halifeliğin kaldırılması

halifeliğin kaldırılması (3 mart 1924), son olarak osmanlı hanedanı elinde bulunan halifelik sıfatının, türkiye cumhuriyeti tarafından kaldırılması olayıdır. devletin laikleştirilmesi yolunda yapılmış siyasî bir devrimdir.

*
devamını gör...
bu suni makamın gelmiş olduğu pozisyon itibarı ile, ve cumhuriyet devrimleri paralelinde uyumlu harekettir. dört halife dönemi ile ilgili bile, neler söylenip yazılıyor.
devamını gör...
halifelik yasal olarak kaldırılmış değildir. kanun hükmünde kararname ile kurumsal olarak kapatılmıştır. bu demek oluyorki cumhuriyet ilkeleri rayına oturup tekrar islam dünyası ile barışma halinde menbaını bulduğunda halifeliğin tekrar işlevsel hale gelmesi mümkündür..demektir. hilafet gibi köklü ve reel adalet mekanizmasının sonuna ve derinliğine kadar işlenmesi elbette bir devletin oluşturacağı yapı ile olmuyacaktır. esas itibari ile hilafet makamı ümmetin rehberini seçme hakkının tepe organizasyonudur. siyaseten yerelden, küresele uzanan zincirin son halkasıdır. her bir yerleşke -nitelikleri ne ise- atalım köy ahalisi kendi arasında akil birini seçer o seçilen belde şeyhini seçer, belde şeyhleri ilçe, ilçe ülke ve böyle gider sistem...
esas itibariyle emin (!) olduğum bir bilgi varki hilafetin kaldırılması alınan bir ihalenin bedelidir. o bedelin ne olduğunu şöyle izah edelim (tam olarak söylemesekde) türkiyenin natoya giriş bedeli kore savaşına asker gönderme ise buda böyle bir şey. eğer batı ittifakı (ingiltere) uyumlu çalışacağı başka bir kadro bulsaydı bu işleri başkalarına yaptırırdı diyelim ve mevzuyu kapatalım...

not: hilafet dini bir makam değil, siyasi bir makamdır. islamda ruhban sınıfı olmadığı için hiç bir dini makam a rastlamamız mümkün değildir. şöyle diyelim: gücünü seçim lerden ve halktan alan islami tabirle ''hakem'', seküler litaratürde iktidarın hiç bir süretinde etkisinde olmayan geniş yetkilere sahip ombdusman..
devamını gör...
birileri kemküm demeden (vebali(!) üzerimizden atalım) hemen bahsi geçen bilginin dayanağını belirtelim. cumhuriyetin ilk istihbarat teşkilatı olan mah da uzun yıllar bulunmuş. iki dönem üst üste mit müsteşarlığ yapmış, korgenarallik ve büyükelçilik gibi görevlerde bulunmuş kurtlar vadisi dizisinde ihtiyarlar heyeti başkanı doğu beyin canlandırdığı iddaa edilen mehmet fuat doğunun (son dönem fethullah gülen e yakınlaşmasıyla bilinir) ifadesidir: zaman gazetesi yazarı ali ünal makalesinin birinde pasaj olarak aktarmıştır:


--- alıntı ---
alıntı
--- alıntı ---

doğu ya göre "(ittihat ve terakki partisi'nin başına) enver paşa ve arkadaşlarını getiren(ler) yalnız siyonistler değildi; siyonistlerle birlikte ittihatçıları iktidara getiren de bu bahsettiğimiz 'kitle güç' oldu.

yine siyonistlerle el ele vererek bu kitle güç, atatürk'ü başa getirdi." fuat doğu'nun "kitle güç" dediği, 31 mart 1908 hadisesiyle birlikte türkiye'yi içten ele geçiren güçtür ve arkasında daima ingiltere olmuştur

--- alıntı ---
alıntı
--- alıntı ---
devamını gör...
tarih öylesine gerçeklerle doludur ki bu gerçekleri gizlemek zaman içinde imkânsızlaşır. o günler yaşanırken sis perdesiyle kapatılan gerçekler zamanın rüzgarı sayesinde aralanır. ve bütün çıplaklığıyla bize şahitlik eder. objektif bir gözle tarihe bakan herkes bunu rahatlıkla görebilir. bununla birlikte kuşkusuz tarih çarpıtmalara açık bir vaziyettedir. nitekim yaşadığımız coğrafyada buna daha da muhtaçtır. çünkü bu topraklar yalan üzerine kurulmuştur. girift ilişkiler yumağında ingilizlerin açmış olduğu kucağa sarılarak bekasını garanti altına almak isteyenler ister istemez tarihi değiştirmek, çarpıtmak zorunda kalmışlardır.
özellikle bugün hangi tarihe inanılması ve itibar edilmesi gerektiği dahi bilinmemektedir. bu nedenle tarihten alınması gereken ve alınmaması gereklerin açıklık kazanması kaçınılmazdır. bir çok müslüman kızgınlıklarını gidermek ve kabaran duygularını bastırmak için tarihte bazı şeyleri fazlaca abartmışlardır. bununla birlikte kemalist kesim kemalizm’e uygunlaştırılan yeni bir tarih yazmıştır. en güzel sözlerin, en erdemli davranışların, en dahi fikirlerin bir şahsa hasredildiği bu tarih zamanında iş yapmış olmasına rağmen bu gün düşünebilen insanlar için komedi halini almıştır.
geçen zaman zarfında resmi ideolojinin tarihine muhalif bir çok eser yayınlanmıştır. “koruma kanunları” çerçevesinde gerçeklerin söylenmesine müsaade edilmemesine rağmen yinede bazı çarpıcı gerçekler bizlere ulaşmıştır.
tabi ki tarihin değerlendirilmesinde de bazı kriterler olması kaçınılmazdır. şöyle ki;
eğer yaptığımız araştırma islam tarihi ile alakalı ise bu araştırmadaki kaynaklarımız islam düşmanlarının ortaya koyduğu kaynaklar olmamalıdır. ince ve hassas bir araştırma için bu bilgileri müslümanlardan almamız gerekmektedir. ayrıca bir takım fertlerin ya da toplumun marjinal bir kesimini ele alarak bunların durumunu bütün topluma yansıtmak da doğru değildir.
tarihi kaynaklar hakkında yaptığımız bu kısa açıklamadan sonra aktarmak istediğimiz asıl meseleye gelelim.
islam ümmetinin var olduğu günden itibaren başından bir çok büyük bela, musibet ve sıkıntı geçmiştir. öyle ki haçlı seferleri, moğol istilası ümmetin büyük kan kaybettiği dönemlerdir. ancak bütün bunlar bile hilafetin kaldırılması kadar önemli bir yer tutmamaktadır. nitekim haçlılarla yapılan savaşlarda kimi zaman galip gelinmiş kimi zaman mağlup olunmuştur. moğollar da öyledir. onlar acımasız bir kavimdi geldiler, yaktılar, yıktılar, kan döktüler ancak islam ümmetini perişan ve çaresiz bırakacak güce hiçbir zaman sahip olamadılar. hilafetin yıkılması ise ümmeti diz üstü çöktüren ellerini havaya kaldırarak teslim bayrağını çekmesini sağlayan yegane olaydır. hilafetten sonraki dönem ise ortadadır. ve ümmet böylesi bir sarsıntıyı o güne değin yaşamamıştır.
şimdi resmi ideolojinin inkılap tarihi kitaplarından sıyrılarak yakın tarihimizde hilafetin kaldırılmasına ve sonraki yaşananlara bir bakalım;
bu yazının tarih kitabına dönüşmemesi için bazı ayrıntılara değinilmemiş ya da bazı tarihi olaylar konunun dağılmaması için buraya aktarılmamıştır.
ingiltere, coğrafi özellikleri bakımından verimli topraklara sahip olmayan bir ada devletidir. ancak sömürgecilik ve kibir ruhuna işlemiştir. bu nedenle dünya hakimiyetini elde etmek için çalışmalara başladı. nitekim fazla beklemeden “hasta adam”(!)ın topraklarına saldırıya geçti. bu arada da dünya dengelerini düzenlemeyi ihmal etmedi. nihayetinde bir çok islam beldesini askeri işgallerle zapt ettiği gibi hile ve desiselerle de kendisine bir çok ajan devşirdi. uluslararası dünya siyasetinde itibar edilmeyen bir çok kabile reisini kendisine muhatap alarak onları hilafete karşı kışkırttı. bu şekilde osmanlı hilafet devletini bir değil birkaç yönden kuşatma altına almış oldu. hem askeri işgal, hem içeride karışıklık hem de vilayetlerde isyanlar.
hilafetin kaldırılmasında en önemli etken kuşkusuz lozan antlaşmasıdır. bu nedenle yazımızı lozan’dan önce ve lozan’dan sonra diye iki bölüme ayırmak faydalı olacaktır.
lozan’dan önce:
sömürgeciler tarafından işgal edilmiş topraklar üzerinde yaşanan bir varoluş mücadelesinin sahneye konulduğu anadolu toprakları, sadece bu sınırlarda yaşayan müslümanların değil tüm dünya müslümanlarının gözlerini diktiği, kulaklarını kabarttığı bir mücadeleye sahne olmaktaydı.
ittihat ve terakkiciler tarafından almanya’nın yanında savaşa sokulan osmanlı almanya’nın yenilmesiyle yenik sayılmış ve ülke toprakları işgal altına alınmıştır.
bu mücadelede ve daha sonraki aşamaların en önemli şahsı kuşkusuz mustafa kemal’di. geniş yetkilerle donatılarak “fahrî yaver” unvanıyla anadolu’ya gönderilen m. kemal elindeki yetkiler sayesinde müslüman halkı direniş için örgütlüyordu. samsundan başlayan bu çalışma erzurum kongresine uzandı.
erzurum kongresinin açılış konuşmasını yapan m. kemal sözlerini şu şekilde noktaladı.
“en son olarak niyazım şudur ki, cenabı-ı vacibü’l âmal hazretleri, habib-i ekrem hürmetine, bu mübarek vatanın sahip ve müdafii ve diyanet-i celile-i amnediye’nin ilayevmil kıyame haris-i estakı olan millet-i necibimizi ve makam-ı saltanat ve hilafet-i kübrayı masun ve mukaddesatımızı düşünmekle mükellef olan heyetimizi muvafık buyursun.”
daha sonraki durak sivas kongresiydi ve kongre açılışında şu yemin edildi.
makam-ı celil-i hilafet ve saltanata, islamiyete, devlete, millete ve memlekete manen ve maddeten hizmetten başka bir gaye takip etmeyerek her türlü ihtirasat-ı şahsiye ve siyasiyeden ve fırkacılık amalinden münezzeh bir azm-ü iman ile çalışacağıma …”
gerek erzurum gerekse sivas kongrelerinin kuruluş amacını açıklayan beyanname şu şekildedir.
“osmanlı devletinin bütünlüğü ve milli bağımsızlığın sağlanması, saltanat ve hilafet makamlarının korunması için kuvayi milliyeyi amil ve milli iradeyi hakim kılma temel ilkemizdir.”
bu arada osmanlı’ya yapılan baskılar arttırılmış tıpkı bugün amerikan’ın türkiye’deki amerikan düşmanlığını bitirin sözlerine benzer yaklaşımlarla anadolu’daki direniş hareketlerinin bitirilmesi istenmiştir. bu baskılar sonucu m. kemal askerlikten istifa etmiş ancak “fahri yaver” unvanı devam etmiştir. nitekim halife vahidetdin’e çektiği “kulları mustafa kemal” imzalı telgrafta halifeye bağlılığının sürdüğünü ancak askerlikten istifa ettiğini açıklayarak telgrafını şöyle bitiriyordu: “yüksek saltanat ve hilafet makamıyle, soylu milletlerinin hayatımın son noktasına kadar daima koruyucusu ve sadık bir ferdi gibi kalacağımı tam bir bağlılıkla arz eder, bu hususta teminat veririm.”
erzurum’da kazım karabekir ile görüşen ingiliz temsilcisi yarbay rawlinson karabekir’e “cumhuriyet idaresine geçin, istanbul’u başkent olmaktan çıkarın, ingiltere size yardım edecetir.” demiştir. rawlinson şöyle devam etmiştir.
1) “şimdiye kadar barış yapılmamasının sebebi, türkiye’de kuvvetli bir hükümet bulunmaması. hakiki ingiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istiyoruz.”
2) “endişemiz, türkiye’nin yine bir gün ingiltere’nin düşmanları tarafına geçmesidir. padişah bunu yapabilir. artık krallık ve imparatorluk modası geçmiştir. millet kendi işini kendi gören cumhuriyete taraftardır. bizim de padişahı, hükümet ve siyasete karıştırmayıp halife olarak istediği yerde oturmasına taraftarız.”
3) “istanbul türk şehri olarak kabul edilmiştir. ama anadolu’nun idaresi ve terakkiye sevki istanbul’dan gayri mümkündür. mesela bursa’da olan bir hükümet serbesttir.” (karabekir, paşaların kavgası)
bu görüşlerin yayılmasına binaen heyet-i temsiliye namına m.kemal bir tamim yayınlar ve şöyle der;
“ingiltere hükümeti başvekili lloyd george’un istanbul ve boğazların beynelminel bir hale ifrağına ve istanbul’un yalnız makamı hilafet olarak bir payihat-ı dini kalacağına dair sulh konferansına teklifatta bulunacağı gazetelerde görüldü. ananat-ı milliye ve ninimize aykırı olan böyle bir kararın milletimizce asla geçerli olamayacağı tabiidir…”
erzurum ve sivas kongrelerinde yürütülen çalışmalar neticesinde i.meclis açılmıştır. birinci meclisin açılışını duyuran mesajda m. kemal şunları söylemektedir;
“biemnihilkerim nisan’ın 23. günü cuma namazını müteakip ankara’da büyük millet meclisi küşad edilecektir. vatanın istikleli, makam-ı hilafet ve saltanatın istihlası gibi en mühim ve hayati vezaifi ifa edecek olan büyük millet meclisi’nin…”, ”…cuma günü ezandan evvel minarelerde salavat-ı şerife okunacak ve esna-yı hutbede hilafetmeabımız, padişahımız, efendimiz hazretlerinin bir an evvel nail-i halas ve saadet olmaları duası, ilaveten tekrar okunacak ve cuma namazından sonrada…”, “… halife ve padişahımızın, din ve devletimizin halâsı, selameti ve saadeti için dua edilecektir.”
23 nisan 1920 tarihinde büyük millet meclisi açılmıştır. bu meclisin isminden de anlaşılacağı üzere ümmeti temsil etmektedir. sonradan başına “türkiye” eki getirilerek ulus devlet modeline uydurulmuştur.
meclis dualarla açılmış ve hemen ertesi gün şu kanunları kabul etmiştir.
“madde 1.
makamı muallayı hilafet ve saltanatı ve memaliki mahruseyi şahaneyi yedi ecanipten tahlis ve taarruzatı defi maksadına matuf olarak teşekkül eden büyük millet meclisinin meşruiyetine isyanı mutazammım kavlen veya fiilen veya tahriren muhalefet ve ifsadatta bulunan, haini vatan addolunur.”
(yüce hilafet makamı ve saltanatı ve ülkeyi yedi yabancı devlet güçlerinden kurtarmak ve saldırıları önlemek amacına yönelik olarak kurulan büyük millet meclisine karşı düşünce veya uygulamalarıyla veya yazdıkları yazılarla muhalefet ve bozgunculuk edenler vatan haini olarak addedilir.)
“madde 2.
bilfiil hıyaneti vataniyede bulunanlar selben idam olunur. ferden zimethal olanlar ile müteşebbisleri kanunu cezanın kırk beşinci ve kırk altıncı maddesi mucibince tecziye edilirler.”
(bilfiil vatan hainliği yapanlar asılarak idam edilir. şahsen olaylara karışanlar ve teşebbüs edenler ceza kanununun kırk beşinci ve kırk altıncı maddesine göre cezalandırılırlar.)
“madde 3.
vaiz ve hitabet suretiyle alenen ve ezminei muhtelifede eşhası muhtelifeyi sirren ve kavlen hıyaneti vataniye cürmüne tahrik ve teşvik edenlerle işbu tahrik ve teşviki suver ve vesaiti muhtelife ile tahriren ve tersimen irtikap eyleyenler muvakkat küreğe konulurlar.tahrikat ve teşvikat sebebile maddei fesat meydana çıkarsa muharrik ve müşevvikler idam olunurlar.”
(konuşmalarıyla halkı alenen vatan hainliği suçunu işlemeye tahrik ve teşvik edenler veya bu teşvik ve tahriki yazılarıyla ve çok değişik araçlarla yayanlar geçici kürek cezasına çarptırılırlar. yapılan bu tahrik ve teşvik sonucunda bozgunculuk olayları çıkarsa teşvik ve tahrik edenler idam olunurlar.)
görüldüğü üzere bu meclisin kuruluş amacı hilafetin ve ondan ayrılmaz bir parça olan saltanatın korunması, islam beldelerinin sömürgeci kafirlerden temizlenmesidir. bu amaç için oluşturulan türkiye büyük millet meclisine karşı gelmek vatan hainliği addedildi. öyleyse sadece meclisin şahsına değil, meclisin kuruluş amacına muhalefet edenlerde aynı hükümde olması gerekir. tıpkı bugünkü anayasada olduğu gibi. ancak bu böyle olmamış, hilafeti korumak için kurulan meclis dağıtılmış ve yerine gelen mebusların eliyle hıyaneti vataniye kanununa şu cümle eklenmiştir. "saltanatın kaldırılmasını değiştirmek istemenin ya da bunu eleştirme vatana ihanettir." (tarih: 15 nisan 1923). kuruluşundan sadece üç yıl geçmesine rağmen bu derece çelişkili kararlar çıkartılan bir meclisin varlığı gerçekten düşündürücüdür. ancak cumhuriyetin ilanından sonra aldığı karar çok daha düşündürücüdür. meclis, 23 şubat 1925’te “dini duygularını ve dince kutsal kavramları siyasal amaçla kullanmak için örgüt kuranların cezası ölümdür.” şeklinde bir kanun çıkarır ve sıkıyönetim ilan eder. işte hedef sapmasının kronolojik özeti bu şekildedir. konumuza dönecek olursak;
birinci meclisin göstermiş olduğu hedef doğrultusunda ve cihad ruhuyla tüm anadolu’da top yekun bir savaş başlatılmıştır. denizli müftüsü ahmed hulusi efendi’nin izmir’in işgalinden sonra söylediği şu sözler ümmetin hassasiyetini yansıtmaktadır. “cihad herkese farzdır. elinizde hiçbir silahınız olmasa dahi üçer taş alarak düşman üzerine atmak suretiyle mutlaka fiili mukabelede bulununuz.”
meclisin açılması, ümmetti harekete geçirmiştir. öyle ki sadece anadolu topraklarında değil tüm müslüman coğrafyasından dualar ve maddi yardımlar anadolu’ya akmaktadır. nihayet izmir’de kazanılan zafer islam coğrafyasını derinden etkilemiş filistin’den endonezya’ya, oradan, hindistan ve afganistan’a kadar halk sokaklara dökülerek kutlamalar düzenlemiştir.
yunan kuvvetlerine karşı kazanılan bu savaştan sonra doğal olarak sıra çanakkale ve istanbul’u işgal altında tutan ingilizlere gelmesi gerekmektedir. hissiyatların ve ümitlerin yükseldiği cihad ruhunun her tarafı kapladığı bir atmosferde mutlaka ingilizler, fransızlar ve italyanlar da def edilecekti. ancak ne hikmetse böyle olmadı ingilizlerin o şeytani siyasi dehası sahneye girdi ve savaş yapmaksızın istediklerini elde ederek ülkeyi terk ettiler.
tam bu zamanda mustafa kemal halk arasında geziyor, onlara düşüncelerini ve hedeflerini açıklamaya devam ediyordu.
bursa: “hilafet yalnız türkiye halkına değil, bütün islam alemine şumulü olması hasebiyle bu makam hakkında bir karar vermek türk milletinin selahiyeti haricindedir.”
izmir: “bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir ve ancak bundan dolayı ki son din olmuştur. bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır.”
mustafa kemal bunun gibi konuşmaları her gittiği yerde halka hitap ederken kullanmıştır. hatta yanında bulunan kazım karabekir onun bu tarz konuşmalar yaptığını görerek mustafa kemal’in halife olmak istediği zannına kapılmıştır. (karabekir, paşaların kavgası syf. 120)
her ne olduysa lozan görüşmelerinin başlamasıyla oldu. söylemlerde ve uygulamalarda yüz seksen derece değişiklik meydana geldi. o güne kadar methiyeler düzülen halife vahidetdin, çok ağır bir itham ile vatana ihanetle suçlandı. bunun karşısında vahidetdin, “islam alemine beyanname” hazırladı. bu beyannamenin özeti şu şekildedir:
“bütün halk hatırlar ki, mondros mütarekesi’ni akde giden heyetin reisi, bugün ankara’da heyet-i vekile reisi (başbakan) olan rauf bey olduğu gibi, o gün memleketin en mühim kuvve-i askeriyesi de bugün ankara millet meclisi’nin reisi mustafa kemal’in kumandası altında idi.”
“itilaf devletleri’ne; ‘memleket içinde emniyet ve asayişin sağlanması vesilesiyle’ lüzumlu gördükleri yerleri işgale hak ve yetki bahşeden mütarekenin o özel maddesidir ki; adana’yı, musul’u, antalya’yı, istanbul ve izmir’i işgale etken oldu. bu mütarekenin imzası, sonradan ortaya çıkan bütün facialar ve ızdırabın yegâne kaynağı ve bu da mağlubiyetimizin zaruri neticesidir. izmir’in işgalinden dolayı bazı cüretkârların bana yönelttikleri töhmet ve sorumluluk, bizzat mondoros mütarekesi’nin akdine ve imzasına iştirak edenlere, yani rauf ve fethi bey gibilere ve askeri mevkiinin tesiri dolayısıyla, devletin şu acılı zaruri duruma düşmesinde büyük alâkası olan mustafa kemal’e yöneliktir. çünkü bu mütarekenin akdinde ve gerek diğer hadiselerde olsun, kanun-i esasi gereğince sorumlu hükümet tarafından arz olunan hususları tasdik eden makam-ı saltanat mes’ul değildir. bizzat müzakere ve imza ettiği mütarekenin uygulama hükümlerine sonradan engel olmak isteyen rauf bey’in ve o günün kumandası altında bulunan ve devletin en kuvvetli ordusunu teşkil eyleyen orduyu esarete sevk ederek toros dağlarına zelilâne sığınan ve mütarekenin akdini tehiri mümkün olmayan bir emrivaki haline getiren mustafa kemal paşa ne gibi bir mazeret öne sürebilir.”
vahidetdin, sevr muahedesi’ni tasdik etmediğini belirttikten sonra, “istisnai bir nazarla baktığım mondros mütarekesiyle izmir’in işgalinden ve sevr muahedesi’nden sonra diğer meselelerde kanun-ı esasi ile meşruti yönetim esaslarına uydum ve hükümetlerin icraatına müdahale etmedim. kabinelere karşı müsamahalı tutumumdan dolayıdır ki, biri mustafa kemal’i memuren anadolu’ya gönderdi; diğeri tabi olduğu hükümet aleyhine ayaklanması dolayısıyla üzerine kuvvet sevkini zaruri gördü.”
“ankara ve istanbul arasındaki ihtilafın giderilmesi için fedakarlık göstermede kusur etmediğini fakat hilafetin hüküm ve nüfuzundan soyutlanması ile başkentin istanbul’dan anadolu’ya geçirilmesine karşı çıktığını belirttikten sonra “onlar ve bütün aklı selim sahipleri bilmelidir ki, dünyada en büyük makam ve en büyük mansıp olan hilafet ve saltanata irsi olarak hak sahibi olan bir şahıs için vatan ihaneti gibi bir adi suç işlemeye hangi etken ve emel ve göz dikilecek şey olabilir.? ...ceddim gazi osman devrinden i.selim’e kadar devlet-i osmaniye olarak adlandırılan bir türk saltanatı mevcut idi. buna i.selim’den sonra hilafet eklenerek bir ‘saltanat-ı muhammediye’ vücuda geldi. şimdi bana haksızca vatan ihaneti isnad edenler, hilafeti gücünden ve etkisinden soyutlayarak ve hukukunu ortadan kaldırarak saltanat-ı muhammediye’yi yıktılar ve bununla yalnız vatanlarına değil, bütün islam alemine hıyanet ettiler.” demektedir. (türkiye cumhuriyeti tarihine giriş a. osman eğilmez)
lozan mütarekelerini şiddetli bir şekilde eleştiren meclisin yenilenmesine karar verildi. hilafet’in olmazsa olmazı olan otorite yetkisi yani saltanat hilafetten ayrıldı. saltanatın ilgası ile osmanlı devletinin mirasının davacısı olunmayacağı zımnen ilan edilmiştir. e. zürcher’e göre, ”itilaf devletleri lozan konferansı’na ankara’dan ve istanbul’dan delegeler çağırarak saltanatın kaldırılmasını zorunlu hale getirmişlerdir.” (a.g.e.)
lozan konferansı normal tarihinde yani 13 kasım 1922 de başlaması gerekirken itilaf devletlerinin temsilcilerinin gelmemesi üzerine toplanamamış osmanlı sultanı ingilizler tarafından 17 kasımda istanbul’dan uzaklaştırıldıktan sonra 20 kasım 1922’de toplanabilmiştir.
lozan konferansının görünür sebepler dışında, hilafet meselesi ve osmanlı devleti’nin manevi mirası konusu dolayısıyla kesintiye uğradığı tezi de savunulmuştur. bu tez şöyle özetlenebilir: ingiltere hilafetin ilgası konusunda türk tarafının gerekli adımlar atmasını beklemektedir. bu tezi, üç ciltlik bir kitapta “lozan zafer mi? hezimet mi?” savunan kadir mısıroğlu’na göre;
lord curzon, lozan’da ismet paşa’nın müşaviri konumunda bulunan hahambaşı hayim naum’u çağırarak daha önceki taahhütlere uygun olarak, hilafet ilga edilmediği takdirde sulhun gerçekleşmeyeceğini söylemiştir. hayim naum ismet paşa’ya mesajı iletmiş, ancak ismet paşa bu konuda kesin bir karara varamamıştır. çünkü türkiye’den ayrılırken mevcut havaya göre hilafetten vazgeçmek mümkün görünmemektedir. bu gizli pazarlığı ismet paşa ile bitiremeyen hayim naum, inönü’den önce türkiye’ye gelir ve izmir’de m. kemal ile görüşür. bu durum karşısında mustafa kemal hilafet konusundaki tavrını tamamen tersine çevirir.
aynı teze göre hilafetin ilgası başta olmak üzere devrimleri kapsayan konularda gizli bir anlaşmaya varılmış, bunun üzerine konferansın ikinci aşaması başlamış ve kısa sürede antlaşma imzalanmıştır. mısıroğlu bu gizli anlaşmanın, londra’da “beaverbrook faundation” vakfının lord curzon’la ilgili evrakı arasında bulunduğunu, ancak ingiliz menfaatleri söz konusu olduğu için faydalanmaya açılmadığını öne sürmektedir. ayrıca rauf orbay’ın hatıralarında da yürütülen bu “gizli pazarlık” konusu ele alınmaktadır.
bu gizli pazarlığın varlığı başka karinelerle de desteklenmektedir. vahidetdin’e karşı alınan tavır ve söylemler bu yöndedir.
lozan’dan sonra;
1- ismet paşa, lozan’dan o kadar etkilenmiş ki, döner dönmez kazım karabekir’e, macarlarla, bulgarların aynı saflarda itilaf devletlerine karşı harp ettiklerini ve mağlup oldukları halde istiklallerini muhafaza etmiş olmalarının hıristiyan olmalarından, bize istiklal verilmemesinin de islam olmamızdan ileri geldiğini, islam kaldıkça müstemlekeci devletlerin ve bilhassa ingiltere’nin daima aleyhimizde olacağını söylemiştir. (paşaların kavgası)
nitekim hilafet hakkında şu ağır sözleri de sarf etmekten geri kalmamıştır.
“tarihin herhangi bir devrinde, bir halife, zihninden bu memleketin mukadderatına karışmak arzusunu geçirirse o kafayı behemehal koparacağız”
bu arada bir oldu bittiyle cumhuriyet ilan edilmiştir.
mustafa kemal’de 22.01.1924 tarihinde ismet paşaya çektiği telgrafta şöyle demektedir.
“…halife ve bütün cihan kati olarak bilmek lazımdır ki, mevcut ve mahfuz olan halife makamının, hakikatte de dinen ve ne de siyaseten hiçbir mana ve hikmeti mevcuduyeti yoktur. türkiye cumhuriyeti safsatalarla mevcudiyetini, istiklalini tehlikeye maruz bırakamaz. hilafet makamı bizce en nihayet tarihi bir hatıra olmaktan fazla bir ehemiyeti haiz olamaz.”
resmi ideolojinin tarih kaynağı olan nutuk’ta anlatıldığı üzere m. kemal dönemin etkili kişileriyle hilafet hakkında görüşmeler yapmaktadır.
“rauf bey'den saltanat ve hilafet konusundaki kanaat ve düşüncesinin ne olduğunu sordum. verdiği cevapta şu açıklamalarda bulundu: “ben”, dedi, “saltanat ve hilafet makamına vicdanımla ve duygularımla bağlıyım. çünkü benim babam, padişahın ekmeği ve nimetiyle yetişmiş, osmanlı devleti'nin ileri gelen adamları sırasına geçmiştir. benim de kanımda o nimetin zerreleri vardır. ben nankör değilim ve olmam. padişah'a bağlılık borcumdur. halifeye bağlılığım ise terbiyem gereğidir. bunlardan başka, genel bir görüşüm de vardır. bizde milleti ve kamuoyunu elde tutmak güçtür. bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam sağlayabilir. o da saltanat ve hilafet makamıdır. bu makamı ortadan kaldırıp onun yerine başka nitelikte bir makam getirmeye çalışmak felakete ve büyük acılara yol açar. bu da asla doğru olamaz.”
rauf bey'den sonra, karşımda oturan refet paşa'nın görüşünü sordum. refet paşa'dan aldığım cevap şuydu: "rauf bey'in düşünce ve görüşlerinin hepsine katılırım. gerçekten de bizde padişahlıktan ve halifelikten başka bir idare şekli söz konusu olamaz."
ondan sonra, fuat paşa'nın düşüncesini öğrenmek istedim. paşa. moskova'dan yeni döndüğünden, durumu, halkın duygu ve düşüncelerini daha yeterince incelemeye vakit bulamadığından söz ederek, görüşülen konu üzerinde kesin bir düşünce ve görüş ileri süremeyeceğini bildirdi ve özür diledi.
2- ben, karşımdakilere kısaca şu cevabı verdim: "üzerinde durduğunuz konu bugünün işi değildir. meclis'te bazılarının telaş ve heyecana kapılmalarına da gerek yoktur. rauf bey, bu cevabımdan memnun göründü...”
nihayet 3 mart 1924 tarihinde hilafetin kaldırılmasıyla alakalı kanun teklifi meclis’e iletilmiş, 3,5 saat süren görüşmelerin ardından hilafetin kaldırılmasına karar verilmiştir. muhaliflerin kellesinin koparılacağı alenen açıklanarak yapılan bu oylama neticesinde hilafetin kaldırılmasına karar verilmiş ve resmi gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
kabul tarihi: 03.03.1924
“madde 1 - halife halledilmiştir. hilafet hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan hilafet makamı mülgadır.”
osmanlı halifesi’nin ülke dışına sürgününde 36 erkek, 48 kadın ve çoğu beşikte olmak üzere 64 çocuk vardı. (yılmaz öztuna, devletler ve hanedanlar,türkiye cildi, sh:414) bu kimselere yolluk masrafı olmak üzere, söz konusu kanunun altıncı maddesi gereği sadece bin dolar (yetişkinlere) ödenmiştir. ancak üstlerindeki tüm ziynetlere ve değerli eşyalara el konulmuştur. kendilerine pasaport dahi verilmemiştir ve alelacele sınır dışı edilmişlerdir. neden? geri dönüş hakkı dahi verilmeyerek “vatan” gibi bir mefhumdan dahi mücerret kılınmışlar ve o hanedanın mağrur mensupları, asırlardır kendilerine diş bileyen avrupalıların kucağına atılmışlardır. aynen “aç bir aslanın kafesine atılan bir kurban” gibi.
dikkat edilirse, hilafet’in kaldırıldığı ve bir daha geri getirilmeyeceği alenen söylenmemiş “hilafet hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan” denilerek halkın tepkileri aza indirilmeye çalışılmıştır.
böylece rasulullah’ın temellerini attığı, raşid halifelerinin yükselttiği 1400 yıllık islam devleti yok olup gitti. ondan geriye kalan kan, gözyaşı, işgal ve nafile tartışmalardır.
hilafet’in kaldırılması ümmette şok etkisi yaptı. ve geniş yankı buldu.
hilafet’in kaldırılmasına yönelik bazı eleştiriler şu şekildedir;
3- “büyük müslüman osmanlı devleti küçük bir gayri müslim türk devleti yapmak için islam’a karşı manevralar çevrilmektedir.”( mustafa sabri efendi)
4- “müslümanlar kuvvetsiz, merkezsiz, ümitsiz, garip bırakıldı. ancak nasreddin hocadır ki, bastığı dalı keser. elindeki maddi ve manevi bir kuvveti ancak deli atabilir.” (rıza nur, hayat ve hatıratım)
5- “bir gün minberlere kadar çıkıp hilafet makamının kudsiyetinden ve halifenin lüzumundan bahset, herkes boyun eğsin, dinlesin; bir gün de ani bir karar ver, ‘hilafet kaldırılmıştır, halife hudut dışı edilecektir’ de; yine herkes boyun eğsin dinlesin’ bunun gibi, bir gün islam dinin ve kur’an’ı göklere çıkar; bir günde onları kaldırmaya yürü!” (karabekir paşaların kavgası)
işte bu hakikatler ışığında sinsice kafirlerle işbirliği yapılarak kaldırılmıştır, hilafet… o hayati makamı canı ve malı pahasına korumaya çalışan müslümanların yüzüne bakarak, onları aldatarak ilga edilmiştir, hilafet… tek bir vücut olan islam ümmetini parçalamak için yok edilmeye çalışılmıştır, hilafet… sömürgeci kafirlerin rahat bir şekilde uyumalarını sağlamak için kaldırılmıştır, hilafet… ve onu kaldıranların izinden giden, halen halkını düşman gören, islam dan nefret eden, müslümanların camilerini bombalama planları yapan, Allah’ın bir emri olan başörtüsüne tahammül edemeyen ve hilafet’in ayak seslerini duyduğunda çıldırırcasına köpüren zevatlar eliyle ayağa kalkamamıştır, hilafet… !
fakat istenilen olmamış tüm bu çabalara ve gayretlere rağmen onun önemini anlayan, onu yeniden ayağa kaldırmak isteyen, onu yeniden müslümanlar için baş yapmaya çalışanlar bu nezih ümmet içerisinde ortaya çıkmışlardır. sömürgecinin ve işbirlikçilerinin gösterdiği gayretten daha fazlasını göstererek bu elzem yolda inadına yürümüşler ve yürümeye devam etmişlerdir. artık bu kutlu yürüyüş dünya coğrafyasına ulaşmış, tüm engelleri aşmış, her türlü bedeli ödeme azmini göstermiş, korkuyu yalnızca alemlerin rabbine mahsus kılmış ve zafere doğru yaklaşmıştır. artık yeryüzünde onu engelleyecek bir güç, yolundan caydıracak bir kuvvet bulunmamaktadır. hamd olsun Allah azze ve celle’ye… hamd olsun bize zaferi hissettiren rahman ve rahim’e…
hilafet; aradan 86 yıl geçmesine, hakkında her türlü karşı propaganda yapılmasına ve körpecik beyinlere onu kötü gösterme çabasına rağmen hâlâ ümmetin kalbinde saklı bir şekilde durmaktadır. bu dahi sömürgecileri korkutmakta ve şerir planlarını bozmaktadır. onlar hilafetin öneminin ve gerçeğinin farkındadırlar ki onun geri gelmemesi için ellerinden geleni yapmaktan geri kalmazlar. ancak bu çabaları boşunadır. çünkü:
“islam devleti; hayalden rüya görmekten, sayıklamaktan ibaret değildir. çünkü o, on üç asır boyuca tarihin her tarafını tamamen kuşatmıştır. bu bir hakikattir. islam devleti geçmişte böyle idi, yakın bir zaman içinde yine öyle olacaktır. çünkü o’nun varoluş faktörleri, kötürüm bir kimsenin o’nu inkâr etmesinden ya da o’nu yıkmak için hazırladığı kuvvetten daha kuvvetlidir. zira artık günümüzde aydın akıllar o’nunla dolmaktadır. çünkü o, islam’ın izzetine susamış islam ümmeti’nin arzusu ve ideali durumundadır…”
kaynak: http://kokludegisim.net
devamını gör...
--- alıntı ---

halifeliğin ilgası ne anlama geliyor? "..amaç; ankara’nın karşısında güçlü bir muhalefet olma ihtimali bulunan halife ve hanedanın ortadan kaldırılmasıydı ve bu sağlandı.” halifeliğin kaldırılmasının üzerinden 90 yıl geçmesine rağmen, tartışmalar hâlâ devam ediyor. marmara üniversitesi tarih bölümü öğretim üyesi yrd. doç. dr. ali satan, cumhuriyet dönemiyle ilgili yaptığı çalışmalarla tanınan bir akademisyen. ufuk kitapları’ndan çıkan ‘türk ve ingiliz belgelerinde halifeliğin kaldırılması’ adlı çalışmada yeni bilgiler mevcut. cumhurbaşkanı abdullah gül zamanında açılan cumhurbaşkanlığı arşivleri’nde 74 adet belge de eserde yer alıyor. ali satan, uzun senelerdir mezkûr konuyla ilgilendiğini söylüyor ve ekliyor: “halifeliğin kaldırılması iç siyaset bakımından chp’ye ve cumhuriyet’i kuran kadroya türkiye’de idareye tam anlamıyla ele alması bakımından önemli bir gelişmedir. hilafetin ilgası demek, türkiye iç siyasetinde kısa vadede muhalefet odaklarının ortadan kaldırılması demekti. amaç; ankara’nın karşısında güçlü bir muhalefet olma ihtimali bulunan halife ve hanedanın ortadan kaldırılmasıydı ve bu sağlandı.” satan, kemalist tezlerde geçen ‘halifenin birtakım karşı hareketlerde olduğu’na dair iddiaların cumhuriyet tarih yazıcılığında olduğunu anlatıyor: “bütün bunlar aslında halifeliğin kaldırılması kararı verildikten sonra bulunan küçük gerekçelerdir. bu tezler güçlü değil… son halife abdülmecid efendi, ankara ile zaten irtibat halinde. ilgadan sonra birtakım işleri, mazeret olarak ortaya sürmek olayın büyüklüğünü gözden kaçırır.”türkiye, ilgadan sonra oyun kurucu olmadığını ilan ettiali satan, halifelik makamının ilga edilmesinin islam tarihinde bir kırılma noktası olduğuna dikkat çekiyor: “bu, yeni dünya düzeninde müslümanların yer almayacağının deklarasyonudur. bu, bir geri çekilme hamlesidir. müslümanlar, i. dünya savaşı’ndan sonra bir güç olamayacaklarını göstermiş oldu. türkiye, avrupa karşısında oyun kurucu olarak yer almayacağını da deklare etti.” avrupa’nın ‘tehdit’ olarak gördüğü pan-islamik hareketleri türkiye’nin kesinlikle desteklemediğini belirten satan, türkiye’nin böylece tarihî iddialarından vazgeçmiş olduğunu ifade ediyor. “evet, 1920’nin şartları olumsuzdur, müslümanların yaşadığı yerlerin yüzde 85’i avrupalı egemenler tarafından işgal edilmiştir. türkiye, iran ve afganistan’ın dışında bağımsız müslüman ülke kalmamıştır. şartlar fevkalade olumsuzdur, doğru. ama bu şartlar altında halifelik yaşayamaz mıydı?” diye soran satan, cevabı şöyle veriyor: “yaşayabilirdi ama bu bir tercih sorunudur. çünkü cumhuriyet’i kuran kadrolar, halifeliğin yaşamamasını tercih etmemişler. bu da müslümanların aleyhine, batı’nın lehine olmuştur.”osmanlı’nın hilafeti, islam âleminde kabul görmüştühalifeliğin kaldırılması hususunda resmî tarihin bir söylemi var: “osmanlı’nın hilafeti sorunluydu. ve zaten islam âleminde birden fazla halife söz konusuydu.” ali satan, bu tezin de yanlış olduğunu şu sözlerle vurguluyor: “islam tarihinde birden fazla halife olduğu dönemler vardı. ancak osmanlı’nın uzun yüzyıllar boyunca halifeliği güçlü bir şekilde temsil etmesi nedeniyle osmanlı halifeliği, islam dünyasının çok büyük bir kısmı tarafından kabul edilen bir hilafettir. son halife abdülmecid efendi’ye dahi islam dünyasında biat edilmiştir. sorunlu bir hilafet söz konusu değildi.” satan, 1920’lerin başında, türk dış politikası bakımından kritik bir musul meselesinin olduğunu hatırlatıyor: “türkiye, ingiltere’nin tehdit olarak gördüğü halifeliği kaldırarak, ingiltere’nin musul konusunda bize jest yapmasını bekledi ama bunun zamanlaması yanlıştı. böyle bir jest yapılmadı, aksine hilafetin kaldırılması musul konusunda türkiye’nin tezlerini zayıflatmıştır. çünkü ortadoğu müslümanlarının irtibatları ortadan kaldırmıştır. irak’ta müslümanlar istanbul’dan kopartıldı. ingilizler bu ilgayı çok olumlu karşıladı. ‘türkler bindikleri dalı kesiyor’ yazıyor raporlarda.”cumhurbaşkanlığı arşivindeki belgeler: hilafetin ilgası, kemal paşa’nın ingiltere’ye hediyesidir!halifelik sonrası basında yer alan bazı ifadeler:italya’da münteşir ‘apokar’dan:mustafa kemal paşa’nın hareketi, hilafeti britanya imparatorluğu’na hediye etmekten başka bir şey değildir. 12 mart 1924 tarihli el-ümme gazetesinden şam’da münteşir:‘hilafetin ilgasına sebep olan madde’ serlevhasıyla yazdığı bentte: mustafa kemal paşa, bir kıyamdan korkarak bu işi yapmıştır. esas mesele türkiye’nin iflası ve bolşevikliği; parasızlık, türkleri âl-i osman’ın malını gaspa sevk etmiştir; yakında anadolu, rusya’ya dönecek. 5 mart tarihli times’tan: emir ali’nin nokta-i nazarı:… fakat şurasını bila şüphe söyleyebilirim ki bu hareket hem islamiyet hem de medeniyet için bir felaket olacaktır. hilafet bir mefkûre-i müşterekenin muhassılası idi. korkarım ki bu mefkure-i müşterekenin ortadan kaldırılması henüz terakk’iden nasipdar olmamış nîm medenî müslüman cemaatlerini (sünnîleri) ihtilal ve iğtişaş sahalarına sevk edecektir.


--- alıntı ---

kaynak: zaman 20.10.2013
devamını gör...
--- alıntı ---

avrupa’da, asya’da afrika’da ve öteki kıtalarda yaşayan islâm toplulukları gelecekte herhangi bir gün kendi irade ve isteklerini kullanıp uygulamaya güç ve serbestlik kazanırlarsa ve o zaman gerekli ve yararlı görülürse, çağın gereklerine uygun olan bir takım uzlaşma ve birleşme noktaları bulabilirler. şüphesiz her devletin her toplumun birbirinden alıp sağlayacağı ihtiyaçları vardır. karşılıklı çıkarları vardır. tasarlanan bu bağımsız islâm devletlerinin yetkili delegeleri biraraya gelip bir kongre yaparlar ve falan, falan, falan islâm devletleri arasında şu ya da bu ilişkiler kurulmuştur. bu ortak ilişkileri korumak ve ilişkilerin gerektirdiği şartlar altında birlikte hareketi sağlamak için bütün islam devletleri bu meclisin başkanı tarafından temsil edilecektir” derlerse, işte o zaman isterlerse, o kişiye de “halife” adını verirler. yoksa herhangi bir islâm devletinin bir kişiye bütün islâm işlerini yönetip yürütme yetkisini vermesi akıl ve mantığın hiçbir zurnan kabul edemiyeceği bir şeydir.

m.k. atatürk - hakimiyet-i milliye
--- alıntı ---
devamını gör...
dini boyutundan bağımsız olarak sadece siyasi mecra için konuşacak olursak tam bir vizyonsuzluk örneği icraattır.

bu kurumun muadili diyebileceğimiz roma katolik kilisesi ve papalık makamına bakacak olursak orta çağdaki güçlerinin yanına bile yaklaşamasalar dahi bu kadar sekülerleşmiş bir dünyada bile hem dini hem de siyasi alanda ne kadar etkin olduklarını çok rahat bir şekilde gözlemleyebiliriz. müslüman dünyasında ise böyle bir kurum artık olmadığı için ne siyasi ne de dini boyutta islam aleminin bir birlik arz edemediği de ortada.

şayet halifelik devlet işlerinden ayrılıp sadece sembolik olarak bırakılsaydı bile şu gün ülkemiz olduğundan çok daha güçlü bir konumda olabilirdi. hala bile müslüman ülkeler arasında nispeten en gelişmiş ve pek çoğunun bizden önderlik, yardım beklediği ve umut beslediği bir konumdayız. eğer halifelik devam ediyor olsaydı hiç şüphesiz siyasi olarak mevcut konumumuzdan daha ileride olabilirdik. dolayısıyla halifeliğin kaldırılması, memleketin gücüne ve siyasi etkinliğine vurulmuş çok büyük bir darbedir denilebilir.
devamını gör...
islamcıların kaldırılmasıydı dünya lideri olurduk, müslümanlar bize biat ederdi romantikliğinden bir türlü kurtulamadığı olay.
1 dünya savaşında zaten halifesin, bir de cihat ilan etmişsin, karşılığında bugün inim inim inleyen müslüman coğrafyası kafirle işbirliği yaparak al sana halifelik hayrını gör demiş. hala neyin hayalini kuruyorsunuz?
hz.muhammed çoluğunu çocuğunu halife yapmasını bilmez miydi? peki niye illa seçimle başa gelmesini istedi? babadan oğula halifelik kavramı diye saçma sapan
islamiyet ile uzaktan yakından alakası olmayan şahsi bir uygulamayı nasıl bu kadar rahatlıkla yutuyorsunuz anlamak gerçekten çok güç. yani tüm dünyadaki müslümanlar sırf bilmem neyin oğlu diye ne idüğü belirsiz birine biat edecek, her dediğini onaylayacak, bu da tüm müslümanlara çok normal çok islami gelecek sonra tüm müslümanlar refaha erecek.
müslümanlar siyasi bir birlik kurmadan var olan halifelik sadece bugünkü gibi camide oy toplamaya çalışan soytarılara ve onlara yukarıdan destek veren dinsizlerin işine yarar. siyasi birlik olunması için öncelikle müslüman ülkelerin geleneksel olarak sahip oldukları oligarşi veya diktatörlük rejimlerinden kurtulmaları gerekir. ne zaman ki demokratik yönetime geçecek kadar bilinçlenirler o zaman siyasi birlik haline gelip ortak kararla bir halife seçebilirler.
lafa gelince hepiniz islam alimlerinin isimlerini yazıp biz büyük bir medeniyettik avrupa her şeyi bizden öğrendi diyorsunuz. o zaman iki satır ibn haldun okuyun da bir islam devleti nasıl olmalı öğrenin. iki satır okusanız dahi bu cehaletle asırlardır süre gelen uykuyla savaşmak zorunda kalmazdık.
devamını gör...
işlevini çoktan kaybetmiş bir kurumun kaldırılmasıdır. tam bir vizyon örneğidir.

halifelik, dört halife döneminde gerçek işlevine uygun olarak işlemiş, lakin buna rağmen ilk dört halifenin üçü şehit edilmiştir. yani o dönemde dahi siyasi bir karmaşa vardır. muaviye'den itibaren de saltanat haline getirilmiştir. dini yönden ya da siyasi yönden şunu doğru yapmıştır, şunu yanlış yapmıştır demeyeceğim. ancak emevilerin ömrü kısa sürmüş, abbasiler döneminde ise bir anda üç ayrı yerden hilafet ilan edildiği görülmüştür. yani bırakın bugünü, o günlerde dahi bir birliktelik sağlayamamıştır.

zaman zaman halifelerin birlikteliği sağlamak şöyle dursun kendilerini bile koruyamadıkları görülmüştür. tuğrul bey'in abbasi halifesinin koruyuculuğunu üstlenmesi, son abbasi halifelerinin memlüklülerin sığıntısı olmaları gibi.

yavuz sultan selim'den itibaren osmanlı padişahları aynı zamanda halife oldular. ancak burada belirtmemiz gerekn bir şey var. osmanlı devleti, zaten islam coğrafyasına hakimdi ve dönemin en güçlü devleti idi. yani halifelik sayesinde güçlü olmuş değildir. keza kanuni döneminde had safhaya ulaşan coğrafi keşifler neticesinde portekizliler, hint okyanusu'na dadanırlar ve kanuni de halife olarak buradaki müslümanlara yardım etmek maksadıyla donanmasını bir çok kez oraya yollar, sonuç hezimet. daha sonra osmanlı devleti, gücünü giderek yitirir ve pek çok islam diyarı, sömürge durumuna düşer, yani hilafetin herhangi bir koruyucu gücü kalmamıştır.

birinci dünya savaşı öncesinde osmanlı, balkanlardan neredeyse tamamen çıkarılmıştı. kuzey afrika elden gitmişti. savaşın sonunda bugünkü suriye, ırak, arabistan vs. gibi pek çok ülke kaybedildi. savaş esnasında padişah/halife, cihat çağrısı yaptı da kim umursadı? umursamasalar yine iyi, lakin ingilizlerle işbirliği yapılmasına ne buyrulur? kurtuluş savaşı döneminde yine müslüman bir kavim olan kürtlerin çıkardıkları isyanlar nedir? ya çerkes isyanları? (burada tüm kürtleri ve çerkesleri itham altında bırakmıyorum elbet, bu vatanı seven herkes kardeşimdir)

hilafetin dört halifeden sonra saltanata dönüştüğünü belirttik. bunun en büyük zararı da vasıfsız kişilerin halife olabilmesidir. en somut örneği yezid. hz.hüseyin'i şehit ettirdi. üstte de belirttik, halifeler kendilerini dahi koruyamıyor, islam dünyası'nı mı yönetecek? peki osmanlı padişahlarına gelelim. birinci mustafa, ibrahim, mason padişah beşinci murat? bunlar mı islam dünyası lideri. son halife ikinci abdülmecit ressam idi, ee resim haram değil mi? çocuk yaşta padişah olanlar var, bunlar nasıl islam'ın hamisi olacak?

hadi diyelim ki islam kamuoyunda yüksek sesle hilafetin gelmesi dile getirilmeye başlandı. halife kim olacak? vehhabi suudiler? ışid? el kaide? taliban? hemen hepsi iç karışıklığa sahip ortadoğu ülkeleri? peki türkiye? olabilir mi? nato üyesi, büyük ortadoğu projesinin eş başkanı, yolsuzluklara, adam kayırmacılığa saplanan bir türkiye mi? bir sürü amerikan üssüne sahip, israil'e sınırları kiralamak isteyen, füze kalkanı ile israil'i koruyan bir türkiye mi? içinde pek çok tarikat bulunan, ilahiyatçısından şeyhine kadar pek çok din adamının hemen hepsinin birbirine reddiyede bulunduğu türkiye mi?

peki öyle ya da böyle hailfe seçildi bir şekilde. sonrakiler kim olacak? yine mi saltanat? peygamber efendimiz, ahirete intikal ettiğinde dahi dinden dönmeler, kaoslar yaşanmadı mı? güç bela seçilebilen bir halifenin ardından ne olacak?

ha vatikan'dan örnek verilebilir. peki islam'da ruhbanlık var mı? halifelik kurumu, vatikan'ı örnek alıp insanları aforoz edebilir mi? cennetten arsa satışı, günah çıkarma?

atatürk, inançlı ya da inançsız. önemli olan bu değil. tartışmamız gereken yaptıklarının doğru olup olmadığıdır. halifeliği açıkladık işte uzun uzun. çok da doğru yaptı. peki atatürk'ü diktatörlükle suçlayanlar nasıl oluyor da padişahlığa halifeliğe (saltanat haline dönen, dört halife sonrası hali, yani 1300 küsur yıllık hali) özlem duyuyorlar, bu bir çelişki değil midir?
devamını gör...
artıları ve eksileri olmuştur. o dönem için otoriteyi birlemek açısından gerekli görülmüştür.

öte yandan, uzun vadede farklı etkileri olmuştur. günümüzdeki mevcut düzende siyasi anlamda tek bir devletin osmanlı, emevi vb. gibi cihan hakimiyeti kurması ihtimali yokken, farklı devletler arasında islam birliğini sağlamanın tek yolu bu tarz global bir dini otorite olmasıdır. bu otoritenin olmadığı durumda islam birliği olması daha da zorlaşmaktadır.

ama bu noktada üstteki arkadaşın yazdığı konuya geliyoruz, halifelik varken ne kadar sağlanabiliyordu ki islam birliği?

ve bence bundan da kritik bir soru var. islam birliği gerçekten gerekli mi? emevilerin yaptığı gibi gayri islami bir islam birliği olmasındansa, birlik içinde olmayan ama islam ahlakına sahip farklı topluluklar olması daha mühimdir bana kalırsa. bu yüzden de (günümüzdeki türkiye diyaneti gibi) zalimlerin amaçlarına hizmet eden hilafet makamına sahip olmaktansa, hiç olmaması evladır. bu yüzden de hilafet atatürk tarafından başka amaçlar güdülerek kaldırılmış olsa da nihayetinde olumlu bir şeye sebebiyet vermiştir.
devamını gör...
yanlış bir adımdır. üstelik bu yanlış bile isteye yapılmıştır. vakıa, bu küçük, sıradan bir olay değil; tarihin akışını değiştirme istencine dayalı bir tarihsel olgudur; zira iyi kötü işleyen bir tarihsel-dinsel-toplumsal-siyasal olguya son vermektir.
devamını gör...
üstteki yanlış değerlendirmelerle kafanız bulanmasın güzel kardeşlerim. birinci dünya savaşında arapların akın akın orduya katıldığı fotoğrafları internetten bulabilirsiniz. bir kaç kabile ihanet etti diye abartmanın alemi yok ihanet edeni de var destek olanı da. kreuzbergli arkadaş halifleri eleştirmiş sebebini belirtse daha iyi olurmuş. resmi tarihte ismi slik bir kaç padişah ismi vermek yeterli bir eleştiri değil. ayrıca her zaman siyasi kavga oldu, her zaman da olacak. bunun kadar normal bir şey yok. o dönem ki halifelik kurumunu bugünün şartlarıyla anlamaya çalışmak ahmaklıktır. ayrıca hz.ali-yezid olayını insanlar taraflı okuyor,işi bilmeliyiz ki sağlam tenkit edilebilsin. ben burda yezidi savunmuyorum kimse öyle anlamasın. birinci dünya savaşından önce şura elden çıktı bura elden çıktı da istediği kadar çıksın halifelik tüm müslümanlığı etkiler. bkz: halifelik kalktıktan sonra hasan el bennaya olan baskılar çok daha artmıştır. vatikanı işlevsel örnek göstermek de saçma, vatikanı işlevsel değil organik olarak örnek göstermek yerinde, sen onu işlevsel örnekmiş gibi gösterip bak ne kadar saçma dersen manipüle etmiş olursun. ayrıca diyelim hilafet geldi diye başlayıp nasıl seçilecek temalı cümle tam bir fikri acizliktir. sen getir ben seçtiririm biz enverin halilin said halimin torunlarıyız olmadı ihtilalle seçeriz. *

velhasılı kelam yapılan yersiz eleştirilere kısa şerhim budur. asla kaldırılmamalıydının yanında yapılan muameleler ve söylenen sözler rezilliği doruğa çıkarır, okumasını bilen varsa gider okur çok zor değil taraflı kaynak da değil meclis tutanakları yeterli. vesselam
devamını gör...
aslinda halifelik kaldirilmamistir, nutuk okursaniz gorursunuz ileriki tarihte kullanmak ya da kullanmamak uzere saklanmistir. tabirin turkcesi boyle. ayrica halifeligi de boyle dini bir sembol olarak gormeyin bu siyasi bir olgudur.
yani mesela selim ridaniye ve mercidabikta memlukleri cotengeliginde turk islam dunyasinin lideri olmak istemistir. kutsallari alip halifeligi ustlenmistir. yani islam dunyasini arkasina almaya calismis bir catida toplamistir. yani halifeligi islamin buyuk lideri olarak gormek yanlis olur. o islere peygaberler bakarlar. bu tamamen siyasi bir olaydir.

son olarak gecmisi simdinin kafasiyla yorumlamak dunyanin en buyuk ahmaklidir. her olay kendi zaman cizelgesindeki degerlerle yorumlanmalidir. cunku dogru mekana ve zamana gore degisir.

ıslam dunyasini tekrar biraraya getirmek iyi olacaktir. zaten en koyu ataturkculer de bunu demeye basladi. tayyip reyiz de ugrasiyordu zaten bunun icin.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar