medrese

yerini üniversitelerin dolduramadığı kapatılmasaydı nasıl olurduk şimdi diye düşündüğüm kurumlardır.

kapatan zamanında kapatmıştır.

--- alıntı ---

3 Mart 1924te kabul edilen Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile tüm okullar Miili Eğitim Bakanlığına bağlanmış, yine aynı tarih­te Şeriye ve Evkaf Vekaletinin kaldırılmasıyla da medrese­ler için ayrılan ödenekler Milli Eğitim Bakanlığına devredil­miştir.
Tevhid-i Tedrisat Kanununda medreselerin kapatılmasına ilişkin herhangi bir hüküm olmamakla birlikte, din görevlile­ri yetiştirmek amacıyla İlahiyat Fakültesi ile İmam Hatip Okulları açilması kanunla öngörüldüğünden, medreselerin kapatılması zorunlu haie gelmiştir.

--- alıntı ---

devamını gör...
öğrenmek, etüt etmek anlamına gelen arapça bir kelime.
yüksek okul ve yurt fonksiyonu içeren eğitim amaçlı anıtsal binalar şeklinde inşa edilmiş.
dönemlerine, iklim şartlarına göre plan şemaları açısından birçok tipe ayrılırlar.
sadece din eğitimi yapılan medreseler olduğu gibi ihtisas medreselerinde tıp, hukuk, astronomi, matematik gibi bilimlerin okutulur imiş.
devamını gör...
edit: çok zevksiz bir yazı. hem de uzun. okuma!
ııı- medreselerin ortaya çıkışı ve nizâmiye medreseleri

birçok sebepten eğitim öğretim faaliyetleri mescidden medreseye intikal etmiştir. özellikle ibadetle tedrisatın aynı mekanda yapılması sıkıntı doğurmaktaydı. mescidlerde aşırı gürültü oluyordu. bundan dolayı el-ezher’de cuma hariç namaz kılınmıyordu. ilm-i kelâm, cedel, münâzara gibi dersler süküneti bozmaktaydı. bunun yanında ders veren hocalara bir ücret verilmesi zarureti artık öğretim faaliyeti için ayrı mekanların kurulmasını zorunlu kılıyordu.

medresenin müderrisi medresede ders okutmak üzere medresenin sahibi tarafından tayin ediliyordu. oysa mesciddeki müderrisler çoğunlukla bir kimse tarafından tayin edilmeksizin mescidde ders vermek üzere otururlardı. yine medresedeki talebeler mesciddeki talebelerin aksine sayıları sınırlıydı ve medreseye tahsis edilmiş vakıflardan nasiplerini almaktaydılar. böylece medreselerin doğmasına zemin hazırlanıyordu.

medreselerin kuruluş amacı olarak fıkıh ilmini öğretmek ve fakih yetiştirmek olarak gösterilmek istense de bunun tam olarak gerçeği yansıtmadığı kanaatindeyiz.
selçuklular, ırak’ı fethedip bağdat’a girişleriyle orada åžiã® büveyhã®ler’e karşı ehl-i sünnet anlayışını hakim kılmayı hedeflediler ki medrese de bunun ilmã® şekilde yapılması gereken mekanlardı. ve ilk medreseler de bu gayenin yerine getirilmesi olarak ortaya çıkmışlardır. mesele fıkhi tartışmalarda ziyade inanç konularında cereyan etmekteydi. ilk medreselerin kurulması da alp arslan ve melikşah’a vezirlik yapmış olan nizamü’l-mülk tarafından gerçekleştirilmiştir. dolayısıyla bu medreseler bânisine izafetle nizamiye medreseleri olarak isimlendirilmiştir. bu medreselerin zamanla sayıları çoğalmış, her şehir ve hatta her köye bunlardan birer tane yapılmıştır. bu medreselerden en önemlisi ve şöhretlisi ise bağdat nizamiyesidir.

ilk nizamiye medreselerinde fıkıh dersleri ile sarf nahiv gibi arapça dil eğitimi dışında “ulum-ı akliye” denen ilimlerden ders okutulduğuna dair bilgi yoktur. xııı. yüzyılda mısır ve åžam’da fıkıh medreselerinden başka “medarisü’l-hadis”, ‘’medarisü’l-tefsir’’, ve “medarisü’l-nahv’’ gibi medreseler açılmıştır.

medrese sistemi ve teşkilatı, islam dünyasındaki hastane, imâret, cami, kervansaray gibi bütün sosyal hizmet amaçlı kurumlar gibi vakıf temeli üzerine kurulmuşlardır. dolayısıyla devletin bu eğitim sistemine ve müfredatına müdahalesi doğrudan değil dolaylıdır.

bu medreselerde ağırlıklı olarak dini ilimler okutulmaktaydı. dini ilimlerin fazlaca okutulmasının nedenlerinin başında baskın olan åžiã® etkisinin tesirlerini kırmak geliyordu. zamanla åžiã® etkisi önlendiğinden özellikle tıp ilmine ağırlık verilmeye başlanmıştır. örnek olarak halife el- mustansır(640/1242), el-mustansırıyye medresesine tecrübeli bir tabib tayin edilip yanına da on talebe verilerek bu kişilerin tıp ilmiyle meşgul olmalarını ve bunların hepsine de fukaha ve muhaddislere verilen ücretin verilmesini emretmiştir.

bağdat’taki abbasã® halifesi hanefã® mezhebindendi. türkler de hanefã® mezhebini seçmişler ve åžiã®liğe karşı sünnã®liği korumak gibi bir misyonu üstlenmişlerdir. xı. yüzyıl sünnã® islam dünyası açısından bir buhran dönemidir. abbasã® halifesi åžiã® büveyhã®â€™lerin elindeydi ve fatımã® sultanları hilâfete göz dikmişlerdi. åžiã®ler, ırak, mısır ve iran’ın da batı ve orta bölgesinde hâkim idiler. ayrıca kurmuş oldukları yeraltı teşkilatlarıyla sürekli åžiã®lik propagandası yapıyorlardı. åžiã® propagandaya karşı duracak tek güç sünnã® türklerdi. dolayısıyla nizâmü’l-mülk åžiilere karşı üstünlüğün sadece askerã® alanda yeterli olamıyacağını anladığından devletin dinã®, kazaã® ve siyasã® mevkilerine gelecek devlet memurlarının sünnã® düşünceye uygun bir şekilde yetişmeleri için köklü bir eğitim sistemine ihtiyaç olduğunu anlamıştı. işte nizamiye medreseleri böyle bir atmosferde vücud buldu. elbette ki åžii etkisini kırmak sadece ilmi faaliyetlerle ve medreselerin icraatlarıyla olamazdı. burada birinci etken siyasi başarıdır. yani selçukluların bağdat’a girişleriyle ehl-i sünnet, åžii büveyhilere karşı bir üstünlük kazanmıştı. aynı şekilde eyyubiler de mısır’da åžii fatimã® devletinin hakimiyetine son verdiler.

anadolu selçuklu medreselerindeki eğitim sistemi ve okutulan dersler hakkında yeterli bilgi yoktur. bununla birlikte fıkıh başta olmak üzere dini ilimler ve onlara yardımcı olan edebã® ilimlerin okutulmuş olacağı gelenekteki eğitim şekliyle paralel olacağı açıktır. bu döneme ait vakfiyelerden eğitimin salı ve cuma günleri hariç haftanın her günü yapıldığı ve eğitimin beş yıl ile sınırlandırıldığı anlaşılmaktadır. bu medreselerde fakih denilen medrese öğrencilerine başlangıç düzeyinde olana “mübtedi’’, orta düzeyde olana ‘’mütevassıt’’, kendi kendine istidlal yapıp hüküm çıkarabilecek düzeye gelene ise ‘’müstedil’’ denilmekteydi.

selçuklular dönemi anadolu’da kurulan medreselerden altun- aba medresesi (593/1196-1197) vakfiyesinde bir müderris, bir muid ve otuz sekiz talebenin bulunmasından bahsedilir. mübarizeddin halifet gazi’nin amasya’da (606/1209-1210) yılında kurmuş olduğu medresesinin vakfiyesinde de bir müderris, iki muid ve on iki fakih (talebe) bulundurulup, buradaki müderris yıllık bin iki yüz halis dirhem gümüş karşılığında hanefi fıkhı okutacaktır. yine mübarizeddin er-tokuşâ€™un antalya’da kurmuş olduğu medresesinin vakfiyesinde müderris ve fakihlerden bahsetmesine rağmen eğitimin nasıl yapıldığına dair herhangi bilgi bulunmamaktadır. sahip ata fahreddin ali’nin (694/1295) tarihinde kurduğu medrese vakfiyesinde ‘’mezkur medreseyi fakih, mütefakkiha, alim ve talebelere vakfedip fıkıh ve bunu tamamlayıcı şer’i ilimlerin ve dini hükümlerin tahsili için onlara mesken kılındı’’ denilmiştir. bu vakifiyede, vakfedilen medresenin ayrıca fakir müslümanlar ve alevilere de vakfedildiğini vakfiye belirtmektedir. yine vezir celaleddin karatay tarafından (649/1251-1252) tarihinde konya’da yaptırılan karatay medresesi’nin vakfiyesinde, şeriat, hadis, tefsir, usul, füru ve hilaf ilimlerinin bu ilimlerde liyakat sahibi biri tarafından okutulması şart koşulmuştur.

osmanlı öncesi dönemde herhangi bir derecelendirmeye tabi tutulmayan medreseler, müderrislerinin şöhretine binaen şöhret kazanır olmuşlardır. temel eğitimini tamamlayan talebe hangi ilimde ihtisas yapmak isterse o ilim dalında ehliyetli bir hocaya gidip ders görür icazetini de ondan alırdı. bu icazetnamelerde hoca esastı. medresenin adı değil icazeti veren hocanın adı verilir ve icazeti veren müderrisin hocalarının silsilesi gösterilirdi. oysa xıı. yüzyıl avrupa’sında üniversitelerdeki mezuniyet diplomalarında üniversitenin adı verilmekteydi. buna göre medresede müderris, üniversitede ise müessese ön plana çıkmaktaydı

devamını gör...
medreseler vakıftı ,gasbedilmeleri karşısında ümmetin çoğunun ses çıkarmaması büyük bir vebaldir. mesleğim itibariyle genelde burjuva çocukları ile çalıştım.onlar dini kökenli yabancı okullarda özgürce eğitim alırken, avrupa ülkelerinde hristiyan medreseleri açıkken ,bizde korkudan kimsenin hakkını isteyememesi , memlekettte müslümanların henüz hür olmadığını gösteriyor kanımca
devamını gör...
islam medeniyetinde üniversite seviyesindeki eğitim ve öğretim müesseseleri.

insanlığın bugün sahib olduğu ilim ve teknik seviyedeki en büyük pay, islam memleketlerinde kurulan medreselerde yetişen müslüman alimlerindir. (islam tarihi ansiklopedisi)

din ilimlerinden başka, hey'et (astronomi), hesab (matematik), hendese (geometri), hikmet, tıb gibi ilim dallarına da mühim yer veren medreseler; din ve dünya ilimlerini, birlikte yürütürdü. insanı dünyanın esiri yapmadan, dünyanın fatihi ve sahibi yapmak maksadıyla, devletin temel taşı olan din ve devlet adamlarını en mükemmel şekilde yetiştirmeyi sağlardı. (islam tarihi ansiklopedisi)

imam-ı rabbani, zamanının fen bilgilerinde en mütehassıs idi. bir mektubunda; "oğlum muhammed, bu günlerde şerh-i mevakıf kitabını tamamladı. yunan felsefecilerinin hatalarını anladı" buyuruyor. bu kitab, islam medreselerinin yüksek kısmında son zamanlara kadar okutulan bir fen kitabıdır. (m. sıddik gümüş)

*
devamını gör...
medrese. hint alt kıtasında medrese. bu bölgede eğitim kurumlarına medresenin yanı sıra câmia, dârülulûm, dersgâh, dâr, mekteb, kalıc gibi adlar da verilmiştir. genellikle küçük eğitim kurumlarına medrese, farklı ilim dallarında eğitim veren büyük kurumlara câmia ve dârülulûm denilmekte, dersgâh ise daha küçük medreseler için kullanılmaktadır.

hint alt kıtasındaki medreselerin tarihi dört döneme ayrılarak incelenebilir. birinci dönem ilk fetihlerden gazneliler’in bölgeye hâkim olmasına kadar geçen süreyi (711-986), ikinci dönem gazneliler’den başlayıp xıx. yüzyılın ortalarına kadar olan çok geniş bir zaman dilimini, üçüncü dönem bölgenin ingiliz yönetiminde bulunduğu 1858-1947 yılları arasını, son dönem de 1947’den günümüze kadar devam eden zamanı kapsar.

islâmiyet’in hindistan’a girişiyle birlikte islâm toplumunun suffe tarzı eğitim metodu buralara taşındı. camilerde kurulan ders halkalarında bir yandan genç nesillere dinî ilimler okutulurken bir yandan da başka dinlere mensup yerli halka islâmiyet öğretiliyordu. bu devirde ilimler daha tam olarak ayrılmadığı için eğitimin merkezinde hadis bulunmaktaydı. diğer taraftan yerli halk islâm’ı öğrenirken araplar da burada karşılaştıkları matematik ve diğer bilimlere dair eserleri arapça’ya çevirerek bilimsel alt yapıyı kurmuşlardır (tercüme faaliyetleri için bk. aziz ahmed, hindistan’da islâm kültürü çalışmaları, s. 153-157). bu dönemde bölgede müstakil medreselerin varlığından söz etmek mümkün değildir.

ikinci dönemin başlangıcını oluşturan gazneliler devrinde sultan mesud zamanında lahor’a gelen hadis ve tefsir âlimi şeyh muhammed ismâil lâhûrî vefatına (448/1056) kadar burada ders vermiş ve öğrenci yetiştirmiştir. tasavvuf klasiklerinden keşfü’l-maĥcûb’un yazarı hücvîrî, sultan mesud’un saltanatının son yıllarında lahor’a gelmiş ve burada vefat etmiştir. bölgenin en büyük tarikatı olan çiştiyye de bu dönemde yapılanmıştır. gurlular, bölgede gazneliler zamanında başlayan düzenli medrese eğitimini yaygınlaştırarak daha sistemli hale getirdiler. 1192 yılında ecmîr’i fetheden muizzüddin gûrî’nin burada yaptırdığı medreseler haklarında kesin bilgi bulunan en eski eğitim kurumlarıdır. muhammed bahtiyâr halacî de bengal ve bihâr’ı fethedip buralarda çok sayıda medrese inşa ettirmiştir.

delhi sultanlığı’nın temellerini atan kutbüddin aybeg medreselerin yaygınlaşmasına önem verdi. vali nâsırüddin kabâce’nin mültan’da yaptırdığı kubbetü’l-islâm adlı medresede çiştî şeyhi ferîdüddin mes‘ûd (genc-i şeker) fıkıh okudu. delhi ve bedâûn’daki medrese-i muizzî’ler, şemseddin iltutmış tarafından gurlu hükümdarı muizzüddin muhammed’in hâtırasına yaptırıldı. ayrıca fîrûzî (1227) ve nâsıriyye (delhi 1237) medreseleri yine şemseddin iltutmış’ın yaptırdığı diğer önemli eğitim kurumlarıdır. meşâriķu’l-envâri’n-nebeviyye müellifi radıyyüddin es-sâgānî bu devirde yetişen meşhur bir hadis âlimidir. delhi sultanı ı. nâsırüddin mahmud şah zamanında calender’de içinde bayram namazlarının da kılındığı büyük bir medrese yaptırıldı. xııı. yüzyılın ikinci yarısında türkistan, horasan ve bağdat çevresinde moğollar’dan kaçan âlimlerin hindistan’a sığınmasının ardından din eğitiminde büyük mesafeler alındı. aynı gelişme tıp, mimari ve sanat alanlarında da görüldü. delhi halacîleri döneminde (1290-1321) elli beş kadar âlimin bölgedeki medreselerde hocalık yaptığı bilinmektedir. bu devirde yaşayan çiştî şeyhi nizâmeddin evliyâ dinî ilimlerin öğretilmesini teşvik etmekteydi. onun, müridleri için kur’an tercümesi ve fıkıh dersi de ihtiva eden bir yıllık eğitim müfredatı hazırlattığından söz edilmektedir. bu dönemde delhi ilim ve eğitimde kahire, şam ve isfahan ayarında bir şehir haline geldi.

tuğluklular’dan fîrûz şah, 1352 yılında delhi’de kendi adıyla anılan dönemin en büyük medresesini inşa ettirdi. medresenin giderleri için devlet bütçesinden ödenek ayıran fîrûz şah’ın otuz civarında medrese ve mescid yaptırdığı kaydedilmektedir. bu devirde bazı sanskritçe eserler farsça’ya çevrilmiştir. xıv. yüzyıl sonunda timur’un hindistan’da yaptığı tahribat sırasında medreseler ve diğer dinî yapılar da büyük zarar gördü. lûdîler zamanında (1451-1526) behlûl-i lûdî, timur’un tahribatının etkilerini ortadan kaldırmak için çaba sarfetti. yeni kurulan agra şehrinde açılan medreselerde fars dili eğitimine önem verildi. celâleddin ed-devvânî ile sehâvî’ye talebelik yapan seyyid refîuddin şîrâzî’nin gayretleriyle medreseler tekrar revaç buldu. iskender-i lûdî döneminde eğitim ve ilimde şöhret yapmış olan şeyh abdullah ve şeyh azîzullah adlı iki kardeşin medresedeki derslerine sultan da katılmaktaydı. seyyidler devrinde de (1414-1451) medrese geleneği aynı şekilde devam etti. bîbî racey begüm’ün 1456 yılında jaunpûr’da kendi adına inşa ettirdiği medrese dönemin önemli eserlerindendir.

güney hindistan’da hüküm süren behmenîler devrinde (1347-1527) gülberge, bîder, kandehar, iliçpûr ve devletâbâd şehirlerinde çok sayıda medrese açıldı ve düzenli bir eğitim sistemi kuruldu. başvezir mahmûd-ı gâvân’ın bîder’de yaptırdığı medresenin kalıntıları günümüze ulaşmıştır. daha sonra âdilşâhîler bîcâpûr’da, nizamşâhîler ahmednagar’da, kutubşâhîler gûlkünde’de (golkonda) ve mahmud halacî mâlvâ’da medreseler inşa etti.

gucerât bölgesi 1408-1584 yılları arasında bir ilim merkezi haline geldi. başta ahmedâbâd şehri olmak üzere bölgede kurulan medreselerde birçok ilim adamı yetişti. ali el-müttakī el-hindî, muhammed tâhir el-fettenî, kutbüddin el-mekkî en-nehrevâlî gibi sehâvî ve ibn hacer’e talebelik yapan ilim adamları bu medreselerde müderrislik yaptılar.

bâbürlüler devrinde eğitim ve öğretim daha sistemli bir hale geldi, müderrislere ve talebelere maaş bağlandı. hümâyun şah zamanında delhi’de büyük bir medrese kurulup müderris şeyh hüseyin’in yönetimine verildi. ekber şah, yayımladığı bir fermanla ilim ve sanatın öğrenilmesi ve yayılması için çaba sarfedilmesini istedi. bu yıllarda iran’ı terkederek hindistan’a gelen çok sayıda âlim medreselerin güçlenmesinde önemli rol oynadı. şeyh zeynüddin hânî 1534’te agra’da bir medrese yaptırdı. maham anaga begüm, 1561 yılında delhi’de eskikale’nin yanında hayrü’l-menâzil adıyla bir medrese inşa ettirdi. bâbürlüler döneminde mescidmedrese birlikteliğine önem verildi. yeni yapılan mescidlerin her tarafında inşa edilen küçük odacıklar müderris ve talebelerin ikametine ayrıldı. delhi’deki mescid-i fetihpûrî ve mescid-i ekberâbâdî bunun en belirgin örnekleridir. cihangir zamanı meşhur hadis âlimi abdülhak ed-dihlevî’nin yetiştiği dönemdir. hadis ilminin yeniden canlanmasında büyük payı olan cihangir, çıkardığı bir fermanla vâris bırakmadan ölen zenginlerin mallarının medrese ve hankahlara harcanmak üzere devlete intikal ettirilmesini sağladı. siyâlkût şehrinde masrafı şah cihan’ın vakfettiği köylerin gelirleriyle karşılanan abdülhakîm es-siyâlkûtî’nin medresesi döneminin en meşhur eğitim kurumudur. delhi’deki cami-mescid civarında yapılan 1060 (1650) tarihli dârü’l-bekā adlı medrese de önemli yapılardandır. bu devirde evrengzîb şah’ın dayısı emîrülümerâ şâeste han’ın dakka’da deniz kenarında inşa ettirdiği medrese ve cami xıx. yüzyılın ilk yarısına kadar gelmiş, daha sonra harap olmuştur.

bâbürlü hükümdarları arasında âlimleri en fazla himaye eden evrengzîb zamanında delhi’de kurulan rahîmiyye medresesi, şah veliyyullah ed-dihlevî’nin babası şah abdürrahîm’in idaresinde büyük başarı gösterdi ve xıx. yüzyılın sonlarına kadar ilim merkezi olarak önemli hizmetler gördü. şah veliyyullah, oğulları abdülazîz, refîuddin, abdülkādir ve torunları ile daha birçok meşhur âlim burada okudu, ders verip talebe yetiştirdi. hint alt kıtasında oluşan fikir ekollerinin büyük bir kısmı kendilerini bu medresenin temsil ettiği düşünceye nisbet eder. evrengzîb’in leknev’de bağışladığı arsa üzerine molla kutbüddin’in 1693 yılında kurduğu dârülulûm-i firengî mahal’in (medrese-i nizâmiyye) başta gelen özelliği, kutbüddin’in oğlu molla nizâmeddin sihâlvî tarafından hazırlanan ve “ders-i nizâmî” diye anılan müfredatının üç asır kadar başarı ile uygulanmış olmasıdır. bu müfredat başka medreseler tarafından da benimsenmiş ve küçük değişikliklerle günümüze kadar devam etmiştir. dârülulûm-i firengî mahal maddî kaynak sıkıntısı sebebiyle 1980’li yıllarda kapandı (bkz: firengî mahal). Evrengzîb’den sonra da Hindistan’da yeni medreseler açıldı. Emîr Gāzîüddin Han Fîrûz Ceng’in Delhi’de yaptırdığı Medrese-i Gāzîüddin Han ve yanındaki mescid bunlar arasında zikredilebilir. Bu medrese, İngilizler’ce 1825 yılında Delhi AngloOriental College (Delhi College) adıyla yeniden eğitime başladı. Bölgenin önemli fikir ve hareket adamları kolejin İslâm eğitimi veren bölümünden (Oriental Department) mezun olmuştur. Râmpûr’da Nevvâb Feyzullah Han tarafından 1774’te kurulan Medrese-i Âliye, Kalküta’da 1780 yılında açılan Medrese-i Âliye ve Nâsırüddin Muhammed Şah’ın Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’ye tahsis ettiği medreseler de önemlidir. Sonuncusu 1857 savaşında büyük zarar görmüş ve sonradan tamamen ortadan kalkmıştır. Şahcihanpûr, Râmpûr, Bihâr ve Madras’ta yıllarca müderrislik yapan Molla Abdülalî Bahrülulûm el-Leknevî, özellikle Bengal ve Madras bölgelerinde ilmî faaliyetlerin güçlenmesine önemli katkı sağladı. Leknev’de Mevlânâ Fazl-ı İmâm Hayrâbâdî tarafından kurulan Medrese-i Hayrâbâdî, Şah Abdülazîz ed-Dihlevî’nin eğitim halkalarına katılmış olan oğlu Mevlânâ Fazl-ı Hak Hayrâbâdî ile şöhrete kavuştu.

Bâbürlüler’in sonlarında başta Delhi olmak üzere Pencap bölgesindeki bazı şehirleri yakıp yıkan (1739) Nâdir Şah Afşar, Hindistan’dan ayrılırken imparatorluk kütüphanesini de beraberinde İran’a götürdü. Ayrıca Maratalar, Catlar, Sihler ve İngilizler’in saldırılarıyla müslüman şehirlerindeki medrese ve camiler büyük zarar gördü. Müslüman eğitim sistemine yönelen en yıkıcı darbe İngilizler’in Bâbürlü Devleti’ne son verdiği 1858’den sonra yaşandı. Geleneksel medrese eğitimi Batı tarzı yapılanma içerisine sokulmak istendi, medreselerin yerine kolejler alternatif olarak getirildi. Bu dönemde müslümanlar arasında fikrî arka planı bulunan ilk medrese yapılanması Diyûbend kasabasında gerçekleştirildi. Mevlânâ Muhammed Kāsım Nânevtevî’nin etrafında toplanan bir grup âlim ve talebe 15 Muharrem 1283’te (30 Mayıs 1866) Uttar Pradeş eyaletinin Sehârenpûr vilâyetine bağlı Diyûbend kasabasında kurdukları medrese, yeni bölümlerinin açılması ve bir üniversite görünümü kazanmasının ardından Dârülulûm-i Diyûbend adını aldı ve eğitimin yanında araştırmaya da önem vermeye başladı.

1866-1900 yılları arasında Dârülulûm-i Diyûbend’e bağlı kırka yakın yeni medrese kuruldu. Bunlar arasında Medrese-i Sehârenpûr (Kasım 1866; daha sonra adı Mezâhirü’l-ulûm oldu), Medresetü’l-gurebâ Kāsımü’l-ulûm (Muradâbâd, 1878’de adı Câmia Kāsımiyye olarak değiştirildi), Câmia İslâmiyye Arabiyye (Amroha 1880), Câmia Reşîdiyye (Raypûr 1895), Medrese-i Emîniyye (Delhi 1897), Câmia Arabiyye Ta‘lîmüddin (Dubhel 1908) ve Hayrü’l-medâris (Calender 1931) özellikle önemlidir (ayrıca bk. DÂRÜLULÛM). Bugün Diyûbendî nisbesiyle anılan kişiler tarafından kurulan medreselerin sayısı binlerle ifade edilmektedir.

Rahîmiyye Medresesi’nde yetişen Hindistan ehl-i hadîs ekolünün kurucusu Nezîr Hüseyin Dihlevî, sonradan ehl-i hadîs ekolünün üniversitesi diye anılan ve Medrese-i Miyân Sâhib olarak tanınan müesseseyi Delhi’de açtı. Bu ekolün önemli isimlerinden Abdullah Gaznevî ve Gaznevî ailesi medrese geleneğini canlı tuttu. Amritsar’daki Medrese-i Gazneviyye’nin adı 1901’de Dârülulûm-i Takviyetü’l-İslâm olarak değiştirildi. Abdülgafûr Gaznevî tarafından 1919 yılında Amritsar’da kurulan Medrese-i Selefiyye Gazneviyye onun vefatından sonra Dârülulûm-i Takviyetü’l-İslâm’a katıldı. Muhammed İbrâhim Âravî’nin Âra’da (Bihâr) tesis ettiği Medrese-i Ahmediyye (1880), günümüzde doksan kadar küçük medresenin bağlı bulunduğu bir kurum olarak faaliyetlerine Dârülulûm-i Ahmediyye Selefiyye adıyla Derbhanga’da devam etmektedir. Ehl-i hadîs düşüncesinin etkin olduğu Câmia Arabiyye Dârüsselâm pek çok bölüm ve birimiyle bir üniversite görünümündedir. Delhi’deki Dârülhadîs-i Rahmâniyye 1947’de bütün bina, emlâk ve kütüphanesiyle Câmia Milliyye İslâmiyye’ye katılmıştır (ehl-i hadîs medreseleri için bk. Ebû Yahyâ İmam Han Nevşehrevî, s. 108-188; M. Eslem Seyf, s. 482-515).

Nedvetü’l-ulemâ hareketinin eğitim kurumu olan Dârülulûm-i Nedvetü’l-ulemâ hareketin merkezinin Leknev’e taşınmasından iki ay sonra açıldı (2 Kasım 1898). Geleneksel ve modern yaklaşımlar arasında bir çizginin benimsendiği medresede ders-i Nizâmî biraz değiştirilerek uygulanmakta ve İngilizce zorunlu ders olarak okutulmaktadır. Kurulduğu dönemlerde önemli toplumsal ve dinî görevler üstlenerek farklı ekolleri bir araya getirmeyi başaran bu medresenin Hindistan’ın birçok yerinde şubeleri açıldı, onun programına göre eğitim yapan medrese ve okullar kuruldu. Şiblî Nu‘mânî ve arkadaşları tarafından 1914 yılında A‘zamgarh’ta açılan Dârülmusannifîn Şiblî Akademi araştırma ve yayın faaliyetleri açısından önemli bir kuruluştur (bkz: nedvetü’l-ulemâ). Dârülulûm-i Nedvetü’l-ulemâ çizgisinde yer alan Medresetü’l-ıslâh 1906’da tesis edilen Encümen-i Islâhu’l-müslimîn tarafından 1908’de Medrese-i Islâhu’l-müslimîn adıyla A‘zamgarh’a bağlı Sarâyımîr’de eğitime başladı. Halen faaliyet gösteren medresede tefsir, hadis ve Arap dili çalışmalarına ağırlık verilmektedir (bkz: medresetü’l-ıslâh).

Klasik tarzdaki medreselerden biri de Haydarâbâd’da 1874 yılında kurulan Câmia Nizâmiyye’dir. İlkokuldan başlayarak doktoraya kadar farklı seviyelerde eğitim veren medresenin çeşitli ihtisas birimleri vardır. Muhammed Hamîdullah zengin bir kütüphanesi bulunan bu kurumda yetişmiştir. Patna’daki Medrese-i İslâmiyye, Şemsü’l-Hüdâ düzenli bir yapılanmaya ve ders müfredatına sahiptir. 1922’de Madrasa Examination Board tarafından oluşturulan bu medresenin programı pek çok medreseye uygulanmıştır. Medresede ilkokuldan lisans sonuna kadar eğitim verilmektedir.

Ahmed Rızâ Han Birelvî’nin düşünceleri etrafında şekillenen Birelvî ekolünün (Cemâat-i Ehl-i sünnet) ilk medresesi 1904 yılında Ray Bireli’de kurulan Dârülulûm-i Manzarü’l-İslâm’dır. Bazı eski medreseler de sonradan bu ekole bağlanmıştır. Lahor’daki Dârülulûm-i Nu‘mâniyye, Bedâûn’daki Medrese-i Şemsü’l-ulûm, Patna’daki Medrese-i Hanefiyye, Muradâbâd’daki Câmia Naîmiyye, Lahor’daki Dârülulûm-i Hizbü’l-ahnâf, Ray Bireli’deki Dârülulûm-i Mazharü’l-İslâm ve Nagpûr’daki Câmia Arabiyye İslâmiyye Birelvî ekolünün diğer medreseleridir.

Bu dönemde başta Leknev ve Bombay şehirlerinde olmak üzere Şiîler’in de çeşitli medreseleri vardı. 1890’da Seyyid Nâzım tarafından Leknev’de kurulan Câmia Nâzımiyye’de İsnâaşerî Şiîliği’ni benimseyen ailelerin çocuklarına ilkokuldan lisans üstüne kadar eğitim verilmektedir. 1892’de açılan Sultânü’l-medâris de benzer bir eğitim programına sahiptir. Leknev’deki Medresetü’l-vâizîn, Vârânasi’deki (Benâres) Câmia İmâmiyye, Mîrat’taki Câmia Mansabiyye diğer Şiî medreseleridir. Müsta‘lî İsmâilîler’den olan Dâvûdî Bohrâ cemaatinin kırk üçüncü dâîsi Abd-i Ali Seyfeddin’in 1813 yılında Sûret’te kurduğu el-Câmiatü’s-Seyfiyye bir eğitim ve araştırma kurumudur.

1947’den sonra Pakistan’da medreseler kendi hallerinde bırakılmış, Hindistan’da ise getirilen üniversite eğitim sistemi sebebiyle medreseler üzerinde dolaylı kısıtlamalar söz konusu olmuştur. Medrese mezunlarını sadece müslümanlar tarafından kurulan Hemderd (Hamdard), Aligarh, Osmâniye ve Câmia Milliyye İslâmiyye gibi üniversitelerin kabul etmesi başka bir engel olarak ortaya çıkmaktadır. Günümüzde Dârülulûm-i Diyûbend ve bağlı bazı medreseler, Dârülulûm-i Nedvetü’l-ulemâ, Medresetü’l-ıslâh, Birelvî ekolünün bir kısım medreseleri, ehl-i hadîs ekolüne bağlı Câmia Selefiyye ve diğer medreseler faaliyetlerini sürdürmektedir. Modernleşmeye ve ülke şartlarına bağlı olarak yeni bölümlerin açıldığı bu medreselere ek dersler konulup kolej statüsüne yakın bir şekil kazandırılmıştır (Hindistan’daki medreseler için bk. UDMİ, XX, 190-193).

Pakistan’da 1947 yılından sonra medrese sayısında hızlı bir artış gözlenmektedir. Geleneksel medrese ekolleri, Doğu Pakistan’ın Bengladeş adıyla bağımsızlığını ilân ettiği 1971 yılına kadar burada da yapılanmış, bu tarihten itibaren Pakistan’a ağırlık vermiştir. 1780’de Kalküta’da kurulan Medrese-i Âliye’nin 1947’den sonra Dakka’ya intikal etmesi Bengladeş eğitim tarihi açısından önemlidir. Pakistan’da ilkokuldan üniversiteye kadar modern tarzda eğitim kurumları oluşturulmasına rağmen medreseler önemini yitirmemiş, medrese eğitimi devletin eğitim sistemi içerisine alınmış ve üniversitelerle iş birliği yapmaları sağlanmıştır. Ziyâülhak döneminde medrese diplomalarının belli imtihanlardan geçmek şartıyla üniversite dengi sayılması benimsenmiştir. Pakistan’da bulunan medreselerin sayısı 1962’de 700 olarak tesbit edilmişken (Haque, XIV/4 [1975], s. 292) 1984 yılında 1800’ü geçmiştir. Cami ve tekkelerde verilen eğitim bunun dışındadır. Fıkıh ve özellikle Hanefî fıkhı ehl-i hadîs ekolününkiler hariç bütün medreselerin temel dersidir.

Lahor’da 1947’den sonra kurulan Câmia Eşrefiyye, Câmia Medeniyye ve Câmia Naîmiyye medreselerinde ihtisas çalışmaları da yapılmaktadır. Medrese-i Kāsımü’l-ulûm, Medrese-i Hizbü’l-ahnâf ve Dârülulûm-i Takviyetü’l-İslâm’da normal medrese müfredatı yanında Kur’an tercümesi ve tefsirine ayrı bir önem verilmektedir. XIX. yüzyılın sonunda Lahor’da açılan Câmia Nu‘mâniyye günümüzde eski canlılığını kaybetmiştir. Gucranvâlâ’daki Medrese-i Arabiyye, Medrese-i Selefiyye, Medrese-i Eşrefü’l-ulûm ve Medrese-i Nusretü’l-ulûm bölgenin büyük medreselerindendir. Faysalâbâd’da da Medrese-i İşâatü’l-ulûm, Câmia-i Selefiyye ve Dârülulûm-i Mamun Kancen adlı medreseler bulunmaktadır. Mültan’daki yeni medreseler içerisinde her birinde 2000’i aşkın öğrenciye eğitim verilen Medrese-i Kāsımü’l-ulûm, Medrese-i Envârü’l-ulûm, Hayrü’l-medâris ve Medrese-i Bâbü’l-ulûm önemli kuruluşlardır. Bahâvelpûr’daki Medrese-i Abbâsiyye (Câmia-i İslâmiyye) köklü bir tarihe sahiptir. Serhad bölgesinde 150 civarında medrese faaliyette olup bunların arasında Peşâver’deki Dârülulûm-i Serhad, Dârülulûm-i Câmia Eşrefiyye, Akora Hatak’taki Dârülulûm-i Hakāniyye, Merdân’daki Dârülulûm-i İslâmiyye Arabiyye, Hezara’daki Medrese-i Osmâniyye ve Benûn’daki Medrese-i Âliye Mi‘râcü’l-ulûm ilk sıralarda yer almaktadır. Âzad Keşmir’de de yirmiye yakın medrese bulunmaktadır. Sind eyaletinin merkezi olan Karaçi’de çeşitli fikir ekollerine ait çok sayıda büyük medrese mevcuttur. Diyûbendî ekolünün medreselerinden 1952 yılında kurulan Dârülulûm-i Karaçi içerisinde ilkokuldan yüksek ihtisasa, hastahaneden kültürel ve sportif faaliyetlerin yapıldığı mekânlara kadar pek çok bölüm ve birim mevcuttur. Diğer büyük medrese, 1955 yılında kurulan ve Câmia-i Ulûm-i İslâmiyye adıyla da anılan Medrese-i Arabiyye İslâmiyye’dir. Bunlardan başka Dârülulûm-i Emcediyye (Karaçi), Rüknü’l-İslâm Câmia-i Müceddidiyye (Haydarâbâd-Sind) ve Câmia-i Arabiyye Riyâzü’l-ulûm (HaydarâbâdSind) bu eyalette 1947’den sonra açılan medreselerden birkaçıdır. Belûcistan eyaletinde ise çeşitli fikir ekollerine ve cemaatlere ait elli civarında medrese bulunmaktadır.

Medreseler genellikle müderrisler, talebeler ve medresenin idarî işlerini yürüten görevlilerden oluşur. Bu basit yapılanma medreselerin büyüklüğüne ve eğitim merhalelerine göre genişleyebilir. Meselâ Dârülulûm-i Diyûbend’de serperest-i a‘lâ (rektör), muhtemim (sekreter), sadr-ı müderrisîn (müdür, başmüderris, dekan), müderris ve müftü gibi görevliler vardır.

Medrese eğitimi bölgede Gazneliler, ardından Gurlular tarafından sistemli hale getirilmiş, gelir gideri, kapasitesi ve hedefleriyle belli bir müessese yapılanması sağlanmıştır. Sayılarının artmaya başladığı XII. yüzyıldan XV. yüzyılın başlarına kadar üniversite ayarındaki üst düzey medreselerde nahiv, fıkıh, usûl-i fıkıh, tefsir, tasavvuf, hadis, edebiyat, mantık ve kelâmdan oluşan dokuz ilim dalına ait toplam yirmi kitap okunmaktaydı. Hindistan’da geliştirilen “nisab” veya “nisâb-ı ta‘lîm” adlı program günümüze kadar gelmiştir. Şeyh Abdullah ve Şeyh Azîzullah kardeşler, Gūrîler döneminde müfredata mantık ve felsefe gibi aklî ilimlerle yeni telif edilen bazı kitapları eklemişlerdir. Ayrıca yukarıdaki dokuz ilme belâgat da ilâve edilmiş, toplam on ilimde okunan kitap sayısı yirmi sekize yükselmiştir (Ebü’l-Hasenât en-Nedvî, s. 82-85). Müfredatın üçüncü dönemi, Mîr Fethullah Şîrâzî’nin Ekber Şah zamanında Hindistan’a geldiği tarih olan 991’de (1583) başlar. Felsefe ve aklî ilimlerin altın çağı kabul edilen bu devirde tıp, astronomi ve kimyaya önem verildi. Bu dersleri okutmaları için yabancı ilim adamları çağırıldı (Haque, XIV/4 [1975], s. 278). Ekber Şah’ın emriyle medreselerde başlangıç seviyesinde eğitim gören öğrencilerin okuyacağı ilimler belirlendi; ahlâk, aritmetik, ziraat, geometri, astronomi, ev işleri, yönetim kuralları, tıp, mantık, tabii ilimler, dinî ilimler ve tarih ilimlerinin yanında temel Sanskritçe kaynaklar da programa konuldu (Keay, s. 121-122). Üst düzey medreselerde ise daha önce on olan ders sayısı on ikiye çıkarıldı; edebiyat müfredat dışı kalırken felsefe, hey’ethesap ve tıp zorunlu müfredata eklendi. Śaĥîĥ-i Buħârî ilk defa bu sırada müfredata alındı (Ebü’l-Hasenât en-Nedvî, s. 86-87). Dördüncü dönemde adı öne çıkan iki âlim Şah Veliyyullah ed-Dihlevî ve Molla Nizâmeddin Sihâlvî olmuştur. Molla Nizâmeddin’in ortaya koyduğu ders-i Nizâmî programında mantık, felsefe, hesap ve astronomiye büyük önem verildi. Ders sayısı azaltılmakla birlikte okunacak kitap sayısı arttırıldı. Hadiste üç olan kitap bire düşürülürken tasavvuf ve tıp programdan kaldırıldı. Kelâm ve usûl-i fıkıh ikişer kitaptan dörder kitaba çıkarıldı (a.g.e., s. 87-88). Buna göre toplam on bir ilimde kırk üç kitap programda yerini aldı. XVIII. yüzyılın ikinci çeyreğinde şekillenen ders-i Nizâmî müfredatın esası korunarak günümüzde de uygulanmaktadır. Müfredatın ana yapısı dil ve aklî ilimler temeline oturtulmuş, tefsir, hadis ve fıkıh gibi ilimlerden örnekler alınmıştır. Ancak müfredatta Hindistan’ın dinî ilim geleneğine damgasını vuran tasavvuf ve ahlâka dair bir kitabın bulunmaması çok eleştirilmiş ve bu programın Molla Nizâmeddin gibi bir sûfîye mal edilemeyeceği ileri sürülmüştür (Şeyh Muhammed İkrâm, Rûd-i Kevŝer, s. 606). Şah Veliyyullah ise programın ağırlık noktasına sarf, nahiv ve mantıkla birlikte hadis ve Kur’an ilimlerini koymaya çalışmıştır. Şiblî Nu‘mânî de ders-i Nizâmî’yi eleştirenlerdendir. 1791’de müfredatta değişiklik yapılarak fizik, fıkıh, astronomi, aritmetik, mantık, belâgat ve nahiv zorunlu ders yapılmıştı. Bölgenin İngiliz etkisine girmesinden sonra imtihan sistemi getirilmiş (1820), ardından müfredata İngilizce dersi konulmuş (1826) ve Farsça resmî dil olmaktan çıkarılmıştı (1835).

1857 bağımsızlık savaşından sonra açılan medreseler yeni arayışlara girdiler. 1866’da Diyûbend Medresesi’nin kurulmasıyla yeni bir müfredat dönemi başlamış oldu. Bu müfredatta toplam on beş ilim ve altmış sekiz kitap yer alıyordu. Dârülulûm-i Diyûbend’de açılan yeni birimlere bağlı olarak müfredata eklemeler yapıldı. Modern Hindistan tarihi, şehircilik, coğrafya, zooloji, botanik, iktisat, bilgisayar gibi dersler günümüz müfredatına konuldu. Pakistan ve Hindistan’daki medreselerde fikir ekollerine göre bazı değişiklikler olmakla birlikte bu son müfredat uygulanmaktadır. Yeni dönemde medreselerde bu program yedi sekiz yılda tamamlanmakta ve “kütüb-i müntehiyâne” adı verilen kitapları okuyan talebe fâzıl (lisans) diploması ile mezun olmaktadır. 1959’da medreselerin birbirine program bakımından uyum sağlaması amacıyla Vifâku’l-medârisi’l-Arabiyye kurulmuş ve 171 medrese bu oluşuma katılmıştır. Medrese mezunları, bazı sınavlardan geçmek şartıyla Pakistan’da özellikle Pencap Üniversitesi’nden denklik belgesi alma hakkına sahiptir.

Medreselerin Hint alt kıtasının İslâmlaşması ve dinî ilimlerin gelişmesinde önemli katkıları olmuştur. Özellikle Şah Veliyyullah bölgede hem hadis hem Kur’an araştırmalarında yeni bir çığır açmıştır. 1857’den sonra kurulan medreselerde hadis ilmi daha yoğun bir biçimde araştırma konusu yapılmış ve bu hususta yüzlerce eser yazılmıştır. Bölgede Kur’an eğitimi yaygın olmakla birlikte 1857’ye kadar tefsir ilminde öne çıkanların sayısı oldukça azdır. Kur’an tercümesi ve tefsir çalışmaları özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren artmıştır. Hanefî fıkhının en önemli merkezlerinden sayılan Hindistan’da Gazneliler’den itibaren Hanefî kitapları müfredatta sürekli olarak yer almıştır. Bu sebeple sonraki dönemlerde medreselerde yetişenler müstakil fıkıh kitapları ve fetva mecmuaları hazırlamışlardır. Bu zenginlik tasavvuf alanında daha da fazladır. Hücvîrî’nin Keşfü’l-maĥcûb’u ile başlayan tasavvufî eserler şeyhlerin sohbetlerinin derlendiği mecmualarla devam etmiştir. Medreseler özellikle bölgede Arap dili ve edebiyatının gelişmesinde etkili olmuştur. Kelâm, mantık, matematik ve diğer alanlarda da zengin bir literatür meydana getirilmiştir. Medreselerde yetişen din, ilim ve fikir adamları ülke yönetimi ve siyasetle de ilgilenmişler, İngiliz hâkimiyetinden sonra bağımsızlık hareketinde medrese hocaları ve öğrencileri genellikle ön saflarda yer almışlar, Pakistan ve Hindistan devletlerinin kurulmasının ardından devletin yapılanması ve yönetiminde söz sahibi olmuşlardır. Medreseler zaman zaman dünyadaki gelişmelerin dışında kalmakla eleştirilmiştir (eleştiriler için bk. Abdülgafûr, XVI/3 [1978], s. 22-35). Bir başka eleştiri de kız öğrencilere çok az yer verilmiş olmasıdır. Gazneliler’den itibaren bu yolda bazı tedbirler alınmış ve kızlar için medreseler açılmışsa da bunlar yeterli olmamıştır (Jaffar, s. 187-198; M. Takī Osmânî, Nažra `âbira, s. 36, 45, 46).

BİBLİYOGRAFYA:

Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, et-Tefhîmâtü’l-ilâhiyye, Haydarâbâd 1967, II, 288-298; F. E. Keay, Indian Education in Ancient and Later Times, London 1938, s. 114-115, 121-122, 136; Abdülhak, Merĥûm Dihlî Kâlic, Delhi 1945; Şiblî Nu‘mânî, Maķālât (nşr. Seyyid Süleyman Nedvî - Mes‘ûd Ali Nedvî), A‘zamgarh 1375/1955, III, 1-144; Asaf A. A. Fyzee, “Islamic Studies in India”, Les mélanges Louis Massignon, Damascus 1957, II, 207; Rahmân Ali, Teźkire-i `Ulemâǿey Hind (trc. M. Eyyûb Kādirî), Karaçi 1961, s. 411-412; Ebû Yahyâ İmâm Han Nevşehrevî, Hindustân meyn Ehl-i Ĥadîŝ ki `İlmî Ħidmât (nşr. M. Hanîf Yezdânî), Sahival 1391/1971, s. 108-188; S. M. Jaffar, Education in Muslim India, Delhi 1972, s. 38-39, 50-58, 72-73, 120-127, 140, 187-198; Nezr Ahmed, Câǿize-i Medâris-i `Arabiyye-i Maġribî Pâkistân, Lahor 1972, II/1, s. 15-367; II/2, s. 370-376, 382, 473-579; Aziz Ahmad, “Activism of the Ulama in Pakistan”, Scholars, Saints and Sufis (ed. N. R. Keddie), London 1972, s. 257-272; a.mlf., Hindistan’da İslâm Kültürü Çalışmaları (trc. Latif Boyacı), İstanbul 1995, s. 33, 153-157; M. Rızâ Ensârî, Bânî-yi Ders-i Nižâmî, Aligarh 1973; Ishtiaq Husain Qureshi, Ulema in Politics, Karachi 1974; Ziyaud-Din A. Desai, Centres of Islamic Learning in India, New Delhi 1978; M. Takī Osmânî, Nažra `âbira ĥavle’t-ta`lîmi’l-İslâmî fî Bâkistân, Karaçi 1399/1979, s. 26, 29, 36, 45, 46, 54-56; a.mlf., Hemârâ Ta`lîmî Nižâm, Karaçi 1410/1990, s. 27, 69-83, 87-106, 129-132; M. Yûsuf Bennûrî, Câmi`atü Diyûbend el-İslâmiyye fî đav`i’l-maķālâti’l-Bennûriyye (nşr. M. Habîbullah Muhtâr), Karaçi 1410/1980, s. 30-62, 73-84; Bahtiyâr Hüseyin Sıddîkī, Berr-i Śaġīr Pâk u Hind key Ķadîm `Arabî Medâris kâ Nižâm-ı Ta`lîm, Lahor 1982, s. 1-2, 11-29; Ebü’l-Hasenât en-Nedvî, Hindustân ki Ķadîm İslâmî Dersgâheyn, Lahor 1989, s. 13-14, 16-18, 22, 28, 29, 31, 35-36, 41-43, 50, 52-53, 56-57, 82-90; K. Kaur, Madrasa Education in India: A Study of its Past and Present, Chandigarh 1990, s. 19-25, 33-35, 38, 44-75, 109; Şeyh Muhammed İkrâm, Âb-ı Kevŝer, Lahor 1992, s. 19-53, 74-82, 115-117, 415-420; a.mlf., Rûd-i Kevŝer, Lahor 1992, s. 606, 607; A. A. Powell, Muslims and Missionaries in Pre-Mutiny India, Richmond-Surrey 1993, s. 65-71, 79-80, 195-203; M. Eslem Seyf, Taĥrîk-i Ehl-i Ĥadîŝ Târîħ key Âǿîney meyn, Faysalâbâd 1994, s. 331-350, 482-515; Halid Zaferullah Daudi, Pakistan ve Hindistan’da Şâh Velîyullah ed-Dehlevî’den Günümüze Kadar Hadis Çalışmaları, İstanbul 1995; Abdülhamit Birışık, Hind Alt Kıtası Düşünce ve Tefsir Ekolleri, İstanbul 2001, tür.yer.; a.mlf., “Hindistan”, DİA, XVIII, 95-100; Jamia Hamdard Prospectus, New Delhi 2003, s. 20-21; Menâzır Ahsen Geylânî, Pâk u Hind meyn Müselmânân kâ Nižâm-ı Ta`lîm u Terbiyet, Lahor, ts. (Mektebe-i Rahmâniye), tür.yer.; Seyyid Mahbûb Rizvî, Mükemmel Târîħ-i Dârü’l-`ulûm-i Diyûbend, Karaçi, ts. (Mîr Muhammed Kütübhâne-i Merkez-i İlm ü Edeb), I-II; a.mlf., Dârü’l-`ulûm-i Diyûbend ki Ta`lîmî Ħuśûśiyyet, Diyûbend, ts.; Ziyaul-Hasan Faruqi, The Deoband School and the Demand for Pakistan, Lahor, ts. (Progressive Books), s. 27-42; Allah Bukhsh, The Ahle Sunnat Movement in British India (1880-1921), Lahore, ts., s. 41-47, 319; Emîn Ahsen Islâhî, “Pâkistân meyn Dînî Ta`lîm kâ Ĥâl u Müstaķbel”, Mîŝâķ, X/9, Lahor 1964, s. 6-11; Ziaul Haque, “Muslim Religious Education in Indo-Pakistan”, IS, XIV/4 (1975), s. 278, 280, 283-289, 292; Abdülgafûr, “Dînî Medâris”, Fikr o Nažar, XVI/3, İslâmâbâd 1978, s. 22-35; Syed Shabhuddin, “Reorganisation of Madrasah Education”, Islam and the Modern Age, XI/1, New Delhi 1980, s. 89-98; M. İshak Sıddîkī, “Pâkistân key Dînî Medâris aôr Ĥükûmet”, Beyyinât, XXXVIII/3, Karaçi 1981, s. 35-38; Mazhar Muîn, “Pâkistânî Nižâm-ı Ta`lîm meyn `Arabî kâ İrtiķā”, Mecelle-i Taĥķīķ Pencâb Yüniversiti, IX/1-4, Lahor 1987, s. 55-80; S. Jamal Malik, “Islamisation in Pakistan (1977-1985): The Ulama and Their Paces of Learning”, IS, XXVIII/1 (1989), s. 8-23; Sayyid A. S. Pirzada, “The Role of Deobandi Ulama in Pakistan’s Politics: 1947-1956”, South Asian Studies, VII/2, Lahore 1990, s. 64-81; Tariq Rahman, “The Teaching of Arabic to the Muslims of South Asia”, IS, XXXIX/3 (2000), s. 399-443; Iqbal Hussain, “From Traditional Roots to Nationalism-A History of the Farangi Mahal Family”, IC, LXXIV/3 (2000), s. 1-32; Nezîr Hüseyin, “Medâris”, UDMİ, XX, 180-193; Makbûl Beg Bedahşânî, “Hind [Ta‘lîm]”, a.e., XXIII, 190; Erdoğan Merçil, “Gazneliler”, DİA, XIII, 483; Ara Altun, “Gazneliler”, a.e., XIII, 485; K. A. Nizami, “Hindistan”, a.e., XVIII, 89-91.

Abdülhamit Birışık
*
devamını gör...
medrese. (المدرسة)

islâm tarihinde eğitim ve öğretim kurumlarının genel adı.

sözlükte “okumak, anlamak, bir metni öğrenmek ve ezberlemek için tekrarlamak” anlamına gelen ders (dirâse) kökünden bir mekân ismidir. ders sâmî dillerinde ortak kullanılan bir kelime olup yahudiler daha çok tevrat’ın okutulup öğretildiği binalara beytülmidrâs diyorlardı (ibnü’l-esîr, en-nihâye, ıı, 113). bazı kayıtlardan hz. peygamber döneminde medine’de bu tür bir mekânın bulunduğu anlaşılmaktadır (müsned, ıı, 451; buhârî, “cizye”, 6; “i`tiśâm”, 18). hadislerde ders ve tedârüs kelimeleri geçtiği halde (müsned, vı, 11; müslim, “źikr ve’d-du`âǿ”, 38) ders yapılan mekânlara ilk devirlerde medrese denilmemiştir. resûl-i ekrem döneminde medine’de kur’an öğretiminin yapıldığı bir eve dârülkurrâ adı veriliyordu. bu evin medreselerin doğuşunda bir başlangıç olduğu ileri sürülmüştür (ali b. muhammed el-huzâî, s. 80; abdülhay el-kettânî, ı, 138). ancak ilk bina edildiği günden itibaren bir eğitim ve öğretim kurumu olarak da görev yapan mescid-i nebevî’yi ve orada bulunan suffe’yi medresenin ilk modeli kabul etmek daha doğrudur. mescidler (camiler) müstakil medrese binalarının inşasından sonra da dershane işlevini sürdürmüştür (bkz: cami). Batı dünyasına ilim ve kültür açısından yeni ufuklar açan Endülüs’te dersler çoğunlukla camilerde yapıldığından burada müstakil medrese binalarından pek söz edilmemektedir.

İlk medreselerin ne zaman inşa edildiği hususunda farklı görüşler bulunmaktadır. Corcî Zeydân, bazı Batılı araştırmacıların medreselerin kuruluşunu Abbâsî Halifesi Me’mûn’un Horasan valiliği dönemine kadar götürdüklerini, ancak kendisinin bu bilgiyi İslâm tarihi kaynaklarından teyit edemediğini söylemektedir (İslâm Medeniyeti Tarihi, III, 408). Beytülhikme’yi bir ilimler akademisi hüviyetine kavuşturan Halife Me’mûn’un (DİA, VI, 89) daha önce Horasan valiliği sırasında benzer bir teşebbüste bulunmuş olması mümkündür. Medrese ve zâviyelerin Türkistan ve Horasan’da İslâmiyet’in Türkler arasında yayılmasında önemli hizmetleri olmuştur. Bir görüşe göre ilk medreseler Belh ve Buhara’da Budist viharaları (bilginin toplandığı yer) taklit edilerek yapılmıştır. Buhara adı da buradan gelmektedir (Turan, Selçuklular Tarihi, s. 331-332). Ancak kaynaklarda medrese olarak anılan ilk eser, fakih ve muhaddis Ebû Bekir Ahmed b. İshak es-Sıbgī (ö. 342/954) tarafından Nîşâbur’da kurulan dârüssünnedir (Zehebî, XVII, 170). Hasan b. Ahmed el-Mahledî ve Muhammed b. Hüseyin el-Hasenî gibi hadis âlimlerinin imlâ meclisleri düzenlediği bu dârüssünnede 1000 kadar öğrencinin ders yapabildiği belirtilmektedir (İbn Nukta, I, 230; Zehebî, XVI, 540; Sübkî, III, 149). Medresenin bir de vakfının bulunduğu, İmam Sıbgī’nin medrese ile vakfın işlerini kendisinden sonra talebesi Hakîm en-Nîsâbûrî’nin yürütmesini vasiyet ettiği kaydedilmektedir (DİA, VIII, 528). Medreseye ait bir vakfın varlığı, binasının bakım masrafları yanında talebe ve hocaları için maddî destek sağlanmış olabileceğini göstermektedir. Öğrencilerin barınması için müstakil mekânların bulunup bulunmadığına dair bilgi yoktur. İbn Hibbân da (ö. 354/965). Büst’te dışarıdan gelen talebelerin barınmasına imkân sağlayan ve kütüphanesi olan medrese kurmuştur.

İbn Kesîr, Büveyhî hükümdarlarından Bahâüddevle zamanında birkaç defa vezirlik görevine getirilen Ebû Nasr Sâbûr b. Erdeşîr’in Bağdat’ın batısındaki Kerh’te kurduğu dârülilmin fukaha için tahsis edilen ilk medrese olduğunu söyler. Ebû Nasr burada satın aldığı evi onardıktan sonra fakihler için vakfetmiştir. Hadiseyi 383 (993) yılı olayları arasında zikreden İbn Kesîr burasının Nizâmiye medreselerinden çok önce kurulduğunu bildirir (el-Bidâye ve’n-nihâye, XI, 333). Nizâmiye medreselerinden önce kendileri için medreseler tesis eden ilim adamlarının vefat tarihleri V. (XI.) yüzyılın hemen başlarına rastlamaktadır. Bunlardan Ebü’l-Hüseyin Muhammed b. Abdullah İbnü’l-Lebbân (ö. 402/1011) Hârizmşahlar (Me’mûnîler) tarafından maddî açıdan desteklenmiş, kendisi için Bağdat’ta Hârizm bölgesinden gelen âlimlerin de ziyaret ettiği bir medrese yaptırılmıştır (a.g.e., XVII, 219). Medreseler, genellikle devlet yöneticileri veya zenginler tarafından bir âlimin ders vermesi amacıyla inşa ediliyordu. Meselâ İbn Fûrek için Nîşâbur’da bir medrese ve kalacağı bir ev yaptırılmıştı (a.g.e., XVII, 215). Ulemâ arasında zengin olup kendi geliriyle medrese yaptıranlar da vardı. Tehźîbü’l-esrâr adlı eserin müellifi Hargûşî başlık (kalansüve) yapıp satarak kazandığı parayla bir medrese, kütüphane ve bir hastahane inşa ettirmiştir (Zehebî, XVII, 257). Nizâmiye medreselerinin kurulmasından önce adına medrese yaptırılan âlimlerden biri de Ebû İshak el-İsferâyînî’dir. İsferâyînî için Nîşâbur’da bir medrese bina edilmiştir. Nîşâbur’daki Beyhakıyye ve Sa‘diyye (Saîdiyye) medreselerini de bunlar arasında saymak gerekir. Bunlardan ilki Ahmed b. Hüseyin el-Beyhakī, ikincisi Gazneli Mahmud’un kardeşi Emîr Nasr b. Sebük Tegin tarafından inşa ettirilmiştir. Karahanlı Hükümdarı İbrâhim Tamgaç Han 458 (1066) yılında Semerkant’ta bir medrese yaptırmış ve geliri için vakıflar tahsis etmiştir. Bu medresenin vakfiyesi günümüze ulaşmıştır (Esin, VIII [1978], s. 42-50). Bağdat’taki Nizâmiye’den önce Nîşâbur başta olmak üzere Doğu İslâm dünyasında otuzdan fazla medresenin kurulduğu belirtilmektedir (Nâcî Ma‘rûf, Medâris ķable’n-Nižâmiyye, s. 67-68).

Medrese denilince daha çok, Alparslan’ın ve ardından oğlu Melikşah’ın veziri olan Nizâmülmülk tarafından Nîşâbur ve bilhassa Bağdat’ta açılan Nizâmiye medreseleri akla gelmektedir. Bunların yanında Merv, Herat, Belh, Basra, İsfahan, Âmül, Musul, Cizre (Cezîretü İbn Ömer) ve Rey gibi şehirlerde de Nizâmiye medreseleri inşa edilmiştir. Bunların başta gelen özelliği hoca ve talebelerin barınacağı odalarının bulunmasıdır. Nizâmiye medreselerinin en ünlüsü 459 (1067) yılında Bağdat’ta öğrenime açılan medrese olmakla beraber Nîşâbur’un zaman itibariyle önceliği vardır. Daha sonra Nizâmülmülk ülkenin çeşitli şehirlerinde medreseler yaptırmış ve bunların devamını sağlamak için vakıflar kurdurmuş (bkz: nizâmiye medresesi), böylece âlimlerin ve öğrencilerin geçim endişesi taşımaksızın ilimle uğraşmasını sağlamıştır. Yine Selçuklular döneminde Cürcân, Rey, Hemedan, Yezd, Şîraz, Kirman, Merv ve Kâşân’da birçok medrese inşa edilmiştir. Bu sistemle ilmî seviyelerini yükselten Selçuklular, Şiî Fâtımîler’in Kahire’de kurdukları Ezher ve Dârülhikme vasıtasıyla yürüttükleri propaganda faaliyetlerine de karşı koyabilmişlerdir. Büyük Selçuklu Devleti’nin dağılmasının ardından oluşan devletler onların izini takip etmiştir. Nizâmülmülk’ün İran ve Aşağı Mezopotamya’da yaptığını Nûreddin Mahmud Zengî ve Selâhaddîn-i Eyyûbî Yukarı Mezopotamya, Suriye ve Mısır’da gerçekleştirmiş, böylece medrese sistemi batıya doğru yayılmıştır. Dımaşk’ta ilk dârülhadisi kuran Nûreddin Mahmud Zengî döneminde medreselerin Suriye’nin bütün şehir ve köylerine kadar ulaştığı belirtilmektedir. Nûreddin, Dımaşk’ta inşa ettirdiği Nûriyye Dârülhadisi’nden başka Salâhiyye, İmâdiyye, Kilâse, en-Nûriyyetü’l-kübrâ ve en-Nûriyyetü’l-Hanefiyyetü’s-suğrâ (Nuaymî, I, 99 vd., 331 vd., 407, 447, 607, 648) adlı medreseleri, ayrıca Halep’te dört, Hama’da iki, Humus’ta iki ve Ba‘lebek’te bir medrese yaptırmıştır. Eyyûbîler devrinde Selâhaddîn-i Eyyûbî, diğer sultanlar, emîrler, nüfuzlu devlet adamları ve zengin kişiler tarafından Mısır, Kudüs, Suriye, Hicaz ve Yemen’de birçok medrese inşa edilmiştir (meselâ bk. Ahmed Çelebi, s. 116 vd.). Eyyûbîler döneminde sadece Dımaşk’ta doksandan fazla medresenin bulunduğu bildirilmektedir (Hasan Şümeysânî, s. 49).

Türkler’in Anadolu’ya gelişinden itibaren bu coğrafyada birçok medresenin yapıldığı görülmektedir. Anadolu Selçukluları Anadolu’da bir şehri fethettiklerinde ilk iş olarak orada cami, medrese, zâviye inşa ederek tüccarları, din adamlarını ve Türk nüfusu buralara yerleştirmişlerdir (Turan, Selçuklular Tarihi, s. 357). Dânişmendliler, Artukoğulları ve Anadolu Selçukluları’na ait medreselerin bir kısmı zamanla harap olmuştur. Bugün Dânişmendli Hükümdarı Nizâmeddin Yağıbasan’ın yaptırdığı medreselerden Niksar ve Tokat’takiler kısmen ayaktadır. Tokat’taki medrese Çukur Medrese adıyla anılır (Kuran, s. 11 vd.; DİA, VIII, 474, 476). Artuklular Diyarbekir, Mardin, Urfa ve Gaziantep’te medreseler inşa etmiştir (DİA, III, 418-419). Selçuklular da Sincanlı (Afyon), Ertokuş (Isparta, Atabey), Karatay, İnce Minare, Sırçalı, Şemseddin Altunaba veya İplikçi (Konya), Taş Medrese (Akşehir), Yûsuf b. Ya‘kūb (Çay), Karahisar, Hüseyin Gazi (Çorum, Alaca), Çifte Medrese, Afgûnu, Huand Hatun, Sirâceddin, Hacı Kılıç, Sâhibiye (Kayseri), Ümmühan Hatun (Eskişehir, Seyitgazi), Karatay, Ulucami, Atabey (Antalya), Süleyman Pervâne (Sinop), Burûciye, Gökmedrese (Sivas, Tokat) gibi medreseler inşa etmişlerdir (Kuran, s. 41 vd.). Sivas ve Erzurum Çifte Minare medreseleriyle Erzurum Yâkutiye ve Ahmediye, Kırşehir Caca Bey medreseleri İlhanlılar dönemine ait kısmen veya tamamen ayakta olan yapılardır (DİA, XXII, 106-107). Metin Sözen, Selçuklular ve Beylikler devrinde Anadolu’da yaptırılan ve önemli bir kısmı halen ayakta duran 139 medreseden bahsetmektedir (ayrıca bk. a.g.e., III, 128-130).

İran’da özellikle Selçuklular döneminde kurulan medreseler VII. (XIII.) yüzyılda Moğol saldırılarından büyük zarar gördü. Ancak İlhanlılar devrinde ülkede istikrarı sağlayan Gāzân Han medreseleri yeniden canlandırdı. Gāzân Han’ın Tebriz’de yaptırdığı Gāzâniyye külliyesinde Hanefî ve Şâfiî medreseleri de yer almaktaydı. Ondan sonra gelen birçok devlet adamı İran’ın çeşitli şehirlerinde medreseler inşa etti. Sultâniye şehrinde Vezir Reşîdüddin Fazlullah-ı Hemedânî medrese ve hankahı da kapsayan bir külliye yaptırdı. Olcaytu’nun veziri Tâceddin Ali Şah Gîlânî’nin Tebriz’de bina ettirdiği cami müştemilâtında medrese ve zâviye de bulunuyordu. İlhanlılar’ın sonunda mahallî emirliklere ayrılan İran’da her emîrin bölgesinde medrese kurduğu anlaşılmaktadır. Bunlardan Deylem Atabegleri’nin kontrolünde olan Yezd’de ulemâdan Rükneddin Muhammed b. Nizâm el-Hüseynî tarafından yaptırılan Rükniyye Medresesi dönemin en yüksek seviyedeki eğitim kurumuydu. Yezd’de bulunan diğer medreseler şehrin Moğol saldırılarından uzak kalması sebebiyle birkaç asır faaliyetlerini sürdürebildiler.

Timurlular devrinde İran’da kurulan medreselerin başında Horasan bölgesindekiler gelmektedir. Meşhed’de Timur’un emîrlerinden Gıyâseddin Yûsuf Hâce’nin 843 (1439-40) yılında inşa ettirdiği Dûder Medresesi, Gevher Şad’ın hizmetinde bulunan Perîzad Hanım’ın yaptırdığı medrese ve İbrâhim b. Şâhruh’un Şîraz’da kurduğu medrese bunlar arasında zikredilebilir. Timurlular döneminde Yezd’de açılan Hâfıziyye Medresesi de önemlidir.

XVI. yüzyıl başlarında İran’da Şiîliğin devlet desteğiyle güçlenmesinden sonra o zamana kadar düzenli eğitim kurumlarına sahip olmayan Şiîler yeni bir usule göre medreselerini kurmaya başladılar. Safevîler’le birlikte sayıları hızla artan Şiî medreselerinin yanında Sünnî medreselerinde de canlanma gözlendi. Ancak devlet tarafından desteklenen Şiî medreseleri daha fazla gelişme imkânı buldu. Safevîler zamanında İsfahan’da medrese sayısı elli yediye, Tebriz’de kırk yediye ulaştı. Medreselerin idarî ve malî işlerinin yönetimi, “mollabaşı” unvanıyla en büyük âlimler arasından seçilen bir kişinin sorumluluğuna verilmişti. Bu dönemde İsfahan’da Molla Abdullah, Çehâr Bâğ, Abbâsî (Nâsırî), Âkā Kâfûr, Meryem Bîgüm, Süleymaniyye ve Şefîiyye; Meşhed’de Nevvâb, Hayrat Han, Sâlihiyye ve Mirza Ca‘fer; Şîraz’da Hâşimiyye, Hakîm, Mukīmiyye, Han, İmâmiyye, Şerîfiyye ve Eymâniyye; Tebriz’de Tâlibiyye, Sâdıkıyye; Kum’da Feyziyye ve Mü’miniyye medreseleri başta olmak üzere birçok medrese kuruldu. Safevîler devrinde başlayan güçlü Şiî öğretim geleneği diğer ülkelerdeki Şiî ulemâyı buraya yöneltti.

Kaçarlar döneminde Safevî geleneği takip edilerek ülkenin her tarafında medreseler açıldı. Bu hânedan zamanında medreselerin en önemlileri başşehir Tahran’da kuruldu. 1860’larda Tahran’da medrese sayısı otuz beşe ulaşmıştı. Şehrin en büyük okulu olan Sipehsâlâr Medresesi’ne kurucusu Mirza Hüseyin Han Sipehsâlâr bir kütüphane ekledi. Başşehirdeki diğer bir medrese, Feth Ali Şah tarafından başlangıçta hastahane olarak açılıp daha sonra medreseye dönüştürülen dârüşşifâdır. Asfiye ve Sadr Tahran’da Kaçarlar devrinde kurulan diğer medreselerdir. İsfahan’daki Sadr Bâzâr da önemlidir. Kaçarlar’ın son dönemiyle birlikte modernleşmenin etkisi eğitim kurumlarına da yansıdı. Batılı mânada ilk üniversite olarak 1851 yılında dârülfünunun açılmasıyla klasik medreseler daha çok dinî ağırlıklı bir öğretimin merkezi haline geldi. Dârülfünun, yönetiminde Şiî ulemânın bulunmadığı ilk eğitim kurumuydu. Yeni yaptırılan medreselerde âlimlerin etkinliğinden çok modern eğitimin ağırlığı görülmeye başlandı. Bu durum ulemânın yeni medreselere karşı tavır almasına sebep oldu. Tebriz’de 1897’de Rüşdiye Medresesi’nin açılışını şehrin din âlimleri hoş karşılamadı. Meşrutiyet döneminde yeni medreselerin kurulmasına devam edildi. Meşhed’deki Süleyman Han Medresesi bunlardan biridir. 1921’de İran’da Kum şehrinin en önemli dinî merkez olarak ortaya çıkması buradaki medreselerin önemini arttırdı. Feyziyye, Han, Hüccetiyye ve Rızâviyye gibi eski medreselerin yanında Dârütteblîğ (1965), Gülpâyigânî (1965) ve İmam Emîrü’l-mü’minîn medreseleri İran’ın din eğitimini üstlenen merkezler haline geldi.

İran’da medreselerin malî ihtiyaçları vakıflar tarafından karşılanıyordu. Özellikle bu kaynak XX. yüzyılda dinî eğitim yapan medreseler için ulemâya iyi bir güç sağlamıştır. 1979’da rejim değişikliğinin ardından İran’da geleneksel medrese sisteminde yenilikler yapıldı. Kum’da devrimden sonra, daha fazla kız öğrencinin kabul edildiği yeni medreseler açıldı. Bunlardan Mekteb-i Zehrâ en önemlisidir. Medreselere bağlı kütüphaneler de zenginleştirildi. Klasik medrese eğitimi Arapça, mantık, kelâm ve fıkıh kitaplarının okunup tartışılması şeklinde gerçekleştirilirdi. Şiî medreselerinde aklî ve naklî ilimlere dair mezhebî ağırlıklı geleneksel kitaplar okutulmaktaydı (geniş bilgi için bk. Seyyed Hossain Nasr, III, 56-73).

Yemen’de ilk medreseler Eyyûbîler zamanında Muizzüddin İsmâil b. Tuğtegin tarafından kuruldu. Taiz’de babası Seyfülislâm Tuğtegin’e nisbetle el-Medresetü’s-Seyfiyye’yi yaptıran Muizzüddin 594 (1198) yılında Zebîd’de el-Medresetü’l-Muizziyye’yi (Medresetü’l-Mîleyn) inşa ettirdi. Eyyûbîler’den sonra özellikle Resûlîler Yemen’de birçok medrese kurdular. Eyyûbîler’den itibaren Yemen’de 193 medresenin yaptırıldığı kaydedilmektedir (İsmâil b. Ali el-Ekva‘, s. 437-445). Selâhaddîn-i Eyyûbî döneminde Aden valisi 579’da (1183) Mekke’de bir Hanefî medresesi, ertesi yıl bir Şâfiî medresesi inşa ettirdi. Tâhirîler ve Osmanlılar zamanında da Yemen’de medreseler kuruldu.

İfrîkıye ve Mağrib’de de birçok medresenin açıldığı görülmektedir. Tunus’ta Hafsîler’e ait en eski medrese XIII. yüzyılda tesis edilen Şemmâiyye ve Muarradiyye’dir. Mağrib’deki ilk medrese, Merînî Hükümdarı Ebû Yûsuf Ya‘kūb b. Abdülhak tarafından 684’te (1285) Fas’ta yaptırılan Saffârîn’dir. Merînîler’den sonra da Fas, Tilimsân ve diğer şehirlerde medreseler inşa edilmiştir. Eğitimin genellikle camilerde yapıldığı Endülüs’te Nasrîler’den Ebü’l-Haccâc Yûsuf b. İsmâil’in 750 (1349) yılında Gırnata’da bir medrese açtığı bilinmektedir.

Medreseler varlıklarını sultanların, nüfuzlu devlet adamlarının ve zenginlerin himayesinde kurulan vakıfların gelirleriyle sürdürmüştür. Nizâmiye medreselerinin yönetimi Nizâmülmülk ve çocuklarının elindeydi. Medreseye kitaplar, arazi ve dükkânlar vakfedilmişti (İbnü’l-Cevzî, VIII, 256). Vakfiyeler medreselerdeki görevliler ve öğrenciler hakkında önemli bilgiler içermektedir. Konya’da İplikçi (Altun-aba) Medresesi’nin 598 (1202) tarihli vakfiyesine göre burada müderris, muîd, imam, müezzin, ferrâş (hademe) gibi görevliler ve başlangıç, orta ve ileri seviyede olmak üzere üç tür öğrenci grubu bulunmaktaydı. Şemseddin Altun-aba, medresenin masraflarının karşılanması için yakınlarındaki bir han, hana bitişik on sekiz dükkân, ayrıca şehrin çeşitli yerlerinde otuz kadar dükkân bağışlamış, Konya civar köylerinden de arazi vakfetmiştir. Bu gelirlerden müderrise 800, muîde 240, medrese camisinde namaz kıldıran imama 200, müezzine 100, ferrâşa 60 dinar yıllık ücret ödenmekte, ayrıca ileri seviyede bir öğrenciye ayda 15, orta seviyedekine 10 ve ilk seviyedekine 5 dinar verilmekte, medreseye kitap alımı için her yıl 100 dinar ayrılmaktaydı. Vakfiyede beş yıl sonunda başarılı olamayan öğrencinin medreseden ihraç edilmesi, kütüphaneden dışarıya çıkarılan kitap başına iade edilmek üzere bir paranın hâfız-ı kütübe bırakılması, müderris ve imamın mutlaka Hanefî mezhebinden olması şart koşulmuştur (Turan, TTK Belleten, XI/42 [1947], s. 202-203). Öğrencilerin ileri seviyede olanlarına müntehî, orta seviyede bulunanlarına mutavassıt, yeni başlayanlarına mübtedî deniyordu.

Medrese görevlilerinin sayısı kurumun büyüklüğüne ve okutulan derslere göre değişmekteydi. 631’de (1233-34) tamamlanan Bağdat’taki Müstansıriyye Medresesi’nde dört Sünnî mezhepten birer müderris vardı. Burada altmış iki fakih, dört muîd, bir şeyhü’l-hadîs, iki kāri, on müstemi‘, bir şeyhü’t-tıb, on kadar da tıp öğrenimi gören öğrenci bulunuyordu. Bünyesinde yetim çocuklar için bir mektebin yer aldığı medrese halifenin yanı sıra emîr, vezir, kadı, fakih, sûfî ve şairlerin de katıldığı büyük bir törenle açılmış, halife müderris, fukaha ve muîdlere hil‘at vermişti (İbn Kesîr, XIII, 150).

İbn Tolun’un naklettiğine göre Memlükler dönemi medreselerinde görevlilerin durumu ve görevleri şöyleydi: Hadis hocalarına muhaddis, şeyhü’l-hadîs ve şeyhü’r-rivâye deniyordu. Muhaddis bölgesindeki hadis şeyhlerini, onların doğum ve ölüm tarihlerini ve ilmî durumlarını bilirdi. Şeyhü’r-rivâye muhaddislerin rivayet ettiği hadislerin lafızlarını tashih ederdi. Hâfızlar Kur’an’ı ezberleyenlerin derslerini takiple görevliydi. Müfessir Kur’an âyetlerini açıklar, müderris talebeye ders anlatır, muîd müderrise yardımcı olurdu. Müfîd ders çalışmaları esnasında öğrencilere yardım eder, müntehî tartışılan konularda araştırma yapardı. Kâtibü’l-gaybe talebelerin devam durumunu izlerdi. Zâbitü’l-esmâ öğrencilerin kaydıyla ve onların derse ilgisini takiple görevliydi. Muallimü’l-küttâb küçük çocuklara İslâmiyet’in esaslarını öğretir, kās (kıssa anlatan) halka ibretli olay ve sözler nakleder, kāriü’l-kerâsî de kās gibi bir görev yapardı. Vâiz halka şiirler ve güzel sözlerle zühd, tevekkül gibi konular hakkında vaaz verirdi (İbn Tolun, s. 35-45; Ahmed Hâlid Cîde, s. 340-341).

Fıkıh ağırlıklı medreselerde müderris geçici olarak medreseden ayrıldığında nâibü’l-müderris ona vekâlet ederdi. Nitekim Gazzâlî Dımaşk’a gitmek üzere Bağdat’tan çıktığı zaman kendisine kardeşi Ahmed el-Gazzâlî vekillik yapmıştır. Fıkıh medreselerinde ayrıca reis, müftü, kadı, şahid, mütesaddir, müfîd gibi görevliler bulunurdu. Hadisle ilgili bölümlerde yardımcıya müstemlî, dil hocalarına nahvî denirdi. Kıraat hocaları da hadis hocaları gibi şeyh (şeyhü’l-kırâa) olarak adlandırılırdı. Ribât, zâviye ve hankahlarda ders verenlere şeyh denirdi. Medreselerde ayrıca nâsih, verrâk, musahhih, muarrid gibi yazı ile ve yazı malzemesinin sağlanmasıyla ilgili görevliler de bulunurdu.

Fıkıh eğitimi veren medreselerde genellikle bir mezhebin usul ve fürûu okutulurdu. Bununla birlikte iki veya daha fazla mezhebin görüşlerinin öğretildiği müesseseler de vardı. Makrîzî’nin kaydettiğine göre Kahire medreselerinin on dördü Şâfiî, dördü Mâlikî, onu Hanefî, üçü Şâfiî-Mâlikî, altısı Şâfiî-Hanefî, biri Mâlikî-Hanefî, dördü ise dört Sünnî mezhebin fıkhı üzerine eğitim yapıyordu. Ayrıca mezhebi belirtilmeyen iki dârülhadîs ve yirmi beş kadar medrese vardı (el-Ħıŧaŧ, II, 362 vd.). Memlükler döneminde Dımaşk’ta yirmi Hanefî, otuz altı Şâfiî, üç Mâlikî ve beş Hanbelî medresesinin bulunduğu tesbit edilmektedir (Ahmed Hâlid Cîde, s. 136-159). Nuaymî, ed-Dâris fî târîħi’l-medâris adlı eserinde V-X. (XI-XVI.) yüzyıllar arasında Dımaşk’ta altmış üç Şâfiî, elli iki Hanefî, dört Mâlikî, on bir Hanbelî ve üç tıp medresesinden bahseder. Medreselerde değişik görüş sahipleri arasında tartışmalar çıktığı, bu tartışmaların bazan çatışmaya dönüştüğü, 469’da (1076-77) Hanbelîler’le Eş‘arîler, bir yıl sonra da Hanbelîler’le Nizâmiyye fukahası arasında bu tür olayların yaşandığı belirtilmektedir (İbn Kesîr, XII, 123, 125).

Öğrencilerin tahsil müddetiyle ilgili genel bir kural bulunmamaktadır. Medrese eğitimini başarıyla tamamlayanlara icâzet verilir, belli bir süreden sonra kendisinde kabiliyet görülmeyen öğrenci uzaklaştırılırdı. Dersler umumiyetle ez-berleme, tekrar, tefakkuh, müzakere ve imlâ metotlarıyla öğrenilmeye çalışılırdı. Kur’an derslerinde kırâat-i seb‘a okunurdu. Hadis derslerinde cerh ve ta‘dîl bilgisi, ricâl ilmi gibi konular da görülürdü. Sonraları her ilim dalında yazılmış en ünlü eserler ders kitabı olarak okutulmuş, bu eserler talebe tarafından ezberlenmiştir.

Büyük medreselerde dinî ilimlerin yanı sıra tıp, riyâziye ve hey’et gibi ilimler de okutulmaktaydı. Müstansıriyye Medresesi bünyesinde bir dârüttıb vardı. Derslerin müfredatı hocaya göre değişmekteydi. Aynı hoca bazan Arap dili, edebiyat, şiir, hitabet, hadis, fıkıh, ahkâm, kelâm, mantık, geometri, ensab, siyer gibi konularda bilgi sahibi olabilmekteydi (Makdisi, The Rise of Colleges, s. 82). Medreselerde okutulan aklî ilimler Batı dünyasında büyük etki yapmış, hıristiyan din adamları ile diğer bazı kimseler buralardan aldıkları bilgileri memleketlerine taşımışlardır. Bu sayede İbn Rüşd’ün düşünceleri müslüman Doğu’dan çok hıristiyan Batı’yı etkilemiş ve burada doğan Averroisme (İbn Rüşdcülük) cereyanı kilise tahakkümünün ve skolastik anlayışın sarsılmasında önemli rol oynamıştır. İspanyollar Mürsiye’yi (Murcia) zaptettikleri zaman kral dönemin âlimlerinden Muhammed b. Ahmed el-Mürsî’yi hizmetine alarak adına bir medrese inşa ettirmiş, Mürsî burada müslüman, hıristiyan ve yahudilere mantık, hendese, tıp, felsefe ve mûsiki dersleri vermiştir (İbn Hacer, III, 375).

Medrese gibi görev yapan zâviye, hankah, ribât vb. müesseseler de vardır. Kahire’deki Şeyhû Hankahı’nda dört mezhep fıkhı, hadis, kıraat ve tasavvuf okutuluyordu. Bazı hankahlarda ise bir mezhebin öğretildiği belirtilmektedir (Makrîzî, II, 292, 421). Dımaşk’ta Emeviyye Camii’nde sekiz zâviye bulunmaktaydı; bunlardan ikisi Şâfiî, biri Hanbelî, üçü Hanefî, biri Mâlikîler’e aitti, diğeri ise Gazzâlî’ye nisbetle Gazzâliyye (Şeyhiyye) olarak anılıyordu. Yine Mısır’da Amr b. Âs Camii’nin sekiz zâviyesi vardı.

İçinde Allah’ın kitabının okunduğu yerler olduğundan medreseler mescid telâkki edilmiş, Hz. Peygamber’in bir hadisinde geçen ifadeyle (Müslim, “Źikr ve’d-du`âǿ”, 38) “Allah’ın evlerinden bir ev” sayılmıştır (Nevevî, XVII, 22; Azîmâbâdî, IV, 230). Zekât, sadaka gibi insan için tasarruf edilmesi gereken malların medrese, hankah vb. kurumlara harcanması câiz görülmemiş (İbn Receb, s. 103), ancak buradaki öğrencilere verilebileceği söylenmiştir. Medreselerin yapılacağı arazilerin sahiplerinin rızası ile alınıp istimlâk bedellerinin ödenmesi şart koşulmuştur. Ebû İshak eş-Şîrâzî’nin kendisi için inşa edilen Bağdat Nizâmiyesi’nin açıldığı gün ilk dersi vermek üzere giderken bir gencin kendisine medresenin gasbedilmiş arazi üzerine kurulduğunu söylediği, bunun üzerine Ebû İshak’ın o gün orada ders vermediği, ancak uzun çabalardan sonra ikna edilebildiği bildirilmektedir (İbn Kesîr, XII, 101-102).

BİBLİYOGRAFYA:

İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, II, 113; Müsned, II, 451; VI, 11; Buhârî, “Cizye”, 6, “İ`tiśâm”, 18; Müslim, “Źikr ve’d-du`âǿ”, 38; İbnü’l-Cevzî, el-Muntažam, VIII, 256; IX, 66; İbn Nukta, et-Taķyîd li-ma`rifeti ruvâti’s-sünen ve’l-mesânîd (nşr. Kemâl Yûsuf el-Hût), Beyrut 1408/1988, I, 230; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, bk. İndeks; Nevevî, Şerĥu Müslim, XVII, 22; Zekeriyyâ el-Kazvînî, Âŝârü’l-bilâd (nşr. F. Wüstenfeld), Beyrut 1960, s. 412; Zehebî, A`lâmü’n-nübelâǿ, XVI, 540; XVII, 170, 257; XIX, 96; Sübkî, Ŧabaķāt, III, 149; IV, 313-314; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye (nşr. Ali M. Muavvaz v.dğr.), Beyrut 1407/1987, XI, 333; XII, 101-102, 123, 125; XIII, 150; XVII, 215, 219; Ali b. Muhammed el-Huzâî, Taħrîcü’d-delâlâti’s-sem`iyye (nşr. Ahmed M. Ebû Selâme), Kahire 1401/1980, s. 80; İbn Receb, Câmi`u’l-`ulûm, Beyrut 1408, s. 103; Makrîzî, el-Ħıŧaŧ, II, 292, 362 vd., 421; İbn Hacer, ed-Dürerü’l-kâmine, III, 375; Nuaymî, ed-Dâris fî târîħi’l-medâris (nşr. Ca‘fer el-Hasenî), Kahire 1988, I, 99 vd., 331 vd., 407, 447, 607, 648, ayrıca bk. tür.yer.; II, tür.yer.; İbn Tolun, Naķdü’ŧ-ŧâlib li-zeġali’l-menâśıb (nşr. M. Ahmed Dehmân - Hâlid M. Dehmân), Beyrut 1992, s. 35-45; Îrânşehr, Tahran 1343 hş./1963, I, 718-744; Aptullah Kuran, Anadolu Medreseleri, Ankara 1969, I, 1 vd., 11 vd., 41 vd.; Metin Sözen, Anadolu Medreseleri, İstanbul 1970-72, I-II; Nâcî Ma‘rûf, Medâris ķable’n-Nižâmiyye, Bağdad 1973, s. 67-68, tür.yer.; a.mlf., `Ulemâǿü’n-Nižâmiyyât ve’l - medârisü’l - meşriķi’l - İslâmî, Bağdad 1393/1973; Ahmed Çelebi, İslâm’da Eğitim-Öğretim Tarihi (trc. Ali Yardım), İstanbul, ts. (Damla Yayınevi), s. 108 vd.; C. Zeydân, İslâm Medeniyeti Tarihi (trc. Zeki Megâmiz), İstanbul 1978, III, 408 vd.; Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, İstanbul 1980, s. 331-332, 334, 335, 357, 433, 471, 472; a.mlf., “Selçuklu Devri Vakfiyeleri I: Şemseddin Altun-Aba Vakfiyesi ve Hayatı”, TTK Belleten, XI/42 (1947), s. 202-203; G. Makdisi, The Rise of Colleges, Edinburgh 1981, s. 20, 21, 24, 27, 30, 80 vd., 82, 86, 153 vd., 164-165, 188 vd., 210, 216; a.mlf., “Ru`âtü’l-`ilm” (trc. İhsan Abbas), el-Ebĥâŝ, XIV/4, Beyrut 1961, s. 481 vd.; J. Pedersen - [G. Makdisi], “Madrasa”, EI² (İng.), V, 1123-1134; J. Pedersen, “Some Aspects of the History of the Madrasa”, IC, III (1929), s. 525-537; a.mlf., “Mescid”, İA, VIII, 50-70; Abdülcelîl Hasan Abdülmehdî, el-Medâris fî Beyti’l-Maķdis, Amman 1981, I, tür.yer.; Ramazan Şeşen, Salâhaddîn Devrinde Eyyûbîler Devleti, İstanbul 1983, s. 254-262; Hasan Şümeysânî, Medârisü Dımaşķ fi’l-`aśri’l-Eyyûbî, Beyrut 1403/1983, s. 49; Hüseyin Sultânzâde, Târîħ-i Medâris-i Îrân, Tahran 1364 hş.; Saîd İsmâil Ali, Me`âhidü’t-terbiyyeti’l-İslâmiyye, Kahire 1986, s. 303-386; İsmâil b. Ali el-Ekva‘, el-Medârisü’l-İslâmiyye fi’l-Yemen, Beyrut 1986, s. 10-15, 437-445, ayrıca bk. tür.yer.; Abdülhay el-Kettânî, et-Terâtîbü’l-idâriyye (Özel), I, 138; İsmail Yiğit, Siyasî-Dinî-Kültürel İslâm Tarihi: Memlûkler, İstanbul 1991, VII, 245 vd.; Abdülazîm Ramazan, Târîħu’l-medâris fî Mıśri’l-İslâmiyye, Kahire 1992; Azîmâbâdî, `Avnü’l-ma`bûd, Beyrut 1415, IV, 230; Seyyed Hossain Nasr, “The Traditional Texts Used in the Persian Madrasahs”, Encyclopaedic Survey of Islamic Culture (ed. Mohamed Taher), New Delhi 1997, III, 56-73; Ahmed Hâlid Cîde, el-Medâris ve nižâmü’t-ta`lîm fî bilâdi’ş-Şâm fi’l-`aśri’l-Memlûkî, Beyrut 1422/2001, s. 136-159, 340-341; Roy Mottahedeh, Peygamberin Hırkası (trc. Ruşen Süzer), İstanbul 2003, s. 73, 75, 76, 77, 80, 221, 222; a.mlf., “Traditional Shi’ite Education in Qum”, Harvard Middle Eastern and Islamic Review, II/1, Harvard 1995, s. 89-98; A. L. Tibawi, “Muslim Education in the Golden Age of the Caliphate”, IC, XXVIII/2 (1954), s. 418-438; Müderris Tabâtabâî, “Medâris-i Ķadîm-i Ķum”, Vaĥîd, IX/99, Tahran 1392/1972, s. 1767-1772; Emel Esin, “Böri Tigin Tamgaç Buğra Kara Hakan İbrahim’in (H. 444-60/1052-68) Semerkand’da Yaptırdığı Âbideler”, STY, VIII (1978), s. 37-55; Altan Çetin, “İrfan Ordusunun Temelleri Türkler’de Medreseler (Karahanlı, Selçuklu ve Beylikler Devri Medreseleri)”, Dinî Araştırmalar, II/5, Ankara 1999, s. 177-201; Mehmet İpşirli, “Anadolu”, DİA, III, 128-130; Ara Altun, “Artuklular”, a.e., III, 418-419; Mahmut Kaya, “Beytülhikme”, a.e., VI, 89; M. Baha Tanman, “Dânişmendliler”, a.e., VIII, 474, 476; Nebi Bozkurt, “Dârülhadis”, a.e., VIII, 528; A. Engin Beksaç - Ahmet Vefa Çobanoğlu, “İlhanlılar”, a.e., XXII, 106-107.

Nebi Bozkurt *
devamını gör...
medrese. mimari. islâm dünyasında gelenekçi yöntemlerle idare edilen eğitim kurumları olan medreseler x. yüzyılda ırak’ta ortaya çıkmakla birlikte kurumsallaşmalarının xı. yüzyılın ilk yarısında horasan ve mâverâünnehir’de gazneli, karahanlı ve büyük selçuklu siyasî çevrelerinde gerçekleştiği bilinmektedir. özellikle vezir nizâmülmülk’ün yaptırdığı nizâmiye medreseleri bunların kapsam ve düzen bakımından teşkilâtlandırılmasında önemli rol oynamıştır.

ilk medrese binalarının kuruluş ve işleyişi hakkında fazla bilgi bulunmamakla beraber bunlar, selçuklular’dan itibaren başta sultanlar olmak üzere önemli kişilerce kamu yararına vakıf eserler olarak tesis edilmiştir. günümüze ulaşmış en eski medrese yapıları eş zamanlı olarak gazneli, karahanlı ve selçuklu çevrelerinde görülür. karahanlılar’a ait semerkant’taki ibrâhim tamgaç han medresesi ile (458/1066) selçuklular’ın nîşâbur, isfahan, merv, bağdat, hargird ve rey gibi şehirlerde kurdukları medreselerden bugüne kadar gelen son ikisi, medrese mimarisinde tipik dört eyvanlı şemanın uygulandığını göstermektedir. bu şemada dörtgen planlı avlunun her kenarında birer eyvan, bunların yanları ile köşelerinde müderris ve talebelerin barındığı hücreler yer almakta, biri giriş kısmına ayrılan eyvanlar derslik olarak kullanılmakta, kıble yönünde bulunan eyvan ise mihrap ilâvesiyle mescide dönüştürülmektedir. sonraki örneklerde görülen helâ, hamam gibi birimlerle dershane ve hücre duvarlarına açılmış niş ve ocak gibi unsurların bu yapılarda da bulunduğu söylenebilir.

horasan’ın sivil mimari örnekleriyle paralellik gösteren bu şema, islâmiyet’in ilk yıllarında eğitimin sürdürüldüğü hocanın evinden hareketle geliştirilmiş olmalıdır. öte yandan dönemin ev tasarımlarının sadece kapalı avlulu medreselere örnek olabileceğini ileri süren aptullah kuran dört eyvanlı şemanın kökenini budist manastırlarına dayandırmaktadır. ancak her amaca uygulanabilmesiyle son derece fonksiyonel olan bu şema asya, anadolu, suriye, mısır ve kuzey afrika gibi farklı coğrafyalarda değişik uygulamalarla değerlendirilmiş ve karakteristik medrese şeması ortaya konulmuştur.

zengîler devrinde inşa edilen busrâ’daki gümüştegin (530/1136), şam’daki nûriyye (567/1172), halep’teki şâdbahtiyye (589/1193) medreseleri ve nûriyye dârülhadis medresesi ile dârüşşifâ olarak faaliyet gösteren nûriyye bîmâristanı’nda (549/1154) genel hatlarıyla eyvanlı avlulu şema bulunmaktadır. mütevazi ölçülerdeki bu yapıların sonraki dönemlerde anadolu ve mısır’da gelişecek medrese mimarisinin çıkış noktası olduğu anlaşılmaktadır. zira anadolu’daki ilk medrese yapıları olan dânişmendliler’e ait, xıı. yüzyılın ortalarından kalan tokat ve niksar’daki yağıbasan medreselerinde gümüştegin medresesi’nin kapalı avlulu modeli kullanılmıştır. zengîler’e bağlanan güçlü etkileri barındıran artuklular’ın açık avlulu diyarbekir zencîriye ve mesûdiye medreseleri çift katlı tasarımları ile dikkati çeker. xıı. yüzyılın sonlarında muvahhidler döneminden itibaren kuzey afrika’da da gelişen medrese mimarisinde ise bölgeye özgü yerel üslûpların belirleyici olduğu görülmektedir (bkz: mağrib [sanat]).

Öte yandan kitâbelerinden dört Sünnî mezhebin faaliyet gösterdiği bir fıkıh medresesi olarak tesis edildiği anlaşılan Mesûdiye Medresesi, Anadolu’da benzeri bulunmayan bir uygulamaya sahiptir. Abbâsî Halifesi Müstansır-Billâh’ın yaptırdığı Bağdat’taki Müstansıriyye Medresesi’nde (631/1234) âbidevî bir örnekle karşımıza çıkan bu uygulama daha çok Mısır’da görülür. Şiî Fâtımî hânedanının yıkılmasından sonra Sünnî Memlükler zamanında inşa edilen Kahire’deki Zâhiriyye (662/1264) ve Nâsıriyye (703/1304) medreselerinde bu anlayış hâkimdir. Zengî mimarisinin etkilerini taşıyan yapılarda her biri bir mezhebe tahsis edilen dört eyvanlı şema, Sultan Hasan Medresesi’nde (764/1363) her mezhebin eyvanların kolları arasındaki, kendi avluları olan bağımsız ünitelere yerleştirildiği düzende en olgun şekline bürünür. Âbidevî taçkapısı ve minareleriyle Orta Asya etkisini de barındıran yapı, mescid olarak kullanılan ana eyvanın önüne yerleştirilen türbeyle birlikte külliye haline gelmiştir.

Medrese mimarisinde diğer bir gelişim de Anadolu’da görülmektedir. Eyvan sayıları değişik olmakla birlikte revaklı, avlulu planda zenginleşen tasarımlarla karşılaşılır. Mescid, türbe gibi birimlerle ön cephelere katılan çeşme ve minare gibi unsurlar yanında zengin süsleme programları ile yapılar ilgi çekici olmuştur.

Anadolu medreseleri avlularının açık ve kapalı olmasına göre sınıflandırılır. Aydınlıklı bir kubbeyle örtülen kapalı avlulu model Isparta’daki Ertokuş (1224), Konya’daki Karatay ile (1251) İnce Minareli (1265) ve Kırşehir’deki Caca Bey (1273) medreselerinde sergilediği plan ve tasarım zenginliği ve sahip olduğu anıtsal niteliklerle Selçuklu döneminde gelişimini tamamlar. Germiyanoğulları’na ait rasathâne olarak tasarlanan Kütahya’daki Vâcidiye (1314), Osmanlılar’a ait Bursa’daki Lala Şâhin Paşa (1339) ve Gümüşhacıköy yakınındaki Hacı Halil Paşa (1415) medreseleri bu tipin Selçuklu sonrası örnekleridir.

Açık avlulu olarak tanımlanan medreselerde ise plan ve cephe tasarımlarındaki gelişim önemlidir. Konya’daki Sırçalı Medrese (1242), Akşehir’deki Taşmedrese (1250) ve Sivas’taki Burûciye Medresesi’nde (1272) giderek simetrikleşen plan kurguları, XIII. yüzyılın son çeyreğinde Sivas’taki Gökmedrese ve Çifte Minareli Medrese ile Erzurum’daki Çifte Minareli Medrese’de en olgun şekline ulaşır. Son üç yapıda cephe tasarımına katılan çifte minareler dikkat çekmektedir. Aynı anlayış, Timurlu başşehri Semerkant’taki Bîbî Hanım (1404) ve Uluğ Bey (1417-1420) medreseleri gibi görkemli örneklerde uygulanışları ile Orta Asya medrese mimarisinin karakteristiğini ortaya koymuştur.

Tek avlu şemasını aşma yönünde yerel bir girişim gibi görünen XIV. yüzyıl sonlarından Mardin Îsâ Bey Medresesi’nin iki avlulu şeması bir kenara bırakılacak olursa Erzurum’daki Yâkutiye Medresesi (710/1310), Ermenek’teki Tolmedrese (740/1339-40), Niğde’deki Akmedrese (812-1409-10) gibi yapılarla açık avlulu tasarımların Selçuklu sonrasında da hâkim model olduğu görülür. Gotik etkiler içeren Peçin’deki Ahmed Gazi Medresesi’nde (777/1375-76) ana eyvan kubbeli yapılmış ve türbe olarak düzenlenmiştir. Ana eyvanın kubbeli bir birim olarak ele alınması ileride yerini kubbeli dershaneye bırakmasıyla sonuçlanır. Bu özellik Osmanlılar’da gerçekleşmiş, XIV. yüzyılda İznik’teki Süleyman Paşa Medresesi ile başlayıp XV. yüzyılda ağırlık kazanarak bütün medrese mimarisine hâkim olmuştur.

Anadolu ve Mısır medreselerinde dikkati çeken bir başka gelişim bu yapıların türbe, çeşme, sebil gibi unsurlarla birleşen küçük ölçekli külliyeler halinde değerlendirilmesidir. Öncelikle Zengîler’de avlunun merkezine yerleştirilen havuzlarla kendini gösteren su yapıları Anadolu ve Mısır’da çeşme, sebil, şadırvan gibi elemanlarla zenginleşir. Ancak Anadolu’da medreseler, cami ve mescid gibi yapılarla oluşturdukları kompleksler bakımından daha çeşitli uygulama alanı bulur. XII. yüzyılın başlarında Artukoğulları’nın Mardin’deki Emînüddin Külliyesi’nden başka ortak avluyu paylaşan cami ve medrese uygulamasının ilk örneği Dânişmendli dönemine ait Kayseri’deki Kölük Camii ve Medresesi’nde görülür. Aynı yerdeki Hacı Kılıç Camii ve Medresesi’nde (1249) yeniden ve başarıyla ele alınan model, Balat İlyas Bey Camii ve Medresesi’nde (1404) uygulanmasının ardından XVI. yüzyılda Mimar Sinan’ın elinde gelişimini tamamlayacaktır. Ayrıca Divriği Ulucamii (625/1228), Kayseri’deki Huand Hatun Külliyesi (635/1238) gibi örneklerde medreselerin külliye programına ayrı yapılar olarak katıldığı görülür. Aynı modeli Selçuklu sonrasına taşıyan Manisa Ulucamii ve Medresesi 780 (1378-79), içte birbirine açılan kapıya sahip olmakla birlikte önceki örnekler gibi dışa açılan bağımsız kapılara sahiptir. Dönemin en ilgi çekici inşa denemesi ise zâviyeli olarak tasarlanan caminin üst katında bulunan medresesiyle Bursa’daki Hudâvendigâr Külliyesi’dir. Anadolu’da bir benzeri daha bulunmayan bu örnekte dönemin cami ve medrese mimarisine hâkim olan plan şemaları üst üste konularak eşsiz bir tasarım anlayışı içinde birleştirilmiştir.

Dârüttıb medresesi olarak faaliyet gösteren yapılarla bir arada tasarlandıkları için medreselerle aynı yapısal özellikleri taşıyan dârüşşifâlarda da benzer gelişim çizgisi bulunmaktadır. Şam’da Nûriyye Bîmâristanı ile başlayan dört eyvanlı, açık avlulu model, Kahire’deki Kalavun Bîmâristanı’nda (683/1284-85) dört eyvanlı avlunun çevresine yerleştirilen dârüşşifâ ve dârüttıb medresesinde aynı avluyu paylaşan çifte medrese modeline dönüşür. Anadolu’da bu model Kayseri’deki Gevher Nesibe Dârüşşifâsı (602/1205-1206), bitişiğindeki Sultan Gıyâseddin Keyhusrev Dârüttıb Medresesi ve Sivas’taki Keykâvus Dârüşşifâsı’nda olduğu gibi birbiriyle ilişkili, ancak iki ayrı bina halinde tasarlanan çifte medrese şeklinde görülmektedir. Gotik özellikler taşıyan görkemli taçkapısıyla dikkati çeken Mengücüklüler’e ait Divriği’deki Turan Melek Dârüşşifâsı’nda ise (625/1228) kapalı avlulu model çift katlı olarak uygulanmıştır. Selçuklu sonrasından Amasya Dârüşşifâsı iki işlevi barındıran açık avlulu bir yapıdır.

XV. yüzyılda özellikle sultanların inşa ettirdiği büyük medrese yapılarında revaklı, açık avlulu modelin simetrik plan kurguları içinde değerlendirildiği görülür. Bursa’daki Yıldırım (801/1399), Yeşil (822/1419) ve Murâdiye (829/1426) medreselerinde revaklı avlunun üç kenarına hücreler yerleştirilmiş, dördüncü kenarı da kubbeli dershaneye ayrılmıştır. Bu plan şeması İstanbul’da Fâtih medreselerinde de görülür. XV. yüzyıla ait Dâvud Paşa ve Koca Mustafa Paşa ile Amasya ve Edirne’deki II. Bayezid medreselerinde ise giriş yönünde hücreler yer almamıştır. Duvarları ikili pencere dizileriyle hareketlendirilen Osmanlı medreselerinde bazan son derece yalın tasarımlara sahip taçkapının bulunduğu cephelerle diğer duvarlar arasında bir farklılık görülmez.

Edirne’deki Saatli Medrese’de (851/1447) yer alan, kubbeli dershaneyle eş büyüklükteki yazlık dershane özellikle iklim koşullarına bağlı değişik bir uygulamadır. Şamlı bir mimar tarafından yapıldığı için farklı olarak dört eyvanlı kare bir avluya sahip olan Merzifon’daki Çelebi Sultan Mehmed Medresesi (1414-1417) eyvanların arkasına yerleştirilen kubbeli dershaneleriyle dikkati çeker (bkz: mehmed ı medresesi). Amasya’daki Kapı Ağası Medresesi (1489), sonraki yüzyılın ortasında Sinan’ın Cağaloğlu’nda Rüstem Paşa adına yaptığı medresede yeniden ele alacağı sekizgen planıyla ayrı bir yere sahiptir. XVI. yüzyılda plan ve tasarımların zenginleştiği görülür. Mimarbaşılığı esnasında özellikle sultanlar için yaptığı medreselerde belirlenmiş plan ve tasarımların dışına pek çıkmayan Mimar Sinan, Süleymaniye Külliyesi’nde, Fâtih Külliyesi’nde uygulanan düzeni işlerken Sinan Paşa, Kara Ahmed Paşa, Mihrimah Sultan ve Sokullu Mehmed Paşa külliyelerinde aynı avluyu paylaşan camimedrese modelini en olgun şekline kavuşturur. Ancak Mimar Sinan’ın medrese mimarisine katkısı daha mütevazi ölçekli inşa faaliyetlerinde görülür. Yapıların birbirleri ve çevreleriyle olan ilişkilerine yoğunlaşan Sinan, külliye şemasına ya da sıkışık şehir içi dokusunun zorlayıcı topografyasına yerleştirmek zorunda kaldığı medreselerde bu şemanın dışına çıkarak yerleşme düzeni ve plan şemalarında değişikliklere gitmiş, medreseyi en sağlıklı konuma taşıyacağı değişik düzenlemeler ve tipolojik çözümler üzerinde durmuştur. Sinan’ın Edirne’deki Selimiye Külliyesi’nde medreselerin cami tarafına hücre yerleştirmesi, Süleymaniye Dârülhadis Medresesi’nde tek kanatlı bir planlamaya yönelerek medreselerle cami arasındaki görsel ilişkileri araştıran, Üsküdar’daki Şemsi Paşa Külliyesi’nde ise “L” şeklinde plan kullanarak manzara faktörünü değerlendiren tutumu, plan ve tasarımdaki farklılıkla birlikte tipolojik açıdan da medrese mimarisini zenginleştirmiştir. Bu bakımdan Süleymaniye Külliyesi’nde kuzeydeki medreseleri yamaca oturtmak için uyguladığı kademeli yerleşim düzeni, Kadırga’daki Sokullu Külliyesi’nde cami ile aynı avluyu paylaşan medresenin derslik kısmı altına aldığı girişle ortaya koyduğu yapısal çözüm, Üsküdar’daki Atik Vâlide Sultan Külliyesi’nde medresenin derslik kısmını sokağı aşan kemerler üzerine oturtarak sağladığı çevresel uyum, onun mimari dehasının medrese yapılarındaki yansımaları olarak zikredilmesi gereken ayrıntılardır.

Eyüp’teki Sokullu Külliyesi’nde (976/1568-69) sergilediği tutum ise XVII. yüzyılda uygulanacak olan medrese merkezli külliye şemasının ilk örneğidir. Burada dershanenin önüne bâninin türbesini yerleştiren Sinan, Anadolu Selçuklu ve Memlük medreselerinde vurgulanan temayı yeniden ele almıştır. Koca Sinan Paşa, Gazanfer Ağa, Kuyucu Murad Paşa ve Ekmekçizâde Ahmed Paşa medreseleri gibi binalarda yapıların topografyaya göre şekillenmesi yanında elverdiği ölçüde tekrarlanan dershane-türbe ilişkisine sebilin de dahil edildiği görülür. XVII. yüzyılın sonlarında aynı modelin farklı düzenlerde uygulandığı Köprülü Mehmed Paşa, Kara Mustafa Paşa ve Amcazâde Hüseyin Paşa medreseleri, hücrelerden bağımsız olarak tasarlanan sekizgen planlı dershaneleriyle yeni bir farklılığa işaret eder. Bu farklılık Damad İbrâhim Paşa, Ahmediye ve Hacı Beşir Ağa külliyeleri gibi örneklerle XVIII. yüzyılda da devam eder.

Pozitif bilimlere artan ilgi neticesinde Batı eğitimi anlayışına göre tesis edilen yeni okulların faaliyete geçtiği XIX. yüzyılda dinî eğitime olan ilgi giderek azalmaya başlayınca yeni medrese inşası da azalır. Bu açıdan Karagümrük’teki Râkım Efendi ve Fetva Emini medreseleri geleneksel şemaların uygulandığı son yapılardır. Medrese eğitimini modernleştirme çabalarının ürünü olan ve ulusal mimarlık akımının özelliklerini taşıyan Medresetü’l-kudât binası ile (1913) çağdaş yapı teknolojilerinin kullanıldığı son örneğini veren medrese mimarisi, Tevhîd-i Tedrîsat’tan önce devrini kapatır (İstanbul medreseleri için ayrıca bk. DİA, XXIII, 256-258).

BİBLİYOGRAFYA:

K. A. C. Creswell, The Muslim Architecture of Egypt, Oxford 1952-59, I-II, tür.yer.; Aptullah Kuran, Anadolu Medreseleri, Ankara 1969, I; a.mlf., Mimar Sinan, İstanbul 1986, tür.yer.; Metin Sözen, Anadolu Medreseleri, İstanbul 1970-72, I-II; a.mlf., Türk Mimarisinin Gelişimi ve Mimar Sinan, İstanbul 1975, tür.yer.; Zeynep Nayır, Osmanlı Mimarlığında Sultan Ahmet Külliyesi ve Sonrası (1609-1690), İstanbul 1975, tür.yer.; Mustafa Cezar, Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık, İstanbul 1977, tür.yer.; Ara Altun, Anadolu’da Artuklu Devri Türk Mimarisinin Gelişmesi, İstanbul 1978, tür.yer.; Oktay Aslanapa, Türk Sanatı, İstanbul 1984, I-II, tür.yer.; Gönül Cantay, Anadolu Selçuklu ve Osmanlı Darüşşifaları, Ankara 1992, tür.yer.; R. Hillenbrand, Islamic Architecture: Form, Function and Meaning, Edinburgh 1994, s. 173-251; Yekta Demiralp, Erken Dönem Osmanlı Medreseleri (1300-1500), Ankara 1999; Mübahat S. Kütükoğlu, XX. Asra Erişen İstanbul Medreseleri, Ankara 2000; M. Cavid Baysun, “Mescid”, İA, VIII, tür.yer.; Semavi Eyice, “Mescid”, a.e., VIII, 112-118; J. Pedersen - [G. Makdisi], “Madrasa”, EI² (İng.), V, 1123-1134; Munibur Rahman, “Madrasa”, a.e., V, 1134-1136; R. Hillenbrand, “Madrasa”, a.e., V, 1136-1154; Arslan Terzioğlu, “Bîmâristan”, DİA, VI, 163-178; M. Baha Tanman, “Dârülhadis”, a.e., VIII, 533; “İstanbul”, a.e., XXIII, 256-258; Zeynep Ahunbay, “Medreseler”, DBİst.A, V, 320-326.

İsmail Orman *
devamını gör...
islam toplumlarının eğitim kurumları.

medrese deyince çok farklı bir çağrışım söz konusu. bu nedenle islam toplumlarına örneklik teşkil edecek tek medrese, nizamiye medreseleridir. müslümanların büyük ilim ve devlet adamları bu medreselerden yetişmiştir.

günümüzde medrese deyince sarf-nahiv eğitimi veren kurumlar akla gelir. fakat medrese bu değildir. medreseleri bu hale getiren necip fazıl'ın tabiriyle ham yobaz kaba softa anlayıştır. medrese hem fenni ilimlerin hem de islami ilimlerin geleneksel metodlarla öğretildikleri birer eğitim kurumudur. yani medrese sarf-nahiv öğretim merkezi değil. islam toplumlarının üniversite düzeyindeki eğitim kurumlarıdır.
devamını gör...
ders okutulan yer. [arap. is.]

islâm dünyasında düzenli öğretim kuruluşu, mektep.

yüksek mektep, üniversite.

fakülte.
edebiyat medresesinin tarih şubesine de gir!-akyavaş

medrese binası:
bayezid medresesi.
*
devamını gör...
19. (Tematik)
gelenek ve görenekçi usullerle eğitim yapan ve özellikle din ve hukuk adamı yetiştiren ve genellikle külliye şeklindeki camilerin bünyesinde yer alan ve bir avlu etrafına dizilmiş çok sayıda odadan oluşan okul. *
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar