polat s. alpman birikim dergisinde yayınladığı makalesinde bu noktaya parmak basıyor ve aslında daha da ağır gelebilecek noktalara. beraber okuyalım:

doğru ile yanlış, sahte ile gerçek, taklit ile asıl arasındaki ayrımın bu kadar belirsizleştiği, ortak kelimelerin bu kadar anlamsızlaştığı bir dönemde kendini tanrının yerine koymakta herhangi bir sakınca görmeyenlerin şerrinden nereye sığınmalı? belki flaubert’in mektuplar’da yazdığı şu söz işimize yarayabilir: “erdemin ilk şartı, burjuvalardan nefret etmektir.”

kadının birinin baby shower gösterisini sosyal medyada paylaşmasının ardından ortaya çıkan ahlakçı taarruz, türkiye’de yaşanan değişimin dinamiklerini anlamamak için ısrar eden ve kendilerini seküler zanneden kesimlerin kendi sözleriyle sınandıkları bir meseleye dönüştü. kocasının bürokrat olması, göstermemek üzerine kurulu ‘devlet terbiyesi’ beklentisini anlamayı kolaylaştırabilir. ancak açığa çıkan ahlakçı taarruzun böylesi naif denebilecek bir beklentiyle ilgisinin olmadığını biliyoruz. asıl mesele kadının başörtülü olması, mekanın ve teşrifatın kelimenin tam anlamıyla şatafatlı olması ve memleketin aşina olduğu sosyete partilerinin çakması olarak arz-ı endam etmesi.

seküler ve bazı islami kesimlerin hep bir ağızdan “göstermesinler” diyerek çıkıştıkları ve çeşitli ahlaki gerekçelerle üzerinde tepindikleri bu şatafatlı kutlama, akp dönemi islamcılığına ait sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel dönüşümün anlaşılmadığını, anlaşılmak istenmediğini gösteren onlarca örnekten biri olarak kabul edilebilir. türkiye’deki sınıfsal profilin değiştiğini, islami muhitlerdeki görgü ve değer kalıplarının farklılaştığını ve akp’nin dayandığı seçmen kesitiyle sınıfsal birlikteliğinin giderek koptuğunu görmek zor değil. akp’ye oy veren seçmenlerin önemli bir çoğunluğu yoksullukla mücadele ederken, bir yandan da kendi içlerinden çıkan bu sınıfsal fraksiyonu izliyorlar. gördükleri şeylere kendilerince yükledikleri anlamların da belirgin ve net görüntü vermediği söylenemez, herkes her şeyi biliyor, görüyor, izliyor. ancak bu, vazgeçmek için yetmiyor.

buradaki cinsiyetçiliği de göz ardı etmemek, hafife almamak gerek. demet’e, şeyma’ya, danla’ya helal olanı büşra’ya, elif’e, zeynep’e haram etmek isteyen seküler ve islamcı ittifak, eğlenen, gülen oynayan, dans eden kadınların başörtülerine bakarak “ahlaklı olun” diye bağırdığında, hem ahlaklı hem de türkiye’deki sorunlara sahici bir çözüm bulmuş gibi bir hissiyat içine giriyor. sanki bu kadınlar görünmez olsa, kapalı kapılar ardında yaşamlarını sürdürmeye devam etse, türkiye’deki gerçek sorunlar çözülecekmiş gibi. tam da çarpık bilincin kültür savaşları üzerinden yeniden tecelli ettiğini gösteren bu eleştiri görünümlü nefretin pavyon kültürüne, ham sosyeteye, bayağılığa ya da vasatlığın sıradanlığına değil, akp ile birlikte iyice semirilen yeni islami üst-sınıfların kadınlar üzerinden görünür hale gelmesine yönelik olduğu öne sürülebilir.

iktidar bloğunun sunduğu nimetleri sonuna kadar sömüren erkekler başörtüsü takmadıkları için onların şatafatına yüklenmeyi siyasal eleştiri kabul edip, zaten muhafazakâr bir kültürün bağrında yetişen ve bir ganimet duygusuyla sahiplendikleri servetle tüketim şölenine katılan kadınları müslümanlık ahlakına çağırmak da bu cinsiyetçiliğin ve ikiyüzlülüğün bir başka yönü.

helal-haram kazanç gibi kavramların islami muhitlerde anlamlı bir karşılığı varmış gibi davranmanın, çok çalışıp az tüketmek gibi çileci öğretilerin, komşusu açken tok yatmamak gerektiği gibi erdemlerin yeni islami üst sınıfların varlığıyla çeliştiğini görmeksizin şatafatla ilgili ahlaki eleştirileri siyasal analiz varsayıp peş peşe dizmek, türk tipi başkanlık ne kadar demokrasi ise ancak o kadar siyasal eleştiridir.

türkiye, her an ve herkesin başına türlü belaların gelebildiği, ekonomik kriz nedeniyle intiharların yaşandığı, işçi ve kadın cinayetlerinin durdurulamadığı, vasat demokratik teamüllerin ve sıradan hukuki ilkelerin bile herhangi bir işe yaramadığı, gelir eşitsizliği şampiyonluğunu başka ülkelere kaptırmayanların ülkesi. tüik 2017 verileri hatırlanacak olursa, türkiye’deki toplam gelirin ancak yüzde 17’si toplumun en yoksul kesimini oluşturan yüzde 40 tarafından paylaşılıyor. benzer bir veriye göre “akp’nin iktidara geldiği 2002 yılında toplam servetin yüzde 67.7’sine sahip olan en zengin yüzde 10’luk kesim, 2018 yılı itibariyle ülkedeki toplam servetten aldığı payı yüzde 81.2’ye” çıkmış olduğuna göre yoksulluk gittikçe derinleşiyor. [1]

yoksullaşma artarak devam ediyor ve her iki kesim de görece iktidar bloğunu desteklemeye devam ediyor. sermaye sınıfının ve yeni zenginlerin iktidar bloğunu desteklemesini anlamak zor değil. ancak yoksulların ve giderek yoksullaşanların, iktidar bloğunu desteklemeye devam etmesi, bu bloğun başarısı ile açıklanamaz. abartılı tefrişatlar ve şatafatlı törenlerle arz-ı endam eden başörtülü kadınların sosyal medya paylaşımlarına ahlakçı bir tutumla saldırıp, akp döneminde zenginleşenlerin eleştirisini bu ahlakçılık üzerinden yapmak yerine, yoksullukla gerçekçi bir mücadelede programı üzerine kafa yormak, bunu gerçek gündem konusu haline dönüştürmek muhalefetin başlıca sorumluluklarından biri olsa gerekir. ahlakçı bir üslup takınarak islami kesimin yeni zenginlerine görgü dersi vermeyi siyaset yapmak zannedenlerin görmemek için kendilerini zorladıkları şey, türkiye’deki yoksulların gerçek gündemidir.

devletin “her bir saatte ödediği faizin 2 milyon” dolar düzeylerine geldiği bir ortamda [2] şatafatı eleştirmek isterken kendini kültür savaşının bir neferine dönüştüren muhalif pratiğin eleştirisi elzemdir. gerçek sorun, yeni islami burjuvazi sınıfındaki kadınların görünür hale gelmesi ve şatafatlı kutlamaları değil, türkiye’deki egemen sınıfın sömürü mekanizmalarını yağlamaktan usanmayan muhalefet pratiğinin kendisidir.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar