dünyaitiraf.com

#özgürler 

12422.
din konusunda kendini birinci sınıf müslüman sanıp geri kalan herkesi ikinci sınıf müslüman gören, dolayısıyla böyle iğrenç bir sınıflandırma yapıp haddini aşan ve küstahlaşan insanlardan nefret etmekle birlikte, nasıl bu kadar hastalıklı bir beyne sahip olabiliyorlar diye acıyorum.

sorsak böbürlenerek "elhamdülillah müslümanım" derler ama ne yazık ki Allah'ın yasakladığı bu iğrenç sınıflandırmayı yapıp insanları yargılarlar. bu memlekete de, dine de en büyük zararı verenler işte temele indiğimizde kesinlikle bu tip iğrenç insanlar. her birinin ayrı ayrı canı cehenneme.
devamını gör...
12423.
çocukluğunda kalbinde en derin yaraları açmış insanların yaralarının en derinlerini görmek çok ağır bir hismiş. öyle şeyler oluyor ki canımı acıtmış insanlara bile kin duyamaz oluyorum.

mesleğimin de etkisiyle, sanırım bu hayattaki misyonum canımı en çok yakan kişinin bile yaralarını sarmasına yardım eden kişi olmak. karmakarışık hislerdeyim.
devamını gör...
12426.
içimdeki iyiliği öldürenlerin, bunun müsebbiplerinin bir ömür sürünmesini istiyorum. evet, ben bir insanım ve bunu hunharca istiyorum. yaklaşık bir aydır tek duam bu, bed. hiç utanmıyorum da hislerimden, 68’ kuşağının kapitalistlere beslediği öfkeye benzer bir şey bu. onlar nasıl ki özür dilememeliyse, ben de dilemiyorum özür ve dilemeyeceğim. yüreğime su serpilir vakitler gelecek. inanıyorum, çok uzakta da değiller; işte o gün koltuğuma gerilip sigaramı yakacağım. dumanına üflerken, “ne iyi adamdın lan sen ahmak” diye mırıldanacağım. fonda ‘esenlik bildirisi’ çalacak şairin kendi sesinden; “vandal yürek, görün ki alkışlanasın/ ez bütün çiçekleri, kendine canavar dedir/ haksızlık et, haksız olduğun anlaşılsın/ yaşamak bir sanrı değilse öc alınmak gerektir”.
devamını gör...
12427.
küçükken evde bulunan dini tablolara gülümseyerek selam vermeden geçemezdim. bir nevi onlara atfedilen kıymetin tecessüm etmiş haliyle yani. bi de pınar vardı ilkokulda, elini tuttuğum ilk kız. dün gibi hatırlıyorum, 23 nisan felan herhal, hocayla masaların üzerindeyiz, cama süs yapıştırıyoruz. pınar da yanımda, henüz birinci sınıfız. ben sekiz o yedi yaşında. o an nasıl oldu hatırlamıyorum ama tuttum bunun elini, neden sonra bırakmadım, o da tuttu elimi. vay be, ne günlermiş... "tutam yar elinden tutam, çıkam sıralara sıralara.." *)
devamını gör...
12428.
işin kötü yanı öykülerimi gösterebilip eleştiri alacak dostum kalmadı. bir ara bi beyle irtibat halindeydim o bana bir yamuk yaptı. en çok da bir bayan arkadaşla çok istişare ediyordum o da benle küstü. çaresizim dostlar.
en kötü çaresizliğim bu olsun tabii. bir ara sözlükte bir yazar vardı bu işlerle ilgiliydi adı burak olabilir ona mı gösterseydim fakat nickini unuttum. smiley burada.
devamını gör...
12430.
burasıdır tam olarak.

oysa kim içini dökebilmiş ki tam olarak? anlatır anlatır anlatırız, belki anlatırken gözlerimizden yaşlar da akar ve rahatlarız ama sanki sonra mıknatısla çekilmiş gibi tekrar içimize girer tüm huzursuzluklar. ki uzun zaman oldu dökmeyeli içimi.

bu gece de karanlık ve ağır. çünkü geleceğimizin karanlığını da seriyor önümüze. bu yüzyılda oldu tüm varoluş bunalımları. insanın insan mı yoksa değil mi düşüncesi bu yüzyılda oldu. kapatın gidiyoruz hazırlayın karavanımı. çöllerde yitip gidecek mecnun davası yok bizde. bizde eski insanların dürüstlüğü yok köroğlu' nun cesareti yok. cidden o güzel insanlar atlara binip gittiler demirin tuncuna insanın kötüsüne kaldık. cidden öyle.

oysa kim istemezdi şimdi doya doya yarın yokmuşçasına tamamlanmayı? hepimiz yarım yamalağız. göklere haber salın bir yağmura ihtiyacım var. silip süpürsün tüm pislikleri ve açılsın gökkuşağı umudu yeşertircesine. umudu yeşertmek diye bir şey var.

siz hiç sıkışıp kaldınız mı?

selam olsun o eski hikayelere ve atlara. selam olsun o oyunlara ve selam olsun izlenilen filmlere. geçmiş geçmişte kalmadı hep bizim içimize oturup kalıyor.

ve tekrardan selam olsun küçükten beri bir iyileşmeyen yara olarak kalan ezikliğe. sağol yaşayamadım.

sana da yer vermemek olmaz sinemin yarası. sen bir yarasın ama sana bakıp temizleseydim belki de yine yara olacaktı.

gripinden bir şarkı: "nasılım biliyor musun sokaklarıma ateş düşmüş söndürmeye yeter mi ki gözyaşlarım
nasılım biliyor musun şakaklarıma aşklar düşmüş içimde bir çocuk çıglık çıglığa duymuyor musun, titriyor ellerim tutmuyor musun?"

gece gece elimizden sadece şarkı ve şiir dinlemek geliyor. pandomim.. kim sevmez en ufak bir hareketten anlamlar çıkartmayı. aman kalsın anlam çıkartmanızdan geldi başımıza ne geldiyse. siz bayım yedi milyarlık bir hayvansınız. yarınız gitse cennet olacak vallahi dünya. sizi gidi reziller ne olacak tüm vahşetler, sorulmayacak mı sandınız, yaptıklarınız yanınıza kâr mı kalacak sandınız ha? doldur gönlümüzü saki biraz olsun vazgeçelim kendimizden.

"yine zevrak-ı derûnum kırılıp kenâre düştü
dayanır mı şîşedir bu reh-i seng-sâre düştü"

şeyh galip

her bir büyük şair örnek alınası şiirler yazmışlar. şeyh galip örneğin.. demiş ben daha iyisini yazarım hayrabad adlı mesneviden. ve yazmış da hüsn ü aşk mesnevisini.

ben de bu kadar hırslı olsam yeter. vallahi unutulup gideyim sorun bu değil ki. sorun şu. bir başkası olup bakamıyoruz kendimize. ve daha bir sürü şeyler. görmüyor musunuz hepimizi çepeçevre kuşatan ipleri. bir kukladan hiçbir farkımız yok hiçbirimiz özgür değiliz her şeye ama her şeye bağlanmış kalmışız. hani nerede kuş hani nerede gökyüzü biz daha çıkamamışız ki kanalizasyondan.

bugünlük iç dökmesi böyle olsun.

tabi ki yine şiirden bir alıntıyla sonlandıralım dost meclisini.


"kim görürdü o yolcuyu, yani kim farkederdi beni
sıradan acılardır çünkü bütün ilgileri toplayan
oysa sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklayan
bu kımıltısız gövde
görülmemiştir ki hiç görülsün şimdi
görülmediği gibi gündoğumundan havalanan kuşların
ya da bir oda kapısını açtığınız zaman
o müthiş öğle sıcağında
pencerenin önünde örgü ören birinin
- örgü mü, bir çay bardağını başka başka tutan ellerin becerikliliği mi-
görülmediği gibi
ama var mıydı sanki görülmek isteyen
var mıydı bir şeyler bekleyen yüreğimin eskittiklerinden"

edip cansever

öyle işte...
devamını gör...
12434.
basit yaşamak gerektiğine inanıyorum. derin hissetsen bile basit yaşamak gerek. hissetmeyi, düşünmeyi, eleştirmeyi herhangi bir şeyi kutsamadan basitçe yaşamak. ne bileyim akşam sofraya yoğurtlu çorba koydum, yedik. şimdi bebeyi uyuttum, biraz kendime zaman ayırıyorum şu an bu tanımı yazarak. biraz sonra uyuyacağım. ertesi gün bugünden çok da farklı olmayacak. akşam belki domates çorbası yaparım. bebe belki yarım saat daha erken uyur. olsa olsa bu kadar farklı olabilir yarın benim için. hemen hepimiz için böyle aslında. günlerin bu kadar tekdüze olması insanı yaşayamadığı aksiyonu, duygularını düşüncelerini fazla kurcalamakla, orada bulduğu şeylere abartılı anlamlar yükleyerek telafi etmeye, artık o anlamı amaç edinmeye itiyor sanırım. benim de bunların ulvi deneyimler olduğunu düşündüğüm dönemler oldu ama. sadece üniversite okuyordum. bu kadar. geriye bakınca -ironiktir- en ulvi düşüncelerle dolu dolu yaşadığımı hissetmelerimin bilakis basit düşündüğüm bir döneme denk geldiğini görüyorum.

şu an ben bu tanımı yazarken bir insan ruhunu teslim etmeye çalışıyor. bir kız tecavüze uğruyor. savaşta anne babasını kaybetmiş bir çocuk bir toplama kampında hiç tanımadığı insanların arasındaki ilk gecesini geçiriyor. yani bilemiyorum, hayatı basit yaşamak gerek. insanlar bir yerlerde çok basitçe vücut bütünlüğünü dahi savunamıyorken duygulara güzellemeler yapmak bana basit geliyor. duygularım yok demek değil bu, hiçe de saymıyorum, kimi zaman duygularımın yoğunluğundan temel ihtiyaçlarımı gideremiyorum belki. sadece duyguların çok da önemli olmadıklarını anlıyorum. gerçekten önemli şeyler bizim yaşadığımız türden şeyler değil diye tahmin ediyorum. bir duygunun bir yaşantıdan daha önemli olamayacağına inanıyorum. varoluş sancıları adıyla kutsanan bunalımların bir miktar konforlu bir hayat sürmekle ilişkili olabileceğini tahmin ediyorum. üzülmek, kahrolmak kabulüm ama varoluş sancısı bana bir tür kendini önemli hissetmek arayışı gibi geliyor.


edit: bunu bu başlığa hangi vicdansız taşıdı be. ben hiç böyle itiraf yazar mıyım?
devamını gör...
12436.
sabaha kadar sigara içmek istiyorum.

ha bu arada buraya yazılan birçok şey itiraf değil. insanlar sadece dertleşmek ve konuşmak istiyor. karalama defterini sol frameden gizlemeye devam edin. başlık çok.
devamını gör...
12439.
bizim büyük oğlan'a yaygın gelişimsel bozukluk teşhisi konduğunda iki buçuk yaşındaydı tam. eve döndük. "moral bozmak yok" modundayız eşimle. çünkü otizmin tek çözümünün ilgi, eğitim ve sabır olduğunu biliyoruz. "moral bozmak yok" modundayız ya, işte oğlanı sırtlamış götürüyorum kapıya "bak ibrahimciğim, bu kapı" falan diyorum. hani kendi haline kalmaması için sırtımda. mecburi bir nevi sosyal etkileşime zorluyorum falan. neyse, akşam oldu. yatırdık sıpayı. biz de yattık eşimle. tabi tam bir yatma benimkisi. sabaha kadar göz kırpmamışım. aklımda sabaha kadar aynı sorular dönmüş "şimdi benim oğlum diğer çocuklarla aynı okula gidemeyecek mi? evlenemeyecek mi oğlum? bir sevgilisi, bir eşi olmayacak mı? baba olamayacak mı yani?..." sabaha dek verdiğim her nefeste dışarı karbondioksitle beraber bir o kadar da yaşam enerjimden gidiyordu. sabah erkenden işe gittim ama canlı ceset gibi... "neyse, en azından hanım uyuyabildi" diye geçiriyorum içimden. hanımı o gün bir ateş bastı. 10 gün ateşi düşmedi. tam beş hastane gezdik istanbul'da. bakılmadık tarafı kalmadı. en ağır antibiyotikleri, iğneleri verdiler. ne sebebini buldular ateşin, ne de çaresini. ellerinin derisi döküldü yüksek ateşten. sebebi belliydi aslında. o kadar üzülmüştü ki oğluna, vücudu kepenkleri indirmiş, makineyi kapatmıştı...

ardından sonu gelmek bilmeyen terapiler geldi. her hafta annesi saatleri bulan özel eğitime götürüp getirdi. yıllar sürecek olan sıkı bir elektronik orucuna başladık. televizyon, tablet, telefon vs. tüm ekranlı cihazları yasakladık. o kadar ki, hamburgercide menü gösteren lcd ekranlar dahi dikkatini çekiyor, onlara dahi baktırmıyorduk. dikkatini dergilere, oyuncaklara, kitaplara, elişi faaliyetlerine vermesini sağlamaya çalıştık...

bu hafta ibrahim'in ilkokuldan mezuniyet töreni vardı. özel eğitim veren bir ilkokuldan değil, normal örgün eğitim veren bir ilkokula devam ediyordu dört senedir. okulun ilk gününden beri durumunu ve seneler süren terapilerini okulda hiçbir öğretmene yahut veliye söylememiştik. bu zaman zarfında ibrahim kendisini tüm hocalarına sevdirmişti. veli toplantılarında branş hocalarından "sizi tebrik ediyorum" diyen mi dersiniz, "keşke bizim de böyle çocuğumuz olsa" diyen mi...

aklıma iki buçuk yaşında ilk teşhis konduğu geceki endişelerim, üzüntümüz geldi. bir de şimdiki pırlanta gibi, başarılı, akıllı -gerçi biraz kilolu, dobişko-, örnek öğrenci. ağladım hüngür hüngür...

ibrahim, okulunu birincilikle bitirdi. kütüğe isminin yazılı olduğu plaketi çaktı.*
devamını gör...
12440.
biliyorum gün içinde bunun için erken ama boğazdan geçen gemileri gördükçe içimi dökme ihtiyacı hissettim umarsızca.

çok acı çekiyorum. acılarım vardı hep. hala var. hayat bana acıyı öğretti. hep çektim. grip oldum. yandı vücudum. acı acı yandım. kimse aramadı. bir zamanlar gülerdik onunla, şu an kimlerle gülüyor acaba? çorba içtim. dün gece pide yedim. acıydı. köfte yeseydim keşke. bir gün bunlar biter mi acaba diye umut etmeden geçen saniyem yok. bitecek diyorum içimden. babamı timsahlar yedi. o zamanlar küçüktük biz. kardeşimle beni polis bulmuş ormanda ağlarken. sımsıkı sarılmışım ona. sanki o ölmesin de ben öleyim dermişcesine bakmışım. üvey yengem kumarcıydı. çocukken hep poker fişi taşırdım masalara. yere düşerdim taşırken. kadınlar sinirlenip üzerime basardı topuklu ayakkabı ile. sırtım delindi. dışarı çıkıp koştum gücümün tükendiği yere kadar. yüz üstü kapaklandım yere. sırtımın delik yerlerine yağmur suyu doldu. yaramı kapattı. balıkçılar bulmuş beni. çimento ile dolgu yapmışlar bedenime. hala orayı okşar eskilere dönerim. cennet varsa eğer beni kabul edecekler. vicdanım rahat. çok acımasızdı insanlar . yine de kaybetmedim özümdeki iyiliği. bana tekme atana çiçek verdim. yüzüme tükürene diğer yanağımı döndüm. korku en iyi düşmanım. onu bıçakladım. yaşamaktan korkan benle savaşamadı. bir travestiye aşık oldum (mardinli mümtaz). onu öldürmeye geldiler.2012 dolaylarıydı. o gece sınırı geçip suriyede bulduk kendimizi. öso güçleri bize tecavüz etmeye çalıştı. esad yanlılarına katıldık. 3 ay savaştım. her tür bombayı yaptım. küçük bir kız, gözümün önünde ölünce bıraktım savaşmayı. sadece hayatım gibi acılar veriyordu insanlara savaş. oysa hayalim o ülkenin sahibi olmaktı. mümtaz bendeki cesaretten korktu. o zaafı için onu terkettim. rusya'ya geçtim bir salı günü. çok güzel kızlar vardı.. kızlar güzel ama hayat zor, hava soğuktu. yine de vatan gibisi yok. solnişkalarla ısınmaya dayanamadım daha fazla. antalyaya tatile geldim. sonra karadenizde tenha bir plaja... hala buradayım. ketty adında ingiliz bir kadın tüm hayatımı değiştirdi. 78 yaşındaydı ve sapıktı. ben de sapık olduğum için kısa sürede aşık olduk. banabir at çiftliği açtı renk renk çeşit çeşit ingiliz atlarından müteşekkil.. şimdi vergisini veren, bu ülke için emek harcayan bir tüccarım. benim gibi hikayesi olan milyonlar olması beni önemsiz kılıyor. bana acıyan insanlar istemiyorum çevremde. tek söylemek istediğim umudunuzu asla yitirmemeniz. hayat çok acımasız olsa da, bir yerde o da pes ediyor. iyilik, er geç mükafatlandırılır
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar