dur geçme zaman ne güzelsin

faust'un söylediği rivayet olunur, lakin bu sözü başka biri de söylemiş;




59 yaşıma devasa malikanemin büyük salonunda bir elimde puro diğer elimde viskiyle, yalaka ve şakşakçılar sürüsünden oluşan şirketler topluluğumun yönetim kurulu başkanları ve birkaç özel dostumla beraber giriyorum.

dünyanın sayılı zenginlerinden biri olduğumu sizden gizlemeyeceğim, forbes'ta yer almamak için her yıl verdiğim milyonları biriktirseydim daha zengin olamazdım.

puromdan derin bir nefes çekerken italyan terzim renato'ya diktirdiğim takımım içinde pek şık durduğumu söyleyen baba yadigarı uşağıma göz kırptım. beni bulunduğum noktaya getiren dedemin portresine bir an gözlerim takıldı,ciddi bakışları altında hayatla dalga geçen üstün zekasını bir kez daha anımsadım. dedem ülkenin tanınmış en iyi bilim adamlarından olabilirdi, edison'ın tesla'ya attığı kazığın benzerini adını bir daha anmak istemediği en yakın fizikçi arkadasından yemeseydi. buna rağmen yılmamış ve ailesinin büyük imkanlarıyla kendi labaratuvarını kurmuştu.

6 nesil stanford mezunu çıkaran ailemizin son üyesi olan ben, köklü geçmişimize rağmen şu an kendimi hiç olmadığım kadar bıkkın ve tatsız hissediyorum. eşim mary'i bir sene önce kalp krizinden kaybettim, o gittikten sonra tuhaf bir boşluğa düştüm. hani şu karadelikler gibi. insanlar solucan deliklerini büyütmeye çalışıyorlar, oysa önce büyük deliklerini küçültmeliler.

düşünürken suratımı astığımı farkeden arkadaşım dennis yanıma geldi, gülümseyerek "derdin nedir dostum" diye sordu. dennis 9 yıl önce uzaya turist olarak gitmek için ruslara 20 milyon bayılan ve bizimkilerle rusları birbirine düşüren kişiydi. ona sıkıntımın nedenini üstünkörü anlattım, bana " neden uzaya çıkmıyorsun, biraz hava değişikliği iyi gelir" dedi ve bir kahkaha patlatıp sırtımı pışpışladı.

o akşam yatağıma yattığımda ilk başta bana delilikmiş gibi gelen bu fikir birdenbire cazip bir hale geldi. neden olmasındı? dünyanın her yerini gezmiş, paranın getirdiği bütün imkanlardan doya doya yararlanmıştım. bittabi zibidi hugh gibi etrafımı playboy kızlarıyla çevreleyecek kadar değil, ama göreceğimi görmüştüm. artık her şeyden bıkmış bir faust olarak, zamana bir kez olsun " dur geçme, ne kadar güzelsin" demek istiyordum.

böylelikle özel yardımcılar orduma gerekli talimatları verdim ve beni bir "uzay katılımcısı" programına derhal aldırmalarını emrettim. masama gelen raporlara göre rusların programında bir kişi vardı. ben ikinci adam olmaya tahammül edemeyen biri olarak hemen nasa'nın başkanını aradım ve ruslarla konuşmasını söyledim. bir saat sonra bana geri döndü ve uygun bir ücret karşılığı işi hallettiğini söyledi. 50 milyon birinci olmak için çok fazla değil diye düşündüm ve ilk gereken sağlık raporları için geniş uzun bir taramadan ve tahlillerden geçtim.hastane başkanı raporu 2 günde hazırlayacağını söyledi.

özel sekreterim yaptığı görüşmelerin raporunu odama gelerek anlattı. rusya'da 6 aylık bir eğitimden geçecek ; sıfır yerçekimi programı, mıg25 uzay sınırı programı,mıg21 yüksek-g uçuş programı alacaktım. soyuz'la dünyayı uzaydan görecek ve uzay mekiğinde 9 gün kalacaktım. gerekli talimatlar ruslara verilmiş ve nasa ile mütabakat sağlanmıştı. işler tıkırındaydı. keyfim yerine gelmişti, yıllar sonra ilk defa içimde bir kımıldanış, bir heyecan hissediyordum. kral dairesi gibi döşenmiş residans büromun camlarından new york'un yağmurlu havasını seyrederek bir puro yaktım.

eh, ben dünyanın çatısından atlayan felix gibi suponsorlara muhtaç değildim, üstelik onun fakir haliyle tarih yazması da oldukça ironik.

ertesi gün hastane başhekimi ve yönetim kurulu başkanı raporlarla şirketime geldi. toplantıyı yarıda kesip onu odama kabul ettim ve gülümseyerek karşıladım. bizim dünyamızda insan ilişkileri ilk sırada gelir, bağlantılarımı önceliklerime borçluyum. başhekimin karşısına oturup " bir şey içer misin dostum" diye sordum. o şakacı ve karizmatik yüzü bugün biraz durgundu, bir sorun olup olmadığı sordum. bana, " humprey, 3 aylık ömrün var, kanser bütün vücuduna yayılmış" derken başını önüne eğdi.

odada derin bir sessizlik oldu, onun konuşmaya takati yoktu ve ayakkabılarına bakıyordu, ben ise hiç bir şey düşünemiyordum. daha sonra ne yaptığımı pek hatırlamıyorum , aklımda kalan başhekime giderken oda kapısına kadar eşlik ettiğimdi.
titreyen ellerimle kendime bir viski koydum, ve puromu yaktım. oturduğum koltukta viskimi yudumlarken acı acı gülümsedim. işte şimdi, şu anda kendi kendime " dur geçme zaman, ne kadar güzelsin" diyorum.

50 milyon dolar ödeyip uzaya gitmeme gerek kalmadı.

devamını gör...
bazı günler mırıldandığımız cümle. dönüp baktığımızda ne çok olduğunu görüyoruz o günlerin. yaşarken farkında olduklarımızın azlığı üzüyor şimdi bizi.
devamını gör...
yemek yerken insanın zihinini dolduran söz. zaman geçmese de uzuun uzuuun tadına varabilsek mesela şöyle bi kaç saat doymadan. *
devamını gör...
zamanın bir anında hapsolmak istediğimi hatırladım. durduk yere değildi. faustu okumaya çalıştığımda epey küçüktüm. garip bir şekilde bu cümleye inanmıştım. deneyecektim yıllar sonra, hapsolmak istediğim anı kolluyordum, buldum "dur, geçme! zaman ne güzelsin" dedim. geçmekle meşhurdu beni dinlemedi öyle bir geçti ki. ya güzel değildi ya da... bilemedim, geçti.
halâ hatırlıyorum pek uzaklaşmış olamaz. ama biliyorum geçti geçti.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar