iz bırakan kitap cümleleri

ben uydurdum bütün bu hikâyeleri. ama size şunu söylüyorum ki: daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için bunca hikâye uydurdum. demek istediğim. hepsi yalanken anlattıklarımın. anne kalbinde bir çocuk yokluğunun işaret ettiği acı yalan değildi. yalan değildi eşi zalim avcı tarafından vurulan turnanın zaruri ölümü. yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. bir şey bozulurken onunla birlikte başka şeylerin de bozulduğu. yalan değildi devletlerin insanlar gibi. aşkların da devletler gibi ömürleri olduğu. mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu. yalan değildi aşkın birbirine uymayan iki tanımının olduğu.
bu tanımlardan biri sorgusuz sualsiz teslimiyet anlamına gelirken. diğerinin. sorgusuz sualsiz teslimiyetin kurulumu demek olduğu. böylece aşkın mutlak tanımının mümkünler âleminde nâ-mümkün olduğu. yalan değildi güzel kokunun ezel hatırasını taşıdığı. yalan değildi bazı şeylerin hep bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı durduğu.
günahı ve ihaneti bu dünyada su öbür dünyada ateş arıtacakken. suyla arınmayan âşık kalbinin ancak ateşle durulduğu. belki de bu yüzden bir büyük yangının koptuğu. bir ocağın; kelâma mecbur çileden yenik elemden ibaret bir kalpten kopa gelen yangınla tutuşup kül olduğu.
hikâyelerine ayrılarak anlatılmış bir romanda son kez yemin ediyorum ki: vallahi yalan değildi!

(bkz: nazan bekiroğlu)
(bkz: isim ile ateş arasında)
devamını gör...
“…kaçta kaçın benim? kanımda, kafamda sen varsın. sesin yetmiyor bana. seni bütün olarak istiyorum, etinle, iskeletinle, rüyalarınla bütün. ve yalnız benim olarak. mazini kıskanıyorum. halini kıskanıyorum. kendini rahat hissetmen beni kudurtuyor. anlarsan anla, ben anlayamıyorum. acı duymaman için derimi yüzdürtürüm, ama ayrılığın seni üzmediğini, yaralamadığını düşünmek kanımı tepeme çıkartıyor. üstelik buna imkan olmadığınıda biliyorum. biliyorum ki, benimsin, yalnız benim, edebiyen benim. dudaklarım, dudaklarına, tenim tenine, ruhum ruhuna alevden harflerle damgasını vurmuş. bu damgayı ancak ölüm silebilir. biliyorum ki mustaripsin. ekim, kasım, aralık, ocak… o zamana kadar yaşayacak mıyım? vaham benim. yine susuzum, eskisinden daha susuzum. belki uzviyetin isyanı bu, korkunç bir isyan. tepeden tırnağa öperek..“

cemil meriç-jurnal
devamını gör...
"işte yine ağaçlar; sertliklerini biliyorum, işte su, duyuyorum. otların ve yıldızların bu kokuları, gece, yüreğin rahata erdiği kimi akşamlar; erkinliğini ve güçlerini duyduğum bu dünyayı nasıl yadsıyabilirim? gene de bu yeryüzünün bütün bilimi beni bu dünyanın benim olduğuna inandırabilecek hiçbir şey vermeyecek. onu bana betimliyorsunuz, bana onu sınıflandırmasını öğretiyorsunuz. yasalarını sayıyorsunuz; ben de bilme susuzluğum içinde bunların doğru olduklarını kabul ediyorum. mekanizmasını tanıtlıyorsunuz, umudum büyüyor. sonunda bu sihirli ve karmakarışık evrenin atoma, atomun da elektrona indirgendiğini öğretiyorsunuz bana. bütün bunlar güzel, gerisini de anlatmanızı bekliyorum. ama siz bana elektronların bir çekirdek çevresinde toplandıkları görünmez bir gezegenler takımından söz ediyorsunuz. bu dünyayı bana bir imgeyle açıklıyorsunuz. o zaman dönüp dolaşıp şiire geldiğinizi anlıyorum; hiçbir zaman bilemeyeceğim. buna kızmaya zamanım mı var? şimdiden kuram değiştirdiniz. böylece bana her şeyi öğretmesi gereken bu bilim varsayımda sona eriyor; bu açıklık eğretilemeye gömülüyor, bu kararsızlık sanat yapıtında eriyip gidiyor. bunca çabaya ne gerek vardı? bu tepelerin tatlı çizgileri, bu çarpıntılı yürek üzerinde akşamın eli çok daha fazlasını öğretiyor bana. başladığım noktaya geldim. anlıyorum, bilim yoluyla olguları kavrayıp sayabilirsem de dünyayı kavrayamam. bütün engebelerini parmağımla izleyecek olsam, bundan fazlasını bilemezdim. siz de tutmuş, kesin ama hiçbir şey öğretmeyen bir betimlemeyle bilgi vereceğini ileri süren, ama hiç mi hiç kesin olmayan varsayımlar arasında bir seçim yapmamı söylüyorsunuz. kendi kendime de, dünyaya da yabancıyım, yardım umabileceğim tek şey de bir şeyi kesinlemeye yeltenir yeltenmez kendi kendini yadsıyan bir düşünce. beni ancak bilmeye ve yaşamaya yanaşmadığım sürece esenliğe kavuşturan, fetih istekleri her türlü saldırıyı boşa çıkaran duvarlara çarptıran bu koşul nedir? istemek çelişkilere yol açmaktır.aldırmazlığın, yüreğin uykusunun ya da ölümcül vazgeçişlerin verdiği bu zehirli esenliğin doğması için düzenlenmiş her şey."

albert camus - sisifos söyleni
devamını gör...
...nur doğduğunda. o, annesinin bedeninde korunağı olan karanlıktan çıkıp da ışığa kavuşunca. önce kulağına hep aynı isim: hak, muhammed mustafa. sonra karanlıktan çıktığı için ışığa, nur demiştim adına. o, benim de içimden kopmuştu. geceler hakkı için ki ona hayat veren bir taraftım ben. yine de, sadece, bir yanıyla benim olduğu için sevemedim nur’u. onu benim bedenimden benim hazzımla alarak kendi bedeninden acıyla koparan kadın, yaşamın en güçlü sırrıyla doluydu. nur cennetin kokusuydu. en çok bu yüzden sevdim nur’u.hıı? derdi.
geceler inerdi nur’la benim üzerimize. biraz uzağımda, yani hemen yanı başımda oyun yorgunu çocukluğuyla, saçlarının o güzelim masum kir kokusu kucağıma uzanarak uyurdu. iç titremesiyle yoğrulmuş bir şefkatti ona duyduğum sevginin gerçeği. cennetten gelen bu yüze tutkum, korkuyla beslenirdi. nur için her şeyden korkardım. en çok da onun korkmasından korkardım. bir gün. ormanda kaybolan ve asla bulunamayan yedi yaşında bir çocuğun kendi kaderiyle karşı karşıya geldiği anda duyduğu dehşete benzer bir dehşet duyacağı korkusuyla titrerdim onun üzerine. cennetin imlâsı belki de bu yüzden cinnete benzerdi.
yûsuf kadar güzeldi ve masumdu. bu yüzden onun yanında en fazla yakub olurdum.
üstten ve alttan dişleri dökülmüş süt masumluğunda bir çocuk ağzının bir babayı gül edebilecek güzelliğinde sorardım ona:
sin üç dişli, şın ona benzer, nur hangi-sine benzer, nur?
uykunun sularına döküldüğü yerde nur, derin bir soluk, saçlarının çocuk temizliğinde hep o masum ve muzip kir kokusu olurdu.

sorardım: nur uyumus mu?
uyumus, derdi.
kuslar rüyalarına uçmus mu?
uçmus, derdi şın’ın bütün dişlerini dökerek.
şın’ın disleri dökülmüs mü?
dökülmüs, derdi.
nur, kuşlar diyemesin de, kuşların kanadına konup uzaklara gidemesin diye mi, derdim.
bir şın aşk’ı aşk yapan. aşk olmasın diye mi babasına nur şın’ın dişlerini dökmüş, diye sorardım sonunda.
sesi çıkmazdı.
nur uyumuş olurdu.
o, sonunu duymazdı sorduklarımın. ben kendi sorduklarımı cevaplamazdım. aklımda ne olduğunu bilemediğim noksanlıklarım, sabah olurdu, gözlerimi kırpmazdım. denizin sesi gelirdi yakınlardan. deniz ne benim kadar dertli ne benim kadar dayanıklı olurdu. en fazla üç gün, kendi derinliğinde çalkanır durur, sonra durulurdu. ben durulmazdım...


nazan bekiroğlu \ isimle ateş arasında
devamını gör...
...onu, herşeyi terk ederek, herşeyi göze alarak, yaktığım gemilerde ben de yanarak, yıktıklarımın enkazı altında ben de kalarak sevdim. hiçbir şeye akıl yetiremeyen çocukların berrak sevinciyle sevdim.onu, ömrümün bundan sonrasına dair kuş gözü kadar bir ayrıntıyı dahi merak etmeyecek kadar mutlu olarak sevdim. onu, gördüğüm o ile göremediğim o arasındaki uçurumları hesaba katmayarak sevdim. meger ask indiği kalbi ihya ediyordu ya, ihya edemezse yok ediyordu. kazasız belasız kurtulmanın imkanı yoktu.

…her şey dengedeki hikmetteydi. suyun kokusu olsaydı bütün kokular birbirine karışırdı. hele yağmurdan sonra ! oysa, diyordu nihade, suyun kokusu olmadığı için yağmurdan sonra duyulan toprağın kokusu oluyordu. gülün, karanfilin, diğer kokulu yaprakların, çiçeklerin, otların. kelamın özü:
sardunyanın, toprağın, servinin kokusu olsun diye yoktu suyun kokusu..

...şehadet eden parmağımı ışığa çeviripde gördüklerimi gösterebileceğim kimsenin kalmadığını artık farkedince.
cellat taşına başını uzatan bir cellat ya da kendi ölüm fermanını taşıyan bir ulak ve ya enkaz altında çığlığını duyuramayıpda ses vermekten henüz sağken vazgeçen kazazedenin ümitsizlik sükunetinde. yitirecek hiçbirşeyi kalmamış olanlara mahsus baş eğişle baş eğdim. acıyan yerlerimin daha az acıyacağına dair ümidimi tümden yitirdim. kaçmadım artık yaralarımdan. yanarak varolmayı kabullenmekle sönerek yok olmak arasında yapılacak seçimden ibaretti bütün hikâye. yitirdim zannedip de bulanlarla, buldum zannedip yitirenler arasında nerede durduğumu artık merak etmedim. beni suyun üzerinde tutan ellerden kesildi elim. öylece gömüldüm derin karanlıklara. indirdim savunağım olan tüm perdeleri. sessizce yenilgiye evet dedim...

...onu severken anladım güzelliğin ne olduğunu. akşamın kısacık vaktinde, şahitlik eden parmağıma batıp da, zor şartlarda aldığım abtestimi bozan gülün dikenini sever gibi sevdim onu. sonra, vaktin çıkmasına çok az kala yeniden bulduğum bir suyu sever gibi.
çok uzaktan kıpırtıları sezilen ama seçilemeyen bir denizin kalpte uyandırdığı daha yakından görmek arzusuyla ona, manasına eğildiğim karanlıklarda sevdim onu. her ölüme bir gece karanlığı verilirken sus payı, güzelliğin ne olduğunu ondan öğrenirken ve güzelliğin ne olduğunu benden öğrenmesini kıpırtısız seyrederken.


...yalan düştü hikayenin orta yerine...yalan ağırdı. ve ben yalanı kaldıramayacak kadar hafiftim. taşınabilecekten fazlasını vermezdi rab, biliyordum ya, taşıdıysam da kaldıramadım.yalandan başka ne düşseydi hikayeme Allah biliyor kaldıracaktım.

nazan bekiroğlu \ isimle ateş arasında




devamını gör...
“isa’nın doğasındaki ikilik, tanrı’ya ulaşmak için hem insani hem de insanüstü bu arzu hiçbir zaman anlayamadığım bir sırdır benim için. gençliğimden beri en büyük acım, bütün neşemin ve dertlerimin kaynağı, yüreğimle gövdem arasındaki sonu gelmeyen o acımasız çatışma olmuştur ve ruhum da, bu iki ordunun karşılaşıp dövüştüğü bir arenadır.”
insan uçurumun kenarına gelmeden kanatlanamaz
nikos kazancakis - günaha son çağrı
devamını gör...
“dar kapıdan girmeye çabalayınız. çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı büyük ve yol geniştir. bu kapıdan girenler çoktur. yaşama götüren kapı ise dar, yol da çetindir. bu yolu bulanlar çok azdır.”* yazar adré gide'in dar kapı'sında. üzerine inşirah suresini okur ferahlarım.
devamını gör...
-affetmek, şu gözlere bakmak, şu harap olmuş ellere dokunmak çok zor. beni bir kere daha öp. gözlerini görmeme fırsat verme. bana yaptıklarının hepsini affediyorum. katilimi seviyorum ben.. ama ya senin katilini? onu nasıl sevebilirim?
uğultulu tepeler, emily bronte
devamını gör...
türk masallarını ilk derleyen rus türkoloğu f. wilhelm rodloff'tur.

acayip iz bıraktı... hala bırakıyor. bak hala...
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar