bir yürüyüşün serencamı

bayram yılmaz tarafından yazılan, çıra yayınları tarafından yayımlanan kitap. detaylı bir incelesini sunuyorum:

önsöz ve dua’yı takip eden 11 bölümden oluşan kitabın, toplumsal meselelere müslüman gözüyle bakma ve müslümanca değinilerde bulunma, safını ve iradesini ortaya koyma, fikrini de zikrini de ifade etme, anlama ve anlamlandırma gayreti gösteren bir çabanın sonucu olarak oluştuğu yazar tarafından ifade edilmektedir.

birinci bölümde meleklerin ağzından iblis’in yükselişi, âdem’in yaratılışı, iblis’in isyanı ve insana düşman olması akabinde de nuh’un havarilerinden birinin ağzından tufan öncesi yaşanılanlar hikâye edilmektedir.

ikinci bölümde yazar kendi hayatından ve hatıralarından örnekler vererek bir nevi kendini okuyuculara tanıtmaktadır. çocukluğunu “bir melodi değildi çocukluğum ama herkesin çocukluğu gibi güzel günlerdi.” şeklinde özetleyen yazar, anne karnında geçirilen zamanları âdem’in cennetteki hâline benzetmekte ve insan olma potansiyelimizi gerçekleştirebilmemiz için nihayete ermesi gerektiğini söylemektedir. ayrıca hatıraların değerine dikkat çekmekte, nasıl hatıralarımız olmalı sorusuna cevap vermektedir.

üçüncü bölümde pagan kültürün paradigmaları irdelenmektedir. insanların bağlandıkları inançların ihtiyaca karşılık geldiklerini, beklentilere göre şekillendiğini, kendi içinde tutarlı olduğunu, toplumsal tabanı varsa sosyolojisinin de olduğunu ifade etmekte, ‘cahiliye’ tabirine farklı bir bakışı da okuyucularına sunmaktadır. cahiliye dönemiyle günümüz arasında bazı benzerlikler olduğuna dikkat çekerek, aslında cahiliyenin bilgi eksikliği veya geçmiş dönemlerden bir dönem olmadığını belirtmektedir. mekkeli müşriklerin şirklerinin en belirgin sebebini, kendi isteklerini, iktidarlarını, mistisizm ve kutsal üzerinden meşrulaştıracak somut semboller oluşturma çabası olarak görür, yapılmaya çalışılanın putları yücelterek ritüeller, törenler yaparak yönetme fiilini put ve putun temsil ettiği gizler ve manalar üzerinden meşrulaştırma olduğunu ifade etmektedir. yönetim anlayışının ve yöneticilerin toplumsal meşruiyetini sağlamak ve sürdürmek için inanç sistemi oluşturmaları veya asli kaynağın algı bozumuna uğratılması yaklaşımlarının altını çizdiğini ifade eder ve bu durumun evrenselliğini vurgulamak üzere de tarihte yaşamış milletlerden, mitolojilerden ve dinlerden örnekler vermektedir. yazar, her insanın kutsala inanma ihtiyacı olduğunu ve bunun da fıtratından kaynaklandığını söyler, devamında da bu ihtiyacın tevhid inancı ile doldurulmazsa kişinin yanlıştan sapıklığa kadar bir yelpaze içine savrulabileceği gibi gerçeğin kendisinde olduğunu söyleyen kişilerce sömürülüp suistimal edilebileceğini belirtmektedir. bölümün sonlarında müslüman için yaşadığı asırda doğru tavrın ve içinde yaşadığımız toplumun ve bizlerin çoğu zaman düştüğü yanlışın ne olduğunun üzerinde durmaktadır.

dördüncü bölüm “devlet, eğitim ve iktidar ilişkisi” başlığını taşımaktadır. devlet sistemine özellikle para ve vergi üzerinden çeşitli eleştiriler getirdikten sonra devlet yapısının tarihteki oluşum ve gelişim süreçlerini okuyuculara sunmaktadır. yazar, tüm insanlık tarihini kökten değiştiren iki temel devrim-dönüşümün mülkiyet kavramının oluşumu ve gelişimi ile sanayi devrimi olduğunu ali şeriati’den aktarırken bir üçüncüsünü de kendisi eklemektedir: teknolojinin mobil iletişim imkanlarındaki meydana getirdiği sıçrama. yazara göre bilgi toplumunda güç; bilgiyi ve onun ötesinde algıyı yönetebilenlerin elindedir.görünür olma isteği, imaj üzerinden ilgi, sevgi, saygınlık talebi kapitalizmin ana motorudur. çünkü ihtiyaçlar sınırlı, arzular sınırsızdır. insanların düşünme biçimleri doğdukları, yaşadıkları, aldıkları eğitim süreçlerinden bağımsız değildir. günümüzde mutlak iktidarı belirleyen en önemli unsur iktisadi güç olmuştur. insan davranışlarını belirleyen en temel duygu kişinin inançları ve inancı ile ilgili tasavvurlarıdır. “ne yapmak lazım ki insanların zamanları, ürünleri, yaşamları bereketli olsun?” sorusunun cevabının önemli olduğuna değinmekte, hz. ömer dönemini örnek vererek cevap bulmaya çalışmaktadır. yazar, eğitimle ilgili en önemli sorunun “niçin eğitim” sorusu olduğunu iddia etmektedir. çünkü ona göre “niçin” sorusunun cevabı, yapılacak ve yapılmakta olan işin anlamlı olmasını, anlamının farkında olunmasını, anlam oluşturulmasını sağlar. eğitimin devlet tarafından çok küçük yaşlardan itibaren zorunlu tutulmasının altında yatan temel etmen çocukların eğitimden mahrum kalmaları değil, “yanlış eğitim” almalarının engellenmesidir. bir müslüman için özgür olmanın yolu Allah’a kul olabilmenin eğitimini almakla mümkündür. ancak bu istekle, yaratılmışlara karşı özgür olmanın yollarını bulabiliriz. özgürlük konfordan vazgeçebilmekle ilgilidir. kendi de aynı zamanda bir öğretmen olan yazara göre türkiye’de eğitim meselesinin en önemli ve öncelikli meselesi, eğitimin başarı tanımı ve ölçme-değerlendirme sorunudur. yazar, eğitim sistemi (özellikle de ortaöğretim) ile ilgili kendi çözüm önerilerini 11 maddede sıralamaktadır. fazlurrahman’ın ‘eğitim alanı başta olmak üzere yenilenmek ve uygarlık üretmek istiyorsak batı’yı taklitten vazgeçip kendi tarihsel tecrübelerimize yaslanıp bu birikimi inkişaf ettirmemiz gerektiğini’ ifade eden düşüncesini önemli görmektedir. bu bağlamda osmanlı’daki enderun mekteplerini ve işleyişini örnek olarak vermektedir. bu bölümün sonunda yazar müslümanlar için “uygulanabilecek” bir lise projesini ve bunun ayrıntılarını dillendirmektedir.

“çatışma kuramları ve kültürü” başlığını taşıyor beşinci bölüm. kendi hayatından örnekler vererek giriş yapan yazar, bir hocasından öğrendiği ve önemsediği şu sözü aktarmaktadır: “insan ilişkilerinde çatışma kaçınılmazdır ve esastır. idarecinin görevi çatışmadan kaçmak değil çatışmayı yönetmektir.” çatışmayı yönetebilmek için ise öngörü ve ön hazırlığın şart olduğunu ifade etmektedir. akabinde çatışma nedenlerini incelemektedir. özet olarak da şu üç maddeyi sıralamaktadır: amaç farklılığı ve çıkar çatışması, sürdürülmek istenen ilişkide tarafların birbirlerinin hak ve yetkileri konusunda mutabakat sağlayamamaları veya süreçte bu mutabakatın bozulması, iletişim ve üslup problemleri. yazar kendi çözüm önerisini (kısaca ifade edersek; statü, üstünlük, mutluluk kaynağı olarak Allah’ı birlemek, hayatı onun gösterdiği yerden okumak) sunarak bölümü bitirmektedir.

altıncı bölümde müslümanların “örgütlülük bilinci” meselesine, sahadan görülenlerle birlikte çözüm önerilerinin ifadelendirildiği belirtilmektedir. yazara göre, bilgi sahibi olmak, malumat sahibi olmak, hissiyat sahibi olmak, tepki duymak ve tepki göstermek; müdahil olmak anlamına gelmemektedir. örgütlülük kültürünün önemine yakın tarihimizdeki şahsiyetler üzerinden örnekler vermekte, doğru iletişim ve organizasyon kurmanın müslüman ve mübelliğ ahlâkının gereği olduğunu söylemektedir. usûl meselesine tekrar dikkat çekmekte, bizi farklı kılanın amaçlarımızdan daha çok usûl farklılığımız olduğunu vurgulamaktadır. güçlü olabilmenin ilk şartı, bireysel nitelikleri organizasyon becerisi ile birleştirmek olduğu belirtilmektedir. yazar, “neden bir arada olmalı, birlikte çaba göstermeliyiz?” sorusuna cevaben -2004 yılında yazdığı- müslümanların yapması gerekenleri maddeler halinde sıralamaktadır. kişilerin ortak paydaları sayesinde bir arada bulundukları, güvenli bir sosyal çevre arayışında bulunan insanlarımız için somut ortak paydaların olması ve oluşturulması gerektiği ifade edilmekte ve bunlar şöyle sıralanmaktadır: merkezi konumda bulunan bir kurumsal akıl ve onun sözcüsü olan insan, süreli yayınlar, yayınevi ve kitaplar, ortaklaşa yapılanlar, sosyal ihtiyaçların giderilmesi, ekonomik dayanışma, güvenlik çemberi, aile ve komşuluk ilişkileri, toplumda görünür olma. devamında bu sefer 2014 yılındaki tespit ve önerilerini altı mesele halinde sıralamaktadır. bu meseleler; toplumsal hareketlerde birlikteliği tanımlama, birlikteliğin istihdam sorunu, cemaatin dindarlık üretememesi ile manevi huzur ve ibadetler konusunda hassasiyet eksikliği, kurumsallaşamama ve sistem kurmadaki gecikmeler ve eksiklikler, merkezi yapılanmanın önemsenmemesi ve merkez çekim kuvvetinin eksikliği, kendi geleceğini sağlama alacak kurumsal ve özel eğitim imkanlarından yoksun bulunması. bölüm şu manidar sözlerle sona ermektedir: “eğer toplumun islam’la olan bağı sahih ve sağlıklı kurulamazsa maalesef tekrar tekrar dini duyguları sömürülür. toplumun birikimleri gayr-i islami hedefler ve odaklarca yönetilir. toplumun önüne hedefiyle, söylemiyle, insan unsuruyla ve sosyal dokusuyla doğru bir örneklik ve önderlik koyabilmek bir istek olmanın ötesinde bir zorunluluktur.”

yedinci bölümde bir usûl çerçevesinde önce kendimiz sonra ümmet için “biz kimiz ve kimlerden olmalıyız?” sorusuna doğru cevap üretmeye; zihnimizi, düşünme biçimimizi, bilgi felsefemizi şekillendiren kavramları, hayatı anlamaya/anlamlandırmaya çalıştığı yazar tarafından ifade edilmektedir. ilk olarak “islam’ın en temel ve öncelikli meselesi nedir?” sorusuna cevap aramaya çalışmaktadır. ilk vahyedilen kelime olan ‘ikra’nın anlamını metin okumak şeklinde anlamak yerine –ki yazar bunun yanlış olduğunu söylemektedir- hayata doğru yerden (yaratan rabbinin gösterdiği yerden) bakma çağrısı, bir duyuru ve davet sorumluluğu olarak anlamamız gerektiğini, ‘ikra’nın duyur, bildir, ifade et, yüksek sesle haykır, davet et anlamını kasdettiğini belirtmektedir. kelime-i tevhid’in gösterdiği ilkenin “allah’tan başka tapılacak yani meşruiyet kaynağı yoktur; hiçbir düzenleme Allah’a rağmen meşru kabul edilemez.” olduğunu söylemektedir. en sonunda da ilk başta sorduğu soruyu kendisi cevaplar: “hayatı, iyiyi, güzeli doğruyu, üstünlüğü tanımlama yetkisinin Allah’ta olduğuna iman edebilmek”. devamında müslümanların nasıl olması gerektiğini açıklamaktadır. bunların içinde “birlikte mücadele etme”yi bir tercih değil de zorunluluk olarak görmesi dikkat çekicidir. müslümanların toplum içinde her insana; islam’a kazandırılabilecek ve islam’la şeref kazanacak insan yaklaşımı içerisinde olarak dışlayıcı tutumlardan uzak kalmaları, toplumun bir unsuru olarak kalmaları, marjinalleşmemeleri gerektiği vurgulanmaktadır. “müslüman (islami) devlet” kavramından dindar görünümlü devleti değil islam’ın önceliklerini ve islam’ın otoriteye yüklediği görevleri yerine getirmeye çalışan devleti anladığını beyan etmektedir. ümmetin felah ve nusretine; başta öncü müslümanların taşıması gereken güçlü bir iman, sahih bir kulluk, derin bir takva, sağlam bir irade, yüce bir ahlak, güzel bir örneklik ve adil bir duruşa sahip olarak, ilkesel, evrensel, islami bir dil konuşularak kavuşulacağını söyledikten sonra dünyadaki müslümanlar üzerinde otorite sahibi bir kurumun oluşturulmasının önemine ve gerekliliğine değinmektedir. yedinci bölümün son kısmında ise üniversitede müslüman genç olmanın teorik çerçevesini çizmektedir. üniversitenin önemini, üniversiteli olmanın zaaflarını, gençliğimizin hususan da üniversitelimizin nasıl olması gerektiğini ele almaktadır.

sekizinci bölüm “15 temmuz öncesinden sonrasına; imaj çağında cemaatler” başlığını taşımaktadır. önce gezi parkı olayları özelinde iletişim ve üslûbun öneminden bahsetmektedir. ardından da, dershanelerin kapatılmasıyla ilgili tespitler ve öneriler sıralanmaktadır. yazarın önerisi –aslında 90’lı yıllarda bir süre uygulanmış olan- şudur: “zeki öğrencinin 2,5 senede, daha az zeki öğrencinin de dört-beş senede liseyi bitirebileceği ders geçme mantığına dayalı, kredili sistemi kurgulamak ve uygulamaktır.” 15 temmuz’a gelen süreçte yaşananları kritik ettikten sonra “yaşanan olayları nasıl okumalıyız? ülkemizi neler bekliyor? hareket stratejimiz ne olmalıdır?” sorularına cevap bulmaya çalışmaktadır. yazar, 15 temmuz darbe girişiminin nihai amacını “uluslar arası ilişkilerde oyun kurucu olamasa bile bölgesinde oyun bozabilen olabilmiş türkiye’yi, kontrol edilebilir insanlara teslim edebilmek” olarak ifade etmektedir. bölümün diğer yerlerinde dinin toplum üzerindeki etkisinden, din duygusunun toplumları en yaygın ve derinlikte etkilemiş duygu olduğundan, aynı zamanda da en çok manipülasyona uğramış duygular toplamı olduğundan bahsedilmektedir. kandırılmamak ve tek bir insanımızın dindarlığı kullanılarak sömürülmemesi için; ‘tevhid-adalet-özgürlük’ çağrısında bulunmamız gerekir, demektedir. bölümün sonunda sivil toplum kuruluşlarının sivil kalıp siyasetle arasında bir mesafenin olması, siyasetin etki alanına girmemesi üzerinde durmakta ve şöyle noktalamaktadır: ”bize düşen; dava şuuruna sahip kimseler olarak bir araya gelme amacımızı koruyabilmektir. birlikte ürettiğimiz sinerjinin suistimal edilme ihtimaline karşı duruş sahibi olarak kalabilmektir. siyasette, ticarette, bürokraside bulunacaksak da dava şuurumuzla oralarda bulunmamız gerekir. liyakati gözetip işlerin ehil insanlarda bulunmasını sağlamak için de gayret göstermeliyiz.”

dokuzuncu bölümde geçmişte yaşanan bazı olaylar üzerinden çeşitli görüş ve önerilerini paylaşan yazar “bireyin popüler kültürle imtihanı” başlıklı onuncu bölümde kelimeler ve kavramların önemini ayrıntılı bir şekilde dillendirmektedir. kitabın son bölümünde ise 7 haziran seçim sonuçlarını kısaca değerlendirmektedir. yazarın bölümü özetleyen şu ifadeleri kayda değerdir: “sorun çözebilmenin de yükselmenin de ilk şartı meseleyi sağlıklı tespit edip çözümü kendimizle ilişkilendirmektir. altına imza attığımız metinlerin toplumdaki ağırlığımıza ve saygınlığımıza yönelik etki değerlendirmesini sağlıklı yapabilmektir.”

değerlendirme

yazar bayram yılmaz, bir teknik öğretmen olmakla birlikte gençliğinden itibaren islami ilimlere de ilgi duyan ve bu alanda kendini geliştiren/geliştirmeye çalışan, sosyoloji bölümünü de bitirerek entelektüel birikimini kuvvetlendiren bir kişidir. aynı zamanda çeşitli sivil toplum kuruluşlarında görev almakta, yazıları dergilerde yayınlanmaktadır.

kitap, yayıncısı tarafından ilahiyat kategorisine yerleştirilmiştir. kitapta ele alınan konular belki doğrudan ilahiyat ilimleri ile alakalı görünmese de islam’ın esaslarının hayata yansıması, müslümanların toplumsal sorunları ve islam toplumunun geliştirilmesi gibi konular sosyolojik bir açıdan ele alındığı için bu sınıflandırma doğru kabul edilebilir. yazar yazdığı bu kitapla da kendini ‘müslüman, islamcı, dindar’ olarak gören kitleye, ilahiyat öğrenci ve mezunlarına daha çok hitap etmektedir. yazar zaten okuyucusunun da kolayca anlayabileceği gibi kitabını islamcı bir bakış açısıyla yazmış, bunu açıkça ortaya koymuştur. dil olarak ne sıkıcı ne de akıcı lâkin anlaşılır diyebileceğimiz bir üslûp kullanmıştır.

islami literatürde kitapların çoğunlukla dua (besmele-hamdele-salvele diye geçer) ile başlaması gibi yazar da kitabına kendi orijinal duasıyla başlamaktadır. hayatı, yaratan rabb’inin adıyla okumaya çalışan bir kişi için yerinde bir başlangıç olmuştur.

yazar “bizim meselemiz” diyerek hayattaki amacını nesli ihya ve yeryüzünü imar ederek, takva temelli toplumu inşa edebilmek olarak kelimelere dökmektedir. kitabını da bu eksen üzerine oturtmuştur. bütün yazdıkları bu amacın çeşitli boyutlarını ele alan ve farklı tarihlerde kaleme alınmış yazılardan oluşmaktadır.

yazarın üzerinde durduğu ana tema daha önce başka yazarlar tarafından da farklı şekillerde ele alınmış olmasına rağmen bu kitapta okuyucular için özgün gelebilecek değiniler ve fikirler bulunmaktadır. kur’an-ı kerim’in ilk vahyedilen ayetinin “ikra” kelimesine indirgenmeyip bir bütün olarak “yaratan rabb’inin adıyla oku” şeklinde düşünülmesini, ayrıca “ikra” kelimesinin de sadece ‘metin okuma’ şeklinde anlaşılmayıp ‘duyur, bildir, haykır, davet et’ gibi manalarla düşünülüp, ayetin hayatı ‘yaratan rabb’inin gösterdiği yerden’ anla, göster, davet et şeklinde anlamdırılabileceğini söylemesi dikkat çekicidir. bu noktaya kitabın farklı bölümlerinde yer vermektedir. ‘cahiliye’ tabirininin ilk akla gelen ‘islam öncesi arap toplumunda yaşananlar’ fikrinden öte bir manayı ifade ettiğini vurgulamaktadır. ona göre cahiliye o döneme has değildir, cahiliye islam dışı unsurları ifade eden bir zihniyettir. bu sebeple her zaman ve her dönemde cahiliyeyi görmek mümkündür. bir öğretmen olarak eğitim sistemi ile ilgili yaptığı eleştiri ve önerilere katılmamak mümkün değildir. eğitimde batı ülkelerini örnek göstermenin ‘trend’ olduğu bir dönemde kendi tarihsel deneyimlerimizden, kendi inanç ve değerlerimizden yola çıkarak bir sistem geliştirmenin daha uygun olacağını ifade etmesi altı çizilebilecek bir düşünce olarak değerlendirilebilir. işin içinde olan ve gerçekten amacı bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olan birini dinlemek gerekir. islamcı camia için de kendisinin bir lise projesi bulunmaktadır. bugünün türkiye’sinde uygulanabilirliği zor görünse de imkânsız da değildir. tevhid kavramının ‘meşruiyetin kaynağı olarak sadece Allah’ı bilme’, şirkin de ‘allah’ın izin vermediği bir yetki ile meşruiyet paradigması oluşturma’ şeklinde tanımlanması yazarın diğer önemli tespitleridir. kur’an eğitiminin güzel okumaktan ziyade onu güzel yaşamaya yöneltecek tarzda olmasına vurgu yaparak ihmal edilen bir yaraya parmak basması da mühim bir ayrıntıdır. islami camiaların yaşadığı sorunları ve bunlara karşılık neler yapabilecekleri, nasıl olmaları gerektiği ile ilgili düşünceler aslında yeni fikirler değil, bir nevi malumu yeniden ilam etme, konuya samimane dikkat çekme babında görülebilir. bunların yanında vergi sistemini eleştirirken yaptığı bir öneri (vergiler daha az alınsın, bu yolla mahalledeki caminin, imamın, okulun, öğretmenin masrafını halk ödesin) belki ilk başta kulağa hoş gelebilir ama etraflıca düşününce uygulanabilir görünmemektedir. kimi bölümlerde mevcut siyasi iktidarı da eleştirmekten, hataya hata demekten çekinmemiştir. ama eleştirisi kişiler veya siyasi yapının kendisinden ziyade zihniyetin veya icraatin eleştirisi şeklindedir.

müslümanların dertleriyle dertlenen, çözüm bulmaya ve cevaplar aramaya gayret eden, günlük hayatın akışında gözümüzden kaçan ya da kaçırılan, farklı gösterilen, detayını göremediğimiz meselelere dikkat çekip düşünmemizi sağlayan bayram yılmaz’ın bu eserini okumakta özellikle de hitap ettiği kitle açısından fayda görüyorum.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar