midnight sun

henüz on iki bölüm yazılmışken, yazılan kısmın internete sızması nedeniyle yazarın yazma isteğini yitirerek şimdilik askıya aldığı alacakaranlık serisinin beşinci kitabıdır. kitapta bu defa edward'ın bella'ya aşık oluşu anlatılmaktadır. kesinlikle büyüleyicidir, on iki bölüm bitip de kitap pat diye orta yerde nihayetlenince yazarın yazım aşkının bir an evvel yeniden canlanması için dua ettirir.
devamını gör...
üçüncü nesil üstad...

hoşgeldiniz diyorum kendisine...

muhtemelen sözlüğe floransa veya viyana dan katılıyor, mesajlarına bakılırsa...

farklı deneyimler elde edeceğimizi sanıyorum kendisinden...
devamını gör...
stefani miyır'ın çalındı sonra da nete düştü diyerek yazmaktan vazgeçtiği kitabı. edwırdın sesinden bellaya olan aşkını konu alıyor.
bir seri kitap yazacak olsam aynen bu kadının taktiğini uygular, birkaç bölümü bir şekilde nete sızdırır, okurun tepkisini ölçer, yüksekse yayınevi ile daha sıkı bir pazarlığa otururdum. nete düşmüş bölümlerinin ilki ve ilk sayfası:

---bölüm 1, ilk bakış---
bu, günün uyuyabilmeyi dilediğim zamanıydı. lise…
ya da araf doğru kelime miydi? eğer günahlarımı telafi etmenin bir yolu olsaydı, bu bir ölçüyle çeteleye yazılmalıydı. can sıkıntısı alışabileceğim bir şey değildi; her gün bir öncekinden inanılmaz derecede daha monoton geliyordu.
sanırım benim uyuma biçimim buydu – eğer uyku aktif dönemler arasındaki hareketsiz durum olarak tanımlanabilirse..
kafeteryanın uzak köşesindeki alçıdan geçen çatlaklara, orada olmayan şekiller hayal ederek baktım. bu, kafamın içinde fışkıran, bir nehir gibi çağıldayan sesleri bastırmanın tek yoluydu.
bu seslerden birkaç yüz tanesini sıkıntı yüzünden duymazdan geliyordum.
konu insan zihnine gelince, hepsini daha önceden duymuştum. bugün bütün düşünceler, buradaki küçük öğrenci grubuna eklenen yeni kişiyle ilgili gülünç bir heyecanla doluydu. hepsinde ilgi uyandırmak çok kısa zaman almıştı. yeni yüzü her açıdan düşünce üstüne düşüncede görmüştüm. sadece sıradan bir insan kızı. gelişinden doğan coşku bıktırıcı şekilde tahmin edilebilirdi – bir çocuğa parlak bir cisim göstermek gibi. koyuna benzeyen erkeklerin yarısı şimdiden kendilerini ona aşık olarak hayal ediyorlardı, sadece bakılacak yeni bir şey olduğu için. onları bastırmak için daha çok uğraştım.
sadece dört sesi tiksindiğim için değil, nezaketten engelliyordum: yanlarında olduğum zamanlardaki mahremiyet yoksunluğuna alışan ve bununla ilgili artık pek düşünmeyen ailem, iki kız ve iki erkek kardeşim. onlara verebildiğim kadar gizlilik veriyordum. eğer yapabilirsem dinlememeye çalışıyordum.
denediğim halde, yine de, biliyordum.
rosalie’nin aklında, her zamanki gibi, kendisi vardı. birilerinin bardaklarında profilinin görüntüsünü yakalamıştı ve mükemmelliği üzerine düşünüyordu. rosalie’nin zihni birkaç sürprizi olan sığ bir göletti.
emmett dün gece jasper’a karşı kaybettiği güreş maçı yüzünden köpürüyordu. rövanş ayarlamak için okulun bitimini getirmek, sınırlı olan bütün sabrını alacaktı. emmett’in düşüncelerini dinlerken kendimi hiçbir zaman davetsiz misafir gibi hissetmezdim, çünkü asla sesli söylemeyeceği ya da eyleme geçirmeyeceği bir şey düşünmezdi. belki diğerlerinin aklını okumaktan suçluluk duyuyordum, çünkü orada benim bilmemi istemeyecekleri şeyler olduğunu biliyordum. eğer rosalie’nin zihni sığ bir göletse, emmett’inki de cam berraklığında, karartısız bir göldü.
devamını gör...
--- bölüm 1, ilk bakış (devam)---

ve jasper… acı çekiyordu. bir iç çekişi bastırdım.
edward. alice kafasının içinde ismimi söyledi ve dikkatimi anında çekti.
ismimin sesli söylenmesiyle aynı şeydi. adımın modasının son zamanlarda geçmiş olmasından memnundum – sinir bozucu oluyordu; herhangi bir zaman, herhangi biri, herhangi bir edward’ı düşündüğünde, kafam istemsizce dönüyordu…
åžimdi kafam dönmemişti. alice ve ben bu gizli konuşmalarda iyiydik. birinin bizi çok ender yakalayabiliyordu. gözlerimi alçının çizgilerinde tuttum.
nasıl direniyor? diye sordu bana.
somurttum, ağzımın sabit şeklinde sadece ufak bir değişiklik oldu. diğerlerini uyaracak hiçbir şey yoktu. sıkıntıdan somurtuyor olabilirdim.
alice’in iç sesi şimdi panikteydi ve zihninde çevresel görüşüyle jasper’ı izlediğini gördüm. bir tehlike var mı? yakın geleceği taradı, surat asmamın altındaki sebebi bulmak için tekdüze görüntüleri gözden geçirdi.
başımı sanki duvarın tuğlalarına bakıyormuş gibi yavaşça sola çevirip iç çektim, sonra sağa, tavandaki çatlaklara bakmaya geri döndüm. sadece alice kafamı salladığımı biliyordu.
rahatladı. eğer kötüye giderse bana haber ver.
sadece gözlerimi hareket ettirdim, önce tavana sonra tekrar aşağıya.
bunu yaptığın için teşekkürler.
sesli cevap veremediğim için hoşnuttum. ne söylerdim ki? ‘benim için bir zevk?’ hiç değildi. jasper’ın mücadelelerini dinlemekten keyif almıyordum. böyle denemek gerçekten gerekli miydi? onun belki de sussuzlukla hiçbir zaman kalanımız gibi mücadele edemeyeceğini itiraf etmek, sınırları zorlamamak daha güvenli olmaz mıydı? niye tehlikeyle flört etmeliydi?
son avlanma seyahatimizin üzerinden iki hafta geçmişti. bu kalanımız için çok uzun bir zaman değildi. bazen biraz rahatsız – eğer bir insan çok yakından yürürse, eğer rüzgar yanlış yönden eserse… ama insanlar bize çok ender yakın yürüyorlardı. içgüdüleri onlara bilinçlerinin asla anlayamadığı şeyi söylüyordu: biz tehlikeliydik.
jasper şu anda çok tehlikeliydi. o anda, küçük bir kız bir arkadaşıyla konuşmak bizimkine en yakın masanın sonunda durdu. sarımsı kızıl, kısa saçlarını, parmaklarını içinden geçirerek salladı. ısıtıcı, kokusunu bizim yönümüze doğru üfledi. bu kokunun bana hissettirdiklerine alışıktım – boğazımda susatıcı bir ağrı, midemdeki boş arzu, kaslarımın istemsizce kasılması, ağzımdaki zehrin aşırı akışı…
bunların hepsi oldukça normaldi, genellikle görmezden gelinmesi kolaydı. sadece şimdi daha zordu, jasper’ın tepkisini izlerken hisler daha güçlü, iki misliydi. sadece benimki yerine çifte susuzluk.
jasper hayal gücünün kendisinden kurtulmasına izin verdi. kafasında resmediyordu – kendini alice’in yanındaki yerinden kalkıp küçük kızın yanına giderken canlandırıyordu. kulağına fısıldıyormuş gibi eğilip dudaklarını kızın boğazına değdirmeyi düşünüyordu. ince teninin altındaki nabzının sıcak atışının ağzının altında nasıl hissedeceğini düşlüyordu…
sandalyesini tekmeledim.
bir dakikalığına bakışımla buluştu ve sonra aşağı baktı. kafasının içindeki utanç ve isyan savaşını duyabiliyordum.
“özür dilerim.” diye mırıldandı.
omuzlarımı silktim.
“hiçbir şey yapmayacaktın.” dedi alice üzüntüsünü yatıştırmak için. “bunu görebiliyordum.”
yalanını ele vermemek için suratımı ekşitmemeye uğraştım. birbirimize destek olmalıydık, alice ve ben. sesler duymak ya da gelecekten görüntüler görmek kolay değildi. zaten ucube olanların arasında ikimiz de ucubeydik. birbirimizin sırlarını korurduk.
“eğer onları insan olarak düşünürsen biraz yardımcı oluyor.” diye önerdi alice, yüksek, müzikal sesi eğer yeterince yakında olan varsa, insanların duyması için çok hızlıydı. “adı whitney. delice sevdiği bir kardeşi var. annesi esme’yi o bahçe partisine davet etmişti, hatırladın mı?”
“onun kim olduğunu biliyorum.” dedi jasper tersçe. uzun odanın etrafındaki saçakların altında yer alan pencerelerin birinden bakmak için döndü.
bu gece avlanmak zorunda kalacaktı. böyle riskler alarak, gücünü test etmeye, direncini artırmaya çalışmak saçmaydı. jasper sınırlarını kabul etmeli ve onlara göre davranmalıydı. eski alışkanlıkları, seçilmiş yaşam şeklimize yardımcı olmuyordu; kendini böyle zorlamamalıydı.
alice sessizce iç çekti ve yemek tepisini alıp, kalkarak onu yalnız bıraktı. jasper’ın ne zaman yeterli desteği aldığını bilirdi. rosalie ve emmett ilişkileriyle daha göze batsalar da, birbirlerinin ruh hallerini kendilerininki kadar iyi bilenler alice ve jasper’dı. sanki onlar da akıl okuyabiliyorlarmış gibi – sadece birbirlerininkini.
devamını gör...
---bölüm 1, ilk bakış (devam)---

edward cullen.
refleks olarak, adımın çağrıldığı sese doğru döndüm; ama seslenilmemişti sadece bir düşünceydi.
gözlerim saniyenin küçük bir kısmında kalp şekilli soluk renkli bir yüzdeki bir çift büyük, çikolata renkli göze kilitlendi. åžimdiye kadar kendim görmüş olmasam da, yüzü tanıyordum. bugün buradaki her insanın aklında en ön plandaydı. yeni öğrenci, isabella swan. buraya yeni bir gözetim durumuyla yaşamak için gelmiş, kasaba polis şefinin kızı. bella. tam ismini söyleyen herkesi düzeltmişti…
sıkılıp başka yere baktım. onun, ismimi düşünen kişi olmadığını anlamam bir saniye sürmüştü.
ilk düşüncenin tabii ki, şimdiden cullen’lara çarpılıyor, diye devam ettiğini duydum.
åžimdi ‘sesi’ tanımıştım. jessica stanley – iç gevezelikleriyle beni rahatsız edeli bir süre geçmişti. yanlış kişiye olan hayranlığını sonunda atlatmış olması büyük rahatlıktı. daimi, gülünç hayallerinden kaçmak neredeyse imkansız oluyordu. o zamanlar, eğer dudaklarım ve arkalarındaki dişlerim onun yakınlarına gelirse tam olarak ne olacağını ona açıklayabilmeyi dilemiştim. bu, o rahatsız edici fantezilerini sustururdu. tepkisinin düşüncesi beni neredeyse gülümsetti.
gerçekten güzel bile değil, diye devam etti jessica. . niye eric’in ona bu kadar çok baktığını anlamıyorum, yada mike'ın..son isimde irkildi. yeni platoniği, popüler mike newton ona tamamen kayıtsızdı. belli ki, yeni kıza o kadar kayıtsız değildi. yine parlak cisimle çocuk gibi. kıza ailemle ilgili bilgi verirken dışarıdan samimi görünüyordu. yeni öğrenci mutlaka bizi sormuş olmalıydı.
bugün herkes bana da bakıyor, diye düşündü jessica kendini beğenmiş şekilde. bella’nın benimle iki dersi olması büyük şans… bahse girerim ki mike bana-
dar kafalılığı ve abesliği beni delirtmeden önce bu anlamsız gevezeliği kafamdan atmaya çalıştım.
“jessica stanley yeni swan kızına cullen klanının bütün kirli çamaşırlarını anlatıyor.” diye mırıldandım emmett’a dikkatimi dağıtmak için.
alçak sesle kıkırdadı. umarım iyi anlatıyordur, diye düşündü.
“hiç yaratıcı değil aslında. sadece ufak skandal dokundurmaları, korku hikayesi değil. biraz hayal kırıklığına uğradım.”
ve yeni kız? o da dedikodudan hayal kırıklığına uğramış mı?
yeni kızın, bella’nın jessica’nın hikayesi üzerine ne düşündüğünü duymak için dinledim. herkesçe görmezden gelinen garip, kireç tenli aileye baktığında ne görmüştü.
tepkisini bilmek benim bir nevi sorumluluğumdu. ailem için bir gözcüydüm, bizi korumak için. eğer birileri şüphelenmeye başlarsa, erken bir uyarı ve kolay geri çekilme şansı verebiliyordum. bu *** *** oluyordu – aktif hayal gücüne sahip bazı insanlar bizi bir kitap ya da film karakteri olarak görüyorlardı. genellikle yanlış sonuca varıyorlardı; ama riske girmektense başka bir yere taşınmak daha iyiydi. çok çok ender, birileri doğru tahmin ediyordu. onlara hipotezlerini test etme şansı vermiyorduk. korkutucu bir anıdan başka bir şey olmamak için sadece kayboluyorduk…
jessica’nın anlamsız iç monologunun devam ettiği yerin yakınını dinlememe rağmen hiçbir şey duymadım. sanki orada kimse oturmuyor gibiydi. ne tuhaf. kız gitmiş miydi? jessica ona hala gevezelik ettiğine göre, bu pek mümkün değildi. dengesiz hissederek kontrol etmek için baktım. ekstra ‘duyu’mun bana ne söyleyebileceğini kontrol etmek için – bu daha önce yapmak zorunda kaldığım bir şey değildi.
bakışım yine aynı, büyük ve kahverengi gözlere kilitlendi. daha önce oturduğu yerde oturuyor ve jessica ona hala cullen’larla ilgili yerel dedikoduları anlattığı için, doğal olarak, bize bakıyordu.
bizi düşünmek de doğal olurdu.
ama bir fısıltı bile duyamadım.
devamını gör...
bölüm 1, ilk bakış (devam)

bir yabancıya bakarken yakalanmanın utancından kaçmak için aşağıya bakarken, davet edici sıcak bir kırmızı, yanaklarını renklendirdi. jasper’ın hala pencereden dışarı bakıyor olması iyiydi. bu serbest kanın, onun kontrolüne ne yapacağını hayal etmek istemiyordum.
duyguları yüzünde sanki alnında yazılmış gibi açıktı: kendi türü ve benim türüm arasındaki hemen göze çarpmayan farkları bilmeden algıladığında şaşkınlık, jessica’nın hikayesini dinlediğinde merak ve başka bir şey daha… büyülenme? bu ilk olmazdı. avlarımıza göre güzeldik. ve son olarak, onu bana bakarken yakaladığımda utanç.
yine de, düşünceleri garip gözlerinde –garip, çünkü çok derinlerdi; kahverengi gözler genelde koyuluklarıyla düz görünürlerdi- çok açık olsa da, oturduğu yerde sessizlikten başka hiçbir şey duyamıyordum. hiçbir şey.
bir an huzursuz hissettim.
bu daha önce karşılaştığım bir şey değildi. bende bir sorun mu vardı? her zaman hissettiğim gibi hissediyordum. endişelenerek daha güçlü dinledim.
…ne tür müzik seviyor acaba… belki ona şu yeni cd’den bahsedebilirim… diye düşünüyordu iki masa ötedeki mike newton – bella swan’a gözlerini dikerek.
onu izleyişine bak. okuldaki kızların yarısının onu beklemesi yetmiyor mu… eric yorkie, kızın da etrafında dönen hararetli düşünceler içindeydi.
…çok iğrenç. ünlü falan olduğunu sanırsın… edward cullen bile ona bakıyor…lauren mallory o kadar kıskançlık içindeydi ki, yüzü koyu yeşil olmalıydı. ve jessica yeni en iyi arkadaşıyla hava atıyor. ne şaka…asit gibi sözler kızın düşüncelerinde dönmeye devam etti.
…bahse girerim ki herkes ona bunu sormuştur; ama onunla konuşmak isterim.
daha özgün bir soru düşüneyim… düşünceleri içindeydi ashley dowling.
…belki ispanyolca sınıfımdadır… diye ümitlendi june richardson.
…bu akşam yapacak bir sürü şey var! trigonometri ve ingilizce sınavı. umarım annem… düşünceleri alışılmadık şekilde iyi, sessiz bir kız olan angela weber, masada bu bella’yı takıntı haline getirmemiş tek kişiydi.
hepsini duyabiliyordum, düşündükleri her önemsiz şeyi akıllarından geçtiği sırada duyabiliyordum; ama aldatıcı şekilde açık görünen gözlere sahip kızdan hiçbir şey yoktu.
ve tabii ki, kızın jessica’yla konuşurken ne söylediğini duyabiliyordum. alçak, duru sesini odanın uzak tarafından duyabilmek için akıl okumam gerekmiyordu.
“kırmızı-kahverengi saçlı çocuk hangisi?” diye sorduğunu duydum, bana gözünün kenarından gizlice bakıp, hala onu izlediğimi gördüğünde gözlerini kaçırarak.
eğer sesini duymanın ulaşamadığım bir yerde kaybolmuş düşüncelerinin tonunu saptamama yardım edeceğini ummak için vaktim olsaydı, anında hayal kırıklığına uğrayacaktım. genellikle, insanların düşünceleri fiziksel sesleriyle yakın perdede olurdu; ama bu sessiz, utangaç ses yabancıydı, odanın içideki yüzlerce düşünceden biri değildi, bundan emindim. tamamen yeniydi.
ah, iyi şanslar geri zekalı! diye düşündü jessica, kızın sorusunu cevaplamadan önce. “o edward. harika tabii ki; ama zamanını harcama. kimseyle çıkmaz. belli ki buradaki kızların hiçbiri onun için yeterince güzel değil.” burnunu kıvırdı.
gülüşümü saklamak için kafamı çevirdim. jessica ve sınıf arkadaşlarının, hiçbiri bana özellikle çekici gelmediği için ne kadar şanslı olduklarından haberleri yoktu.
geçici neşenin altında, tam olarak anlayamadığım garip bir dürtü hissettim. kızın farkında olmadığı, jessica’nın düşüncelerindeki fenalıkla bir ilgisi vardı… garip şekilde onların arasında girip, bu bella swan’ı jessica’nın aklının karanlık işleyişinden koruma isteği hissettim. ne kadar sıradışı bir duygu. bu dürtünün altındaki sebepleri ortaya çıkarmaya çalışarak yeni kızı bir kere daha inceledim.
muhtemelen sadece uzun zaman önce gömülmüş zayıfı güçlüye karşı koruma içgüdüsüydü. kız sınıf arkadaşlarından daha kırılgan görünüyordu. teni öyle şeffaftı ki, dış dünyadan onu koruduğuna inanmak güçtü. soluk, berrak zarın altındaki damarlarında kanın ritmik akışını görebiliyordum… ama buna odaklanmamalıydım. seçtiğim bu hayatta iyiydim; ama jasper kadar susamıştım ve bir ayartmayı davet etmenin anlamı yoktu.
devamını gör...
bölüm 1, ilk bakış (devam)

kaşlarının arasında, farkında olmadığı görünen hafif bir kıvrım vardı.
bu inanılmaz derecede sinir bozucuydu! orada oturmanın, yabancılarla konuşmanın, ilgi odağı olmanın onun için bir gerilim olduğunu net bir şekilde görebiliyordum. utangaçlığını, narin görünümlü omuzlarını tutuşundan –sanki her an bir saldırı bekliyormuş gibi hafifçe kambur- hissedebiliyordum. ve yine de sadece hissedebiliyor, görebiliyor, hayal edebiliyordum. bu sıradan insan kızdan sessizlikten başka bir şey gelmiyordu. hiçbir şey duyamıyordum. niye?
“kalkalım mı?” diye mırıldandı rosalie, konsantrasyonumu bozarak.
bir rahatlık hissiyle kızdan uzağa baktım. başarısız olmaya devam etmek istemiyordum, bu beni rahatsız ediyordu. ayrıca saklanmış düşüncelerine sadece benden gizli oldukları için ilgi duymaya başlamak istemiyordum. åžüphesiz, düşüncelerine ulaştığımda –ve bunu yapmak için bir yol bulacaktım- bütün insan düşünceleri gibi boş ve değersiz olacaklardı. onlara ulaşmak için harcadığım çabaya değmeyeceklerdi.
“ee, yeni kız henüz birden korkuyor mu?” diye sordu emmett, hala önceki sorusuna cevabımı bekleyerek.
omuz silktim. daha çok bilgi için bastıracak kadar ilgili değildi. ben de olmamalıydım.
masadan kalktık ve kafeteryadan dışarı çıktık.
emmett, rosalie ve jasper son sınıf rolü yapıyorlardı; dersleri için ayrıldılar. ben onlardan daha genç bir rol oynuyordum. birinci sınıf düzeyindeki biyoloji sınıfıma doğru ilerledim ve zihnimi sıkıntıya hazırladım. ortalama bir zekadan fazlasına sahip olmayan bay banner’ın, dersine tıpta iki dereceye sahip birini şaşırtacak bir şey ekleyebileceğinden emindim.
sınıfta sırama yerleştim ve kitaplarımı –rol malzemeleri; içlerinde bilmediğim hiçbir şey yoktu- masaya saçtım. kendine ait bir masası olan tek öğrenci bendim. insanlar benden kaçmaları gerektiğini bilecek kadar zeki değildi; ama hayatta kalma içgüdüleri uzakta durmaları için yeterliydi.
oda, öğrenciler yemekten döndükçe yavaşça doldu. arkama yaslandım ve zamanın geçmesini bekledim. tekrar, uyuyabilmeyi diledim.
angela weber yeni kızla beraber kapıdan içeri girdiğinde, onu düşündüğüm için ismi dikkatimi çekti.
bella benim kadar utangaç görünüyor. bugünün onun için zor olduğuna bahse girerim. keşke bir şey söyleyebilseydim… ama muhtemelen sadece kulağa aptal gelir…
evet! diye düşündü mike newton ve kızın girişini izlemek için sırasında döndü.
hala, bella swan’ın durduğu yerden hiçbir şey yoktu. düşüncelerinin olması gereken boşluk beni sinirlendirip cesaretimi kırmıştı.
öğretmen kürsüsüne gidebilmek için yanımdaki yoldan geçerken yaklaştı. zavallı kız; tek boş sıra yanımdaki sıraydı. otomatik olarak onun tarafındaki kitaplarımı bir yığın haline getirdim. burada rahat hissedeceğinden şüpheliydim. uzun bir dönem için buradaydı – bu sınıfta en azından. belki, yanında otururken sırlarını ortaya çıkarabilirdim… daha önce bu kadar yakınlığa ihtiyacım olduğundan değil… dinlemeye değecek bir şey bulacağımdan değil…
bella swan havalandırmadan bana doğru gelen sıcak havanın içine yürüdü.
devamını gör...
bölüm 1, ilk bakış (devam)

kokusu bana harap edici bir mermi, dövücü bir mancınık gibi çarptı. o zaman bana ne olduğunu açıklayacak yeterince vahşi bir simge yoktu.
o anda, bir zamanlar olduğum insana hiçbir şekilde yakın değildim; kendimi gerisinde tuttuğum insanlık maskesinin parçalarından eser yoktu.
ben bir avcıydım. o benim avımdı. dünyada bu gerçekten başka hiçbir şey yoktu.
görgü tanıklarıyla dolu bir oda yoktu – onlar çoktan kafamdaki paralel hasardılar. düşüncelerinin gizemi unutulmuştu. bir anlam ifade etmiyorlardı, çünkü onları düşünmeye uzun süre devam edemeyecekti.
ben bir vampirdim ve o seksen yıldır kokladığım en tatlı kana sahipti.
böyle bir kokunun var olabileceğini hiç hayal etmemiştim. eğer bilseydim, onu yıllar önce aramaya çıkardım. onun için bütün gezegeni tarardım. tadını hayal edebiliyordum…
susuzluk boğazımı bir ateş gibi yaktı. ağzım kurumuş ve kızarmıştı. taze zehir akıntısı bu hissi gideremedi. midem susuzluğun bir yankısı olan açlıkla büküldü. kaslarım sıçramak üzere gerildi.
tam bir saniye geçmemişti. hala onu rüzgar yönüne getiren adımı atıyordu.
ayağı yere değdiğinde gözleri bana kaydı, gizlice bakmak istediği belliydi. gözleri bakışımla buluştu ve gözlerinin büyük aynasında kendimi gördüm.
orada gördüğüm yüzün şoku, hayatını birkaç sıkıntılı an kadar uzattı.
bunu kolaylaştırmadı. yüzümdeki ifadeyi gördüğünde, kan yine yanaklarına hücum edip, tenini gördüğüm en nefis renge çevirdi. koku, beynimde yoğun bir sisti. içinden zorlukla düşünebiliyordum. düşüncelerim köpürmüştü, kontrole direniyorlardı, tutarsızlardı.
kaçması gerektiğini anlamış gibi, şimdi daha hızlı yürüyordu. acelesi onu sakarlaştırmıştı – ayağı takıldı ve sendeledi, neredeyse önümde oturan kızın üzerine düşüyordu. savunmasız, zayıf. bir insana göre normal olandan bile daha fazla.
gözlerinde gördüğüm yüze odaklanmaya çalıştım, tiksinerek hatırladığım yüze, içimdeki canavarın yüzüne – yıllarca çaba gösterip ve katı disiplinle yendiğim yüze. åžimdi ne kadar da kolayca yüzeye sıçramıştı.
koku yine düşüncelerimi dağıtarak ve beni neredeyse sıramdan iterek etrafımda döndü. hayır.
kendimi sandalyede tutmaya çalışırken elim masanın kenarını kavradı. tahta yeteri kadar dayanıklı değildi. elim desteği ezdi ve bir avuç dolusu kıymıkla geri geldi, kalan tahtada parmaklarımın şeklini bıraktı.
delili yok et. bu esas kuraldı. åžeklin kenarlarını parmaklarımla çabucak toz haline getirdim, masada düzensiz bir delik ile yerde ayaklarımla dağıttığım bir yığın talaş dışında hiçbir şey bırakmadım.
delili yok et. tamamlayıcı hasar…
åžimdi ne olacağını biliyordum. gelip yanıma oturmak zorunda kalacaktı ve ben onu öldürmek zorunda kalacaktım.
sınıftaki masum izleyicilerin, on sekiz başka çocuk ve bir adamın, yakında görecekleri şeyi gördükten sonra odadan çıkmalarına izin verilemezdi.
yapmak zorunda olduğum şeyin düşüncesinden korktum. en kötü zamanımda bile, hiç böyle bir vahşet işlememiştim. seksen yıl içinde asla masumları öldürmemiştim ve şimdi yirmi tanesini aynı anda katletmeyi planlıyordum.
aynadaki canavarın yüzü benimle alay etti.
devamını gör...
bölüm 1, ilk bakış (devam)

bir yarım canavardan ürküp kaçarken, diğer yarım plan yapıyordu.
eğer ilk önce kızı öldürürsem odadaki insanlar tepki vermeden on beş – yirmi saniyem olacaktı. belki biraz daha uzun, eğer başta ne yaptığımı anlamazlarsa. çığlık atmaya ya da acı hissetmeye vakti olmayacaktı; onu zalimce öldürmeyecektim. korkunç derecede çekici kana sahip yabancıya verebileceğimin en fazlası buydu.
ama sonra kalanların kaçmasını engellemem gerekecekti. pencereler kimsenin kaçamayacağı kadar küçük ve yüksekti. sadece kapı – onu tut ve hepsi kapana kısılsın.
panik içinde mücadele eder ve karmaşa içinde hareket ederlerken hepsini birden öldürmek daha yavaş ve zor olacaktı. imkansız değildi; ama çok fazla ses olacaktı. bir sürü çığlığa vakit olacaktı. birileri duyacaktı… ve ben bu kara saatte daha çok masumu öldürmeye zorlanacaktım.
ve ben diğerlerini öldürürken, onun kanı soğuyacaktı.
koku boğazımı susatıcı acıyla keserek beni cezalandırdı.
o zaman görgü tanıklarından başlayacaktım.
aklımda haritasını yaptım. odanın ortasında, arkadaki en uzak sıradaydım. sağ yanımı önce hallederdim. saniyede dört ya da beş tanesinin boynunu kırabileceğimi tahmin ediyordum. sesli olmazdı. sağ kısım şanslı olan taraftı; benim geldiğimi görmezlerdi. öne doğru hareket edip sol tarafa dönerek, bu odadaki her hayatı sonlandırmam en fazla beş saniyemi alırdı.
bella swan’ın onun için neyin geldiğini görmesine yetecek kadar uzundu. korkmasına yetecek kadar uzundu. belki, eğer şok onu olduğu yerde dondurmazsa bir çığlık atmasına yetecek kadar uzundu. bir yumuşak çığlık kimseyi koşturmazdı.
derin bir nefes aldım. koku, kuru damarlarımda yarışan bir alevdi. göğsümü sahip olduğum daha iyi her dürtüyü kül ederek yakıyordu.
åžimdi yeni dönüyordu. birkaç saniye içinde benden santimler öteye oturacaktı.
kafamdaki canavar beklentiyle gülümsedi.
solumda, biri bir dosyayı sertçe kapattı. ölüme mahkum hangi insan olduğunu görmek için bakmadım; ama bu hareket yüzüme doğru normal, kokusuz hava gelmesini sağladı.
kısa bir saniye için, net şekilde düşünebilmiştim. bu değerli saniyede, kafamın içinde yanyana iki yüz gördüm.
biri benimdi, ya da eskiden benimdi: çok insan öldüren, öyle ki saymayı bıraktığım kırmızı gözlü canavar. mantıklı kılınan, dayanağa sahip cinayetler. bir katil katili, daha güçsüz canavarların katili. bir ilah karışımıydı, bunu kabul ediyordum – kimin idam cezası hak ettiğine karar veriyordu. bu ödün vererek kendimle yaptığım bir anlaşmaydı. insan kanıyla beslenmiştim; ama sadece en gevşek tanımla. kurbanlarım, çeşitli karanlık zevkleriyle, benden daha fazla insan değillerdi.
diğer yüz carlisle’ındı.
iki surat arasında hiçbir benzerlik yoktu. biri parlak gündü ve diğeri en karanlık geceydi.
bir benzerlik olması için sebep yoktu. carlisle benim biyolojik olarak babam değildi.
devamını gör...
bölüm 1, ilk bakış (devam)

rengimizdeki benzerlik, olduğumuz şeyin bir sonucuydu; bütün vampirler aynı buz beyazı tene sahipti. gözlerimizin rengindeki benzerlik ayrı bir şeydi – ortak seçimin bir yansıması.
ve yine de bir benzerlik için kaynak olmasa da, onun seçimini benimsediğim ve adımlarını takip ettiğim son yetmiş yılda, yüzümün onunkini yansıtmaya başladığını düşünmüştüm. hatlarım değişmemişti; ama bana, bilgeliğinin birazı ifademi işaretlemiş, merhameti ağzımın şeklinde izlenebiliyormuş ve sabrının işaretleri kaşımda belirgin gibi gelmişti.
bütün bu küçük gelişmeler, canavarın yüzünde kaybolmuştu. kısa bir süre içinde, yaratıcımla, sayılan her şekilde babam olan akıl hocamla geçirdiğim yılları yansıtacak hiçbir şey kalmayacaktı. gözlerim şeytanınki gibi kırmızı parlayacaktı ve bütün benzerlik sonsuza dek kaybolacaktı.
kafamda, carlisle’ın gözleri beni yargılamıyordu. yapacağım bu korkunç davranış için beni affedeceğini biliyordum, çünkü beni seviyordu, çünkü aslında olduğumdan daha iyi olduğumu düşünüyordu ve ona yanıldığını kanıtladığımda bile, beni yine sevecekti.
bella swan yanımdaki sandalyeye oturdu, hareketleri tutuk ve sakardı – korkuyla mı?- ve kanının kokusu, etrafımda acımasız bir bulut haline geldi.
babama benim hakkımda yanıldığını kanıtlayacaktım. bu durumun ızdırabı neredeyse boğazımdaki ateş kadar acıttı.
tiksinerek ondan uzaklaştım – onun için sızlanan canavar isyan etti.
niye buraya gelmek zorundaydı? niye var olmak zorundaydı? niye aslında hayat olmayan bu şeyde bulduğum küçücük huzuru bozmak zorundaydı? bu çileden çıkartıcı insan niye doğmuştu? beni mahvedecekti.
ani bir şiddetle, mantıksız nefret beni baştan aşağı sararken yüzümü çevirdim.
bu yaratık kimdi? niye ben, niye şimdi? sadece o, ortaya çıkmak için bu ihtimali düşük kasabayı seçti diye niye ben her şeyi kaybetmek zorundaydım?
niye buraya gelmişti!
bir canavar olmak istemiyordum! bir oda dolusu zararsız çocuğu öldürmek istemiyordum! ömür boyu fedakarlık ve inkarla kazandığım her şeyi kaybetmek istemiyordum!
yapmayacaktım. bana bunu yaptıramayacaktı.
problem kokuydu, kanının korkunç derecede çekici kokusuydu. eğer karşı koymanın sadece bir yolu olsaydı… eğer sadece başka bir temiz hava dalgası zihnimi berraklaştırabilseydi.
bella swan, uzun, gür, kızıl kahverengi saçlarını benim yönüme doğru salladı.
delirmiş miydi? canavarı kışkırtıyor gibiydi, onunla alay ediyor gibi.
kokuyu benden uzağa üfleyecek hiçbir yardımsever esinti yoktu. hepsi kısa sürede yok olacaktı.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar