bir yazarın karalama defteri

içersinde entry taslaklarının yer alabileceğŸi defter.

şŸair o.v.kanık idi, yanılmıyorsam,kızkardeşŸi naklediyor; "ellili yıllarda, akşŸam gezmesinden veya bir sinemadan döner iken aklına birkaç mısra gelir, sokak lambasının kör ışŸığŸında, cebinden çıkardığŸı ucu körelmişŸ kurşŸun kalemi ile sigara paketinin üzerine aklına gelenleri karalardı"

kanık gibi olmasa da, bazen ben de istanbul a kulak kabartır, dinlerim. durduk yere, yolda veya oturduğŸum bir yerde, bir teyzenin suratında, bir şŸeyler görür, kafatasımın içinde şŸimşŸekler çakar...o zaman yanımda bulunan bir kağŸıt parçasına bir şŸeyler karalamak isterim.

bazen de yatağŸımın başŸında, klavyemin ucunda bir şŸeyler karalarım, bir eserin ortaya çıkmasında en evvelini oluşŸturur bu eskizler. karalama defterleri insanların ruh halini yansıtır, resim, müzik, matematik veya başŸka bir şŸey, yaratacılığŸın beyaz kağŸıda dökümü. bir haddehane misali.

şŸekil 1 a:

--spoiler--
21.03.2009
tarihe not düşŸmek:

yıllar sonra şŸu olay hakkında insanlar ne yazmışŸ diye baktığŸında, benim de, karşŸıt fikirin olduğŸunu gösteren bir şŸeyler yazmak. ama o anda yazma, olayların üstünden belli bir zaman geçsin ondan sonra. diğŸer yazılanları oku ama onlara cevap olsun diye yazma. o an yazacaksan da olasılıklar hakkında yaz.
bakmakla öğŸrenilseydi kedi kasap olurdu. keloğŸlan lafı.

bir adamın sırtı tokâ…köpeğŸi olacağŸına (dağŸlarda) yalnız gezen kurt ol (daha iyi)-keloğŸlan

niye ben sizin gibi olmak zorundayım. niçin sizin göründüğŸünüzden ve gördüğŸünüzden daha farklı olamayayım. niçin sizin kurallarınıza riayet edeyim. neden kendi kurallarım olamasın? neden?

sizler gönlü yüce beyler ve bayanlar, sizlerin boyları benden çok mu uzun, sizin başŸlarınız tavana mı değŸiyor, sizler kapı eşŸiklerinden geçerken eğŸilmek zorunda olan sizler, neden önünüzde eğŸileyim.

size canınızı veren bana da vermedi mi? ya da size canınızı veren bana vermeyip, başŸkası veren, size canınızı verenden canını mı aldı? canlarınızı sıkan palyaço ben mi olmak zorundayım, sizler boyalı olmayan palyaçolar, sizlerin şŸaklabanlıklarına tahammül etmek zorunda mıyım?

hep mütevazı olan, anlayışŸ gösteren ben mi olacağŸım, hep benden ezikleri mi aşŸağŸılayacağŸım, sizin de aşŸağŸılanmaya değŸer taraflarınız ve zayıflıklarınız yok mu? ã–nümde diz çöküp, eli mi öpmeyecek misiniz hala? dangalak mısın senâ… evet senâ… dangalak. siz derken hala önünde eğŸiliyorum senin. ayağŸa kalkıp suratına tükürmek istiyorum. kızar mısın buna(bana mı kızarsın yoksa buna mı, tükürme olayına mı bana mı, eyleme mi ya da eylemi yapan kimseye mi) dangalak. dangalak.

2.

ben ateistim desem. ne dersiniz? ben nihilistim desem. ne dersiniz? peki, ben hiç bir şŸeye inanmıyorum/agonistim dersem, ne dersiniz? ya, ben cahilim dersem ne dersiniz?
--spoiler--
devamını gör...
çoğu zaman bir delinin haykırışları ve istemsizce savurduğu manasız laflar gibi geliyor yazdıklarım. kusmuk gibi bazen. ama hayat öyle. hayat kusmuk gibi olmasaydı, yazdıklarım da öyle olmazdı. veya şu yaşamı, onu kalıplara sokacak, onu şekillendirecek, hayallerime benzetecek kadar sevebilseydim, yine böyle olmazdı.

açık hava kerhanesi sokaklarımız. beşiktaştan otobüsle yukarı çıkıyorum, sağımda parkta, bok gibi bir heykel yükseliyor, en az heykel kadar boktan güneş gözlüğümün camından bakıyorum üstünde "fatih sultan mehmet" yazıyor. ibiş gibi bir yüzü var. heykelin yüzünde, dirayet, güç, inanç, kuvvet, hiçbir şey yok. heykelin yüzünde, özürlü belediyenin, zoraki ve ıkına ıkına içine girmiş olanı çıkarması var; tarihimizi.

hayvanların bir özelliği var. pek bizim gibi rol yapamıyorlar. oysa insanlar, göründüğünden çok çok farklı hareket edebiliyor. insan, görüntüyü türlü puştluklarını saklamak için bir araç haline getirmiş. hayvanlarsa, yaratanın takdirince, fıtratları çizgisinde hareket ediyorlar. zaten çizgileri zorlayacak kadar arsız olan da bizleriz.

åžu an iki kedi besliyorum. biri oldukça büyük, kilolu. diğeri, avuç içi kadar. küçük olan epey sonra geldi, büyük de oldukça kıskanç, olay çıkarıyor. demin bu yazıma başlarken, büyük olanı, biraz uzağında koşturmakta olan ufaklığa doğru koştu, hafif bir darbeyle onu devirdi. koridorun öbür yanından bu sahneyi, onların doğasının doğallığının doğurduğunu bilerek sakince izledim ve fakat büyük çok da şımarmasın diye "åžşşşt" çektim, dönüp bana baktığında, gözlerinde bir puştluk parlıyordu ve koridorun sonundan, onun gözlerine yabancı bu adi parlaklığı seçebiliyordum kolayca. bebekler katleten komutanların, özürlü kadınlara gece tecavüz eden hasta bakıcıların, üç kuruşluk şeyi on kuruşa satan çakalların gözlerinde aynı puştluğu ararken karşılaştığım masumiyet, bana şairin bir şiirinin adını anımsatıyor.

otobüs yukarı doğru çıkmaya devam ediyor. hayal kuruyorum. yağlı pirzolalar ısırılan, hayvanlar gibi yaşanılan bir anı, bir kaplana dönüşerek mahv ediyorum. masaları deviriyorum. en yağlı, kilolu olanı seçip parçalıyorum. arkadaşları "ne oluyor lan" diye üstüme koşuyor, özenle onları tutup tek tek kafamı yüzlerine gömüyorum. burnumdan kanlar geliyor. burnumdan akan kanlar, dudaklarıma sıcak sıcak değiyor, kaplan işini biliyor, şairin mısraları mı ? sadece şuydu,

"içimden şu zalim şüpheyi kaldır, ya sen gel, ya beni oraya aldır !"
devamını gör...
beni rahatsız eden her şey var, varlıklarını da sürekli devam ettirecek şekilde değişen bir sistemin çocukları ayrıca bu şeyler. böylece, sistem kendini değişkenlere göre yeniledikçe, bu şeyler varlar.

"insanlara inanmaktan Allah'a sığınırım" desek ağır mı konuşmuş oluruz ? ne bileyim be. futuhu'l gayb'da yazan "kişi medeti sadece Allahu teala'dan ummalı" şeklinde.

mekanlar, öldürüyor beni. sokaklar gibi. sipariş ettiğiniz yemek için, başınıza üç kişinin gelip size avrupai servisler açması, ortamın bir hürriyet - kelebek eki atmosferinde sürmesi, o gelen yemeğin yanındaki soslar, o akdeniz marulları ile yapılmış süslemeler.

boğuluyorum. "ulan bunlar mı boğuyor seni", yahu dostum; detaylar boğsun beni, genele çıkmaya korkuyorum, ben don kişotum anlatamadım mı, bâtılın towerlarına kalemi kılıç yapıp sallıyorum, her semtte, her kaldırımda, her sokakta yel değirmeni gibi sistem değirmenleri ve sözcüleri var, kılıç çekiyorum sonra "deli" diyorlar, susuyorsun "korkak" diyorlar, dövüşürsen "azmış". balzac ne demiş bak vadideki zambak'da, "yeni darbeler bekleyen kurbanlar gibi, hep yeni acılar bekleye bekleye benliğimi hüzünlü bir boyun eğiş kaplamıştı". işte tüm mesele bu.

boğuluyorum.her yer alkol satıyor. sigara alırken buralara farklı selam, güle güle muhabbeti yapmanın stresi nerden üretildi ? yani bu dükkanlar neden var ki.

boğuluyorum. bugün maçkada gördüğüm ferrarili çocuk, arabasını yolun ortasına park edip gucci mağazasına girerken, keyifli yaşamlar süren nonoş italyanların tasarımlarını metroseksüel elleriyle okşarken, biz 75 kuruşluk simitlerden düşünsel dünyamıza cübbeler biçiyoruz. herkes adamın arabasına bakıyor, ben bakanlara. psikoloğum demişti seneler evvel, "asıl mesele, bakanlara bakmaktır". deliriyorum doktor,

doktor doktor kalksana
şu bâtıl alemi yere çalsana
bak hakkaniyet elden gidiyor
gucci'den bir takım alsana

boğuluyorum evet. çok da yoruluyorum. merak ediyorum, biz kaç kişiyiz lan ?
devamını gör...
tam bir sene önce.. hayatımın dönüm noktasıydı.. şu an bulunduğum şehir, gezdiğim gördüğüm yerler, yediğim ekmek içtiğim su.. hepsi için tam bugün zorunlu adim atıldı.. bir kaçıştı belki de.. kaldıramayacağımı düşündüğüm bir sürü sorudan, görüntüden kaçıştı.. hala iyi mi kötü mü olduğunu bilemediğim bir çıkmaz..

en son vapurda bir mutluluk vardı mavi ye uzanan.. kim bilirdi ki mavinin sonunun siyah olduğunu ve karanlığa götürdüğünü.. içinden çıkamayacağım o derinliğin, o sakin güzelliğin hipnotize etkisiyle kör olacağını, gerçekleri göremeyeceğini.. kimse olmanın verdiği o garip duyguyu..

tam da bugündü işte.. "her şeyin hayırlısı" duasının dilden düşmeyecek hale geldiği, "allah iyilerle karşılaştırsın' duasına ihtiyaç olduğu, anlamının güzelliğinin yine, yeniden anlaşıldığı.. dualara sığınıldığı..
devamını gör...
ne yapacağımı bilemez bir haldeyim yine. her şey altüst oldu, yine kaybediyorum. bir yolda yürüyorum ancak önümde hep engeller var. şu eşiği de geçeyim tamam sonrası düzlük diyorum, düzlük sandığım yere geliyorum bi bakıyorum orası da yokuşmuş. hiç bitmiyor...
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar