darülislam

islam'a göre müslümanların barış içinde yaşadıkları/yaşayabildikleri topraklardır. zıttı darülharp'tır.

zaten islam'a göre dünya darülharp ve darülislam olmak üzere ikiye ayrılır.
devamını gör...
veya dar-ül islam. darul islam müslümanların yönetimindeki bölgedir.. eğer darul islam denilen islam toparağında yaşıyorsanız ve yerde bir miktar para bulmuşsanız, bunun sahibini arayıp bulmak zorundasınız.. bu parayı sahibini buluncaya dek korumanız gerekir.. çaldırsanız bile kendi paranızdan sahibini bulup ödemelisiniz.. darülharp'te (dar-ül harp) böyle bir sorumluluk olmaz..
devamını gör...
dârülislâm. دار الإسلام

müslüman bir devletin hâkimiyeti altındaki topraklar için kullanılan fıkıh terimi.

arapça’da “ev, mahalle, bir kavmin konakladığı veya yerleştiği yer” anlamına gelen dâr kelimesi mecazi olarak kabile mânasını da ifade eder. islâm hukukunda ise “islâmî veya islâm dışı biryönetimin hâkimiyeti altındaki ülke” anlamında kullanılır (ibn âbidîn, ııı, 247). bir ülkenin müslümanlara veya gayri müslimlere nisbet edilmesi, o ülkedeki yönetim ve hâkimiyet faktörlerine bağlıdır; yönetim ve hâkimiyet kimdeyse ülke onlara nisbet edilir (cessâs, vr. 162b; debûsî, vr. 122b; serahsî, el-mebsût, x, 114). fıkıh kitaplarında dârülislâmın “müslümanların hâkimiyeti altındaki yer” veya “müslümanların imamının (devlet başkanı) hüküm ve sultasının yürürlükte olduğu ülke” şeklinde tarif edildiği görülmektedir. buna göre dârülislâm, müslümanların hâkimiyeti altında bulunup islâm hukuk sisteminin uygulandığı ülkedir. bu durumda nüfusun müslüman veya gayri müslim, az veya çok olması önemli değildir. bu ölçüler çerçevesinde dârülislâmın kavram olarak ortaya çıkışı hz. peygamber’in medine dönemine rastlar. çünkü müslümanlar mekke döneminde henüz müstakil bir idareye ve siyasî teşkilâta sahip değildiler. ancak hicretten sonra medine’de islâm devletinin teşekkülüyle kendilerine ait bir ülkeye ve bu ülkede müstakil bir yönetime kavuştular. böylece ilk dârülislâm, bazı hadislerde (ibn mâce, “cihâd”, 38; ebû dâvûd, “cihâd”, 90) “dârü’l-hicre” veya “dârü’l-muhâcirîn” şeklinde zikredilen medine oldu (ibn kayyim el-cevziyye, ı, 5). müslümanlar medine’de siyasî anlamda bir toplum meydana getirip gayri müslimlerle münasebetleri milletlerarası bir mahiyet kazanınca islâm yönetiminin faaliyet ve hukuk düzeninin uygulama alanı olarak dârülislâm da teşekkül etmiş oldu.

dârülharp sayılan bir ülke, halkının müslüman olması veya fetihten sonra orada islâm hükümlerinin uygulanmasıyla dârülislâma dönüşür. bu hususta fıkıh âlimleri arasında görüş birliği vardır. ancak bir ülke yalnız fethedilmiş olmakla dârülislâm haline gelmez. dârülislâm sayılması için yurt edinilmesine karar verilmesi, başka bir ifadeyle yönetici tayin edilerek islâm ahkâmının uygulamaya konulması gerekir. ayrıca dârülharbin dârülislâma dönüşebilmesi için mutlaka islâm ülkelerine bitişik olması da gerekmez. etrafı dârülharp topraklarıyla çevrili bulunan bir yer, küçük de olsa zikredilen şartların gerçekleşmesi halinde dârülislâm olur.

dârülislâmın hangi durumlarda dârülharbe dönüşeceği konusunda islâm hukukçuları arasında görüş ayrılıkları mevcuttur. fıkıh kitaplarında dârülislâmın dârülharbe dönüşmesi şu üç durumda söz konusu edilmiştir: a) gayri müslim bir devletin islâm ülkesini istilâ etmesi. b) dârülislâmda bir şehir veya bölge halkının irtidad ederek o yeri işgal etmesi. c) zimmet akdiyle islâm devletinin himaye ve hâkimiyetine geçerek islâm tebaası olan gayri müslimlerin (zimmîler) bu anlaşmayı bozup bulundukları yerde hâkimiyetlerini ilân etmeleri. bu üç durumda hangi şartların gerçekleşmesiyle istilâ edilen yerlerin dârülharbe dönüşmüş olacağı hususundaki görüşler de şöyledir:

1. mâlikî ve hanbelî fakihleriyle hanefîler’den ebû yûsuf ve imam muhammed’e göre dârülislâm, içinde küfür ahkâmının uygulanmasıyla dârülharbe dönüşür. bu görüş kıyasa dayanmaktadır; yani dârülharp islâm hükümlerinin tatbikiyle dârülislâma dönüştüğüne göre dârülislâm da küfür hükümlerinin uygulanmasıyla dârülharbe dönüşür.

2. ebû hanîfe’ye göre dârülislâmın dârülharbe dönüşmesi için şu üç şartın gerçekleşmesi gerekir: a) istilâ edilen yerde küfür ahkâmının (islâm dışı hukuk düzeninin) uygulanması. b) ülkede ilk emanları üzere bulunan hiçbir müslüman veya zimmînin kalmaması. c) ülkenin dârülharbe bitişik olması. ilk şarta göre istilâya uğrayan dârülislâmda küfür hükümleriyle birlikte islâm hükümleri de uygulanıyorsa bu şart gerçekleşmemiş demektir. ilk emandan maksat ise düşman istilâsından önce dârülislâmda müslüman ve zimmîlerin islâm hukuku gereğince sahip oldukları can ve mal güvenliğidir. bu güvenlik hiç kesintiye uğramadan devam ediyorsa o yer dârülharbe dönüşmez. fakat can ve mal güvenliği bir defa bile tamamen ortadan kalksa, diğer şartların varlığı halinde ülke dârülharbe dönüşeceğinden, sonradan bu hakların tekrar tanınmasının bir değeri yoktur. bu durum, herhangi bir dârülharbe emanla giren müslümana tanınan can ve mal güvenliğine benzer. üçüncü şarta göre ülke, diğer islâm ülkeleriyle çevrili olup dârülharple sınırı bulunmazsa yine dârülharbe dönüşmez. ebû hanîfe’ye göre bir hüküm bir illetle sabit olunca o illetten bir şey kaldığı sürece aynı hüküm devam eder. dârülharp, orada islâm hükümlerinin tatbikiyle dârülislâm olmuştur. bu sebeple istilâya uğrayan dârülislâmda islâm hükümlerinden bazıları mevcutsa illetten bir cüz mevcut olacağından dârülislâm hükmü de devam eder. sözü edilen üç şart gerçekleşmemişse gayri müslimlerin fiilî hâkimiyetiyle islâm hâkimiyetinin hükmen devamı söz konusu olacağından deliller çatışma halinde (kıyasların teâruzu) olacaktır. bu durumda ya ihtiyaten islâm tarafı tercih edilerek veya kıyasların birbirini hükümden düşürmesi sebebiyle istishâb* kaidesi gereğince o yerin dârülislâm olduğu kabul edilecektir. ebû hanîfe’nin görüşünü şöyle açıklamak mümkündür: islâm hâkimiyeti altında bulunan bir yer islâm dışı güçlerin eline geçtiğinde ülke hükmünün değişmesi için fiilî hâkimiyet yeterli değildir. hâkimiyetin el değiştirmesiyle birlikte müslümanların daha önce sahip oldukları can ve mal güvenliğinin kesintisiz devam etmesi, müslümanların ibadetlerini yerine getirmede, dinî eğitim ve öğretim faaliyetlerini sürdürmede serbest olmaları, bunların o yerde mevcut yönetimin görmezlikten gelemeyeceği bir güce sahip bulunduklarını ve dolayısıyla fiilî de olsa gayri islâmî hâkimiyetin tam gerçekleşmiş sayılamayacağını göstermektedir. bu da islâm hâkimiyeti altında bulunan bu yerin küfür hâkimiyetine geçmiş sayılmasına engeldir. bu durumda ülkenin dârülislâm kalmaya devam ettiğini belirtmek, ülkedeki küfür hâkimiyetinin hukuken geçerli sayılmadığı anlamındadır. ülkenin dârülharbe dönüştüğünü kabul etmek ise mevcut hâkimiyetin hukuken geçerli olduğunu onaylamaktır. ancak ülkenin ister dârülislâm kalmaya devam ettiği, ister dârülharbe dönüşmüş bulunduğu kabul edilsin, mevcut gayri islâmî yönetimin oradaki müslümanlar ve diğer islâm devletleri tarafından siyasî bakımdan tanınması söz konusu değildir.

3. şâfiîler’e göre dârülislâm daha sonra istilâya uğramış olsa, hatta istilânın üzerinden uzun yıllar da geçse dârülharbe dönüşmez. dârülislâmın dârülharbe kesinlikle dönüşmeyeceği şeklindeki bu görüş, mülkiyetin hukuken gayri müslimlere geçmeyeceği anlamındadır. çünkü diğer üç mezhebin aksine şâfiîler’e göre gayri müslimler istilâ ile müslümanların mal ve mülklerine hukuken sahip olamazlar. ancak gerek bir islâm ülkesini istilâ etmesi gerekse şâfiîler’e göre savaşın sebebinin küfür olması (bkz: cihad) göz önüne alındığında bu devletle savaş halinde bulunulacağı ve ülkenin siyasî ilişkiler açısından dârülharpsayılacağı da açıktır. Nitekim halkının irtidad ederek istilâ ettiği ülke, İmâm Şâfiî’ye göre küfür hükümlerinin uygulanmasıyla dârülharbe dönüşür. Zira malların ve arazilerin mülkiyeti esasen irtidad edenlere ait olup bir el değiştirme söz konusu değildir.

BİBLİYOGRAFYA:

İbn Mâce, “Cihâd”, 38; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 90; Cessâs, Şerhu Muhtasari’t-Tahâvî, Süleymaniye Ktp., Cârullah Efendi, nr. 717, vr. 162b-163ª; Debûsî, el-Esrâr, Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 310, vr. 122b, 126b, 193ª, 203b, 453ª; Serahsî, el-Mebsût, X, 19, 23, 81, 114; a.mlf., Şerhu’s-Siyeri’l-kebîr (nşr. Selâhaddin el-Müneccid – Abdülazîz Ahmed), Kahire 1971, I, 251, 350-351; IV, 1253-1257; V, 1703, 1890, 2190-2192; Kâsânî, Bedâǿi`, VII, 130-131; İbn Kudâme, el-Mugnî, X, 72-73, 82, 103; İbn Kayyim el-Cevziyye, Ahkâmü ehli’z-zimme (nşr. Subhî es-Sâlih), Dımaşk 1381/1961, I, 5, 365-366; İbn Rûzbihân, Sülûkü’l-mülûk (Muslim Conduct of State), İslâmâbâd 1974, s. 456-461; Şa‘rânî, el-Mîzânü’l-kübrâ, Kahire, ts., II, 153; İbn Hacer el-Heytemî, Tuhfetü’l-muhtâc, Kahire 1315, VI, 350; IX, 269; İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, II, 393; III, 247; Haccâvî, el-İknâ`, Kahire 1351, II, 7, 42, 55; IV, 305-306; Muhammed Abdûh, Tefsîrü’l-menâr, Kahire 1954, IV, 354; X, 594; Zühaylî, Âsârü’l-harb fi’l-fıkhi’l-İslâmî, Dımaşk 1965, s. 130 vd., 170-176, 192, 196; Ali Ali Mansûr, eş-Şerî`atü’l-İslâmiyye ve’l-kānûnü’d-düveliyyü’l-`âm, Kahire 1970, s. 94, 128-130, 140, 236, 240; Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı: Darulislam-Darulharb, İstanbul 1991, s. 109-202.

Ahmet Özel *
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar