dilsiz

dilsiz. konuşma yeteneğinden yoksun bulunan kimse demektir. arapça’daki karşılığı ahrestir. bu kelime türkçe’de de ahras, ahraz şeklinde kullanılır. sözlü beyanın önem taşıdığı dinî ve hukukî meselelerde dilsizin konumu, hak ve görevleri islâm hukuk kaynaklarında ayrıca ele alınmış ve dilsizle ilgili bazı özel hükümlere yer verilmiştir. anadan doğma dilsizlerin konuşamamanın yanı sıra bilgi edinme ve anlama imkânlarının kısıtlı olduğunu göz önünde bulunduran fıkıh âlimleri, bu durumun dinî mükellefiyete ve edâ ehliyetine kısmen veya tamamen engel teşkil eden bir ârıza olduğu kanaatine varmışlardır. buna karşılık günümüzde dilsizlerin özel eğitimle okuma yazma ve iletişim imkânına kavuşturulduğu da bilinmektedir. konuyla ilgili olarak geçmiş asırlardaki tıbbî bilgilerin ve imkânların yetersizliği sebebiyle olmalıdır ki klasik literatürde dilsizle ilgili dinî ve hukukî hükümlere yer verildiği halde dilsizliğin kaynağı, derecesi, okuma yazma ve iletişim imkânı gibi açılardan birtakım ayırımlara ve farklı hükümlere pek rastlanmaz. öyle anlaşılıyor ki islâm hukukçuları dilsiz tabiriyle genelde söyleneni işiten ve anlayan, fakat diliyle ifade edemeyen kimseyi kastetmişlerdir. halbuki anadan doğma dilsizlerle konuşma yeteneğini sonradan kaybeden veya söyleneni anlayan, okuma yazma bilen dilsizlerin farklı hükümlere tâbi olacağı açıktır.

islâm’ı din olarak benimsediğini belirtmek kelime-i tevhidi söylemekle mümkündür, fakat dilsizlerin işaret yoluyla bunu ifade etmeleri câiz görülmüştür. bazı şâfiî fakihleri, böyle kimselerin islâm’ı kabul ettikten sonra namaz kılmalarını şart koşmuşlar ve ancak bu durumda müslüman olduklarına hükmedilebileceğini söylemişlerse de mezhep içindeki hâkim görüş, namaz kılmanın şart olmadığı ve diğer mezheplerdeki gibi hâricî emârelerin yeterli bulunduğu şeklindedir. namazda özellikle iftitah tekbiri ve kıraat esnasında telaffuz gerekli olmakla birlikte özel durumları göz önüne alınarak dilsizlerin bundan muaf oldukları konusunda görüş birliği vardır. cemaatle kılınan namazlarda imamın herkesin duyacağı şekilde tekbir getirmesi ve cehren kılınan namazlarda açıktan okuması gerekli olduğundan dilsizin imam olması kabul edilmemiştir. ancak şâfiî ve hanbelî fakihleri bu konuda cemaatin dilsiz veya konuşabilen kimseler olması arasında bir ayırım yapmaz ve her hâlükârda dilsizin imâmetini geçersiz sayarken hanefî ve mâlikî fakihleri dilsizin bir başka dilsize imam olmasını mahzurlu saymamışlardır. dilsizin kestiği hayvanın şer‘an temiz sayıldığı ve yenilebileceği de kabul edilmiştir.

hukukî işlemler açısından söz, akidle ilgili iradeyi yansıtan vasıtaların başında gelmektedir. ancak belli ihtiyaç ve zaruret hallerinde bu irade başka usullerle de dışa yansıtılabilir. dilsizin işareti bunlardan biridir. islâm hukukunda yerleşik, “dilsizin anlaşılan işareti dil ile beyan gibidir” (mecelle, md. 70) ilkesi de bunu ifade eder. bununla birlikte nazariyede, dilsizin okuma yazma bilmesi halinde yazısının en geçerli irade beyanı aracı olduğu ve bu takdirde onun işaretinin kabul edilmemesi, hukukî işlemlerinin ancak yazılı beyanı ile sahih olacağı görüşü ağırlık taşımaktadır (zerkā, ı, 328). islâm hukukçuları alışveriş, kiralama, hibe, rehin, nikâh, talâk ve ibrâ gibi hukukî işlemlerde, yazı bilmeyen dilsizin başkalarınca bilinen ve anlaşılan işaretlerinin sözlü irade beyanı yerine geçeceğinde görüş birliği içindedir. sonradan konuşamaz hale gelen kimsenin dil tutukluğu kalıcı ise onun da işareti irade beyanı olarak kabul edilmekle birlikte bu usulle meydana gelen hukukî işlemlerin ölümüne veya dilinin açılmasına kadar askıda (mevkuf) olacağı ifade edilir. ancak dilin bir yıl süre ile tutulmasının aslî dilsizlik hükmünde kabul edileceği şeklindeki ikinci görüş daha isabetli görünmektedir. öte yandan dilsizin işareti kural olarak sözlü irade beyanı yerine geçiyorsa da belli konularda farklı hükümlere tâbi tutulmuştur. bu hükümler şöylece özetlenebilir:hanefî ve mâlikî fakihleri dilsizin işaretiyle boşamanın meydana geleceğine hükmetmişler, şâfiî ve hanbelîler ise bu konuda bir ayırım yaparak işaretin herkes tarafından anlaşılması halinde sarih, aksi durumda ise kinaye sayılacağını ve buna göre hukukî hükümler doğuracağını belirtmişlerdir (bkz: talâk). fakihlerin çoğunluğuna göre dilsizin anlaşılır işaret veya yazı ile yapmış olduğu ikrarı geçerlidir. bu ikrar bir hukukî işlemin veya bu işlemden doğan bir borcun kabul edilmesi şeklinde olabileceği gibi kısas veya haddi gerektiren bir suçun itiraf edilmesi şeklinde de olabilir. çünkü bu hukukçulara göre geçerli bir ikrarın konusuna göre farklı değerlendirilmesi ve bazı suçlarda geçerli kabul edilip diğerlerinde edilmemesi tutarlı değildir. hanefî fakihleri ise dilsizin işaretle veya yazı ile yapmış olduğu ikrar ve itirafı her türlü hukukî işlemde ve ta‘zîr suçlarında geçerli saymışlarsa da işaretin yanlış anlaşılabileceği ve bu sebeple suçun sabit olması bakımından bir şüphe doğurabileceği endişesiyle, ayrıca, “şüphe durumunda hadleri uygulamayın” (ibn mâce, hudûd”, 5; tirmizî, “hudûd”, 2) hadisinin de desteğiyle had ve kısası gerektiren suçlarda bu tür itirafın geçerli olmamasını ihtiyata daha uygun bulmuşlardır.

hanefîler’e ve şâfiî mezhebinde hâkim görüşe göre dilsizin şahitliği kabul edilmez. çünkü şahitliğin şüphe ve tereddüde yer vermeyecek şekilde açık ve kesin ifadelerle yapılması gerekir. bu ise dilsizin işaretinde yoktur. hanbelîler dilsizin yazılı şahadetini kabul ederler. mâlikîler ise yazılı şahitliğin yanı sıra anlaşılan bir işaretle yapılan şahadetin de geçerli olduğu görüşündedirler. hanefî ve mâlikî fakihleri, dilsizin anlaşılabilir mahiyette bir işaretle yapacağı yeminin geçerli olduğuna hükmettikleri halde şâfiî ve hanbelî fakihleri bu konuda olumlu ve olumsuz iki görüş belirtmişlerdir.

dilsizin diline yönelik haksız fiillerde “hükûmet-i adl” denilen ve miktarını meydana gelen zarara göre hâkimin belirlediği bir tazminata hükmedilir. dilsizin bu organından gerektiği gibi faydalanamadığı, dolayısıyla bu tür haksız fiille herhangi bir menfaatin tam olarak zâil olmadığı göz önüne alınarak kısas uygulaması veya sabit bir ceza - tazminat mahiyetinde olan diyetin (erş) ödenmesi gerekli görülmemiştir. şâfiî fakihleri, hükûmet-i adl ile yetinilmesi için haksız fiille dilin tat alma duyusunun izâle edilmemesi kaydını getirmişler, söz konusu duyunun yok olması halinde diyet gerekeceğini söylemişlerdir. hanbelî mezhebindeki bir görüşe göre ise diyetin üçte biri takdir edilir. çünkü hz. peygamber, görmeyen göz ve tutmayan ele yönelik haksız fiilde diyetin üçte birini takdir etmiştir (nesâî, “kasâme”, 43).

bibliyografya:

ibn mâce, “hudûd”, 5; tirmizî, “hudûd”, 2; nesâî, “kasâme”, 43; sahnûn, el-müdevvene, vı, 310; şîrâzî, el-mühezzeb, ıı, 291; kâsânî, bedâǿi, vıı, 3, 307, 308, 311, 323; mergınânî, el-hidâye, istanbul 1986, ıv, 270; ibn kudâme, el-mugnî (herrâs), ı, 463; ııı, 566, 600; vııı, 1516, 195-196, 716, 717, 723; ıx, 219; ibn ebü’d-dem, edebü’l-kazâǿ (nşr. muhammed mustafa ez-zühaylî), dımaşk 1402/1982, s. 70, 74; nevevî, el-mecmû`, ıx, 77, 86; mevsılî, el-ihtiyâr, ıı, 114; ibnü’l-hümâm, fethu’l-kadîr (bulak), ı, 260; ıı, 350; ııı, 42, 93, 259; ıv, 117; vııı, 511-513; şirbînî, mugni’l-muhtâc, ı, 152; ııı, 284; ıv, 346; buhûtî, keşşâfü’l-kınâ`, ı, 331, 378; vı, 209, 227; v, 392, 552, 556, 557; a.mlf., şerhu müntehe’l-irâdât, beyrut, ts. (Âlemü’l-kütüb), ıı, 246; ııı, 130, 207-208, 407, 570; haraşî, şerhu muhtasarı halîl, ıv, 130; ibn Âbidîn, reddü’l-muhtâr (kahire), ı, 324, 399; ıı, 425, 589, 590; ııı, 144, 162; ıv, 302, 379; v, 353, 369; desûkī, hâşiye `ale’ş-şerhi’l-kebîr, ı, 131, 233; ıı, 106, 313, 327, 384, 464; mecelle, md. 70; zerkā, el-fıkhü’l-islâmî, ı, 328-329; mv.fi, ıv, 133-147; mv.f, xıx, 91-98.

salim öğüt


tarih. osmanlı sarayının enderun kısmında görev yapan dilsizler, kelimenin farsça karşılığı olan bîzebân adıyla da anılır. osmanlılar’dan önceki devletlerin hükümdar saraylarında da bulunan bu görevlilerin istihdamında hükümdara, hânedan üyelerine ve devlet adamlarına hizmet etmeleri dolayısıyla güvenlik ve konuşulan devlet işlerinin dışarıya yansıtılmama gerekçesi rol oynamış olmalıdır. dilsizlerin osmanlı sarayına alınmaları fâtih sultan mehmed döneminde veya bir rivayete göre yıldırım bayezid zamanında gerçekleşmiştir.

doğuştan sağır ve dilsiz olan siyah veya beyaz hadım*ların en zekilerinden seçilen bu zümre mensupları esas olarak seferli koğuşu’na bağlıydılar. ayrıca enderun koğuşlarında da her birinde üç veya beş görevli bulunmak üzere istihdam edilirlerdi. p. rycaut’ya göre xvıı. yüzyıl ortalarında sayıları kırk olan dilsizlerin aynı yüzyılın ortalarında harem’de bir, has oda’da iki, hazine koğuşu’nda yedi, kiler koğuşu’nda dört, seferli koğuşu’nda ise on bir olmak üzere yirmi beş kişi kadar oldukları anlaşılmaktadır. bunların başlarında “başdilsiz” adı verilen idarecileri bulunurdu.

dilsizler kıdemleri arttıkça “soyunuk eski, bıçaklı eski” gibi enderun’a has unvanlar alırlar ve başdilsizliğe kadar yükselebilirlerdi. kıdemli olanlar kendilerine ait camekânlarda dinlenme, eskiler sofrasında yemek yeme gibi birtakım imtiyazlar elde edebilirlerdi. ancak başdilsiz enderun’daki bütün dilsizlerin âmiri durumunda değildi. dilsizler bulundukları koğuş âmirinin nezaretinde o koğuşun günlük hayat düzeni içinde yaşarlardı. taklitçilikte usta olan dilsizler padişah musâhibliğine ayrılır ve cüceler gibi çeşitli soytarılıklarla padişahı eğlendirirlerdi. dilsizlerin asıl vazifesi padişah kapısında nöbet tutmak, onun sadrazam ve şeyhülislâmla özel görüşmelerinde iç hizmette bulunmak, padişah haremde iken kapı beklemekti. belli bir hizmet süresinden sonra başdilsiz ve dilsizlerden isteyenler muayyen maaşlarla emekli edilerek saraydan çıkarılırlardı; çıkmak istemeyenlerse ömürlerinin sonuna kadar sarayda kalabilirlerdi. fakat başdilsizlik makamında uzun süre kalarak bu kadroyu işgal edenler, buraya aday olan dilsizlerin düşmanlığını kazanırlardı (atâ bey, ı, 172). uygunsuz durumları görülen dilsizler belli bir maaşla saraydan çıkarılır, suçu daha büyük olanlarsa uzak eyaletlere sürgüne gönderilirdi.

önceleri sadece sarayda istihdam edilen dilsizler daha sonra bâbıâli’de, özellikle xıx. yüzyılda meclis-i hâs’ta gizli meselelerin görüşülmesi sırasında da kullanılmaya başlandı. 1819 yılında istanbul’a gelen fransa elçisi vicomte de marsellus hâtıralarında, ıı. mahmud tarafından kabulü sırasında sarayda siyah ve beyaz dilsizler gördüğünden bahsetmektedir. bazı belgelerden anlaşıldığına göre câriyeler arasında da cüceler ve dilsizler vardı. kalfalığa yükselen câriyelerin kendilerine mahsus dilsiz hizmetçileriolurdu; hatta dilsizlerden ustalığa yükselenlere bile rastlanırdı. ıı. abdülhamid, imparatorluğu otuz üç yıl idare ettiği yıldız sarayı’nda gizli haberlerin dışarıya ulaştırılmasında ve bazı şeylerin saraya getirilmesinde cüce ve dilsizlerden faydalanmıştır (uluçay, s. 8, 15). bu zümre varlığını devletin yıkılışına kadar korumuştur.

dilsizler padişah ve devlet erkânı ile özel işaretlerle anlaşır, verilen emirleri ustalıkla ve en kısa yoldan gerekli yerlere iletirlerdi. bu bakımdan padişahın gizli emirlerini arz ağaları denilen dârüssaâde ağasına, kapı ağasına, silâhdar ağaya, başçuhadar vb. ağalara çok defa bunlar tebliğ ederlerdi. bu özellikleri sebebiyle oldukça rağbet gören dilsizlerin en kalabalık ve etkili oldukları dönem ııı. murad’ın saltanatı zamanıdır (1574-1595). dilsizler cücelerle birlikte padişahı etkileri altına almışlar, hatta uzun süre saraydan cuma selâmlığına çıkmasını dahi önlemişlerdi. ııı. mehmed tarafından bunların çoğu saraydan uzaklaştırılmışsa da (selânikî, ıı, 441) sultan ibrâhim ve ıv. mehmed döneminde yine devlet işlerinde etkili bir rol oynamışlardır.

nöbette olmadıkları zamanlarda ağalar camii önünde toplu olarak bekleyen dilsizler aralarında işaretle konuşurlardı. bu konuşma sadece bazı belirli şeyleri anlatmaktan ibaret olmayıp masal, hikâye nakletme, dinî ve hukukî konuları tartışma derecesine varabilirdi (rycaut, s. 34). bunların bir kısmının okuma yazma bildiği (atâ bey, ı, 171), bazılarının da dışarıya bilgi sızdırdıkları anlaşılmaktadır. nitekim sadrazam köprülüzâde fâzıl mustafa paşa, kızlar ağasının sultan ıı. ahmed’e kendi aleyhinde söylediği sözleri mehmed adlı bir dilsizden öğrenmişti (kantemir, ııı, 211-212). padişahların şehir içi gezilerinde halka çil para dağıtma hizmetini de dilsizler yapardı. biniş denilen padişah gezilerine çok defa musâhib dilsizler de katılır, çeşitli komikliklerle padişahı eğlendirirlerdi (hızır ilyas, s. 80-81). dilsizler cellât olarak da vazife görmüşlerdir. nitekim kanûnî sultan süleyman’ın oğlu mustafa’nın bunlar tarafından boğularak idam edildiği bilinmektedir. xvıı. yüzyılda istanbul’a gelen j. b. tavernier’ye göre dilsizler ve cüceler boş zamanlarını genellikle kavuk sararak geçirirlerdi (topkapı sarayında yaşam, s. 82). kanûnî sultan süleyman’ın, son seferi esnasında sigetvar’da vefatı üzerine öteki enderun halkı gibi dilsizlerin de çullar giyip matem tuttuklarını selânikî kaydeder (târih, ı, 50).

mûtat ulûfelerinden başka öteki rikâb hizmetkârları gibi nöbetçi dilsizlerin de rikâb-ı hümâyuna dahil olanlardan aldıkları belli aidatları vardı. ayrıca kendilerine bayramlarda üçer esvaplık kumaş verilirdi. padişahın diğer iç oğlanlarıyla birlikte zaman zaman dilsizlere de birer altın ihsan etmesi âdetti (koçi bey, s. 83; tv, ı, 468). bahşiş tutarlarının yılda kişi başına 30 altını bulduğu anlaşılmaktadır.

dilsizlerin özel üniformaları ve merasim kıyafetleri vardı. bayram ve cuma günleri bol yenli istüfeden ağır kaftan üzerine bol yenli kontoş kürk giyerler, başlarına has odalılara mahsus “düz kaş” denilen işlemeli kavuk takarlar, bellerine de donluk şal kuşanırlardı; ayrıca bellerinde altın köstekli, mücevherli bıçak taşırlardı. normal günlerde de başlarına, sol tarafına sırmadan uzunca bir dil resmi bulunan kısa takke, sırtlarına öteki koğuş mensuplarının giydiği kaftan ve dolama giyerler, bellerine de kanun kuşağı, yazın ise şal kuşanırlardı. dolamaları gül, şeftali veya menekşe renkli çuhadandı. dilsizler evlerine gidince öteki ağalar gibi başlarına paşalı kavuğu giyerler, bellerine donluk şal kuşanırlardı. başdilsizlikten nanpâre alanların, yani belli bir tahsisat veya musâhiblikle çırağ buyurulanların öteki musâhibler gibi mevsime göre arkalarına bol yenli kürk, başlarına ise yine paşalı kavuğu giymeleri âdetti (atâ bey, ı, 283).

bibliyografya:

selânikî, târih (ipşirli), ı, 50, 258, 264; ıı, 441, 444, 518; koçi bey, risâle (aksüt), s. 83; “sadrazam kemankeş kara mustafa paşa lâyihası” (nşr. faik reşit unat), tv, ı, 468; j. b. tavernier, topkapı sarayında yaşam (trc. perran üstündağ), istanbul 1984, s. 82; rycaut, s. 34-35; d. kantemir, osmanlı imparatorluğunun yükseliş ve çöküş tarihi (trc. özdemir çobanoğlu), ankara 1980, ııı, 211-212, 442; d’ohsson, tableau général, vıı, 45; hızır ilyas, letâif-i enderûn, istanbul 1276, s. 80-81, ayrıca bk. tür.yer.; atâ bey, târih, ı, 171-172, 283; uzunçarşılı, merkez - bahriye, s. 305; a.mlf., saray teşkilâtı, s. 55, 75, 88, 311, 330; danişmend, kronoloji, ıı, 284; ismail h. baykal, enderun mektebi tarihi, istanbul 1953, s. 62-65; reşat ekrem koçu, topkapı sarayı, istanbul, ts., s. 133; m. çağatay uluçay, harem, ankara 1985, s. 8, 15, 141; ta, xııı, 277; pakalın, ı, 237; b. lewis, “dilsiz”, eı² (fr.), ıı, 285-286.

abdülkadir özcan *
devamını gör...
galası dün akşam boğaziçi film festivali'nde yapılmış olan filmin adı. film yönetmen murat pay'ın ilk uzun metrajlı filmi olma niteliği taşıyor.
devamını gör...
hakkında inceleme niyetinde bir yazı yazmak istediğim filmdir.

hayatta hepimiz kayıp bir haldeyiz. kimilerimiz bir arayışta, kendilerini tanıma ve anlam arayışındalar. işte dilsiz filmi de bir duvar resimleri sanatçısının kendi arayışına başlama hikayesini konu ediniyor. film dört temel karakter üzerinden ilerliyor:

ana karakterimiz duvar resimleri sanatçısı sami – ozan çelik
kütüphane idarecisi selma – vildan atasever
hattat eşref selimoğlu – mim kemal öke
hattat eşref’in kardeşi tahir – emin gürsoy

film bir ölüm haberiyle başlıyor. istanbul’a üniversite için gelen ve istanbul’da seneleri geçen sami memleketine babaaannesinin ölüm haberiyle beraber dönmek zorunda kalır. memlekette tüm cenaze işlemleri, defin, mevlüt gibi şeylerin yanı sıra amcasıyla arasındaki bir konuşmada babaannesinin kendisine bir sandık bıraktığını öğrenir. sandığı da beraberinde istanbul’a götürür. sandığın içinden eski bir kitap ve bir hat yazısı çıkar. sami mali açıdan sıkıntı çekmektedir ve bunları satmayı düşünür. kitabı bir eskicide satar fakat hat yazısını satmaz. sami yolda bisikletle bir yere giderken babaannesi ve kendisi arasındaki diyalogları dinler. filmde belirtilmeyen bir sebepten ötürü annesi ve babasını hiç görmeyiz.

sami arkadaşının da vasıtasıyla yeni bir iş almıştır. bir çocuk kütüphanesinde duvara resim yapacaktır. gittiğinde her işinde olduğu gibi iş yerinin idarecisiyle görüşmek ister. selma ile görüşmeye gittiğinde kendisini oldukça farklı bir diyalog beklemektedir. selma kendisine zor sorular yöneltir. bu resmi neden yapacağı hakkında ve kahramanlığın çocuklara nasıl aktarılacağı konusunda derin düşüncelere iter. sami, selma’dan oldukça etkilenmiştir. selma’nın kültürel olarak oldukça bilgili biri olduğunu farketmiştir. odasındaki hat yazısı ve odada yankılanan klasik müzik bunun kanıtlarıdır ona göre. eve gittiğinde uzun uzun düşünür. duvarı nasıl boyayacağını bilemez fakat selma’yı da düşünmektedir. selma hanım. oldukça derin bir kadına benzemektedir. sami ertesi gün selma’ya, babaannesinden kalan hat yazısını göstermeye gidecektir. selma’ya hat yazısını gösterdiğinde selma oldukça şaşırmıştır çünkü hat sanatıyla yazılan bu yazı oldukça kıymetlidir ve kendisi için de bir hatıra barındırmaktadır.

“hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen”

şeyh galip’in söylediği bu sözün manasını sami’ye açıklarken sesindeki titreme sözün ne kadar derin anlamlara geldiğini sami’ye açıklamak için yeterli olmuştur. selma, sami’ye hat sanatıyla ilgilenmek istiyorsa bu hat yazısının geleneğinden gelen son hattatı tanıdığını söyler ve sami’nin eşref selimoğlu’na yolculuğu burada başlamaktadır. selma’dan aldığı adrese giden sami çok farklı bir yere geldiğini anlamıştır. içeri girdiğinde kendisinin dikkatini, konuşmayan papağan ve duvardaki hat yazıları oldukça cezbetmiştir. burada tahir ile tanışan sami, tahir’den hüthüt’ün hikayesini dinlemiştir. hattat eşref selimoğlu gelmesiyle birlikte ona öğrenci kabul etmediğini söylemiştir.

eşref selimoğlu’nun öğrenci kabul etmediğini söylemesiyle birlikte sami için hayat yeniden monotonlaşmıştır. bir süre kütüphaneye ne çizeceğine çalışır fakat her denemesinde beğenmez ve sıfırdan başlar. sami hat ilminde hat kalemini şeyhin toprağına gömüldüğünde şeyhin kendisine yardımcı olduğuna dair bir rivayet duymuştur. kendisi de mezarlığa giderek şeyhin toprağına kalemini gömmüştür fakat bir süre geçmesine rağmen bir şey olmadığında yine bir gün gidip kalemini çıkartmıştır. onu bu halde gören eşref selimoğlu onun gerçek bir talebe olduğunu düşünmüştür ve onu talebeliğe kabul etmiştir. dersin birisinde ise kendisine çok önemli olduğunu söyleyerek bir soru sormuştur : “incitmemek mi incinmemek mi?“

günler geçtikçe sami cemiyette pişmektedir. hocası ona sadece hat ilmini öğretmekle kalmayıp insanlık da öğretmektedir. belirli aralıklarla hat ilmindeki kendi seleflerinin türbesine gidip o türbeyi temizlemektedirler. sami bir yandan bu tarafta ilerlerken diğer yandan ise selma ile konuşmaya devam etmektedir. kütüphaneye hala ne çizeceğine karar vermemiştir. selma’nın odasında bir gün tahir’i görür ve şaşırır fakat nereden tanıştıklarını soramaz. selma’ya beraber bir filme gitme teklifinde bulunur. sonrasında ise hocasının yanına derse gider. hocasına selma’yı tanıyıp tanımadığını sorar. hocası ise sami’ye, selma’nın hat icazetnamesini gösterir. bunu bir müzayededen aldığını söyler fakat sami hocasının selma’nın durumunun kötü olduğunu bilmediğini düşünmektedir. hocasına durumu açıklar fakat hocası kötü durumların kötü şeyler yapmaya meşruiyet sağlamayacağını söyler. sami ise hocasına bu tavrı yakıştıramaz ve kendisine “incinmemek hocam incinmemek” şeklinde bir yanıt verir. burada sami ile hocasının son diyaloğuna şahit oluruz.

sami selma’ya içindeki hisleri açıklamak istemiştir. selma’nın içinde derin bir sır taşıdığını ve onu anladığını ifade etmeye çalışmıştır. hiç kimseye böyle bir şey hissetmediğini söylemiş ve ona olan aşkını bir şekilde dile getirmiştir fakat selma ona, onun düşündüğü şekilde biri olmadığını söylemiştir. buna hakkı olmadığını söyleyerek gitmiştir. sami büyük buhranlar yaşamış, büyük yaralar almıştır. ertesi gün sabah kütüphane’ye gittiğinde selma’nın izin aldığını öğrenir. kütüphaneden selma’nın ev adresini öğrenir ve evine gider. selma evindeki eşyaları toplamıştır ve taşınacaktır. sami ne olup bittiğini anlamamıştır. sami duvar resmini bitirmiştir. bitirdiği zaman selma küçük bir çocukla çıkagelmiştir. selma’nın oğlu olduğunu anladığında sami çok şiddetli bir acı hissetmiştir. selma’ya kızmış ve uzaklaşmıştır.

aylar geçmiş ve tahir abi ölmüştür. sami hocasının yanına gittiğinde hocasının mushaf yazmak için medineye gittiğini öğrenir. konuşmayan papağanu hüthüt’ü ve hiç yazan hat yazısını kendisine bıraktığını öğrenir. ve film bu şekilde sona erer. gelelim film ile ilgili söylemek istediklerime:

öncelikle filmde birçok noktada ahmet uluçay etkisini hissetsem de yukarıdaki sahneye kadar hiçbir nesnel kanıtım yoktu. filmde ahmet uluçay‘ın küre yayınları‘ndan çıkan güncesi sinema için bunca acıya değer mi?, eminönü’nde çekilen sahnede otobüs duraklarında gösteriliyor. gerçekten de beni o kadar duygulandırdı ki bu kitabın buraya konması murat pay‘ın ellerine, kalbine ve yüreğine sağlık.
filmle ilgili diğer dikkatimi çeken şey ayna metaforunun çok güzel kullanılmış olması. sami her aynaya baktığında biraz daha hiç’e yaklaşıyor ve aynada kayboluyor. ilk sahneden itibaren buna dikkat etmek gerçekten de benim için zevk verici bir analiz oldu.
diğer yandan filmdeki geçişlere yetişmek biraz zorlayıcı. sahneler arası ve kurgudaki geçişler bazı noktalarda çok hızlı insan yetişemiyor.
tahir’in hikayesi oldukça eksik kalmış filmde. oysa altında derin bir hikaye yatmaktaydı. sevdiği kızla kavuşmasına abisinin engel olmasından sonra kendisini içkiye vermesi ve akli melekelerini bir bir yitirerek sonunda da vefat etmesi birkaç dakikada anlatılmış oysa filmde bir bu kadar da tahir anlatılabilirdi.

tüm bunları yanyana koyunca gerçekten de hayatımda kendimi en ait hissettiğim filmlerden birisiydi. müslüman hassasiyetiyle mağduriyet oluşturmadan film yapılabileceğini 2019 yılında bir kez daha kanıtlayan bir film. o kadar motive ediciydi ki, bu film birçok açıdan kanıt niteliğinde unsurlara sahip. herhangi bir ideolojinin fetişizmi yapılmadan çok güzel anlatılabileceğini ve şehir hayatında da insanın kendi anlam arayışını doğru şekilde yönlendirebileceğini kanıtlıyor. ayrıca sahnelerin çoğunun bilim ve sanat vakfı’nda çekilmiş olması da beni çok garip bir hissiyata soktu. sürekli gittiğim kütüphanede geçen aylarda gördüğüm o resmin sebebini merak ediyordum filmi izleyince gerçekten de daha bir güzel oldu. buradan tüm oyuncularını, yönetmeni ve setteki tüm ekibi tebrik ediyorum.
devamını gör...
beklentilerimin çok altında kalan film. yönetmen bey yakın dönemdeki yönetmenlerin bir çoğu gibi mistik bir anlatıyı materyalist yöntemlerle anlatma çabası içerisine girip anlatıyı yavan bir hale sokmuş.* ayrıca cinemaximum gibi sinema sektörünü hegamonya altına almış alçak firmalarda söyleşilere çıkması asabımı cidden bozdu, iki gün sonra sanat yapınca aç kalıyoruz falan demesin bu abimiz.
devamını gör...
bu gün binbir zorlukta gittiğim, ilk 15 dakikasını kaçırdığım film. şimdi filmin hikayesini değil de benim film ile hikayemi anlatmak istiyorum.

ekim ayının başında resmi olarak bisav'ın kütüphanesine girmeyi başardım. çoğu insanda olduğu gibi benim de dikkatimi çeken ilk şey masaların karşısındaki duvar resmiydi. hiçbir anlam veremedim hatta bir müddet ciddi ciddi düşündüm neden yaptıklarına dair.

bir gün twitter'da takip ettiğim sinemacı birkaç abi bu film hakkında defaatle paylaşım yaptılar. filmi merak etmeye başladım, ki pek de film peşinde koşan biri değilimdir, araştırdım bir süre.

başka bir gün bisav kantinde otururken beni farketmeyen bir arkadaşım arkadaşlarına mezkur filmden bahsediyordu. iyice merak ettim filmi ama uygun seans yoktu.

yine bisav'dan tanıdığım sinemacı bir arkadaşım instagram'da filmin postunu paylaşınca yazdım artık. sağolsun açılan seansları benimle paylaşınca dedim bu bir işaret morfin. filmin beni görme vakti gelmiştir.

hemen filmi merak eden arkadaşımı arayıp doğum günü hediyesi niyetine* bu filme gidelim dedim. tamam dedi.

işte bu gün gecikmeli ve nefes nefese bir hâlde arkadaşımın da saati yanlış okuyup gelememesinin hayal kırıklığı ile biletçi beyden bir bilet aldım. kaf dağının tepesindeki 14 numaralı salona ulaştım. f2 numaralı koltuğa bıraktım kendimi. film biricik seyircisine kavuşmuştu artık. kendime geldiğimde karşımda çalışma masalarının karşıki duvarındaki resmi ve defalarca koridorlarında dolaştığım kütüphanede tüm zarafetiyle duran vildan atasever'i gördüm. salondakilere baktım bakın bakın ben buralarda dolaştım, ahan da şurada ders çalıştım, şurada da oturdum deyip keyifli keyifli gülmek istedim. sonra heyecanımı dizginleyip içime içime güldüm tabii.

hayatımdan her anlamda sahneler barındıran filmden çıkınca otobüse binmek yerine bir müddet yürüdüm. işte o an sonuçlarını kestiremediğim çok mühim bir şey oldu. selma'nın da dediği gibi hayr olsun.
devamını gör...
baş kahramanın aynaya ne diye uzun uzun baktığını, sıkıntının ne olduğunu bile filmin sonlarına kadar anlayamamış bende pek etki bırakamamış film. baya uzun uzun baktım yav noluyo bu adamın aynayla derdi ne diye, meğer yok oluyormuş, jeton biraz geç düşünce de tabi iyice moda girememiş oldum. hele diyaloglar film boyunca oyuncular kağıttan okuyormuşçasına robotik geldi, duygu asla geçmedi. bilemiyorum altan, bittabi sorun bende de olabilir ancak asla anlamlandıramadım. zaten senaristi de bunlar benim bardağımdan taşanlar gibi bir şey söylemişti. benim de anlamamıza pek gerek yok gibime geldi. çok avama hitap etmiyor belli ki.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar