kasımpaşa çık aradan

abdullah kibritçinin efsane bir yazısı.

taksim’deki olayların yoğun yaşandığı 31 mayıs gecesi saat 2 gibi aziz beni kasımpaşa civarından aldı. öyle bir planım olmamasına rağmen, taksim gaza boğulurken bir istanbul turu yapmak zorunda kaldık. kasımpaşa’dan eyüp’e, oradan da bayrampaşa üzerinden esenlere vardık. atışalanı tarafından girdiğimiz esenler’i bir uçtan öbür uca kat ederek üçyüzlü’den bağcılar’a bağlandık. etraf oldukça sakindi, her zamanki gibi. taksim yıkılırken, yer yerinden oynarken, bayrampaşa, esenler, bağcılar, güngören halkı zıbarmış uyuyordu. muhtemelen akşama kadar çalışmış, gavur gibi yorulmuşlardı. sanatçılar, ezilenler, direnişçiler taksim’deydi; ya bu beldelerin insanları neredeydi? uyuyordu pislikler.

bağcılar meydandan gerisin geri çin çin deresine geçtik. gereksiz yere yolu uzattık, ama bu arada fatih mahallesi, belalı karabayır ve her adımına aşina olduğum kazımkarabekir’i de görmüş olduk. aynı manzara burada da vardı, devrime korna çalarak destek olmak şöyle dursun ışıkları bile söndürüp yakmıyorlardı. en azından bunu yapabilirlerdi, lanet olsun en azından bunu yapabilirlerdi. ben bile küçükken yapardım bunu, babam kızardı, ampul patlayacak diye. bu malların ampulleri de bizim ampul gibi dandik miydi yoksa, patlayacağından mı korktular, gerçekten bilmiyorum, yazıklar olsun. bir ampül için ya rab, ne devrimler bitiyor.

deli gibi gecenin bir vakti istanbul’da yol alıyoruz. ben istanbul’u hep gezerim, sokak sokak, karış karış, ta silivri’den gebze’ye, köy köy ve mahalle mahalle. gece 2, yola devam ediyoruz. bana mesajlar geliyor ara sıra, kadıköy karışmış, millet sokaklara dökülmüş, ellerinde tavalar, kornalar, çalgılar ve tıngırtılar. Allah belanı versin karabayır, esrarın başkenti karabayır, kubarın otun başkenti karabayır, başbakan alayınıza ayyaş dedi, kalkın yataklardan, ses verin, bir kerecik korna sesi, köşe başlarında adam gasp eden, ot içip kendinden geçen, mal satarken yakalanan ve mahkeme salonunda annesine sarılıp ağlayan, annesine sarılıp ağlayan ama adam bıçaklayan dostlarım, uyanın bu gaflet uykusundan artık uyanın. kemer mahallesinin cepçileri, keşleri, sarhoşları, Allah belanızı versin neden susuyorsunuz. söyle bana mezarcı bekir, taksim direnirken senin evde uyuman revamı? yokluktan sebze halinin kıyılarında, 10 liraya çingenelerle ağaçlar altında beş on dakikalığına işini halleden mezarcı bekir.

neden uyuyorsun şimdi, bütün sanatçılar sokaklarda, meslektaşın sayılır kreatif drektörler, mediacat’ın ciks çocukları, alemetifarika’dan art directorler, elmaaltshift, purenewmedia hassiktir hepsi çok havalı lan, hepsi devletten nemalanan, avm’lere reklam yapan, hepsi sokaklarda, hepsi canla başla.. dur mesaj geldi, fulya çok karışmış lan, fulya neresi mi, defol git bekir, defol git, zıbar yat uyu. ama unutma bekir, zulme sessiz kalan dilsiz şeytandır. büyükada’daki deniz manzaralı evinden dücane cündioğlu dedi, öyle olmaz dedi, murat menteş aradı herkes alo biz devrimdeyiz dedi, devrim marşı çalıyormuş gümbür gümbür, özgü namal, mehmet ali alabora, izlemiyor musun Allah aşkına leyla mecnun ekibi ve femen’in bıngıl memeleri, muhteşem yüzyıl set ekibi, madonna, moby, anne rice ve işte dücane, bunlar senin sanatçın, bunların yanında olmayacak mısın bekir, gözün kör olsun bekir. karayipler’de satın aldığı adasından roger waters “dindar yobazlara karşı direnen” çocuklara selam göndermiş, kalk bekir, uyan bağcılar, uyan güngören, fulya yanıyor. sen inmezsen sokağa bu bebeler iki günde pes eder, ılımlı olalım çağrıları yapar, kornaya basarken bile götü üç buçuk atar, sen inmezsen sokağa bekir.. ne diyon olum, sabah iş mi var, of tamam bekir yat uyu geber.

fulya’yı bilmez bekir, akaretler’den hiç geçmez, şair nedim caddesi’ne polis gaz basmış, sıdıka var ya hani ünlülerin cafesi, önünden geçemez oranın utanır, ama polis gaz basmış, akaretler’de göz gözü görmüyor, vitrinlerdeki milyonlık pornografik sanatsal çalışmalar görünmüyor, reklam ajansları bez maske ve limon dağıtıyor, iyi okullarda yetişmiş zeki çocuklar, anime tasarlıyor devrime destek için. defol git bekir anime nedir ne bileceksin.

bağırıp çağırıp konuşuyorum, halkın sessizliğine isyan ediyorum, fulya kaynıyor, akaretler yanıyor, cadde bostan coşmuş, kozyatağı, beyoğlu, cihangir coşmuş, çin çin deresi uyuyor, isme bak zaten bok gibi, lağım deresiydi burası daha yeni ıslah ettiler, anlıyor musun aziz şuan altımız lağım, bu Allah’ın belası insanların yerinden sökülecek bir ağacı bile olmadı. bak ne diyorum, on kilometre etrafımızda bir tek park bile yok. tek park lan tek bir park bile yok. burada otobüs durağında bazen bir buçuk saat araba beklersin, oysa kabataş’ta herhangi bir zamanda nereye gidecek olursan ol en fazla üç dakika beklersin, ama beşiktaş kaynıyor esenler susuyor, bu ne lan.

“sus lan sikecekler belamızı, burası karabayır” diyor aziz ve ben kendime geliyorum. tamam diyorum, sakin bir sesle, tamam, mesajı aldım. “ne mesajı lan” diyor “mal mal konuşma”. anlaması için açıyorum: “üçlü ayak çatırdıyor”. hiçbir şey anlamıyor, bir benzinlikte durup içecek bir şeyler almayı teklif ediyor, boşver diyorum. “ne üçlüsü, ne ayağı olum adamı hasta etme.”
“ab -abdullah gül-, abd -fethullah gülen- ve kasımpaşa -tayyip erdoğan-” diyerek pis pis sırıtıyorum.

- tamam, avrupa ve amerika’yı anladım da kasımpaşa nereden çıktı?
- ben de bilmiyorum, arada sırada gelip gidiyor.
- kasımpaşa çık aradan, diye bağırıp gaza basıyor.

okmeydanı, mecidiyeköy kıyısından hızla köprüye çıkıyoruz. sonrasında ver elini anadolu yakası. saatler gece 3’e geliyor. kozyatağı’nı merak ediyoruz, kadıköy’ü merak ediyoruz. yaklaştıkça sesler artıyor. korna çalarak geçen arabalara rastlıyoruz tek tük. kadıköy’ün içlerine girince bazı sokaklarda insanlar görüyoruz, ellerinde tencere ve tavalar, gürültülü bir eylem yapıyorlar. kırmızı ışıkta duruyoruz, sağımızdaki araba korna çalıyor. bize bakıyorlar ve tırsarak korna çalmaya devam ediyorlar. gezi parkı için… diyorum aziz’e, çünkü ağaçları sökecekler oradan. sonra kozyatağı’na bakıyorum, binbir acıyla, binbir kahırla. bak aziz buralar eskiden ormandı baştan sona. koz ne demek aziz, koz ceviz demek, ceviz ağaçlarıyla doluydu buralar, kozyatağı ismi o günlerden yadigar. şu gördüğün 200 yıllık ağaçlar var ya, yol kenarlarında tek tük kalmış, işte hep böyleydi buralar.binlerce asırlık ağaçtan birkaç tane kaldı numunelik, bak bak için acısın, bak bak kahırdan geber. buralara kocaman evler diktiler, ormanı katledip kolejler yaptılar, rezidanslar, eski taş konakları yıkıp reklam ajansları, devrime destek hani anime tasarımları, prodüksiyon firmaları, film şirketleri diyorum aziz casting ajansları, çitlerle çevrili evler, bahçelerini göremezsin o biçim korumalı, ah çam ormanları aziz kozyatağı’nın ormanı katleden insanları… kornalar çoğalıyor, tencere sesleri yükseliyor, pencerelerden bağıran kadınlar bir hakikati tekrar hatırlatıyor: gezi parkı avm yapılamaz. optimum’un sol tarafına bak aziz, şurası hep tarla hala. lahanaları görüyor musun, marulları, göztepe köprüsü’ne kadar. kimse görmese de optimum koca bir tarlanın ortasında.

birkaç saat içinde sırasıyla fatih, kasımpaşa, balat yolundan eyüp, bayrampaşa, esenler atışalanı, dörtol, üçyüzlü yolunda bağcılar, bağcılar köşe, ebubekir, merkez cami civarını dolanıp çin çin deresi yolundan fatih mahallesi ve kazımkarabekir arasından karabayır ve sonrasında da mecidiyeköy’den acıbadem – göztepe yoluna hızlı bir geçiş yaparak kozyatağı’na vardık, böylece erenköy ve yenisahra’yı da görmüş olduk.

kadıköy hariç gezdiğimiz her yerde halk evlerinde sessizliğe bürünmüş osura osura uyurken, elit beldelerin halkı ve sanatçılarımız “dindar yobazlar”a karşı direniyordu.

uykum gelmişti ve artık sabah oluyordu.
*

http://www.populistkultur.c...


devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.