ölüm haberi

ilkin nokta gibi düştüğü yerde, zamanla genişleyerek yayılan ama yayılırken solgunlaşan acının orijin noktasıdır.

zamanla yüzü hayallerde bile silikleştiğinden, çıkıp gelse bile tanınmayacak kimseler hatırına:

mutfak tezgahının üzerine taze fasulyeleri, bezelyeleri çıkarmış bakınıyordum. içim sıkılıyordu. “hangisini pişirsem?” sorusu bunaltmıştı beni. sen aramayalı, bu, ikinci gündü. hayra yormaya çalışıp yoruluyordum. bir de üzerine “ne pişireceğim” derdi… içim sıkılıyordu. henüz ölüm haberin yeşil, yemyeşil yanıp sönmemişti telefonun üzerinde. yeşil ve taze fasulyelerdi kafamı kurcalayan, şimdilik.

mutfağı öylece dağınık, fasulyeleri soluk yeşil olmaya bırakıp, çıktım evden. dedim ya; içim sıkılıyordu. okula gittim. kantine girdim hızlıca. kantine giren kişi birilerini arar ya gözlerini kısarak, orada öylece duruşunun komikliğini örtmek için, boynunu sağa sola uzatır, birini aradığını , aslında orada bön bön etrafa bakınmadığını kanıtlamaya çalışır kantin halkına, işte öyle aranıyordum kantindeki en boş sandalyeyi. en boş sandalye, etrafındaki sandalyeler de boş olandı. gittim oturdum, diken üstünde. aradan ne kadar vakit geçti bilmiyorum. telefonum çalmıyor, içimdeki sıkıntı zaman boğmacasına direniyordu. etraftan günlük hayat muhabbetleri gelip yapışıyordu kulaklarıma. bir arkadaş geldi oturdu masaya. dedi: "naber?". hakikaten bilmek istediğine inansam, anlatırdım belki, belki anlatmaya lüzum görmez susardım, anlayacağını bilsem. "iyilik" dedim. ne iyiliği?.. fasulye mi, bezelye mi? karar bile veremiyordum ben. o zamanlar oralet benzeri bir şey vardı. kivi çayı. yemyeşil, göz alıcı yeşil. dedim sana içim sıkılıyordu. yeşil kurbağa çayından bir yudum alıp, bana izlediği bir belgeseli anlatıyordu. dinlemiyordum. arada telefona bakmak için katlanıyordum sadece. ve sonunda telefon çaldı. öyle çevik davrandım ki elime almakta, nasıl süratli bir arabanın camından bakınca yol kenarındaki ağaçlar, çalılar sınırlarını kaybeder, birbirine karışıp, bulanıklaşır, uzun yeşil asimetrik bir şerit olup akar, öyle hızla geçti telefonun ekranı gözümün önünden. açtım bir telaş. açtım; arayan sen değildin. boşuna almıştım bezelyeleri. bırakalım hepsi küf yeşil olsun şimdi.

telefonda bir ses, en yakın arkadaşın. sakin olmamı salık veriyor. bir yere otur diyor. kar yağıyor, okulun beton zeminine sığamıyorum. "seni" soruyorum. küs müydün? kızgın mıydın? ayrık mıydın? yanılmış mıydın? bilsem; sormazdım elbette. bilsem; bundan sonra sorulacak tüm soruları susardım. bilsem; bir daha “üşüdün mü?” diye sormana bile dayanamazdım. kaldırırdım tüm soruları tedavülden. bilsem…

bir çırpıda anlatıveriyor bana cenazeni. tek solukta anlatıyor. oysa bu kadar kısa olur mu, onca uzun hayallerin sığdığı başının bir yana kıpırtısız düşüşü? henüz yaşanmamış bir ömürden bir başka ömre hicret etmenin hikayesi bunca kuru ve ruhsuz olabilir mi? böyle hızla biter mi henüz konuşmadıklarımız?
kayıtlara geçiyor o telefon konuşması- süresi bir dakika-. süresini ben kestiremiyorum. soğuk taş ve karşıda arabanın farından ürkmüş bir kedi ölümden kaçıyor. bir kedi bir ömür değiştiriyor. gözleri yeşil, kara bir kedi.

ilk zamanlarda, sarılıp ağlıyorlar bana. her gelenin göz yaşları kalıyor yakalarımda. tuz lekesi. sonraları uzun teselli denemeleri. ana fikir hep belli. zamanla sıkılıp herkes kendi hayatına dönüyor. okulu bitiriyorum. yalan değil ben de alışıyorum. öldüğünü sanmak acı veriyor. öldüğünü sanmayı bile unutmak istiyorum. öldüğünü hatırlamakla , öldüğünü sanmak zamanla yer değiştiriyor kafamda. topuklu ayakkabılarım bile oluyor. zümrüt yeşili imitasyon takılarım, ciddi iş toplantılarım. bir tek taze fasulyeye katlanamıyorum. ne zaman önüme alıp ayıklamaya kalksam kopardıkça uçlarından sanki parmaklarımı kırıyorum çıt çıt. soydukça kenarlarından kılçıklarını, sanki kat kat derilerimi yoluyorum. kaldıralım fasulyeyi, bana cenaze arabasını hatırlatıyor.

bir gece yıllar sonra ilk kez, kokunu duyuyorum. silüetin beliriyor. sensin! şaşırıyorum. sesleniyorum. öldüğünü sandım diyorum. çıkıp geldin diyorum. yüzünü bir türlü seçemiyorum. öldüğünü sandığımı hatırlıyorum. geçen bunca zaman öldüğünü sanmışım. şimdi yüzünü seçemiyorum. sanmıyorum. öldün. nereden buldun o yeşil ayakkabıları? olmamış. sen seçmedin o ayakkabıları. seçmiş olamazsın. sanmıyorum. seçemiyorum ben de zaten. sanmıyorum... öldüğünü.. çıkıp geldin. anlıyorum öldün. gelmeseydin bilemezdim.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.