imam-ı rabbani

hindistan'da yetişen büyük islâm âlimi ve büyük velã®. adı, ahmed bin abdülehad'dir. 1563 (h. 971) senesinde aşã»re günü hindistan'ın serhend şehrinde doğdu. 1624 (h. 1034) te doğduğu yerde vefât etti. insanların, ã®tikad, ibâdet ve ahlâk husã»sunda doğruyu öğrenmelerini, öğrendikleri ile amel etmelerini sağlayan, insanları Allahü teâlânın rızâsına kavuşturmak için rehberlik eden ve kendilerine silsile-i aliyye denilen islâm âlimlerinin yirmi üçüncü halkasıdır. hazret-i ömer'in soyundan olup babası ve dedelerinin hepsi, zamanlarının büyük âlimi, salih, faziletli kimseleriydi.

imâm-ı rabbânã® hazretleri doğduktan bir müddet sonra hastalanınca babası onu kendi hocası åžah kemal kıhteli kâdirã®'ye göstermiş, o da; "korkma bu çocuk çok yaşayacak ve büyük bir zât olacak." buyurup, elinden tutarak ağzından öpmüş ve mânevã® feyzlere kavuşturmuştur.

ilk tahsilini babasından okuyup, arapçayı öğrenmiş, küçük yaşında kur'ân-ı kerã®mi ezberlemiştir. sesi güzel olduğundan bülbül gibi okurdu. çeşitli ilimlere âit küçük kitapları ezberlemiş, sonra siyalkut şehrine gidip büyük âlim mevlânâ kemâleddã®n-i keşmã®rã®'den aklã® (fizik, kimya, biyoloji, matematik vs.) ilimleri gâyet iyi okumuştur. kâdı behlã»l-i bedahşânã®'den de naklã®, yâni dã®nã® ilimleri okuyarak icâzet (diploma) almıştır. on yedi yaşındayken tahsilini tamamlayıp, aklã® ve naklã® (kelâm, fıkıh, tasavvuf) ilimlerin hepsinden icâzet aldı.

tahsili esnâsında babası vâsıtasıyla kâdirã® ve çeştã® yollarının büyüklerinden feyz aldı. babası hayattayken, ilim öğretmeye başladı. bu sıralarda risâlet-üt-tehlã®liyye, rã®sâlet-i redd-i revâfıd, isbât-ün-nübüvve ve başka birçok risâle ve kitap yazmıştır. edebiyata çok meraklı olup, fesâhatı, belâğatı, sür'at-i intikâli(çabuk kavrayışlılığı), zekasının üstünlüğü herkesi hayrette bırakıyordu.

bu kadar ilmi ve herkesin üstünde olgunluğu ile birlikte kalbi ahrâriyye büyüklerinin aşkı ile yanıyor, bu yolda yazılmış kitapları okuyordu. babasının vefatından bir sene sonra, hacca gitmek üzere serhend'den yola çıktı. hindistan'ın hükümet merkezi olan delhi şehrine gelince orada büyük veli muhammed bâkã®-billah hazretlerini ziyâret etti. huzuruna girince kalbinde bir nur parladı. mıknatısın iğneyi çektiği gibi çekilip, duymadığı, bilmediği şeyler kalbine doldu. hacdan sonra uğrayıp istifâde etmeyi niyyet ettiyse de, kalbindeki sevgi ve arzu, kendisini bırakmayıp, ertesi gün huzuruna gelerek ahrâriyye feyzine kavuşmak şevkini bildirdi. edeple ve can kulağı ile hocasının sözlerine ve hallerine bağlandı. yüksek kâbiliyeti ve bütün varlığı ile çalışıp, hocasındaki bütün kemâlât, olgunluklar ve üstünlükler kendisinde hâsıl oldu. hocası muhammed bâkã®-billah, zamanının büyüklerinden bâzı dostlarına yazdığı bir mektupta şöyle buyurmuştur:

"serhend şehrinden bir genç geldi. ilmi pekçok, her hareketi ilmine uygun. birkaç gün bu fakirin yanında bulundu. onda çok şeyler gördüm. dünyayı nurla dolduracak bir güneş olacağını anlıyorum."

imâm-ı rabbânã®, hocasının lütfu ve himmeti ile iki ay içinde kimsede görülmeyen hallere kavuştu. birkaç ay sonra hocası muhammed bâkã®-billah'tan kayıtsız, şartsız icâzet aldı. böylece tasavvuf ilminde ve hâllerinde de yüksek dereceye kavuştuktan sonra memleketi olan serhend'e dönmesi emrolundu. hocası talebesinden çoğunun yetiştirilmesini de ona bırakıp, onları da arkasından serhend'e gönderdi. hocası onun için şöyle buyurdu: "kalplere devâ, ruhlara şifâ olan bu tohumu semerkand ve buhârâ'dan getirip, hindistan'ın bereketli toprağına ektim. taliplerin yetişip kemâle gelmesi için uğraştım. o (imâm-ı rabbânã®) her dereceyi aşıp, üstünlüklerin sonuna varınca, kendimi aradan çekip, talebeyi ona bıraktım."

imâm-ı rabbânã® hazretleri memleketine gelince ilim öğretmeye, tasavvuf ve mârifet nurlarını dünyâya yaymaya, tâlipleri yetiştirmeye ve yükseltmeye başladı. åžöhreti her yere yayılıp, her taraftan âşıkları, onun ilminden, nã»rundan faydalanmaya geliyordu. talebelerine beydâvã® tefsã®ri, sahã®h-i buhârã®, mişkât-i mesâbih, avârif-ül-meârif, pezdevã®, hidâye ve åžerhi mevâkıf gibi bâzı din kitaplarını ders olarak mükemmel bir şekilde okuturdu. ömrünün son zamanlarında dahi talebelerine ilim tahsilini sıkı sıkı emreder buna çok önem verirdi. herkesin kalbini ilim ve nur ile dolduruyor, muhammed aleyhisselâmın dã®nini canlandırıyor ve kuvvetlendiriyordu. zamanının pâdişahlarını, vâli, kumandan, âlim ve hâkimlerini çok tesirli mektupları ile dã®ne, sünnet-i seniyyeye teşvik ediyor, çok âlim ve evliyâ yetiştiriyordu. Allahü teâlâ ona öyle bir ilm-i bâtın ihsan etmişti ki, kendine mahsus olan ilimleri de cihâna yaydı. hocası da bu yeni ilimlere kavuşmak için huzuruna gelir, hürmetle otururdu. hatta birgün geldiği zaman, kendisini kalbi ile meşgul görüp, odaya girmedi, hizmetçiye de haber verip, "rahatsız etme!" dedi ve sessizce kapıda bekledi. bir müddet sonra imâm-ı rabbânã® hazretleri kalkıp; "kapıda kim var?" deyince, üstadı; "fakã®r muhammed bâkã®." dedi. bu ismi duyunca kapıya koşup, edep ve tevâzã» ile karşıladı. hocası kendisine çok müjdeler vermiş, dostlarına medhetmiş ve öleceği zaman bütün talebelerine ona tâbi olmalarını emretmişti.

zamanın âlimleri imâm-ı rabbânã® hazretlerine "sıla" ismi ile hitap ettiler. sıla, birleştirici demektir. çünkü o, tasavvufun islâmiyetten ayrı bir şey olmadığını islâmiyete uygun bir şey olduğunu ispat ederek, ahkâm-ı islâmiyye ile tasavvufu vasletmiş, birleştirmiştir. bir mektubunda da; "beni iki deryâ arasında sıla yapan Allahü teâlâya hamd olsun." diye duâ etmiştir. hadã®s-i şerã®fte; "ümmetimden sıla isminde biri gelir. onun şefâati ile çok kimseler cennete girer." buyrularak, onun geleceği haber verilmiştir. bu hadã®s-i şerã®f, imâm-ı süyã»tã®'nin cem'ül-cevâmã® kitabında vardır.

imâm-ı rabbânã® hazretleri, müceddã®d-i elf-i sânã®'dir. yâni hicrã® ikinci bin yılının müceddididir. eski ümmetler zamanında, her bin senede yeni din getiren bir resã»l gönderilirdi, yeni din önceki dã®ni değiştirir, bazı hükümleri kaldırırdı. her yüz senede de bir nebã® gelir, din sâhibi peygamberin dã®nini değiştirmez, kuvvetlendirirdi. hadã®s-i şerã®fte, bu ümmete ise her yüz yıl başında islâm dã®nini kuvvetlendiren bir âlim geleceği haber verilmektedir. peygamber efendimizden sonra peygamber gelmeyeceğine göre, kendisinden bin sene sonra, islâm dã®nini her bakımdan ihyâ edecek, dã®ne sokulan bid'atleri temizleyip, asr-ı saâdetteki temiz hâline getirecek, din ve fen ilimlerinde tam vâris, âlim ve ârif bir zatın olması lâzımdı. hadã®s-i şerã®fler bunu bildirmektedir. bu mühim hizmeti imâm-ı rabbânã® hazretleri yapmıştır. bütün islâm âlimleri bu zâtın o olduğunda ittifak etmişlerdir. peygamber efendimizden tam bin sene sonra ilim ve irşâd kürsüsüne mutlak olarak oturup, cihânı resã»lullah'ın nurları ile aydınlattı, bid'atleri temizleyip islâm dã®nini ihyâ etti. başta vahdet-i vücã»d bilgileri olmak üzere daha birçok yanlış anlaşılan meseleleri gâyet açık bir şekilde izah ederek insanların zihinlerini ve kalplerini yanlış ve bozuk inanışlardan, bid'atlerden temizledi; hakkı bâtıldan ayırıp, peygamber efendimizin, hak, doğru yol olduğunu haber verdiği ehl-i sünnet ã®tikâdını her yere yaydı. genç ihtiyar herkes ve birçok âlim onun etrafında toplandı. kendisine ilk defâ müceddã®d-i elf-i sânã® ismini veren, zamanının en büyük âlimlerinden abdülhakã®m-i siyalkã»tã®'dir. o zamanın diğer büyük âlimleri de onu methetmiş, övmüştür.

imâm-ı rabbânã® hazretlerinin dã®ne yıllarca yaptığı bu büyük hizmetleri ve sağlam, iknâ edici delillerle kendilerinin çürütüldüklerini gören bâzı sapık kimseler ona cephe aldılar ve iftirâ etmeye başladılar. o zamanın sultanı selim cihângir hanın devlet adamları, hatta büyük veziri ve baş müftã®si ve etrâfındakiler åžiã® idiler. halbuki imâm-ı rabbânã® hazretlerinin birçok mektupları ve bilhassa ayrıca yazdığı redd-i revâfid risalesi, åžiã®lerin bazılarının yanlış yolda olduklarını bildirmekteydi. hindistan'daki ã®tikatları bozuk olan bu insanlar, sultâna gidip imâm-ı rabbânã® hazretleri hakkında çeşitli iftiralarda bulunarak şikâyet ettiler. sultan, oğlu åžah cihan'ı gönderip imâm-ı rabbânã® hazretlerini, evlatlarını ve yetiştirdiği talebelerini çağırıp, hepsini öldürmeye karar verdi. bunun üzerine åžah cihân, bir müftã® ile yanına gitti. sultana secde câiz olduğunu gösteren bir fetvâyı da götürdü. onun üstünlüğünü biliyordu. babama secde edersen seni kurtarabilirim, deyince, imâm-ı rabbânã® hazretleri bu fetvânın zarã»ret zamânında izin olduğunu, azã®met ve din bütünlüğünün secde etmemek olduğunu, ecel gelince, ölümden hiçbir şeyin kurtaramayacağını söyledi ve secde etmeyi kabul etmedi. çocuklarını ve talebelerini bırakıp sultana yalnız gitti. kendisine yapılan iftiralara karşı sultana o kadar güzel ve doyurucu cevap verdi ki, sultan yüksek hakã®katleri anlayabilecek birisi olmadığı halde, neşelendi ve serbest bırakıp özür diledi. hattâ o, sultana kendisine yapılan iftirâların asılsız olduğunu açık delillerle anlatırken, orada bulunan ateşe tapıcı hinduların büyük bir kumandanı onun dinde olan kuvvetini, sözlerini, lezzet ve kıymetini görerek müslüman oldu.

sultânın iknâ olduğunu, kendi uğraşmalarının boş olduğunu gören iftirâcı sapıklar; "bunun adamları çoktur. sözleri bütün memlekette yürürlüktedir. bunu serbest bırakırsak bir karışıklık çıkabilir." diyerek uzun konuşmalardan sonra sultanı aldattılar. sultan, imâm-ı rabbânã® hazretlerini memleketin en sağlam ve korkunç kalesi olan guvalyar kalesine hapsedilmesini emretti ve hapsedildi. bu hâdiseye çok üzülen talebeleri sultâna isyan etmek istediler. bunu yapabilecek güçteydiler. fakat imâm-ı rabbânã® hazretleri onları rüyâlarında ve uyanıkken bu işten men etti. sultana hayır duâ etmelerini emredip; "sultanı incitmek bütün insanlara zarar verir." buyurdu. kendisi de sultana hep hayır duâ ediyordu. sultanın veziri koyu bir muhâlif olduğundan zindanda imâm-ı rabbânã® hazretlerinin başına kardeşini tâyin etmiş ve çok şiddetli davranmasını emretmişti. bu görevli ise ondan çeşitli kerâmetler, üzülmek yerine heybet, sabır ve hatta neş'e görerek tövbe etti. muhâlefeti bırakıp ehl-i sünneti seçti ve onun hâlis talebelerinden oldu. kalede hapiste bulunan insanlar, onun bereketi ve sohbetleri ile müslüman olmakla şereflendiler. birçok günâhkar tövbe etti. hatta bâzıları yüksek âlim oldu. imâm-ı rabbânã® hazretleri kalede iki veya üç sene kaldıktan sonra, sultan yaptığına pişman oldu. hapisten çıkarıp ikram ve ihsân eyledi. bir müddet, asker arasında kalmasını istedi. sonra serbest bırakıp, hürmetle vatanına gönderdi. hapisteki bu sıkıntılardan ve uğradığı dertlerden sonra evvelce bulundukları hallerin ve makamların binlerce üstünde derecelere yükselmiş olarak memleketine döndü.

imâm-ı rabbânã® hazretlerini hapsettiren selim cihangir hânın oğlu åžâh cihan, pâdişâh olmak için babasına karşı geldi. askeri çok ve babası tarafındaki kumandanların çoğu kalpten kendisine bağlı olduğu halde zafer kazanamadı. o zamanın evliyâsından birine hâlini anlatıp duâ istedi. o velã® dedi ki; "senin zafer kazanman için vaktin dört kutbunun sana duâ etmesi lâzımdır. bunlardan üçü seninle beraber ise de, en büyükleri olan dördüncüsü bu işe râzı değildir. o da imâm-ı rabbânã® müceddã®d-i elf-i sânã® hazretleridir." åžah cihân, imâmın huzuruna gelip duâ etmesi için yalvardı. fakat, babasına karşı gelmesine mâni olup nasihat etti; "babana git elini öp, gönlünü al; yakında vefât edecek, saltanat sana kalacaktır." diye müjde verdi. åžah cihân emirlerini dinleyip arzusundan vazgeçti. az zaman sonra 1627 (h. 1037) de babası vefât edince saltanata kavuştu.

müslümanların zayıf düştüğü; küfrün, sapıklığın zulmetin, felsefecilerin ve bozuk tarikatlerin her tarafı kapladığı bir zamanda, yüz binlerce kâfir, imâm-ı rabbânã®'nin elinde müslüman oldu. çok sayıda fâsık ve fâcir onun güzel hallerini görüp, sohbetini işitip tövbe ederek sâlih müslüman oldu. uzaktan yakından çok kimseler rüyâda ve uyanıkken onu görerek yanına koşmuş, huzuruna geldiklerinde gördüklerini aynen bulmuşlardır. âlim, sâlih, genç, ihtiyar binlerce kimse onu görüp, sohbetinde bulununca feyz alarak kalpleri zikreder olmuştur.

imâm-ı rabbânã®, islâm dã®ninde her sözü senet olan, ehl-i sünnetin temel direklerinden çok büyük bir âlim ve velã®dir. kelâm ilminde müctehiddir. kendisinden önceki birkaç asırda islâmiyete çok sinsi bir şekilde sokulmak istenen felsefe düşüncelerini tamâmen temizlemiş, yazdığı mektuplar ve kitaplarla kıyâmete kadar bu yoldaki bütün suâllere cevap teşkil edecek ã®zâhlar ve açıklamalar yapmıştır. daha 18 yaşındayken yazdığı isbât-ün-nübüvve kitabı ile peygamberleri filozoflardan kesinlikle ayırarak, peygamberlerin Allahâ’ın dã®nini bildiren peygamberleri; filozofların ise, yalnız aklını rehber edinmiş herhangi insanlar olduğunu açıkça ve kesin delillerle isbat etmiştir. böylece peygamberliğe inanmayanların, peygamberleri filozof zanneden veya onlarla bir tutmaya kalkışanların ne kadar yanlış düşündüklerini göstererek islâm dã®nine insan düşüncesi ve fikri karıştırmak ve böylece dã®ni zamanla değişir hâle getirmek isteyenlerin yolunu kapatmıştır. büyük ehl-i sünnet âlimleri ve evliyâlarının da ancak peygamber efendimizin tam izinde yürüyen yüksek insanlar olduğunu belirterek bunlara da filozof diyenlerin bu sözlerinin ne kadar yanlış olduğunu göstermiştir. daha sonraki asırlarda ve zamanımızdaki filozofların her türlü sözlerine onun eserlerinde bol bol cevaplar bulunmaktadır.

imâm-ı rabbânã® hazretleri, tasavvufun bütün inceliklerine ve en yüksek kemâllerine ererek, muhyiddã®n-i arabã®, seyyid abdülkâdir-i geylânã®, bâyezã®d-i bistâmã® ve cüneyd-i bağdâdã® başta olmak üzere kendisinden önce yaşamış velilerin sekr (tarikat sarhoşluğu) hâlindeyken söyledikleri ve iyi anlayamayanları şaşırtan yüksek sözlerini, vahdet-i vücud bilgilerini gâyet net bir şekilde açıklamış, bu büyüklerin yanlış anlaşılarak düşmanlık yapılmasına mâni olmuştur. tasavvuf deryâsından bol bol saçtığı yüksek mârifetler, beliğ ifâdeler ve fasih sözleri ile bâzı evliyânın dahi kâfi şekilde anlamak ve anlatmaktan âciz kaldığı yüksek hakikatleri candan arzulayanlara sunarak bu sonsuz deryânın susuzlarının harâretini teskin etmiş, yolunu şaşırmışlara doğru yolu göstermiş, aşağı derecelerde takılıp kalanları çok yükseklere çıkarmıştır. sorulan bütün suallere cevaplar vererek tasavvufta iyi anlaşılmayan bir yer bırakmamıştır. tasavvufã® kelime ve terimleri çok mükemmel bir şekilde yeniden açıklayarak bu konulardaki karışık ifade ve bilgilerin arkasında saklanarak müslümanları kandıran ve şaşırtan câhillerle, dünya düşkünü bozuk tarikatçilerin maskelerini indirmiş, bu hususta esaslı görüşleri açıklamış, bütün bu isim ve sıfatların vasıflarını, asıllarını ve hakikatlerini gözler önüne sermiştir. böylece bu yoldan ve tasavvuf kelimesi perde edilerek islâm dã®nine bozuk inanç ve ibâdetlerin, uydurma merâsim ve toplantıların, her türlü sapıklık ve hurâfelerin girip yerleşmesini önlemiştir. vilâyetin ve velã®liğin olağanüstü şeyler göstermek demek olmadığını, asıl velã®liğin Allahü teâlâyı unutmamak ve Allahü teâlânın isimlerine, sıfatlarına ve fiillerine olan mârifet, yakınlık olduğunu, tasavvufun, islâm dã®ni dışında ayrı bir yol değil, bizzat dã®nimizin içinde emir ve yasakların kolaylıkla yapılmasına yardımcı olan Allahü teâlâya muhabbet yolu olduğunu çok veciz şekilde izah ederek din bilgisi az olanların ve hakã®kã® tasavvuf ehli olmayanların insanları kandırmalarına ve böylelerinin mârifet ve kerâmet sâhibi hakã®ki velã®lerle karıştırılmasına mâni olmuştur. kısacası onun tasavvuf deryâsında çözemediği bilmece, haber vermediği esrâr kalmamıştır.

imâm-ı rabbânã® hazretleri, kitaplarında, mektuplarında, sohbetlerinde ve günlük hayatında bütün bid'atlerle (dã®ne sonradan ilâve edilen hurafelerle) şiddetle mücâdele etmiş, bunları bir bir ayıklayarak unutulmuş olan nice sünnetleri, hatta farzları yeniden meydana çıkarmıştır. bid'atlerin en çirkininin ã®tikadda (inançta) ortaya çıkanlar olduğunu bildirerek, bunlarla ve ibadetlere sokulmak istenen bid'atlerle mücâdele etmiş, her sözü ve işinin sünnete uygun olmasına pekçok titizlik göstermiştir.

ayrıca zamanındaki bütün fen ilimlerini en üstün şekilde biliyordu. fen bilgileri üstüne yaptığı açıklamalar bu ilimlerin mütehassıslarını hayrette bırakmıştır. meselâ elektronların çok hızlı dönüşlerinden dolayı atomların içinin ve böylece maddelerin dolu sanıldığını, halbuki boş olduğunu ilk olarak bundan dört yüz sene önce açıklamıştır. bu husus, fen adamları tarafından ancak 20. yüzyılda ve uzun deneyler sonucu anlaşılabilmiştir.

kerâmetleri:

imâm-ı rabbânã® hazretlerinin her an kerâmetleri görülürdü. bedreddã®n-i serhendã®, imâmâ’ın 60 binden fazla kerâmeti olduğunu bildirmektedir. bunlardan bâzıları şunlardır:

kıymetli talebelerinden seyyid cemâl şöyle anlatmıştır: "bir çölden geçiyordum, âniden önüme bir arslan çıktı. yalnızlık korkusundan ve bu yırtıcı arslanın heybetinden, titremeye başladım. o sahrada, bu arslanın önünden kaçmaya imkân bulamadım. hocam imâm-ı rabbânã®â’yi hatırlayarak ondan yardım istedim. birdenbire gördüm ki, elinde baston olduğu hâlde acele geldi. elindeki bastonu ile o korku bilmez heybetli arslana vurdu. bu hâli görünce birden irkilip dikkatle baktım, arslan süratle kaçıp gitti. hocamı da bir daha göremedim."

imâm-ı rabbânã® hazretleri talebeleri ile birlikte bir köye gitmek üzere yola çıkmışlardı. bir sahraya geldikleri sırada hava çok sıcak ve tozluydu. talebeleri bunaltıcı havada susamışlar ve sıcaktan rahatsız olmuşlardı. imâm-ı rabbânã® hazretleri gözlerini semâya dikerek duâ edince birkaç adım yürümeden bir parça bulut göründü ve hepsini gölgeledi. toz kalkmayacak ve çamur olmayacak kadar yağmur yağdı. havanın harâretini düşüren hafif bir rüzgâr da esti.

talebelerinden biri şöyle anlatır: "bir yolculukta hocamız bir kervansaraya indiler. âniden dostlarına: bugün buraya bir belâ geleceğini ve herkese sirâyet edeceğini görüyorum. arkadaşlarımız birbirlerine söylesinler herkes; "bismillâhillezã® lâ yedurru meâ’asmihã® şeyâ’ün filâ’-ardı velâ fissemâi ve hüvessemã®ul-alã®m" ve "eã»zübikelimâtillâhittâmmâti min şerri mâ halak" duâlarını tekrar tekrar okusunlar. çünkü bu duâyı kim okursa, Allahü teâlânın inâyeti ile kendisi ve malı korunur, buyurdu. bunu söyledikten, iki saat geçmeden kervansarayın bazı kısımlarında yangın çıktı. bir türlü söndüremediler ve birçok mal yanıp telef oldu. bu arada talebesi mevlânâ abdülmüâ’min lâhorã®â’nin de malları yandı. ona hazret-i imâm: size hiç kimse okunması ã®câbeden duâları söylemedi mi? buyurdular. arkadaşları ona bu duânın okunması gerektiğini söylemeyi unutmuşlardı."

vefâtı: imâm-ı rabbânã® hazretleri ömrünün son zamanlarında evinde inzivâya çekilip beş vakit namaz ve cumâ namazı hariç evden çıkmadı. kendi oğulları ve kıymetli talebelerinden birkaç kişi hâriç başkaları çok nâdir içeri girebiliyordu. inzivâya çekilip insanlardan uzak kalmasının hikmeti sorulunca; "bu dünyâdan göçmemi çok yakın görüyorum. iş böyle olunca tamâmen inzivâ ve ayrılığı tercih edip dâimâ istiğfar ediyorum, af diliyorum. bunları zarurã® görüyorum. bütün vakitlerimi ve nefeslerimi, zâhirã® ve bâtınã® ibâdetle geçirmeyi daha lüzumlu buluyorum. bu da ancak insanlardan ayrılmak ve tam bir uzlette kalmakla ele geçer. bunun için, beni bırakınız, benden ayrılınız ve beni Allahü teâlâya ısmarlayınız." buyurdu. ömrünün son altmış üç günü humma hastalığı çekti. hastalığının en şiddetli günlerinde bile cemâatle namaz kılmayı terk etmeyip sâdece son dört beş gün yalnız namaz kıldı. bir gecenin üçüncü yarısında kalkıp abdest aldı ve teheccüd namazı kılıp; "bu bizim son teheccüdümüzdür." buyurdu. vasiyetini bildirdi. vasiyetlerinin çoğu dã®ne uymak, sünnete yapışmak, bid'atlerden sakınmak, farz ve nâfile ibâdetlere devam etmek hakkında olup; "dã®nin kıymetli kitaplarından dã®ne tam uymağı öğreniniz ve bununla amel ediniz. benim techiz ve tekfin işlerimi yaparken sünnete uyunuz." buyurdu.

1624 (h. 1034) senesi safer ayının yirmi dokuzuncu salı günü abdestli olarak sedir üzerine yatıp sünnet üzere sağ ellerini sağ yanağının altına koyup zikirle meşgul oldu. bu sırada sık sık nefes aldığını gören büyük oğlu; "hâl-i şerã®finiz nasıldır babacağım?" diye sordu. iyiyim ve kıldığım o iki rekat namaz kâfidir, buyurdu. bundan sonra bir daha konuşmayıp, yalnız Allahü teâlânın ismini zikrederken rã»hunu teslim etti. vefatında 63 yaşındaydı. cenâzesi yıkanırken bir müddet tebessüm edip ellerini namazda olduğu gibi bağladı. yıkama esnâsında ellerini çözdüler, fakat tekrar bağladı. bu durum birkaç defa tekrarlanınca oradakiler bunda gizli bir sır olduğunu anlayıp bir daha ellerini çözmeyip öylece bıraktılar. serhend'de evinin yanında defnedildi. daha sonra afganistan pâdişâhı åžâh-i zaman, kabri üzerine büyük ve çok sanatlı bir türbe yaptırdı.

imâm-ı rabbânã® hazretleri vefâtından sonra da sevilmiş, asırlar boyu medh edilmiş, eserleri okunup istifâde edilmiştir. büyük velã® mevlânâ hâlid-i bağdâdã® hazretleri onu şöyle medh etmektedir:

"yâ rabbã®! o nihâyetsiz yolun yolcusu, ilim sahiplerinin reisi, bu göz ile görülmeyen ve akıl ile varılamayan gizli sırların menbaı, insanların anlıyamadığı, ancak senin bildiğin büyüklüğün sâhibi, köpüren dalgaların mânâlar deryası; maddesizlik mekansızlık âleminin reisi, nurları ile hindistan'ı aydınlatan, serhend şehrini mã»sâ aleyhisselâma Allahü teâlânın kelâmı geldiği şerefli vâdi (gibi) yapan, muhammed aleyhisselâmın dã®ninin büyüklüğünün vesikası, keskin görüşlüler meclisinin ışığı, dã®ni bütün olanların sertâcı, düşünülemeyen yüksekliklere erişen, izinde gidenleri de oraya çeken ahmed-i fârã»kã®'nin gözlerinin nã»ru hürmetine beni affet..."

evliyânın büyüklerinden ve meşhurlarından olan mevlânâ hâlid-i bağdâdã®'ye hocası åžâh abdullah-ı dehlevã® hazretleri yazdığı bir mektupta şöyle buyuruyor:
"imâm-ı rabbânã®'yi sevenler, mümin ve takvâ sâhipleridir. sevmeyenler ise şakã® ve münâfıklardır. bütün âlem-i islâma, imâm-ı rabbânã®'nin şükrünü edâ etmek vâciptir." yine bu mektupta; "insanlarda bulunabilecek her kemâli, her üstünlüğü, Allahü teâlâ, imâm-ı rabbânã® hazretlerine vermiştir..." buyurarak onu medh etmek için farsça şu şiiri yazmıştır.

her letâfet ki, nihân bã»d pes-i perde-i gayb

heme der sã»ret-i hã»b-i tã» ıyân sâhte end

herçi ber safha-i endişe keşed kilk-i hayâl

åžekl-i matbã»'i tã» zibâter ezân sâhte end

åžiirin mânâsı şöyledir: "gayb perdesinin arkasında gizlenmiş olan bütün güzelliklerin hepsini, senin güzel şeklinde meydana çıkarmışlardır. hayal kalemi düşünce sayfasına ne yazarsa yazsın, senin o güzel şeklini onlardan daha güzel yapmışlardır."

talebeleri: muhammed sâdık; yirmi dört yaşındayken çok az insanın kavuşabileceği yüksek derecelere kavuşan büyük oğludur. babasının sağlığında h. 1025â’te vefât etmiştir. muhammed said; yüksek haller, güzel ahlâk ve temiz ameller sâhibi ikinci oğludur. aklã®, naklã® ilimlerde ve tasavvuf bilgilerinde mütehassıs olan ve babasının husã»sã® sırlarına, büyük derecelerine, eşsiz kemâlât ve hâllerine kavuşup onun nã»runu bütün âleme yayan üçüncü oğlu muhammed ma'sã»m-i farã»kã®'dir (bkz. muhammed ma'sã»m-i fârã»kã®). bu talebelerinden başka mã®r muhammed nu'mân, tâhir-i lâhori, åžeyh bedã®uddã®n, nã»r muhammed pütnã®, hâmid bengâli, åžeyh müzemmil, tâhir bedahşã®, mevlânâ ahmed berkã®, seyyid ahmed-i bennã»rã®, mevlânâ kâsım ali,mevlânâ yã»suf semerkandã®, mevlânâ muhammed sâlih gülâbã® ve imâm-ı rabbânã® hazretlerinin hayatını, hâllerini, kerâmetlerini ve talebelerini bildiren zübdet-tül-makâmât veya berekât adıyla meşhur kitabı yazan en yüksek talebelerinden olan muhammed hâşim-i kişmã® gibi binlerce talebe yetiştirmiştir. bu talebelerinden herbiri bulundukları yerlerde ehl-i sünnet ã®tikâdını, islâm ahlâkını ve din bilgilerini yayarak insanları ebedã® saâdete kavuşturdular ve büyük hizmetler yaptılar.

eserleri:

1. mektã»bât: bu eseri üç cilt olup, 516 mektubunun toplanmasından meydana gelmiştir. kelâm, fıkıh bilgilerini ve tasavvufun mârifetlerini açıklayan uçsuz bir deryâ gibi eşsiz bir eserdir. farsça aslı hindistan ve afganistanâ’da, 1972 yılında da pakistan'da çok mükemmel bir şekilde ikinci ve üçüncü ciltleri bir arada iki cilt hâlinde basılmıştır. 1885 (h. 1302) yılında muhammed murâd-i kazânã® mekkã® tarafından dürer-ül-meknã»nât adı altında arapçaya çevrilerek basılmıştır. daha sonra birinci cildi türkçeye tercüme edilerek müjdeci mektã»blar tercemesi adı ile istanbul'da ihlâs a.åž. tarafından yayınlandı. mektã»bât'ın ikinci ve üçüncü cildinden de bir kısım mektuplar tercüme edilerek tam ilmihâl seâdet-i ebediyye kitabı içinde (108 madde hâlinde) yayınlanmıştır. imâm-ı rabbânã® hazretlerinin zamanında yaşayan âlimlerden biri şöyle demiştir:
"kalp ve ruh ilimlerinin mütehassısları ya kitap tasnif ederler veya te'lif ederler. tasnif demek, bir ârifin kendine bildirilen ilimleri, sırları, dereceleri, yazmasıdır. te'lif ise, başkalarının sözlerini kendine mahsus bir sıra ile toplayıp yazmasıdır. tasnif çok zamandan beri dünyâdan kalktı. yalnız te'lif kaldı. fakat imâm-ı rabbânã®'nin yazıları doğrusu tasniftir, teâ’lif değildir. ben onun talebesi değilim. fakat insaf ile söylemek lâzım gelirse, onun yazılarına çok dikkat ediyorum. içinde başkalarının sözlerini bulamıyorum. hepsi kendi keşifleri, kalbine gelen ilimlerdir. hepsi de yüksek, makbul, güzel veislâm dã®nine uygundur."

imâm-ı rabbânã® hazretlerinin talebelerinden biri şöyle nakleder: "bütün yazılarımızı, âhir zamanda gelecek olan hazret-i mehdã®'nin okuyacağı ve hepsini makbul bulacağı bize bildirildi." buyurdu. son asrın din ve fen ilimlerinde kâmil ve dört mezhebin fıkıh bilgilerinde mâhir büyük âlim ve ruh bilgilerinin mütehassısı, seyyid abdülhakã®m-i arvâsã® hazretleri; "kurâ’ân-ı kerã®m'den ve resã»lullah efendimizin hadã®s-i şerã®flerinden sonra en kıymetli kitab imâm-ı rabbânã® hazretlerinin mektã»bât kitabıdır." buyurdu.

2. redd-i revâfıd: åžiã®leri reddeden bu kitabın türkçesi hak sözün vesikaları kitabında bir bölüm olarak ihlâs a.åž. tarafından yayınlanmıştır.

3. isbât-ün-nübüvve: peygamberlik nedir? adı ile tercüme edilmiştir.

4. mebde ve meâd.

5. âdâb-ül mürã®dã®n.

6. taâ’lã®k-ât-ül-avârif.

7. risâle-i tehlã®liyye.

8. åžerh-i rubâıyyât-ı bâkã®.

9. meârif-i ledünniyye.

10. mükâşefât-ı gaybiyye.

imâm-ı rabbânã® hazretlerinin kıymetli sözlerinden bir kısmı şöyledir:

"allahü teâlânın hayırlı işlerde kullandığı kimselere müjdeler olsun!"

"her işi, dã®nini seven ve kayıran doğru âlimlerin kitaplarından öğrenmelidir."

"iyi kimselerle arkadaşlık kurmalı, kötü kimselerle arkadaşlıktan kaçınmalıdır."

"mâlâyânã® (boş şeyler) ile vakit geçirmek,allahü teâlâdan uzaklaşmağa işârettir."

"ihlâs ile yapılan küçük bir iş, senelerce yapılan ibâdetler gibi kazanç(sevap) hâsıl eder."

"her ibâdeti seve seve yapmalı. kul hakkına dokunmamaya, hakkı olanlara hakkını ödemeğe titizlikle çalışmalıdır."

"mektã»bât" kitabından seçmeler:

bir din âlimi gençlere din öğreteceği zaman, bunlara önce, islâm düşmanları ve câhil kimseler tarafından şırınga edilen, yanlış bilgileri, iftirâları anlayıp, onların temiz ve körpe kafalarını, bu zehirlerden temizler. zehirlenen rã»hlarını tedâvi eder. sonra, yaşlarına, anlayışlarına göre, islâmiyyeti ve meziyetlerini, faydalarını, emirlerindeki ve yasaklarındaki hikmetlerini, inceliklerini ve insanlığı saâdete ulaştırdığını, onlara yerleştirir. böylece gençlerin rã»h bahçelerinde, dertlere devâ, rã»hlara gıdâ olan nefis çiçekler yetişir. böyle bir din âlimini ele geçirmek, en büyük kazançtır. onun bakışları, rã»hlara işler. sözleri, kalplere tesir eder. din-i islâmı hazır lokum gibi yutmak, susuz kalmışken, soğuk şerbet içip ciğerlerine kadar serinliyebilmek, ancak böyle bir Allah adamının sunması ile mümkündür (23. mektup).

bu mektup, seyyid ferã®d hazretlerine yazılmıştır:

âkıl ve bâliğ olan erkeğin ve kadının birinci vazifesi, ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları akâid bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun olarak inanmaktır. Allahü teâlâ, o büyük âlimlerin çalışmalarına bol bol sevâb versin! âmin. kıyâmette cehennem azâbından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmaya bağlıdır. cehennemden kurtulacak olanlar, yalnız bunların yolunda gidenlerdir. (onların yolunda gidenlere "sünnã®" denir.) resã»lullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) ve eshâbının (rıdvânullahi aleyhim ecma'ã®n) yolunda gidenler, yalnız bunlardır. kitaptan, yâni kur'ân-ı kerã®mden ve sünnetten, yâni hadã®s-i şerã®flerden çıkarılan bilgiler içinde kıymetli, doğru olan, yalnız bu büyük âlimlerin, kitaptan ve sünnetten anlayıp bildirdikleri bilgilerdir. çünkü, her bid'at sâhibi, yâni reformcu ve her sapık kimse, bozuk düşüncelerini, kısa aklı ile, kitaptan ve sünnetten çıkardığını söylüyor. ehl-i sünnet âlimlerini gölgelemeye, küçültmeye kalkışıyor. demek ki, kitaptan ve sünnetten çıkarıldığı bildirilen her sözü, her yazıyı doğru sanmamalı, yaldızlı propagandalarına aldanmamalıdır.

ehl-i sünnet vel-cemâat âlimlerinin bildirdiği doğru ã®tikâdı açıklamak için, büyük âlim tür püştã® hazretleri bir kitap yazmıştır. el-mu'temed adındaki bu kitabı çok kıymetlidir ve açık yazılmıştır. kolayca anlaşılabilir. toplandığınız zamanlarda bu kitabı okuyunuz. fakat, bu kitapta, her bilgi, mantık yolu ile isbât edilmiş olduğundan uzamış ve genişlemiştir. öğrenilmesi ve inanılması herkese çok lâzım olan bilgileri kısaca anlatan bir kitap olsaydı daha uygun ve daha faydalı olurdu. bu arada fakã®rin de, ehl-i sünnet vel-cemâat ã®tikâdını kısa ve açık olarak yazmak hâtırıma geldi. eğer yazmak nasib olursa, size de gönderirim.

Allah korusun, ã®tikâd edilecek şeylerde, bir sarsıntı olursa, kıyâmette, cehennemden hiç kurtulmak olmaz. ãŽtikâd doğru olup da, işlerde gevşeklik olursa, tövbe ile ve belki tövbesiz de affolunabilir. eğer affolunmazsa, cehenneme girse bile, sonunda yine kurtulur. görülüyor ki işin aslı, temeli, ã®tikâdı düzeltmektir. hâce ubeydüllah-i ahrâr buyurdu ki: "bütün iyi hâlleri ve buluşları bize verseler, fakat ehl-i sünnet vel-cemâat ã®tikâdını kalbimize yerleşdirmeseler, hâlimi harap, istikbâlimi karanlık bilirim. eğer, bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi ehl-i sünnet ã®tikâdı ile süsleseler, hiç üzülmem". Allahü teâlâ bizi ve sizi, ehl-i sünnet ã®tikâdından ayırmasın! insanların efendisi hürmetine (aleyhissalâtü vesselâm) duâmızı kabul buyursun! âmã®n.

lâhor'dan gelen bir talebe, åžeyh ciyã»'nun eski nahhâs câmiinde cumâ namazı kıldığını söyledi. meyân refi'üddã®n, şeyhin iltifâtına kavuştuktan sonra, kâdı åžeyh ciyã»nâ’un, kendi bahçesinde bir câmi yaptırdığını söyledi. böyle haberleri işittiğimiz için, Allahü teâlâya hamd olsun!allahü teâlâ böyle iyi işleri arttırsın! saygı taşıyanlarımız, böyle haberleri işitince, çok, hem de pekçok sevinmekteyiz.

muhterem seyyid hazretleri!bugün, müslümanlar kimsesiz kaldı. islâmiyete yardım için, bugün az birşey vermek, binlerce altın vermiş gibi kıymetli olur. hangi tâlihli kimseye bu büyük nã®meti ihsân ederlerse, ona müjdeler olsun. dã®nin yayılmasına, islâmiyetin kuvvetlenmesine çalışmak, her zaman iyidir ve kim olursa olsun, böyle çalışan, cihâd sevâbına kavuşur. fakat, islâm düşmanlarının her yandan saldırdığı bu zamanda, ehl-i beyt-i nebevã®den olan siz kahramânların, yardım etmesi, elbette dahâ iyi, dahâ güzel olur. çünkü, Allahü teâlâ, islâmiyet gibi en büyük nã®metini, kullarına, sizin yüksek ceddiniz ile gönderdi. sizin yardımınız, kendi yaptığı şeye yardım etmek olur. başkalarının yardımı ise böyle olmaz. resã»lullah'a (aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti efdalühâ ve minettehıyyâtı vetteslã®mâti ekmelühâ) tam vâris olabilmek, bu büyük işi yapmakla olur. resã»lullah sallallahü aleyhi ve sellem, eshâbına buyurdu ki: â“siz, öyle bir zamanda geldiniz ki, Allahü teâlânın emirlerinin ve yasaklarının onda birini yapmaz iseniz, helâk olur, cehenneme gidersiniz. sizden sonra öyle müslümânlar gelecek ki, Allahü teâlânın emirlerinin ve yasaklarının onda birini yapabilseler, cehennemâ’den kurtulurlar.┠işte bizim zamanımız, o zamandır ve müjdelenenler de, şimdiki müslümânlardır. fârisã® beyit tercümesi:

saâdet topu, ortaya kondu.

topu kapan yok, erlere nâ’oldu?

bu yakınlarda, melun guvendval kâfirinin öldürülmesi çok güzel oldu. onun ölümü, hindã»ların burunlarının kırılmasına bir sebeptir. ne niyetle olursa olsun, niçin öldürüldüyse öldürülsün, islâma saldıranların alçalması, müslümânlar için bir kazançtır. o kâfir öldürülmeden önce rüyâda, devlet reã®simizin, kâfirlerin liderlerinin başını kestiğini görmüştüm. doğrusu, o kâfir, düşmanların önderi ve kâfirlerin şefleriydi. Allahü teâlâ, o alçakları yardımsız bıraksın! din ve dünyânın efendisi (aleyhissalâtü vesselâm) kâfirlere karşı, bâzan şöyle duâ buyurdu: "allahümme şettit şemlehüm ve ferrık cemâ’ahüm ve harrib bünyânehüm ve huzhüm ahze azã®zin muktedir!"

islâmiyetin ve müslümânların yükselmesi, kâfirlerin ve kâfirliğin kıymetten düşmesine, aşağı olmasına bağlıdır. Allahü teâlâ, zimmã®lerden cizye almayı emreyledi. onlardan bu vergiyi almak, onları aşağı kılmak içindir. kâfirler ne kadar yükselirse, müslümânlar da, o kadar alçalır. bu inceliği iyi anlamalıdır. çok kimse, bu bağlılığı anlayamıyor. bu yüzden dinlerini yıkıyorlar. Allahü teâlâ, tövbe sã»resinin, 73. âyetinde; "ey sevgili peygamberim (sallallahü aleyhi ve sellem)! kâfirlerle ve münâfıklarla cihâd et, döğüş! onlara sert davran!" buyurdu. kâfirlerle döğüşmek, onlara sert davranmak, dinde zarã»rã® lâzımdır, yâni ã®mânın şartıdır. geçen hükã»met zamanında, yayılmış olan kâfirlik alâmetlerinden, şimdi ötede beride kalmış bulunması, kâfirlere yüz vermeyen bu hükã»met zamanında, müslümanlara çok ağır gelmektedir. bugün, her müslümanın birinci vazã®fesi, o alçakların kötülüklerini hükã»met adamlarına anlatmaktır ve alâmetlerinin millet arasından kalkmasına çalışmaktır. bu kötü alâmetlerden ötede beride görülmesi, belki de, bunların kötülüğünü anlamamaktan ileri gelmektedir. elinizden gelirse, güvendiğiniz din adamlarına haber yollayınız. bu kâfirlik alâmetlerini, millete duyursunlar. islâmiyetin emirlerini bildirmek için, hârika işler yapmak, kerâmet sâhibi olmak şart değildir. bilenlerin, bilmeyenlere öğretmeleri lâzımdır. elimde gücüm, kuvvetim yoktu da, islâmiyetin yasak ettiği şeylerin kötülüklerini söyleyemedim diyerek, özr ve bahâne ileri sürmek, kıyâmette insanı azaptan kurtaramayacaktır. insanların en iyileri olan peygamberler (aleyhimüssalevâtü vetteslã®mât) islâmiyetin emirlerini, yasaklarını bildirirlerdi. ümmetleri mã»cize isteyince; "mã»cizeleri Allahü teâlâ yaratır. bizim vazã®femiz oâ’nun emirlerini bildirmektir." buyururlardı. Allahü teâlâ, dilerse ümmetlere merhamet ederek, inanmaları, saâdete kavuşmaları için, o ânda mã»cize yaratırdı. her ne olursa olsun, islâmiyeti bildirmek, gençlere öğretmek, fâidelerini açıklamak, düşmanların yalanlarını, iftirâlarını cevaplandırmak elbette lâzımdır. bilenler, bildirmezlerse, cezâdan, azaptan kurtulamayacaklardır. bu vazifeyi yaparken, fitne çıkarmamaya, dikkat etmelidir. dikkatle çalışırken, kendine bir sıkıntı gelirse, bunu nã®met bilmelidir. peygamberler (aleyhimüssalevâtü vetteslã®mât) Allahü teâlânın emirlerini bildirirlerken, görmedikleri sıkıntılar, çekmedikleri işkenceler kalmadı. onların en üstünü (aleyhim minessalevâti efdalühâ ve minettehıyyâti ekmelühâ) buyurdu ki: "hiçbir peygambere, benim çektiğim eziyet çektirilmedi." fârisã® beyit tercümesi:

ömür geçti, derdimi anlatmak bitmedi.

bitireyim artık, gece devâm etmedi.

vesselâm. (193. mektup)

kıymetli yavrum! cenâb-ı hak, hayırlı işlerinizde yardımcınız olsun! gençlik çağının kıymetini biliniz! bu kıymetli günlerinizde, islâmiyet bilgilerini öğreniniz ve bu bilgilere uygun olarak yaşayınız! kıymetli ömrünüzü faydasız, boş şeyler arkasında geçirmemek için ve oyunla, eğlence ile geçirmemek için uyanık olunuz. (179. mektup)

kaynak:http://www.ihya.org
devamını gör...
hicri ikinci bin yılın müceddidi (yenileyicisi), ehli sünnet kelam alimleri ile tasavvuf alimlerinin görünürde çelişir olmasına karşı özde aynı olduklarını ifade eder.

tasavvuftaki vahdet-i vücudun bir öteki adımı olan vahdet i şuhudu mektubatında anlatmıştır

(bkz: vahdet-i şuhud)
(bkz: mektubat-ı rabbani)
devamını gör...
imam rabbani'nin adı ahmed faruk es-serhendi'dir. hindistan'ın serhend bölgesinde dünyaya gelmiştir. 1624'de vefat etmiştir. moğol hükümdarı ekber åžah'ın döneminde yaşamıştır.
vahdet-i vücã»d anlayışını tenkit etmiş, kurâ’ân ve sünnetâ’e göre sınırlarını belirleyerek ona vahdet-i şuhã»d adını vermiştir. dolayısıyla bu tür konularla uğraşmak imam-ı rabbânã®â’yi tasavvufun tabiatı, seyr u süluk mertebeleri, tevhid anlayışı, bilgiye kaynaklık etme noktasında sã»fã® ilhamlarının ve keşfin yeri vb. netâmeli konular üzerinde kafa yormaya götürmüştür. imam-ı rabbânã® bu konuları incelerken tasavvuf tarihinde eşi görülmemiş bir netlikle konulara yaklaşmış ve önde gelen sã»fã® âlimler de olsa hatalı bulduğu yerlerde onları eleştirmekten çekinmemiştir.
mesela ibn arabi ile ilgili şöyle demektedir:
"bize muhyiddã®n åžâmã® değil; muhammed-i arabã® gerekir" "futã»hât-ı medeniyye bizi futã»hât-ı mekkiyye'den uzaklaştırdı"
cihadã® kişiliği ve tasavvufa getirdiği açılımlar sebebiyle kendisine müceddid-i elf-i sanã® (ikinci binin yenileyicisi) denir. Allah rahmet etsin.
devamını gör...

--- alıntı ---
Dünya bir seraptır.

Ey oğul!

Bu dünya imtihan yeridir. Onun yüzü yaldizla ve çesitli yüzlerle süslenmistir. Sureti nakislidir. Çirkin bir kadin gibi kasi çekilmis, yanaklari boyanmis. Ilk bakista tatli gelir, göze tazelik ve canlilik hayali verir; lâkin gerçekte o üzerine koku sürülmüs cifeye benzer.

Sineklerin ve kurtların içine doldugu bir çöplük gibidir. Su gibi görünür, o bir seraptir, Seker suretinde zehirdir. Içi harap ve çok kötüdür. Bu süsü ve hayasizligi ile söylenenlerin ve anlatilanlarin hepsinden serlidir.

Onun asiki sefih ve büyülüdür. Fitneye düsmüs, çildirmis ve aldatilmistir. Kim onun görünüsüne aldanirsa ebedi kayip zehiri ile zehirlenmistir. Kim onun tazeligine ve tadina bakarsa sonsuzluga kadar pismanlik duyar.

Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) söyle buyurmuştur:

"Dünya ve âhiret iki kuma gibidir; birini razı etsen, digeri darılır.
--- alıntı ---

kıymetli öğütlerinden...
devamını gör...
gençlik tövbesi


--- alıntı ---
Ey oğul!

Cenab-ı Hak sonsuz inayetinden sana nasip verdi. Bilhassa gençlik çaginda sana tevbe nasip etti. Simdi bilmiyorum, o tevbede sebatli misin? Yoksa çesitli muzahrefat ile seytan seni azdırdı mı?

Tevbe üzerinde durup devam ettirmek zor görülebilir, zira çag gençlik çagidir. Dünya malina gelince, elde etme sebepleri çok ve kolaydir, bu manada arkadaslarinin çogu da uygunsuzdur.
--- alıntı ---

devamını gör...
sana tefekkür lazım


--- alıntı ---
Ey oğul!

Önemle üzerinde duracagin iş, mübah şeylerin zaruri olan miktari ile yetinmektir. Bu zaruri miktar da ibadetlerde kuvvet bulmak niyetiyle alinmalidir.

Yenen yemekten maksat, ibadetin yerine getirilmesi için kuvvet kazanilması olmalıdır. Elbise giymekten maksat, avret yerini örtmek, sıcaktan ve soğuktan korumaktır. Bu ölçüyü diger zaruri mübah işlerde de devam ettirmelidir.

Sana tefekkür lazım. Kalbe dayalı işleri yapmak gerek. Aksi halde yarın ziyandan ve pişmanliktan baska bir şey elde edilmez.
--- alıntı ---
devamını gör...

--- alıntı ---
''Biz kuluz. Sahibimizin emrindeyiz. Başıboş değiliz. Her istediğimizi yapmaya serbest değiliz. İyi düşünelim! Uzağı gören akıl sahibi olalım! Kıyamet günü utanmaktan, pişman olmaktan başka, ele bir şey geçmez. Gençlik çağı, kazanç zamanıdır. Mert olan, bu vaktin kıymetini bilip elden kaçırmaz. İhtiyarlık herkese nasip olmaz. Nasip olsa da elverişli vakit ele geçmez. Vakit de bulunsa, kuvvetsizlik, halsizlik zamanında, yarar iş yapılamaz."
--- alıntı ---


(mektubat. 73. mektup.)
devamını gör...
hindistan'da yetişen en büyük veli ve alimdir. ariflerin ışığı, velilerin önderi. müceddid, müctehid. müslümanların gözbebeği. kelam, fıkh bilgilerini ve resulullahın güzel ahlakını açıklayan bir deryadır. bu deryadan inci mercan çıkarmak, ancak usta dalgıçlara nasib olur.

büyük alim ve veli, şah-ı dehlevi gulam ali abdullah "kuddise sirruh" büyük veli mevlana halid-i bağdadi hazretlerine gönderdikleri bir mektupta, imam-ı rabbani hazretleri hakkında şöyle buyuruyor: (alimler ve arifler söylemiş ve yazmışlardır ki, imam-ı rabbani'yi sevenler, mümin ve mütteki olanlardır. sevmeyenlerde, münafık ve şakilerdir. islam memleketleri hazret-i müceddid'in feyz ve nurları ile doldu. bütün müslümanlara, hazret-i müceddid'in nimetlerine şükretmesi vacip oldu) buyurmuştur.
devamını gör...
mektubat kitabını anlamak çok büyük bir ihsandır. içeriğini anlayabilen ve uygulayan insan, ne kadar sevinse yeridir. bizim gibi fakirlerin anlayabilmesi çok zordur. her satırından ilim fışkırır. sonrasında gelen alimler imam-ı rabbani hazretlerinin büyüklüğünü anlata anlata bitirememişlerdir. diğer asırlarda gelen her müceddid, ondan çok büyük feyz almışlardır.
devamını gör...
şu hiç olan dünya hayatımda boşluklar içinde kıvranırken algı yeteneğiminin yerlerde süründüğü zamanlarda, hiçbir şeyin aslını görememiş ve yanlışlara düçar olmuşken, başka tedavi yöntemleri içinde boğulurken hayatın ne olduğunu kavrayamamış ve anlayamamışken, şu yalan olan dünya hayatında hiçbir düstur edinememişken o büyük ismini işitmemle yaşantımda köklü değişikliklere yelken açmama sebep olan büyük şahsiyet.

o yüce şahsiyet sıla lakabıyla namzet büyük bir veli, büyük bir evliyadır. sıla ismi kendilerine tasavvuf ile dini birleştirdiği için verilmiştir. tasavvuf'un dinimize aykırı bir hal olmadığını zaten bilinen bir hakikat olduğu halde defalarca kanıtlamıştır. islam medeniyetleri imam-ı rabbani hazretlerinin güneşi ile dolmuş, geriye mektubat gibi bir daha yazılabilmesi imkansız olan çok büyük bir eser bırakmıştır.
devamını gör...
zamanımızın en büyük fitnesi olan üç büyük din, üç hak din, dinler bahçesi, ibrahimi dinler, dinlerin kardeşliği gibi planlara yüzlerce yıl önce nokta koymuş, müslümanların bu tür kimselere nasıl davranmaları gerektiğini açık seçik anlatmıştır. Allah ondan razı olsun. bu günlere ve bu günlerin insanlarına şöyle seslenmiştir: yüzaltmıåžüçüncü mektã›b
bu mektã»b, esseyyid ve nakã®b şeyh ferã®de yazılmışdır.
islâm ile küfrün birbirinin zıddı, tersi olduğunu, islâm düşmânlarını sevmemeği bildirmekdedir:

bize çeşidli nimetleri veren ve müslimân yapmakla şereflendiren ve muhammed aleyhisselâmın ümmetinden eylemekle kıymetlendiren Allahü teâlâya hamd olsun! dünyâ ve âhıret seâdetlerine, râhatlıklarına kavuşmak ancak ve yalnız, dünyâ ve âhıretin efendisi, mahlã»kların en üstünü, en kıymetlisi olan muhammed aleyhisselâma uymakla, onun izinden gitmekle ele geçebilir. o yüce peygambere ve onun temiz ehl-i beytine ve eshâbının hepsine en iyi düâlar ve en üstün selâmlar olsun! muhammed aleyhisselâma uymak demek, ahkâm-ı islâmiyyeye yanã® islâmiyyete uymak ve küfrü ve kâfirliği yok etmeğe çalışmakdır. çünki islâm ile küfr birbirinin zıddıdır, tersidir. birinin bulunduğu yerde, öteki bulunamaz, gider. bu iki zıd şey bir arada bulunamaz. birisine kıymet vermek, ötekini aşağılamak olur. kur'ân-ı kerã®mde, tevbe sã»resinin yetmişüçüncü âyetinde meâlen, (ey yüce peygamber! kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et! onlara sert davran!) buyuruldu. hulk-i azã®m sâhibi olan, çok merhametli olan peygamberine, kâfirlerle cihâd etmeği, onlara karşı sert davranmağı emr ediyor. bundan anlaşılıyor ki, islâma saldıranlara sert davranmak da, hulk-ı azã®mdir. islâma izzet vermek, kıymetini artdırmak için, küfrü ve kâfirleri yanã® islâm dã®nine ve müslimânlara saldıranları kötülemek, onları aşağı tutmak lâzımdır. böyle kâfirlere kıymet vermek, onları yüksek tutmak, islâmiyyeti ve müslimânları kötülemek, aşağılamak olur. kâfirlere kıymet vermek demek, onları üstün tutmak, karşılarında eğilmek olmakla berâber, onlarla birlikde bulunmak, konuşmak, görüşmek de, onlara kıymet vermek olur. islâm düşmanlarından, islâmiyyete saldıranlardan, köpekden kaçar gibi kaçmak, onların pis ve alçak olduklarını bilmek lâzımdır. islâm dã®nine saldıran, bir mevkı, makâm sâhibi ise ve bir müslimânın bu kimseye bir işi düşerse ve bu işi muhakkak onun yapması ã®câb ederse, abdesthâneye gider gibi, işi bitirinciye kadar yanına gidilir. fekat, yine o alçağa kıymet verecek birşey söylenmez ve böyle bir hareket yapılmaz. olgun bir müslimân, onun yüzünü görmemek için, o işinden bile vaz geçer. onun zehrli, zararlı sözlerini işitmekden, cehennemlik yüzünü görmekden kurtulur. Allahü teâlâ, kur'ân-ı kerã®mde böyle kâfirlerin kendisine ve sevgili peygamberine düşmân olduklarını bildiriyor. Allahü teâlânın ve onun resã»lünün düşmânları ile düşüp kalkmak, o alçaklarla arkadaşlık etmek büyük cinâyet, çok çirkin bir suç olur. bu kimselerle görüşmek, arkadaşlık etmek, çeşidli zararlara sebeb olur. bu zararların en küçüğü, insan onların arasında Allahın emrlerini yapamaz. küfre sebeb olan şeylerden kaçınamaz. bu vazã®feleri yapmağa sıkılır. arkadaşlarından utanır, çok küçük görünen bu zarar, dikkat edilirse, pek büyükdür. Allahü teâlânın dã®nine saldıranlar ile arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, insanı Allahü teâlâya ve onun peygamberine (a.s) düşman olmağa kadar sürükler. bir kimse, kendini müslimân sanır. kelime-i tevhã®d okur. inanıyorum der. müslimân olduğunu söyler. hâlbuki kâfirlerle, münâfıklarla görüşerek, konuşarak onun müslimânlığı, ã®mânı saf ve temiz kalmaz. hattâ, büsbütün gider de, farkında bile olmaz. Allahü teâlâ, hepimizi, nefslerimizin kötülüğünden ve amellerimizin bozuk olmasından korusun!
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar