fusüsu'l-hikem

ibn arabi'nin en önemli eseri.

füsusu'l hikem ile ilgili olarak ibn arabi'nin görüşŸü şŸöyledir: ibn arabi, mukaddime'de belirttiğŸine göre şŸam'da bulunduğŸu bir esnada hz.peygamberi rüyasında görmüşŸ ve hz. peygamber elinde tuttuğŸu bir kitab ile ibn arabi'ye dönerek "bu füsusu'l-hikem kitabıdır. bunu al ve halka açıkça anlat da bu hikmetlerden herkes faydalansın." buyurmuşŸtur. ibn arabi de rüyadaki emir üzerine bu kitabı vücuda getirmişŸtir. ibn arabi sözkonusu rüyanın sonucunda olanları şŸöyle anlatmaktadır: "yüce peygamberin bana tarif ettiğŸi şŸekilde hiç bir eksiklik ve fazlalığŸa meydan vermeden bu kitabı halka açıklamayı amaçladım... çünkü ben ancak bana ilham edilen şŸeyi söyledim ve bu yazılı kitapta ancak bana indirilmişŸ olan hakikatleri dile getirdim."

devamını gör...
muhyiddin ibn-i arabi eseri.

önsöz


--- alıntı ---
Rahman ve Rahîm olan Allahın adıyla.

Her ne kadar ümmetlerin çeşitliliğinden dolayı dinler ve mezhepler birbirinden farklı ise de; hikmetleri, dosdoğru yolun ahadiyeti ile ilk makamdan (yani, ahadiyet mertebesinden) kelimelerin (yani, herbiri Rahmanın Nefesi ile yaratılan birer kelime olan bütün mevcudatın) kalpleri üzerine indiren Allaha hamdolsun. Ve Allahın rahmeti ve selamı, ihsan ve cömertlik hazinelerinden sözün en doğrusu ile himmetlere yardım eden Hz. Muhammede (sav) ve onun ailesi üzerine olsun.

Bundan sonrasına gelince, 627 yılında Muharrem ayının sonlarına doğru Şam kentindeyken, rüyamda [mübeşşire] Resulallahı (sav) gördüm. Elinde bir kitap vardı ve bana şöyle buyurdu: Bu kitap, Fusus el-Hikemdir. Bunu alıp insanlara götür ki ondan faydalansınlar. Ben şöyle dedim: İşitip itaat edilecek olan, Allah ve Resulü ve aramızdaki emir sahipleridir ve biz de emrolunduk. Dolayısıyla, bu kitabın herhangi bir fazlalık veya eksiklik olmaksızın, Resulallahın (sav) bana getirdiği sınırlar içerisinde ortaya konması için isteneni yerine getirdim ve niyetimi arılaştırdım ve kendimi (nefsanî) yönelim ve istemlerden yalıttım. Ve Allahu Tealadan bu kitabı ortaya koyarken ve bütün hallerimde beni şeytanın söz geçiremediği kullarından kılmasını; parmaklarımın yazdığı ve dilimin söylediği ve kalbimin içine aldığı bütün herşeyde ilahi korumayla, beni, kalbimin tabiat alemine dönük yüzünde [ru-i nefsî] ahadiyet mertebesinden gelen ilhamlara [ilka-i Subbuhî] ve ruhun üflenişine özgülemesini; bu şekilde, kendi hükümlerimi dayatıcı değil yalnızca tercüman olmayı; öyle ki, kalb sahibi olan ehlullahtan bu kitabı anlayan kişinin, onun aldatıcı nefsin garazlarından münezzeh bulunan takdîs (yani, ahadiyet) makamından indiğini mütehakkık olmasını istedim ve bunun için duacı oldum.

Ve Hak Tealanın duamı işittiğinde, seslenişimi kabul etmesini umarım. İmdi ben, ancak bana verilen şeyi verdim. Ve ben bu kitap içerisinde, ancak benim üzerime inen ilmi indirdim. Ve ben nebi değilim, resul de değilim; yalnızca ahireti için çalışan bir vârisim.
--- alıntı ---

*

devamını gör...
merhum ahmed yüksel özemre bir sohbette, ömründe iki defa iman buhranı yaşadığını, ikincisinin bu kitabı okuduktan sonra gerçekleştiğini söylemişti.

buna mukabil ayşe şasa da uzun yıllar süren şizofreni karanlığından bu kitap sayesinde çıktığını anlatmıştır.

kimi için zehir, kimi için şifadır bu kitap.
devamını gör...
yunus kelimesindeki hikmet-i nefsiyye


--- alıntı ---
Bil ki, hiç kuşkusuz Allahu Teala bu insan oluşumunu ruhuyla, bedeniyle ve nefsiyle kâmil bir şekilde Kendi suretinde yarattı. Ve bu insan oluşumunun çözülmesi, bu insan oluşumunu yaratandan başkasının elinde değildir. Bu çözülme, ya O’nun eliyle olur –ki her zaman için bu böyledir– ya da O’nun emriyle olur. Allah’ın emri olmaksızın bunu üzerine alan kişi hiç kuşkusuz kendi nefsine zulmetmiş, Allah’ın koyduğu sınırları aşmış ve Allahu Teala’nın mamur kılınmasını emrettiği şeyin yıkımına yönelmiş olur.

Bil ki, Allah’ın kullarına şefkat göstermek, Allah yolunda gayret göstermekten daha yakışık alır bir şeydir. Davud aleyhisselam, Beyt-i Mukaddes’i inşa etmeyi dileyip, onu defalarca inşa ettiyse de inşaatı biten bina her seferinde yıkıldı. Bu durumu Allahu Teala’ya şikayet edince, Allahu Teala ona şöyle vahyetti: “Benim bu evim kan döken bir kişinin iki eli üzerinde ayakta duramaz.” Davud şöyle dedi: “Ya Rabb, ben senin yolunda kan dökmedim mi?” Hak Teala şöyle buyurdu: “Evet, ama onlar
Benim kullarım değiller mi?” Davud şöyle dedi: “Ya Rabb! Bu ev benden olan bir kişinin iki eli üzerine inşa edilsin.” Böylece Allahu Teala Davud’a, bu evin, oğlu Süleyman tarafından inşa edileceğini vahyetti.

Bu hikayeyle anlatılmak istenen, bu insan oluşumunun korunmasıdır — ve hiç kuşkusuz bu insan oluşumunun korunması onun yıkıma uğratılmasından daha iyidir. Sen Allahu Teala’nın, din düşmanlarının hayatta kalmaları için cizyeyi ve barışı farz kıldığını görmez misin? Ve O, “Eğer onlar barışa meylederlerse, sen de onlarla barışa meylet ve Allahu Teala’ya tevekkül et” dedi [Enfal Suresi, 8/61]. Sen üzerine kısas vacib olan kişiyi görmez misin? Öldürülenin yakınları bir araya gelip de bunlardan biri diyete razı olduğu veya öldüreni bağışladığı ve diğerleri ise katilin öldürülmesini istediklerinde, Hak Sübhanehu, bağışlayan kişiyi nasıl gözetmekte ve
bu kişiyi, bağışlamayan diğer kişilere nasıl yeğlemektedir? Dolayısıyla, kısas yoluyla öldürmek olmaz. Ve görmez misin ki, Resulallah (sav), katilin kısas yoluyla öldürülmesine ilişkin olarak, “Onun öldürülmesi, diğerinin öldürülmesi gibidir” buyurmuştur. Ve görmez misin ki, Allahu Teala, kısasın kötü bir eylem olduğuna işaret ederek, “Kötülüğün cezası, ona benzer bir kötülüktür..” [Şura Suresi, 42/40] buyurmuştur — yani, meşru olmakla birlikte kısas, kötü bir fiildir. Ve “..Her kim bağışlar ve ıslah ederse onun ödülü Allah katındadır” [Şura Suresi, 42/40] — çünkü (bağışladığı kimse) O’nun sureti üzerinedir. Böylece, her kim bağışlar ve öldürmezse,
bu kişi, (bağışladığı kimsenin) sureti üzre olduğu kimse (yani, Allah) tarafından ödüllendirilecektir. Bu elbette böyledir, çünkü onu bunun için (yani, Kendi suretini zahir kılması için) inşa etmiştir. Allah, ancak onun varlığı yoluyla Zahir ismiyle zahir olduğundan, her kim insan oluşumunu gözetecek olursa, Hakk’ı gözetmiş olur.
--- alıntı ---
devamını gör...
--- alıntı ---
İLYAS KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ İNASİYYE - 1
İlyas –Nuh’tan önce nebi olan– İdris aleyhisselam’dır. Ve Allah, İdris’i yüce mekâna yükseltti. İdris göklerin kalbinde, yani güneşte bulunuyordu. Sonra Baalbek şehrine gönderildi. “Baal” bir putun, “Bek” de bu yerin hükümdarının adıydı. Ve “Baal” adlı bu put, yörenin hükümdarına aitti. Ve İdris olan İlyas, “gereksinim” [hacet] anlamına gelen “lübanet” kökünden türetilerek “Lübnan” adı verilen dağın yarılmasıyla (misal aleminde) ateşten bir at gördü — her tarafı ateşten bir attı bu. Atı görüp üzerine bindiğinde, şehvet kendisinden uzaklaştı. Böylece, içerisinde hiçbir şehvet barındırmayan akıl haline geldi ve nefsin garazlarıyla hiçbir ilişkisi kalmadı.

(Akıl makamında olmasıyla) Hak İlyas’ta münezzeh olunca, ilahi marifetin yarısını elde etmiş oldu. Çünkü akıl, kendi başına olduğunda, ilimleri kendi aklî kurgulamasından alması dolayısıyla, Allah’ı teşbih yoluyla değil, tenzih yoluyla bilir. Ve Allah’a ilişkin marifeti ancak O’nun tecellisi ile kusursuz hale gelir. (Böyle bir durumda) tenzih edilmesi gereken yerde –biçimsel tenzih ile değil– gerçek tenzih ile ve teşbih edilmesi gereken yerde de şuhudî ve keşfî teşbih ile teşbih eder; ki böylece tabii suretler ve unsurlarda Hakk’ın varlığının yayınımını görür ve kendisi için, ayn’ını Hakk’ın ayn’ı olarak görmediği hiçbir suret kalmaz. Ve işte bu, Allah’ın indirdiği şeriatların getirdiği en kusursuz marifettir — ve bütün vehimler bu marifet
yoluyla hükmederler. Bundandır ki, vehim bu insan oluşumunda akıldan daha büyük bir güce sahiptir. Akıl sahibi bir kimsenin aklı her ne kadar olgun olsa da, bu akıl vehmin kendisine hükmetmesinden ve aklettiği şeyde tasavvurdan kurtulamaz.

Vehim, insanın kâmil suretinde bulunan en büyük hükümrandır. Ve indirilen
şeriatlar da bu yolla (yani, vehim yoluyla) geldi. Ve bu şeriatlar, bir yandan tenzih ederken, bir yandan da teşbih etti. Tenzih durumunda, vehim ile teşbih etti ve teşbih durumunda da, akıl ile tenzih etti. Böylece her ikisi bir bütün olarak birbirine bağlandı. Dolayısıyla, tenzihin teşbihten, teşbihin de tenzihten ayrık olması mümkün değildir. Bundandır ki, Allahu Teala, “O’nun benzeri yoktur” [Şura Suresi, 42/11] diyerek hem tenzih, hem de teşbih etti. “O, işitendir, görendir” [Şura Suresi, 42/11] diyerek de teşbih etti. Yukarıda anılan ilk ayet, tenzihe ilişkin olarak inen ayetlerin
en büyüğü olmakla birlikte, “benzer” sözüyle, teşbihten arınık değildir. Allah’ı en iyi bilen yine Kendisi’dir ve O, Kendini bizim sözünü ettiğimiz şekilde nitelemiştir. Daha sonra şöyle der: “Erişilmez olan Rabb, onların niteledikleri şeyden münezzehtir” [Saffat Suresi, 37/180]. Böylece, Kendini onların tenzihlerinden tenzih eder. Çünkü onlar, tenzih ederek, Hakk’ı sınırlamaktadırlar. Akılların Allah’ın benzer-olmaklığını anlama eksikliğinden dolayı böyledir bu.

Sonra, bütün şeriatlar, vehimlerin hükmettiği şeyle geldiler. Ve dolayısıyla da, Hakk’ı, Kendisi’ni zahir kılan sıfatlardan ayrık kılmadılar — (tenzih ve teşbih hakkında) böyle dediler ve (vehimlerin hükmettiği şeyle) böyle getirdiler. Ve ümmetler (bu şeriatlar yoluyla) bu şekilde bildiler; Hak da onlara (marifet) tecellisini bağışladı. Böylece vâris olarak resullerin ardınca geldiler ve Allah’ın Resulleri ne söylediyse, onu söylediler. (Ve resullerin söylediği şey ise, vehimlerin hükmettiği şeydir, çünkü şeriatlar vehimlerin hükmettiği şeyle gelmiştir; ve bunun böyle olduğu şu ayette de görülür:) “Allah risaletini nereye yerleştireceğini çok iyi bilir” [En’am Suresi, 6/124]. Bu ayetteki “çok iyi bilir” sözü (ayetin Arapça’daki sözdizimi bakımından) iki şekilde ele alınabilir. Öncelikle “Allah resulleri”nin yüklemi olarak
ve ikinci olarak da “risaletini yerleştireceği yer”in öznesi olarak — ve bunların her ikisi de doğrudur. Bu nedenledir ki, tenzihte teşbihten, teşbihte de tenzihten sözediyoruz.

Bunu ortaya koyduktan sonra, eleştiride bulunanın [müntekit] ve itikat sahibinin üzerine perdeleri indirir ve örtüleri örteriz. Her ne kadar bu kimseler Allah’ın kendilerinde tecelli ettiği birer suret olsalar bile, suretlerin (tecelliyi kabul etme yönündeki) istidadları arasındaki üstünlük farklılığının ve bir surette tecelli edenin ancak o suretin istidadı hükmünce tecelli ettiğinin zahir olabilmesi için örtmekle emrolunduk. Dolayısıyla, (tecelli istidada göre olduğundandır ki) bir suretin hakikatinin ve gereklerinin [levazım] verdiği şey, tecelliye (yani, tecelli eden Hakk’a)
nisbet olunur. Bu, kaçınılmaz olarak böyledir.

Uykusunda, inkar olunamaz bir şekilde Hakk’ı gören kimsenin durumu bunun
gibidir. Ve hiç kuşkusuz ki, Hak, bu görülen suretin ta kendisidir [ayn]. Ve Hakk’ın (uykudayken) tecelli ettiği suretin gerekleri ve hakikatleri Hakk’a tabidir. Uykudan uyanınca, uykuda görülenden başka bir şeye
geçilir — ki bu, akıl yoluyla Allah’ın (görülen suretin ötesinde) tenzih edilmesini gerektirir. Tabir eden kişi keşf ehli veya iman sahibi ise, yalnızca tenzih etmekle kalmaz, o surette zahir olanın da hakkını vererek, aynı zamanda teşbih eder. Böyle olunca, “Allah” sözü, işareti anlayan kimse için, eğer tahkik edecek olursa bütünlük mertebesinden [mertebe-i külliye] ibarettir. Ve bütünlük mertebesi de, etkin olan İlahi İsimler’in toplamını ve edilgin olan mümkün zuhur mahallerinin toplamını kendinde toplayan uluhiyet mertebesidir.
--- alıntı ---
devamını gör...
--- alıntı ---
HARUN KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ İMAMİYYE

Bil ki, Harun aleyhisselam’ın varlığı, “Biz ona rahmetimizden, kardeşi Harun’u nebi olarak bağışladık” [Meryem Suresi, 19/153] ayetinde belirtildiği gibi, rahamut hazretindendi. Dolayısıyla Harun’un nübüvveti rahamut hazretinden oldu. Harun yaş itibarıyla Musa’dan ileri, Musa da nübüvvet itibarıyla Harun’dan ileriydi. Nübüvvetinin rahmetten olmasındandır ki Harun, kardeşi Musa’ya –babasını değil
de annesini anarak– “Ey anamın oğlu!” [Meryem Suresi, 19/153] diye seslendi. Çünkü rahmet, annede babadan daha çok vardır; eğer annede bu rahmet olmasaydı, çocuğu yetiştirmeye sabredemezdi.

Sonra Harun, (kardeşine) “Sakalımı ve saçımı tutma!” ve “Düşmanlarımı güldürme!” [Taha Suresi, 20/94] dedi. Bütün bu sözler (Musa’nın öfkesini yatıştırmaya yönelik olduğundan, Musa için) rahmet nefeslerinden bir nefestir. Bunun (böyle olmasının) sebebi, elinden yere attığı levhalara yeterince dikkatli bakmamış olmasıydı. Eğer yeterince dikkatli bakmış olsaydı, bu levhalarda “Hüda” ve “Rahmet” (yazılı olduğunu) görürdü. Hüda, kendisini öfkelendiren işin nasıl olup bittiğinin ve Harun’un bu işte hiçbir suçu olmadığının beyanıydı. Rahmet ise Musa’nın kardeşine
yönelikti — (eğer levhada yazılanı görseydi) kendisinden yaşlı olan kardeşinin sakalını kavminin gözü önünde çekiştirmezdi. Dolayısıyla bu (yani, Harun’un sözleri), Harun’dan Musa’ya yönelik bir merhamet oldu. Harun’un nübüvveti Allah’ın rahmetinden olduğu için, ondan ancak böylesi bir söz çıkar.

Sonra cenab-ı Harun, Musa’ya şöyle dedi: “Senin bana, ‘İsrailoğulları arasına ayrılık soktun’ diyerek, beni aralarındaki ayrılığın sebebi olarak görmenden korktum” [Taha Suresi, 20/94]. Çünkü, İsrailoğulları arasında, buzağıya tapma konusunda ayrılık çıkmış; kimileri Samirî’ye uyup, onu taklit ederek buzağıya taparken, kimileri de ne yapmaları gerektiğini Musa’ya sormak üzere buzağıya tapmaktan geri durmuşlardı. İşte, Harun aleyhisselam, onlar arasındaki bu ayrılığın kendisine nisbet
olunmasından korktu.


Ve Musa, işin hakikatini Harun’dan daha iyi biliyordu. Çünkü Musa, Allah’ın, hiç kimsenin Kendinden başka bir şeye kulluk edemeyeceğini hükme bağlamış olduğu [kaza] ve ancak O’nun hükmettiği şeyin ortaya çıkabileceği konusundaki ilminden dolayı, buzağıya tapanların (gerçekte) neye kulluk ettiklerini biliyordu. Musa’nın, kardeşini ayıplaması, kardeşinin inkarı ve anlayamamasından dolayı idi. Arif odur ki, Hakk’ı her şeyde müşahede eder ve O’nun her şeyin ayn’ı olduğunu görür. Böylece Musa –yaşça ondan daha küçük olsa da– kardeşini eğitiyordu.

Ve Harun’un kendisine söylediği şeyleri söylemesinden sonra Musa, Samirî’ye dönerek şöyle dedi: “Amacın neydi, ey Samirî?” [Taha Suresi, 20/95]. Yani, “(İlah’ı) buzağı suretine özgü kılarak, ne diye insanların mücevherlerinden bu buzağıyı yaptın da, malları yönünden onların kalbini çeldin?” dedi. (İnsanın kalbi, malının bulunduğu yöne eğilimli olduğundan) İsa aleyhisselam İsrailoğulları’na şöyle dedi: “Ey İsrailoğulları, her insanın kalbi malının bulunduğu yöndedir. O halde siz, malınızın gökte olduğunu farzedin ki, kalpleriniz gökte olsun.” Mala, “mal” denilmesi, tabiatı gereği kalplerin ona kulluk etme eğiliminde olmalarından [“tumilu”] dolayıdır. Ve kalbin mala duyduğu gereksinimden dolayı, mal kalbin en çok istediği şeydir.

Ne var ki, suretler kalımlı değildirler. Ve eğer Musa buzağıyı yakmaya
davranmasaydı, bu buzağı sureti (zaten) kaçınılmaz olarak ortadan kalkacaktı. Ve Musa’da, (buzağının Allah’tan) başka-olmaklığı (düşüncesi) baskın geldiği için, buzağıyı yakarak, bu suretten arta kalan külleri denize savurdu ve Samirî’ye “İlahına bak!..” dedi. Tenbih yoluyla eğitmek için, buzağıyı “ilah” olarak adlandırdı, çünkü buzağının ilahi tecelli mahallerinden bir parça olduğunu biliyordu. Ve şöyle dedi: “..Biz onu elbette yakarız” [Taha Suresi, 20/97].
--- alıntı ---
devamını gör...

--- alıntı ---
HARUN KELİMESİNDEKİ HİKMET-İ İMAMİYYE
İnsanın hayvaniyeti, hayvanın hayvaniyetini teshir ettiğindendir ki, insan hayvan üzerinde tasarrufta bulunur — buzağıya gelince, onun aslı hayvan değildir, dolayısıyla hayvana göre daha fazla teshir edilebilir. Hayvan olmadığından, iradesi de yoktur ve bundandır ki, tümüyle, kendisinde tasarruf eden kimsenin hükmü altındadır. Hayvan ise, irade ve garaz sahibi olduğundan, kimileyin, kimi yönlendirimlere ayak diremesi sözkonusu olur. Hayvan, irade ve garazını gösterme kuvveti bulacak olursa, insanın kendisinden istediği şeye kafa tutar. Eğer böylesi bir kuvveti kendisinde bulamayacak olursa veya insanın garazıyla hayvanın garazı uyuşacak olursa, kendisinden istenen şeyi boyun eğerek yerine getirir.

Aynı şekilde, insan da, Allah’ın (mal ve ilim ile) yücelttiği benzerine (yani, başka bir insana), ondan bir mal ummasından dolayı boyun eğer. Bu mala bazı durumlarda “ücret” denilir. Ve Allahu Teala, şöyle buyurmuştur: “Biz onların kimisini, kimisinin derecelerinden üstün kıldık — kimisi kimisine uyup peşinden gitsinler diye” [Zuhruf Suresi, 43/32]. İnsan, benzerine (yani, başka bir insana) ancak hayvaniyeti yönünden boyun eğer, insaniyeti yönünden değil; çünkü benzer olan iki şey (birbirlerinden başka oldukları için) birbirlerine zıddırlar (ve birbirine zıd olan iki şey arasında biri
diğerine boyun eğmeklik sözkonusu olamaz). Mal ve mevki yönüyle mertebesi yüksek olan, insaniyeti yönünden teshir eder. Ama diğeri, ya korkusundan ya hırsından dolayı, hayvaniyeti yönünden onun emri altına girer — insaniyeti yönünden değil. O halde kendisine, benzeri olan boyun eğmiş değildir. Hayvanlar arasında, uyuşmazlıktan dolayı ortaya çıkanı (yani, birbirleri arasındaki didişmeleri) görmez misin? Bunun böyle olması, benzer olmalarından dolayıdır ve benzer olanlar birbirlerine zıddırlar. Ve bundandır ki, Hak Teala, “Allah kiminizin derecesini kiminizinkinden üstün kıldı” [En’am Suresi, 6/165] buyurdu. Böylece, birinin derecesi diğerininkiyle aynı değildir. Dolayısıyla emir altına alma, derecelerin farklılığından ortaya çıkar.

Ve iki türlü emir altına alma [teshir] vardır. İlki, emir altına alınan kimseden bir şey istenmesiyle olan bir emir altına almadır ve emir altına alan kimse, emri altına aldığı kişiyi emri altına almasında kahirdir. Bu durum –her ne kadar insan olmaklıkta birbirlerinin benzeri iseler de– efendinin kölesini emri altına alması gibidir. Ve sultanın uyruklarını emri altına alması gibidir ve –her ne kadar birbirlerinin benzeri iseler de– sultan uyruklarını, derecesinin üstünlüğüyle emri altına alır.

Ve ikinci tür, hal olarak emir altına almadır. Ve bu, uyrukların, kendilerini zulme karşı savunan, onları koruyan, düşmanlarıyla savaşan ve onların mallarını ve nefslerini muhafaza eden sultanı emir altına almaları gibidir. Sultanın yaptığı bütün bu işler, uyrukların sultanı (hal ile) emir altına almasıdır. Aslına bakılırsa bu, “mertebenin emir altına alınması”dır. Ve bu mertebe (yani, sultanlık mertebesi) sultanın bütün bu işleri yapmasını gerekli kılar. Böylece, bazı sultanlar kendi nefsleri için çalışırken, kimisi de işin hakikatini bilerek, kendi mertebesi yönünden uyrukların emri altında olduğunu bilir ve uyrukların kadrini ve hakkını bilir. Arif olan böylesi bir sultana Allahu Teala, işin hakikatini bilen alimlere verdiği mükafatı
verir. Ve Allahu Teala, kullarının yapıp etmelerinde [şuun] (tecelli ediyor)
olduğundan, (kulları için yapılanlara) karşılık vermek Allah’ın üzerine düşer. Ve bütün bir alem, emir altına alınabilir olduğundan söz edilemeyecek olan Hakk’ın Zatı’nı emir altına alır — ve O, şöyle demiştir: “O her an bir iştedir” [Rahman Suresi, 55/29].

Musa’nın buzağının üzerine varmasının (ve onu ortadan kaldırmasının) tersine, Harun’un buzağıya tapanları –buzağının üzerine vararak, ona tapmaktan– fiilî olarak alıkoymaya güç yetirememesi, Allah’a herbir surette ibadet edilmiş olunabilmesi için varlıkta bir hikmet olarak zahir oldu. Ve her ne kadar bu suret, kendisine ibadet olunduktan sonra ortadan kalkacak da olsa, ortadan kalkması ancak kendisine ibadet eden tarafından uluhiyete büründürüldükten sonra olur. Ve böylece her şeye ilah veya emir altına alıcı olarak ibadet edilmiş olur. Ve akıl sahibi bir kimse bunun böyle olmasındaki kaçınılmazlığı bilir. Ne var ki, alemdeki hiçbir şeye, bu şey
kul indinde yüceliğe [rifat] bürünmedikçe ve kulun kalbinde (yüksek) bir derece ile zuhur etmedikçe ibadet edilmez. Bundandır ki Hak, Kendini “derecenin yükseği” olarak değil de, “derecelerin yükseği” [Mü’min Suresi, 40/15] olarak adlandırmakla, bir-olan-ayn’da [ayn-ı vahid] dereceleri çoğalttı. Çünkü Allahu Teala hiç kuşkusuz, birbirinden farklı birçok derecelerde ancak kendisine kulluk edilmesini ve her derecenin, kendisinde O’na ibadet edilen bir ilahi tecelli mahalli olmasını hükme bağladı [kaza].
--- alıntı ---
devamını gör...
dinini sadece Allah'ın (azze ve celle) kitabı, rasulullah'ın (sallallahu aleyhi vesellem) söz ve davranışlarıyla şekillendirmeyi şiar edinmiş kişiler için "gereksiz" bir kitaptır.
devamını gör...
ibn arabi'nin bazı tasavvufu meseleleri ve hakikatleri birer peygamber gibi tasavvur ederek anlattığı kitabıdır. her tasavvufi meseleye bir peygamber ismi vererek soyut konuları somutlaştırma yoluna gitmiştir.
devamını gör...
çocukları okumaya özendirmek için yazılmış kitapcık. onun için milli eğitim bakanlığı tarafından türkçeye çevrilerek yayınlanmıştır. dili çok basittir..herkes ama herkes anlar..
devamını gör...
"allah beni över
ben de onu

o bana kulluk eder
ben de ona

bir halde ben onu
ikrar eder
eşyadaki çokluk ve değişikliği görünce
inkar ederim."

yukardaki şiiri barındıran kitap.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar