meddah

yüksekçe bir yere oturarak hikayeyi başından sonuna kadar , bütün kişileri kendi şivelerine uygun biçimde konuşturarak anlatırlar.
tek kişilik bir halk tiyatrosunun anlatıcıdır . .meddahın elindeki mendil çeşitli kişileri canlandırırken kıyafet görevi görür , sopa ise oyunu başlatır.'' her ne kadar sürç-i lisan ettmiş isek affola '' tekerlemesiyle tiyatro sona erer.

devamını gör...
meddahlar türklerin ortak bir kültür geliştirmesine, okuma-yazma bilmeyenlerin bilgilenmesine katkıda bulundukları için ayrı bir öneme sahiptirler.
battal gazi, kerbela, Hz. Ömer ve Hamza gibi İslam geleneklerinden gelen dini konuların; eski Türk geleneğinden gelen oğuzname, manas destanı, dede korkut, köroğlu gibi destanların ve halk hikayelerinin, ülkenin her köşesinde bilinmesi de yine meddahlar vasıtasıyla olmuştur.
devamını gör...
övücü anlamında. başlangıçta peygamberi ve ailesini övene meddah denilirdi. sonradan dramatik bir biçimde öykü anlatanlara bu ad verildi. meddahın sanatı iki yönde gelişir : benzetme ve canlandırma. çeşitli insanların, hayvanların, makinelerin vb.nin seslerine sesini benzeten meddah, bir öyküyü anlatırken öyküdeki kişileri de oynayarak canlandırır. omuzunda makremesi, elinde değneği vardır. değneği üç kez yere vurarak öyküsüne başlayan meddah, bunları anlatım sırasında çeşitli nesneleri yansılamada kullanır. makreme, aynı zamanda ses değiştirmelerine de yarar.

(tdk)
bsts / gösterim sanatları terimleri sözlüğü
devamını gör...
öven, metheden manasında arapça kökenli bir kelime.

osmanlı imparatorluğunda klasik anlatıcılıktan öte bir fonksiyon icra ettiklerini söylemek yanlış olmaz; zira meddahlar gezici kütüphane misüllü ülke içinde adım atmadık yer bırakmamakla ortak kültürün oluşmasına katkıda bulunmakla beraber bir nevi kanaat önderivazifesi görmekteydiler.

abartı taklit, mimik, jest ve dialog ve şive benzetmeleriyle halk a destanlar, dini kahramanlık hikayeleri vs. gibi sözlü edebiyat ürünlerini aktarırlardı.

aksesuar olarak sadece bir mendil, bir sopa ve bir iskemle kullanırlardı. mendil; yerine göre peçe, başörtüsü, yerine göre bayrak ve perde olurdu.sopa oyunu başlatır ve bitirir eğer anlatı içinde at varsa at vazifesi de görürdü.
herkes meddah olamazdı zira meddah olabilmek için;
evvelen; seyirciyi uyanık tutma kabilliyetine haiz olmak
saniye; seyirciye anlaşılır izahat yapabilmek
salisen; yemin etmemek
rabian; anlatını içinde yer alanların ve nakledenin ruhuna fatiha okutma vefasını gösterme gerekli olan şartlardı.

modern zamanlar meddahın yerine talk showcular, stend-upçıları ikame etti.
devamını gör...
feshane'de ramazan akşamlarını, öyküleri ve taklitleri ile şenlendiren kişiler olarak tanıyoruz artık onları..
devamını gör...
günümüzdeki temsilcisi cem yılmaz.meddahlar elinde mendili ve bastonları ile türlü kılıklara girerler,tabi cem yılmaz düz adam baston ve mendil kullanmaz...
devamını gör...
10.
söyledikçe sergüzeşt-i verir bezme letafet, dinle imdi bende i acizden hoş bir hikayet. ''hak...'' diyerek başlayalım söze, kulak verin bu acize. heybesinde getirdiği sözcüklerle okşasın kulağınızı, anlattığı hikayeyle açsın ufkunuzu.

şimdi efendim;
bir zamanlar, büyük bir dağın tepesinde bir kartal yuva yapmış. bir süre sonra kartalın, dört adet yumurtası olmuş. yumurtalar henüz kuluçka dönemlerindeyken dağda bir deprem olmuş. kartalın yuvasındaki dört yumurtadan biri, depremin şiddetiyle yuvadan düşüp, dağın tepesinden yuvarlana yuvarlana vadideki bir çiftliğe dek ulaşmış. bu çiftlik, bir tavuk çiftliğiymiş. çiftlikteki tavuklar, kendi yumurtalarına pek benzemeyen bu değişik ve biraz da büyük yumurtayı sahiplenmek istemişler. yaşlı bir tavuk, yumurtayı koruması altına almış ve öteki yumurtalardan çıkacak yavrulardan ayırmaksızın büyütmeye karar vermiş. günü dolup, zamanı geldiğinde yumurtanın içindeki kartal yavrusu kabuğunu kırmış ve dünyaya gelmiş. bir tavuk çiftliğinde bulunduğunu ve kendisinin de çevresindeki yüzlerce tavuğun arasında olduğunu görünce, kendini de tavuk sanmış ve çiftlikteki tavuklarla birlikte, oda bir tavuk gibi büyümeye başlamış. yalnızca o, kendisini tavuk gibi görmekle kalmıyor, çiftlikteki tüm tavuklarda onu bir tavuk olarak görüyorlar ve ona bir tavukmuş gibi davranıyorlarmış. zaman zaman içinden;

- ''ben çevremdeki tavuklara benzemiyorum... acaba ben kimim? '' diye soruyormuş.

ama, bu kuşkusunu bir türlü dile getiremiyormuş. ne de olsa o bir tavukmuş ve tavuk olduğunu da bilmeli, kabul etmeliymiş. bir gün çiftlikte öteki tavuklarla birlikte oyun oynarken, yukarılardan birkaç kartalın özgürce uçtuklarını görmüş. kendini tutamamış, yüreğinde bir anda oluşan coşkuyla

- ''aman Allah'ım, ne kadar güzel uçuyorlar. bende onlar gibi uçmak istiyorum...'' diye haykırmış.

tavuklar, onun bu sözlerine hep birlikte gülmüşler. ve;

- ''sen bir tavuksun ve şunu asla aklından çıkarma; tavuklar kartallar gibi uçamazlar.'' demişler.

küçük kartal, o günden sonra hemen her gün gökyüzüne bakıyor ve yukarılarda uçan kartal arıyormuş gözleriyle?. bir kartal gördüğünde ise çiftlikteki öteki tavukları unutuyor, gökteki kartal gözden kayboluncaya dek büyük bir hayranlıkla ve özlemle, onu izliyormuş. sonra da tüm hayranlığını ve özlemini, kartal gördüğü her zaman olduğu gibi, hep aynı sözlerle dile getiriyormuş:

- ''ah tanrım, ne olur, ben de onlar gibi uçabilsem? bende onlar gibi özgürce kanat açabilsem göklerde...''

o böyle konuştukça, bu kez çevresindeki tüm tavuklarda her zaman söyledikleri sözleri bir kez daha yineliyorlarmış:

- ''vazgeç düşlerinden... sen tavuksun ve hep tavuk olarak kalacaksın.''
.............................................
küçük kartal, çevresindeki tavukların her gün birkaç kez yineledikleri bu sözlerinden öylesine etkilenmiş ki; sonunda bir kartal gibi göklerde özgürce kanat açmak düşünden vazgeçmiş ve yaşamını bir tavuk gibi sürdürmeyi kabul etmiş ve bir tavuk gibi sürdürdüğü yaşamının sonunda bir tavuk gibi ölmüş.

.......................................................................................................................................................................................................................................................

küçük kartal çevresindeki tavukların hergün birkaç kez yineledikleri bu sözlerine kulaklarını tıkamaya karar vermiş. ve içinden ''ben kartalım, ben uçmak zorundayım...'' demiş. bir gün tüm cesaretini toplayıp yüksek bir yere çıkmış. hiç düşünmeden kendini aşağı bırakmış, bir kaç kez cılız bir şekilde kanat çırptıktan sonra, yüzüstü yere çakılmış. bunun üzerine tavuklar kahkaha atmaya başlamış. küçük kartal tekrar denemiş, sonuç yine aynı. tavukların alaylı bir şekilde kahkaha atması onun moralini bozmuş. tam vazgeçecekken içinden bir ses ''sen tavuk değil, kartalsın...'' demiş. küçük kartal'ın gözleri parlamış ve aynı yere takrar çıkmış. gözlerini göğe dikmiş, bir süre sonra yummuş. ve kendini boşluğa bırakmış. kanatları önce sendelemiş, düşücek gibi olmuş. yerdeki toprak taneceikleri kanatlarının rüzgar esintisiyle havalanmış. kanatlarının çırpınışı hızlanmış ve tavukların şaşkın bakışları arasında bulutalara doğru yol almış. küçük kartal hayatını bir kartal gibi sürdürüp, bir kartal olarak ölmüş.

''bu kıssadır bir mecmua kenarına kaydolmuş. biz de gördük söyledik. saki'ye sohbet kalmazmış baki. her ne kadar sürç-i lisan ettiysek affola. inşallah gelecek sefre daha güzel hikaye söyleriz...''

*
devamını gör...
semerkand tv'de her gün saat 11:00 da yayınlanan program.

--- http://www.cogitosozluk.net/tk/tk.php?q=td7njz ---

sinema, televizyon ve internet varken tiyatroyu bile sıkıcı bulan bizler meddah izlemeye herhalde pek yanaşmayız. hâlbuki meddahlar bütün sadeliğiyle bizlere filmlerin, dizilerin canlandırarak, renklendirerek verdiği şeylerin özünü sunabilir. mesele gülmekse güldürebilir, ağlamaksa ağlatabilir, düşünmekse düşündürebilir. sahneye çıkan ve üzerinde geleneğimizi taşıyan bir adam bir şeyin güzel olması için illa çok karmaşık ve hareketli olması gerekmediğini bizlere gösterebilir.
yusuf duru yaşayan bir meddah olarak meddahlık geleneğini yaşatmak için sizleri ekran başına bekliyor.

--- alıntı ---
devamını gör...
meddah. (مدّاح)

çeşitli taklitlerin yer aldığı hikâyeler anlatarak halkı eğlendiren sanatçı.

arapça medh kökünden gelen meddâh sözlükte “metheden, çok öven” anlamına gelir. buna mâdih, medîhagû, medîhaserâ da denilmiştir. osmanlılar’da bu terim “kıssahan, şehnâmehan” yerine de kullanılmıştır. islâmî kaynaklı olduğu belirtilen meddahlığı ilk defa hassân b. sâbit’in hz. peygamber’i şiirleriyle överek başlattığı kanaati yaygındır (ia, v/1, s. 343). evliya çelebi’ye göre ise meddahların pîri resûl-i ekrem’i metheden suheyb-i rûmî’dir ve mezarı sivas’tadır. evliya çelebi onun asıl adının abdülvehhâb gāzî olduğunu, daha câhiliye devrinde anternâme okuduğunu, resûlullah’ın huzurunda uhud, mekke, huneyn gazâlarını okudukça peygamber’in hoşnut kalarak kendisine ihsanda bulunduğunu, kemerini de yine huzûr-ı nebevîde hz. ali’nin bağladığını söyler. hüseyin vâiz-i kâşifî, biat ve şedde uyanlar arasında peygamber soyunun meddahları kadar yüksek mertebeli bir topluluk bulunmadığını belirtir ve meddahların ehlbeyt’in menkıbelerini okuduklarını, onları ve sözlerini anarak vakit geçirdiklerini, bu sebeple peygamber soyunu en çok seven kişilerin meddahlar olduğunu yazar. resûl-i ekrem’in huzurunda mevkileri yüksek olan meddahların nasıl yüceltilmesi gerektiği yine kâşifî’den öğrenilmektedir (bkz: bibl.).

türkler’in müslümanlığı kabul etmesinden önce gerek şamanlığın gerekse toplum yapısının etkisiyle hikâye anlatan halk hikâyecileri bulunduğu bilinmektedir. özellikle göçebe türk obalarında hikâye anlatanlara “baksı” (bahşı), daha sonra da “ozan” denilmiştir. ozanların hikâyeleri genellikle hece ölçüsüyle söylenmiş manzumeler olup bunlar kopuz adı verilen saz eşliğinde terennüm edilirdi. islâmiyet’in kabulünden sonra “âşık” (saz şairi) adını alan bu ozanlar eski kahramanların destanlarını söylerdi. bazı oğuz boylarının kahramanlık hikâyelerinde adı geçen dede korkut şaman, kam veya baksı denilen din önderlerinin özelliklerini taşımaktadır. türk meddahları arap meddahlarından farklı olup onların aksine günlük konuları gerçekçi bir biçimde ele alırlardı. bu da türk meddahlığının arap etkisinden çok kendi toplumunun kültür birikimiyle geliştiğini göstermektedir. orta asya’dan anadolu’ya göç eden türkler’in kendilerine has olgunlaşmış bir hikâyecilik geleneği ve anlatım sanatının varlığı türk meddahlık sanatının doğrudan araplar’dan alınmadığını göstermektedir. selçuklu sarayında ve orduda farsça kasideler ve gazeller yazan şairler dışında birtakım ozanların hikâye anlattıkları ve şiir okudukları hem bizans hem doğu kaynaklı belgelerden öğrenilmektedir. osmanlı sarayında da başlangıçtan itibaren bulunduğu bilinen ozanlar, nedimler ve oyuncular türk meddahlığının gelişimine öncü olmuşlardır (nutku, meddahlık ve meddah hikâyeleri, s. 22-50).

xıv. yüzyılın sonlarında yıldırım bayezid döneminde taklitleri ve zekâsıyla padişahı güldüren kör hasan, bu padişahın sarayında yetişen ahmedî, bilinen en eski meddah hikâyelerinden olan varaka ve gülşah’ın yazarı yûsufî, 763’te (1362) kaleme aldığı ebû müslim hikâyeleri’ni yıldırım bayezid’e ithaf eden kastamonulu hacı sâdî en meşhur meddahlardandır. xv. yüzyılda ıı. murad devrinde bursalı hacı kıssahan tanınmış bir sanatçıydı. fâtih sultan mehmed’in sarayında balaban lâl ve ömer adındaki nedimlerle mustafa adlı kıssahanın isimleri 883 (1478) yılına ait maaş defterinden öğrenilmektedir. bu dönemde halil adlı meddahın yanı sıra hamzanâme’yi yirmi dört ciltte toplayıp okuyan ve bunun için hamzavî mahlasını alan bir kıssahanın bulunduğu da bilinmektedir. zaman içinde dinî konulardan uzaklaşan kıssahanlar, dinleyicilerin ilgisini daha fazla çekebilmek için anlattıkları kıssalarda geçen çeşitli hayvanlarla canlıların ses ve hareketlerini taklit etmeye başlamışlar, konuları arasında açık saçık fıkralara ve hikâyelere de yer vermişlerdir. bunların içinde hz. peygamber’i, ailesini ve din büyüklerini metheden kıssahanlar bulunmakla beraber hepsine meddah denilmiş, bu unvan zamanla genelleşmiş, anlatılan konulara bakılmaksızın hemen hepsi meddah ortak terimiyle adlandırılmıştır (bkz: kıssahan).

xvı, xvıı ve xvııı. yüzyıllarda meddahların sayısı ve toplumdaki fonksiyonları giderek artmıştır (a.g.e., s. 24-37). xıx. yüzyıl meddahları hikâye anlatma dışında orta oyununda ve karagöz oynatmada da ustalaşmıştı. çeşitli tipleri hem palangada hem kahvelerde ustaca çizen bu meddahlar arasında kız ahmed, kör osman, piç emin, Âşık hasan, nazif, tespihçioğlu ve musâhib nûri sayılabilir. bunlardan kız ahmed, ünü avrupa’ya yayılmış bir hikâyeciydi; piç emin ise camcı ismâil gibi önemli meddahların da ustasıydı. ressam allom thomas kız ahmed’in hikâye anlattığı sırada bir resmini yapmıştır. mürekkepçi izzet, lüleci mehmed nükteleri ve ustalıklarıyla dillere destandı. yağcı izzet ve şükrü efendi de ünlü meddahlar arasında yer alıyordu. şükrü efendi’nin yetiştirdiği ismet efendi ustasını geçmiştir. xıx. yüzyılın sonunda en meşhur meddah şükrü efendi’nin çırağı aşkî idi. xx. yüzyılın en büyük türk meddahı, dostları arasında “ayı kemal” diye tanınan sürûrî’dir. ilk defa 1900 yılının ramazanında makasçılarbaşı’nda halk karşısına çıkan ve kısa sürede tanınarak şehzadebaşı’na geçen sürûrî otuz dört yıl meddah olarak çalışmıştır.

meddahların ne gibi nitelikleri bulunması gerektiğini anlatan fakīrî risâle-i ta‘rîfât’ta, “bilir misin nedir âlemde meddâh / biribiriyle halkı ede ıslâh” diyerek meddahın toplumdaki konumunu belirtir. yabancılar gözünde meddah şairdir, tarihçidir, masalcıdır, efsane yazarıdır; o insanın hayal dünyasına giren bütün konulara değinir. bunu yaparken de kendi halkının mizahını, duygularını, özlemlerini ve düşüncelerini dile getirir.

meddahların başlangıçtaki bazı simgeleri değişik biçimlerde zamanımıza kadar gelmiştir. meddahların yanında süngü, tuğ (yaygı, lamba, şedde) ve teberzin bulunurdu. bunlar şu anlamlara gelirdi: süngü, hz. peygamber’e inanan ve hz. emîr’in (ali) kardeşi ca‘fer’i yetiştiren habeş kralı necâşî bu süngüyü vermiştir. süngüye “elif” de denir, çünkü bu süngüyü ancak elif gibi doğru olanlar kullanabilir. süngü sonradan değneğe dönüşmüştür. meddahlar arasında süngü yani “nîze” kelimesinin “nûn”u, “nûr-ı muhabbet alnında parlasın”; “ye”si, “yakīni (inancı) tam olsun”; “ze”si, “zîb ü zînet-i dünyâdan vazgeçsin”; “he”si, “havadârî-i mü’minân ve muhibbân (müminlerin ve dostların yandaşlığı) olsun” demektir. tuğ, üzerinde flama bulunan süngüdür. meddahların tuğ diktikleri yerde halk toplanır. tuğun başı sevgi uğruna baş vermek ve kardeşlerin yücelmesini istemektir. tuğun sapı dayanıklılık, sevgi ve doğruluk simgesidir. tuğun dibinde yaygının serilmesi, lambanın yanması ve sürekli bir durumda kalması gerekir. teberzin (baltacık) meddahın övgüsünü engelleyene karşı kullanılır.

sonradan meddahın simgeleri (aksesuarı) makreme ile değnek haline dönüşmüştür. meddah bunları birbirinden farklı eş-yalar olarak kullanır. makremenin kaynağı şeddedir. meddahın değneği süngünün ve tuğun bugünkü uzantısıdır. kâşifî’ye göre ise meddahın özel eşyaları arasında en başta iskemle gelir. iskemlenin ikisi altta, ikisi üstte olmak üzere dört temeli vardır; üstteki iki temelden biri bilgi, diğeri dünya görüşüdür; alttaki iki temelden biri sabır, diğeri kararlılıktır.

bibliyografya:

battalname (haz. ve trc. y. dedes, nşr. şinasi tekin - gönül alpay tekin), harvard 1996, s. 58-59; yûsufî, varaka ve gülşah (haz. ismail hikmet ertaylan), istanbul 1945, s. 2-3; hüseyin vâiz-i kâşifî, fütüvvetnâme-i sulŧânî, british museum, ms. add., nr. 22, 705, vr. 113b, 114b-115b, 117b, 119b-120a, 125b-126a, 201b; Âşık çelebi, meşâirü’ş-şuarâ, iü ktp., halis efendi, nr. 2406, vr. 39b, 201b; latîfî, sıfat-ı istanbul, ibrahim olgun özel ktp., vr. 18a; hoca sâdeddin, tâcü’t-tevârîh, istanbul 1279, ı, 275-276; Âlî mustafa, mevâidü’n-nefâis fî kavâidi’l-mecâlis, istanbul 1956, s. 40, 105; evliya çelebi, seyahatnâme, ı, 525; ıı, 215; ııı, 206-207; fakīrî, risâle-i ta‘rîfât, iü ktp., ty, nr. 3051, vr. 201b; belîğ, güldeste, millî ktp., mfa, nr. 1478, vr. 168b-170a, 191b, 192a; ağazâde örfî mahmud ağa, târîh-i cevrî çelebi, istanbul 1291, ı, 109; ayvansarâyî, hadîkatü’l-cevâmi‘, ıı, 204; hızır ilyas, târîh-i enderûn, istanbul 1276, s. 264, 334, 496; süleyman fâik efendi mecmuası, iü ktp., ty, nr. 3472, vr. 50b, 61b; mecmua-i fevâid, iü ktp., ty, nr. 6758, vr. 6b, 9a-b, 10a-b, 13a-b, 18a-b; stephan gerlach, tagebuch, frankfurt 1674, s. 372, 383; méry (joseph-pierre agnès), constantinople et la mer noire, paris 1855, s. 333; a. vambery, travels in central asia, london 1864, s. 347; h. paulus, hadschi vesvese, ein vortrag des türkischen meddahs, nagif efendi, erlangen 1905, s. 13-14, ayrıca bk. önsöz, s. vıı-vııı; h. g. dwight, constantinople, old and new, london 1915, s. 270; th. menzel, meddah, schattentheater und ortaojunu, prag 1941, s. 4, 5, 70; pertev naili boratav, halk hikâyeleri ve halk hikâyeciliği, ankara 1946, s. 48, 127; a.mlf., “maddāĥ”, eı² (ing.), v, 951-953; musâhipzâde celâl, eski istanbul yaşayışı, istanbul 1953, s. 67-68; köprülü, edebiyat araştırmaları ı, s. 375, 392; özdemir nutku, ıv. mehmet’in edirne şenliği (1675), ankara 1972, s. 4; a.mlf., meddahlık ve meddah hikâyeleri, ankara 1976, tür.yer.; a.mlf., bursalı kıssahanlar ve meddahlar, ankara 1997, s. 247-258; gordlevski, “aus der gegenwart und vergangenheit des meddahs in der türkei”, mir ıslama, ı (1912), s. 322-344; ı. mélikoff, “le drame de kerbéla dans la littérature épique turque”, reı, xxxıv (1966), s. 134-135; ahmed ateş, “hassan”, ia, v/1, s. 343; inci enginün, “meddah”, tdea, vı, 177-180.

özdemir nutku *
devamını gör...
açtığı başlıklar çok sallanmayan, sessiz sedasız bir şekilde sözlüğe dahil olmuş yazar. kendisi instela'dan gelmiş buraları pek bir halim selim bulmuştur.
devamını gör...
17. (Tematik)
dramatik öykü anlatıcı. arabisatan'da hz. peygamber'i ve ailesini olduğu kadar, hükümdar ve kahramanların da övgüsü yapmak olarak yer alan meddahlık, türkiye'de kendine özgü bir tiyatro sanatı türü olmuştur. meddahlar'ın dağarcıklarında yalnızca görülebilir değil, islam kaynaklarına dayanan dinsel konular, iran kaynaklarına dayana efsane, destan ve şehnameler; türk hikaye, masal ve efsaneleri, romanlar ile tiyatro oyunları da bulunmaktaydı. genellikle ramazan akşamlarında, kahvehane gibi kapalı yerlerde ve halkın içinde gösterilerini gerçekleştiren meddah'ın hem başlık yerine kullanmak için, hem de türlü ses ve ağız taklitleri yapmak için omzuna astığı geniş bir mendil, elinde de oyunu başlatma, izleyiciyi sessizliğe çağırma ve saz, süpürge, tüfek, at, vb. yerine kullanmak için bir sopa vardı. anlatılarına şiirler, tekerlemeler ve kalıplı sözlerle başlayan meddahlar, anlattıklarının üslubunu taklitli bir anlatıya ya da temsile uygulayarak, "tek kişilik gösteri"lerini sunar, yine kalıplı sözlerle gösterilerini bitirirlerdi. günümüzde meddahlığı yeniden çeşitli biçimler altında yaşatma eylemlerine tanık olunmaktadır.
devamını gör...
hasan kaçan'ın heredot cevdet karakteri ile kahve ortamına uyarlanmış ve biraz farklılaştırılmış olarak en son önümüze çıkmış bir geleneksel güldürü türümüz. işi hakkıyla yapabilecek insanlar yetişse, yetiştirilse stand up gösterilerinden daha fazla rağbet görebilir iye düşünüyorum. bu kültürün yok olmaması gerekir.
devamını gör...
yusuf duru abimizin son temsilcisi olduğu sahne oyunu.
stand up'la alakası yoktur. meddahlığın her halta güldürmek gibi bir gayesi yoktur. amaç insanların meşru ve kaliteli vakit geçirmelerini sağlamaktır. yeri gelir kısas-ı enbiya'dan bir menkıbe anlatılır, yeri gelir bir savaştan anektodlar aktarılır. 400 500 yıl önceki sûrnamelerde meddahlar hakkında çok daha geniş bilgi mevcuttur. evliya çelebi seyahatname'sinde de hakkında bilgi vermiştir.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar