve ağının tüm evrende mevcut olduğunu ve DNA'nın fotonlarla bu ağ ile iletişim kurduğunu kabul etmemiz gerektiğini söylüyor.

Başka bir deneyde epeyce sayıda deneğe plasenta DNA'ları taşıyan deney şişeleri veriliyor. DNA şişelerinin her biri için aslında her biri uzman olan deneklerden belli bir duygu üretmeleri ve hissetmeleri isteniyor. Her şişe için ayrı bir duygu ve bir denek kullanılıyor. Sonuçta DNA'ların iyi duygularda açılıp gevşediği ve kötü duygularda büzüşüp kapandığı görülüyor. HIV virüsü taşıyan deneklerin DNA'larında bu deney tekrarlandığında minnettarlık-sevgi-takdir-neşe taşıyan duygu titreşimlerinin DNA’yı önceden ölçülen dirence göre yüz binlerce kat daha dirençli hale geldiği tespit ediliyor.

Braden'e göre pozitif duygular ve sevgi içinde olmayı başarabilen insan kendi DNA'sını değiştirebiliyor ve bunu yapabilmesinin sebebi olarak da tüm her şeyi kapsayan bir enerji ağının mevcut olduğunu söylüyor.
Bizler kendi titreşimlerimizi etkileyebildiğimiz gibi bu yaratılış ağını da etkileyebiliyoruz. Karşılıklı bu titreşimlerin itme ya da çekme derecelerini henüz sayısal olarak isimlendirip ölçemiyorsak da, gelecek zamanlarda bilimin titreşim ve kuantum alanındaki çalışmaları arttıkça sorular cevaplarını bulacak.

Dün, bugün ve yarından fazla boyutu olan zaman, soruların cevaplarını "ŞİMDİ" de saklasa da biz henüz uzanıp alacak frekansla titreşemiyoruz. Evrensel titreşimden payımıza düşen frekanslarda hissettiklerimizle yaşadığımız kendi dünyamız, reel ya da sanal olduğunu aslında bilmediğimiz gizemli bir rüya sanki...
--- alıntı ---
(bkz: sufizmveinsan com)
hadi kolay gelsin...
devamını gör...
nörobilim profesörü dr. moran cerf'e göre uzun süre beraber olan kişilerin beyin sinyalleri birbiri ile uyum sağlayarak bir nevi senkronize oluyor. hatta bazı vakalarda birebir aynı bile olabiliyormuş.
bu moran cerf enteresan adam. gençliğinde bildiğiniz “hacker” ! bunu resmen meslek edinecek derecede hem de... bir gün fizikçi ve nörobilimci crick ile tanışıyor. koskoca bilim adamı benimle niye bu kadar ilgilendi diye şaşırırken bakıyor ki, adamın derdi bir hacker beyninin nasıl çalıştığını anlamak. bu acaip etkiliyor cerf'i. tuhaf işini bırakıp fizik ve nörobilim okumaya girişiyor. on yıldır da , beyinle ilgili bilumum başka konuların yanında; “insanların karar alma süreçlerini “ inceliyormuş.
öncelikle beyin röntgenlerini kullanarak insanların farklı olaylara tepki verdiklerinde hangi beyin bölgelerinin faaliyete geçtiğini tespit etmiş. bununla da kalmamış, iki farklı insanın beynindeki senkronizasyonu incelemiş. geldiği nokta şu : "biriyle birlikte sürekli vakit geçirdiğinizde, her iki beyinde de uyum oluşuyor" mesela film özeti izletiyor genelde birlikte vakit geçiren iki ayrı insana. bir bakıyorlar ki beyinleri aynı faaliyet kalıplarını izliyor ikisinde de. hatta dahası var, "sadece iki hafta sonra, aynı filmi izleyen, aynı kitapları okuyan, aynı tecrübeyi paylaşan ve sadece birbiriyle konuşan iki kişi; dil, duygu ve bakış açısında ortak kalıplar geliştiriyorlar." bu yüzden , hayatta alabileceğiniz en doğru karar, kiminle vakit geçirdiğinizi akıllıca seçmek. yani efendim, dostlarınız, iş arkadaşlarınız, eşiniz... aman diyeyim, çok dikkatli seçin. hani olur ya bazen, aslında kendisini seversiniz de, bazı huyları rahatsız eder sizi. hah işte onlar çok tehlikeli.
çünkü o beğenmediğiniz alışkanlıklarını kopya etmeniz an meselesi. bu sizi karaktersiz yapmıyor sakın alınmayın; beyin dalgalarınız sizden bağımsız uyum sağlayıveriyor onunkine. bu mantıktan bakarsak huysuz biriyle sürekli beraberseniz aynı huysuz tepkileri vermeniz, ya da sürekli şikayet eden karamsar biriyle devamlı vaktinizi geçiriyorsanız, sizin de olaylara aynı umutsuz gözle bakmanız çok olası. sonra, “ay ben böyle değildim, ne oluyor bana? “ demeyin...
hele ki eşler söz konusu olduğunda durum iyice ciddileşiyor. şimdi yazarken düşünüyorum da, hani bebeğin sarışın mı esmer mi olacağını belirleyen baskın olan genler misali, iyimser zihin mi, yoksa kötümser zihin mi baskın çıkıyor acaba? illa kötü etkileri değil, iyi etkileri de konuşalım. hani derler ya, “kimin yanında kendini ferah , kimin yanında sıkıntılı hissediyorsun?” diye. işte o ferah hissettirenlere yapışın, asla ayrılmayın derim. belli ki o insancıkların beyin frekansları, tertemiz, berrak, huzurlu, size de o elektriği yolluyor. kimisi de, birer enerji vampiri. bana oluyor bazen. yanından ayrıldığımda değil konuşacak, elimi kaldıracak halim kalmıyor. sadece ses tonunu duyunca bile öyle hissettiklerim var. topuklayarak kaçasım geliyor onların yanından. asla kötü insan değiller, ama öyleler işte. benim beyin onlarla olmayı bir çeşit reddediyor sanırım. konu öylesine derin ki , mesela bir annenin beyin frekansları bebeğini nasıl etkiliyor? örneğin çok ağlayan, huzursuz bir bebeğin aslında derdi annesinin beyin dalgaları mı? demek ki çocuklarımızın bazı tepkilerin şikayet ediyorsak, önce kendimizi sorgulayacağız. çok da tehlikeli olabilir bu. ucu taaa kitleleri topluca etkilemeye, hatta kodlamaya kadar gidebilir. hani var ya, “aynı filme aynı tepkiyi verenler”. bu kısmı beni gerçekten dehşete düşürüyor mesela.
diyorum ki içimden, o zaman bunca akla ziyan televizyon dizisi tesadüf değil. kötülüğün iyilikmiş gibi servis edildiği onca senaryo. eli silahlı erkekleri, kötü kalpli entrikacı kadın karakterleri rol model yapmaya çalışan, örfümüzü, adetlerimizi, aile terbiye anlayışımızı saçma sapan gelin kaynana kavgalarına indirgeyen, içkiyi sigarayı buzlayıp her türlü şiddeti öne çıkartan hikayeler. izlerken isyan edip, “edep ya hu” dediğimiz...
dengesiz insanları sırf rating artırıyor diye iyice delirtip, o sahneleri defalarca yeniden yeniden gösteren magazinel yayınlar. almışlar ellerine kocaman bir enjektör, beynimize umutsuzluk zerk ediyorlar sanki. biz de bunu dalga dalga birbirimize aktarıp köpürtüp duruyoruz. ey beyin dalgaları temiz, berrak, iyimser insanlar... yan yana durun, birleşin, bol bol birlikte vakit geçirin lütfen.
bu ülkenin, bırakın yüreğini, beyninden ne geçtiğinin bile farkında olan, onu kontrol edebilen, o nefis terbiyesini geliştirmiş bireylere ihtiyacı var.
pir sultan abdal boşuna dememiş,
“ne mutlu eğri zamanda
doğru yerde durabilene.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar