hakikati aramak

ahlat ağacı'ndan esinle "ya hakikat inançlarımın dışında ise? o zaman hangisini tercih edeceğim?" sorusuna ithafen;

ey ehl! bana rüyalar ile mı geliyorsun? onları ben de görüyorum zaten. bundan yüzyıllar önce göremediğim için mi ceza ya da ödül ile karşı karşıya kalıyorum?

tıpkı mucizeler gibi rüyalar da sadece (onu) görenler için delildir. aklı selim olanı çekmiyor ki cennet tasvirin; ya ortadoğu'nun ortasına değil de hawaii takımadalarında bir yerlerde ya da (çok uzaklara gitmeyelim) karadeniz'in herhangi bir ilinde ya da ilçesinde doğmuş olsaydım? o zaman da beni: "içinde berrak sulardan oluşan nehirler, yemyeşil ve muazzam bir manzaraya sahip ortamlar" ile ikna edebilir miydin? elbette edemezdin, çünkü sen yapın gereği buna müsait değilsin. ben maddeyi değil manayı istiyorsam eğer, senden onu talep ediyorsam beni neden yalnız bırakıyorsun?

hayyam'ın hanında ben doldukça değil; aksine, ben bittikçe giderek artan boş bir bardağım var. ne içtiğime ne de bittiğine yanıyorum. hakikat bu ise tümüyle dışına çıkmıyor muyum senelerin öğretisinin? yok bu değil ise bu handa bu buhran neyin nesi? sorularım çok, cevaplarım yok. cevap arayışındaki hırs da soruların çoğalmasından mütevellit hayrete dönüyor vesselam.

zaten beşerin hatası, zıtların birliğini kavrayamamak değil mi?
zaten beşerin takıntısı, soruya soruyla cevap verememek değil mi?

zaten beşerin hatası zıtların birliğini kavrayamamak, değil mi?
zaten beşerin takıntısı soruya soruyla cevap verememek, değil mi?

bendeki rolünden ziyade hakikatteki rolünü tartışalım o halde. en yüksek soyutlamalar üç şekilde olur; akıl, ruh ve tanrı. bu soyutlukların nihayeti hep özgürlüğe çıkar, inanışların aksine. inanç, itaat ve ritüele (ibadet) tabidir çünkü. bünyelerinde herhangi bir hareket (devinim) bulundurmamalarından dolayı huzur ve sükuna delalet ederler. o halde hakikat sen değilsin ama bir o kadar da o yolun yarısısın, seni anlamadan/kavramadan bir adım dahi atamam.

bu doğrultuda ve hakikat mi değerli yoksa inancım mı? inancın buyurduğu taat ve itaat mi yoksa aklın buyurduğu sorgu ve hakikat mi?
devamını gör...
bulanların bir çukura ceset olarak düştüğü arayıştır. insanlık tarihine bakıldığında bu arayışın meclislerini refah ve medeniyet oluşturmuştur. zira karnı aç bir insanın hakikat açlığı söz konusu değildir. felsefi meselelerin tokluk bilinci ile alakası olduğu gibi, edebi ve içtimai meseleler ise açlık dürtüsü ile atbaşı gider. atbaşı nedir? bu soru için ganyan bayiilerine müracat edin. ne ise, felsefe diyorduk; felsefe tokluktan nükseder ya da açlığın yarı deliliğinden. derler ki "aramakla bulunmaz, bulanlar arayanlardır..." kim diyor? mutasavvıflar diyor. eee? diyorsun. e'si yok diyor. umudumuzu alaya alıyor herifler. yazık.
devamını gör...
(#6744923)
akılsız hakikati aramak ! ilginç hem de çok ilginç.
akletmekle ilgili o kadar ayet varken, birileri bizim aklımızı arka cebimize koymayı salık veriyor.
akletmek sadece kur'anın ilk muhataplarına mı emrediliyordu ?
bugün bazılarını kur'ana tarihselci yaklaşmakla suçlayanlar kendileri ne halt yiyor acaba ?

hakikati arayanlara ben gösteririm. ama hakikat gibi derdi olmayanlar edebiyatıyla meşguller.
devamını gör...
kim nasıl arıyorsa çarşısı pazar olsun. ortak noktanın sorgu ve sorgulamak olduğunu düşünürsek ya da öyle düşünenler için iki örnek vermek istiyorum:

hegel bir manavın tezgahı önünde durur ve ondan meyve ister. manav da hegel'e bir kilo portakal verir. hegel reddeder. "ben senden portakal değil meyve istedim" der. bunun üzerine manav bir kilo üzüm uzatır. hegel tekrar "ben senden üzüm değil mevye istedim" der.
böyle devam eden bir diyalog sonucunda dayak yemiş midir yememiş midir bilemem ama hikayeleştirmek açısından hegel'e manav bir türlü meyve veremez.

ikinci örnek aşinalığa daha yatkın olacak sanırım. descartes'in sepetteki çürük elma ile alakalı teorisine dayanıyor. descartes'e göre içi elma dolu bir sepette bir tane çürük elma olması yeterlidir o sepeti boşaltmanız için. bir çürük elma diğer tüm elmaları da çürütür çünkü. sepeti olduğu gibi alaşağı edip düzgün olanlarını yerine koymanız icap eder.

hakikatten bile bahsetmiyorum fakat "aramanın yolu sorgudan geçer" diyenler sepetlerindeki çürük elmaları ayıklamak için önce hepsini yere dökmeleri gerektiklerini bilmeliler diye düşünüyorum. çünkü elmanın bir meyve olduğunu fakat meyvenin bir elma olmadığını anlamanın yolu bundan geçer.
devamını gör...
kıssadan hisseleri severim. sahihliğinden ziyade manası sorgulandıkça insana en azından bir şeyler katarlar.

köy kahvesine bir gün dervişin biri girmiş. orada tek başına oturan adamın kulağına bir şeyler fısıldamış ve adam bir anda oynayıp gülmeye başlayarak beklenmedik bir şekilde koşa koşa gitmiş. kıraathanenin sahibi ve ahali bu adama hayret içinde bakarken, uyanık kahveci adama "ona ne söyledin de bunca zamandır yüzü gülmeyen, kendi halindeki adam bir anda oynayarak çıktı buradan? bana da söyle." demiş. bizim derviş de "sana söylersem kaldıramazsın, merak etmen doğru değil." tarzında bir cevap verdikten sonra kahvecinin ısrarlarına dayanamayıp sonunda onun da kulağına fısıldamış aynı şeyi. kahveci oracıkta can vermiş, yazık. bunun üzerine ahali dönüp dervişe "aynı şeyi iki kişiye de söyledin biri öldü biri kendine geldi, yahu adam bunun hikmeti ne?" derviş de "orada oturan zatın kulağına ben 30 senedir aradığı hakikati fısıldadım ve ihya oldu, meraklı kahveci ise bunun yükünü kaldıramadı." der.

özetle kıraathane sahibi ile uğraşmak benim işim değil. zaten onun sepetindeki elmalar dökülürse kaos olur. o elmalarını çok sever. ne mutlu başkalarının elmalarını kendi sepetinde taşımayanlara vesselam.
devamını gör...
nerede aranır bilmem ama başkasının ilm-i hâline, sırf onun mevkisinden dolayı iltimasın olduğu yerde aranarak bulunacak tek şeyin; kibir ve ego olduğunu bilirim. tarik her zaman olur da; tarikatta ilm-i hâle vakıflık ve iltimasa yatkınlık biraz sorgulanmalı diye düşünüyorum.

mefhumu tahkimlik, meçhule nazırlığa yerini bırakmış gibi geliyor bana bazen. üzülüyorum. hayrı görsem hayrı, şerri görsem şükrü, gaybı bilsem rabbı bilemezdim. ben şahsı reddettim ruh ile kaim oldum.
devamını gör...
yanlış hatırlamıyorsam ismet özel'in bir sözüydü "insanlar birleşir hayvanlar çiftleşir." hakikatin yolu her zaman için tek kişilik derler de bu yol hiç arkadaş kabul etmez mi diye düşünüyorum. sanırım bu yol tek şartla kabul ediyor. o da: birleşmek.

aklıma tarkovsky'ın nostalji filmi geldi. 1+1 gerçekten her zaman iki eder mi? o sahnede duvardaki işlemi anlayabilmek için epey kafa yormuştum sanırım. sonraları anladım tabi işlemin temeli akla yatkınken cevabı gönülde saklıymış. o halde yol bir, yolcu iki elbette olabilir. en zoru da bu olsa gerek. çiftleşmek kolay da birleşmek için insan olabilmek icap ediyor. beşer insan olmadan nasıl bir'leştiği iddiasında bulunabilir ki? ya kendini kandırıyorsa?

akılla çok bulacakmış gibi bir de gönül girdi işin içine. bir merdiven var önde aşağı mı iniyor yukarı mı çıkıyor bir türlü kavrayamıyorum. hakikatin merdiveninde bir idim; bir'leştim. insem de eyvallah, çıksam da eyvallah vesselam.
devamını gör...
akıl (us) ile inanç aynı kefede tartılır mı hiç?
her ikisinin de kefesi, dünya kafesine sığmaz. velev ki benim terazim var deme gafletine düşüp boşboğazlık ettin. o halde vay haline! tüccarlığa da soyunamazsın artık. elinde terazisi ile gezenin gölgesinde adalet belirmez mi? gölgesi adalet olandan mal alınır mı hiç? hakikatin yükü ağırdır kefe tartmaz belki ama cebi olmayan kefeni doldurur da taşırıverir.

omuzlarındaki yükten kurtulabilenlerin ağırlıkları yere değil; sere düşer vesselam. iki omuz bir ser'i kabul eder de bir baş iki omzu dengeler mi onu bilemem.

velhasıl kelam bedenin yükü ikiden bire düşünce dengeden kopar. fizikten de öteye geçip metafiziğin konusu olur bu durum. açıklanması beklenmez. aslında denge halini bulamayıp sadece bir yönüne yüklenen insanın sendeleyişi ile açıklanabilir de. kim anlar bilemem. ama tüccarların ve terazi sahiplerinin anlamayacağını bilirim.

kefesi, kafesine sığmayanlar her zaman bir sağa bir sola yalpalayarak yürürler. hem ne mutlu hem ne acı seri hoş olanlara. seri yere değil göğe baktığından yolu bulamayanlara...
devamını gör...
sağırın kulağından bülbülü dinlemek, amanın gözünden kırmızı gülü görmek. ne duyar ne de görürüm ama kırmızı gül bitmeden bülbülün ötmeyeceğini de bilirim.

ne duyar ne görürüm ama bilirim ki toprak olmadan ne bülbül ne de gül var olur.

var olunamayan yerde yokluktan söz edilemez, yok olunamayan yerde de varlıktan söz edilemez. var olamadığım yerde varlığımın yokluğunu, yok olamadığım yerde de yokluğumun varlığını sorgulamaktan geçiyorsa yolum eğer; ben, olduğum yerde sayıyor olmalıyım. bunlar yine koşu bandının "ben neyim? olduğum yerde saymak için önce olmam gerekmez mi?" lafzına yönlendirir beni. tekamül ile mütekamilliği ayırmadan bu işin sonu gelmeyecek gibi.

lafız ile kavram arasındaki çatışmanın itidali anlamda zuhur eder. mefhumun tahkimi lafza hakimiyetten geçiyorsa, kavramlar da sözcükler de anlam paketine girmeden önce yaşantı süzgecinden geçmeli. o yüzden yolun yolcusu bir, talibi pek ya da yek olur herhalde.
devamını gör...
"yahuda kralı herod...büyük herod..!

vaftizci yahya'yı getirmelerini emrettiğinde gözlerindeki yorgunluk ve alnındaki gelgit gün kadar aşikardı. kaşları çatılmış, çenesi sarkmış, yüzü kararmıştı. zihni bir mesele ile meşgul olduğunda aynen böyle kararırdı çehresi... gardiyanlar vaftizci yahya'yı zindandan alıp huzura çıkardığında, vakit gece yarısını çoktan geçmişti.

"uzun zamandır zihnimi karıştıran, uykularımı kaçıran bir mesele var. bilginlerle de konuştum, kahinlerle de konuştum, tatmin edici bir cevap alamadım hiçbirisinden..." dedi herod.

"bilirim, sen peygamber soyundan gelen, aziz bir adamsın. “

herod burda bir an durdu, bir süre süzdü muhatabını. yaltaklanmasının karşılığını beklermiş gibi...vaftizci heykel katılığındaki duruşunu hiç bozmadı. bunun üzerine herod, konuşmasına devam etti.

"firavun’la musa’nın hikayesini bilirsin. hani firavun israiloğullarına musallat olmuştu da Allah musa’ya kavmini alıp da mısır’ı terk etmesini söylemişti. ve musa da kavmini alıp kızıldeniz’in kenarına gitmişti. peşlerinde firavun ve ordusu. musa çaresizlik içersinde gözlerini göklere çevirince rabbi, asasını kızıldeniz’e vurmasını buyurmuştu. musa asasını kızldeniz’e vurmuş ve kızıldeniz de ikiye yarılmıştı. musa da kavmiyle birlikte sağsalıim karşıya geçmişti. peşlerinden gelen firavun ve ordusu ise kızıldeniz’in bulanık sularında boğulmuştu. mesele şu; herşeye kadir olan rabb, niçin israiloğullarını su üstünde yürütmedi de kızıldeniz’i ikiye yarıp, deniz yatağını kendilerine yol eyledi?

bu soru üzerine kahin; “hikmet öyle bir lokmadır ki senin gibi aldanmışların kursağından asla geçmez.” dedi vaftiz yahya... ve devam etti. “ama benim vazifem sorulan her soruya doğru cevap vermektir, soran kim olursa olsun. senin sualinin hikmetine gelince… bu rabbin bir hilesidir. firavun aldansın diye kurulmuş bir tuzak”… “çünkü” dedi yahya, "israiloğulları su üstünden geçip kızıldeniz’i geçseydi, o zaman firavun ve ordusu peşlerinden gitmezdi. herkes bilir ki suyun üstünde yürünmez. bir mucizedir bu. halbuki deniz yarılıp da deniz yatağı yani toprak ortaya çıkınca firavun ve ordusu “biz toprağın üzerinde yürürüz.” dediler. herkes toprağın üzerine yürüyebilir çünkü. oysa denizin ikiye yarılması da bir mucizeydi. ama firavun ve ordusu toprağı görünce mucizeyi unuttu.

aldandılar. ve herkes bilir ki aldanmak… öldürür!"

aristo'nun entelekheia'sına vakıf olabilmek için dairenin başlangıç ve bitiş noktasını belirlemekten ziyade bilmek gerekir herhalde. öncesinde de kendini bilmek. ancak kendini bilenler nerede olduklarının ya da olmadıklarının ayırdını yapabilirler. yunus'un sözüyle yusuf kenan'da birçok kez kaybolur da bir kez bulunursa bu sefer kenan bulunmaz. kenan'da olanların yusuf'a dair bildikleri hiçbir şey yoktur. tekamülün ilk şartı doğmak (var olmak) zorunlu olsa da ikinci şartı değil midir zaten kendini (varlığını) bulmak? ancak o zaman söz edilebilir bir daireden ve ona dair başlangıç ve bitiş noktasından. ömür mütekamilliğe yetmese de tekamülde asıl husus aldanmamaktır. cemil meriç'ten alıntı hikayenin son cümlesi ile bitireyim: "aldandılar. ve herkes bilir ki aldanmak… öldürür!"
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar