muzaffer ozak

2.


--- alıntı ---

istanbul'un en tipik köşelerinden biri sahaflar çarşısı... tam köşedeki dükkanında, etrafında sevenleri, masasının başına geçer oturur. son zamanlarda gelen gidene pek karışmaz ''artık bilmez oldum fiyatları aklım ermiyor fiyatların yükselişine'' der sohbete dalardı.. dükkana girenler kalabalığa şaşkın şaşkın bakarlardı. bazen de zaten şaşkın dogmuşlardan gelenler de olurdu. bir gün içeri bir genç girdi, rüzgarı arkasından yetişmişti ki hazreti köşede görünce selamladı:

- selamun aleyküm babalık...
hazret selamı derhal aldı.
- aleyküm selam kuru kalabalık... ne gülmüştük yaa...

bir defasında da bir müşteri girmiş soruyor:

-''allahın gazapları'' var mı ? hazret irkildi,
- yok oğlum bizde Allahın rahmeti var.

aklına koyduğu kitabı almaya azmetmiş adam ısrar etti

- hayır ben ''allahın gazapları''nı arıyorum...
- eh madem istiyorsun senin olsun...

canlı ve vicdanlı bir tarih gibiydi. çöken bir medeniyetin üzgünü idi. çok şeyler çok insanlar görmüştü.. hayatı tırnağından tepesine kadar yaşamıştı..
bazen derdi:
bu istanbul sokaklarında rahmetli anamla ben, az sürünmedik...

ilk memuriyeti fener civarında bir camide müezzinliktir ve maaşı da onbeş lira küsür kuruştur. mescidin yanındaki berbere gelen bir fenerli papaz, genç müezzine islam ile hristiyanlık farkını sormuş ve islamın yüce peygamberi'nin ( s.a.v ) , son peygamber olmasında itiraz da etmiştir:

- zikrettiğin ayette '' hatemennebiyy diyor '' hatemürrüsüll'' demiyor, belki sen bir resül gelebilir bu hale göre..

''bir an şaşırdım, sonra ya rabbi! beni bu papaz karşısında mahcup etme diye iltica ettim ve cevabı derhal zihnime geldi'' diye anlatıyordu:

- her resül nebidir amma her nebi resül değildir. binaenaleyh ''hatemürrüsül'' deseydi bir nebi gelmesi düşünülebilirdi amma '' hatemennebiy dediğine göre ne nebi ne de resül gelemez.''

bu cevap üzerine papaz memnun kalır. '' senin ziyaretine geleceğim'' der. gerçekten gelir, çay içer ve bu arada ''müslüman olduğunu, bunu gizlediğini amma yakında öleceğini hissettiğini, bu sebeple kendisine ölümden sonra dua etmesini vasiyet etmek için geldiğini'' söyler...

anlatıyordu: '' gerçekten kısa bir müddet sonra vefat etti, ölüsünü bir hafta patrikhanenin avlusunda ayinlediler, bir hafta sonra da defnettiler. ben sık sık kabrine gider dua ederim kendisine...''

tertemiz bir inanışın ve derin bir vatenseverlik duygusunun içindeydi. kaç defa ''rumeli'de karlara elinizi soksanız atalarımızın saçları, şehit ecdadımızın saçları dolanır parmaklarınıza'' derdi.

amma irtica tüccarlarının da ilk hedefi idi. ne zaman böyle bir çalkantı olsa onu polis alır götürürdü. bunlardan birincisi mareşal fevzi çakmak'ın cenaze merasimi vesilesiyle olmuştur. bu macerayı kendisi ile beraber götürülen diğer hocaları ve kendisini sorguya çeken, niğdeli komser, karadenizli polis, rumelili bekçiyi şiveleriyle taklid ederek bir anlatırdı ki teybe almadığıma çok yanarım.

27 mayıs'ta da böyle bir irtica yaygarası neticesinde mahkemeye sevkedilmiş, (esasen mesleği dini kitap satmak). ''içeride çilemizi tamamlattılar'' derdi.
ilave ederdi... hapishaneye girdik... birisi koştu boynuma sarıldı. ellerimi öpüyor... '' seni Allah gönderdi, Allah duamı kabul etti'' deyip duruyor. sordum meğerse neymiş. içine bir aşk gelmiş. dua etmiş : ya rabbi! buraya bir şeyh gönder de beni irşad eylesin diye. şimdi sevinçten uçuyormuş...

- kereta hiç böle dua olur mu? maksadın beni de mi hapse attırmaktı? hapisten beni kurtar, gideyim bir mürşid bulayım diye dua etseydin ya...

''bu beyazıt camii'nde kalabalıktan elbise düğmelerimin koptuğunu çok bilirim'' diye anlatırdı eski günleri. ramazan mukabelelerinde 400 küsür minder saydığımı hatırlarım. kimler yoktu ki... eski valiler, defterdarlar, mesihat müntesipleri... hepsi bir derya, bir imparatorluğa benzer muhterem insanlar. sonra, onlar birdenbire çekildiler, gittiler. kimseler kalmadı, meydan bize kaldı... beyazıt camii'nde ilk vaaz kürsüsüne çıkarken dizlerim titriyordu, nasıl vaaz vereceğim ne söyleyeceğim diye... kürsüye çıktım etrafıma bir baktım ki ne göreyim, o benim bildiğim insanların, yanlarında ağız bile açamayacağım insanların bir tanesi bile kalmamış. karşımda sadece bir kalabalık var. '' ben bunlara vaaz veririm'' dedim ve verdim.

bir vaazında şöyle bir fıkra anlatır:
''tımarhanenin önünden geçen birisi hastayı muayene eden doktora '' ölmüşü diriltmenin çaresi var mıdır?'' gibilerinden bir sual sormuş. muayene edilen hasta bu soruya ben cevap vereyim diye almış sözü ele:

- alırsın tevbe otunu atarsın tencereye, tencereyi koyarsın pişmanlık ateşine, üzeine istiğfar salçasını ilave edersin, ateşi de kulluk körüğü ile harlandırırsın, günde beş vakit bu ihlas şurubunu içip de şükür secdesine vardığın zaman ölü gönül dirilmiş olur.''

- fıkra pek mühim değil. amma bundan sonrası pek çarpıcı. hazret anlatıyor yine: '' ben vaaz kürsüsünden indim. cemaat pek memnun, bir sakallı gözleri yaşlı yaklaştı, '' efendim o bahis buyurduğunuz '' tevbe otu '' aktarlarda bulunur mu?'' demez mi?

eli, gönlü açık bir insandı... şu söz onundur :
- verirler de almazsam, isterler de vermezsem elim kırılsın.
bunun gerçekliğinin de şahidiyim.
- verdiğiniz bir işe yarasın. hiç olmazsa bir kutu kibrit, bir simit alınabilsin derdi.

dili de açıktı eski ''nevadir'' kitaplarından müthiş bir mahfuzatı vardı. osmanlı tarihine islam tarihine dair neler anlatmazdı. dili başka türlü de açıktı... ekserisini hanımların teşkil ettiği meclislerde bile ne yakası açılmadık fıkralar anlatırdı... en çok hasretle bahsettiği yerlerden birisi de küllüktü. istanbul'un bu eski kahvesi için '' bir akademi idi, kimler gelmezdi ki,* tanpınarlar, mükremin halil* ler... ve herkes konuşmazdı. ekseriyet dinleyici idi, konuşulanları dinlerdi..

onun dükkanı da böyleydi. hep kalabalık. hep sohbet ve o tek başına bir akademi... vaktimin darlığından mecburen izin almak istediğim zaman, izin vermek istemez ve seslenirdi :

- göze bey'e yapın bir kahve de beraber içelim...
şimdi küllük de yok o sohbet de...

bir gün yine dükkanda oturuyoruz... elinde zurnasi esmer bir vatandaş geldi:

- efendim ben ekmeğimi bunu çalarak kazanıyorum günah diyorlar, olmaz diyorlar. ne dersiniz?
- çal evladım çal, yanlız namazlarını kaçırma...

sonra o gittikten sonra ilave etti: bre bu meret kıyamete kadar çalınacak. birisi de bunu çalacak, bırak desen bırakamaz hemence.
neden tedirgin edersiniz, önce terbiye edin edebilirseniz!''

herkese '' ahseni takvim üzere yaradılmış insan'' muamelesi yapardı. batı dünyasında da en beğendiği husus insana değer verilmesiydi. hazret orada, itibar edilen, konferanslar verdirilen bir insandı, burada daimi polis takibi altında bulunan insan. acı acı gülerdi...

almanya'daki bazı müslümanlar'ın bazı günahları daha rahat irtikap etmeleri için de fetva istemeleri üzerine:

- tabii efendim, öyle ya almanya'nın Allah'ı başka, orada hüküm de başka olacak diye terslediğini bilirim.

ilk hanımı ile beraber hacca gitmişler. '' arab'ın birisi diya anlatıyor, hacılara ne kadar kötü muamele ediyor, nasıl hırpalıyor, nasıl iskence ediyor... kimse de sesini çıkaramıyor, zavallı hacılar perişan... bizim hanım '' durun şu arab'ın hakkından ben geleyim, ben kadınım bana bir şey yapamazlar'' demeye kalmadı, iskarpinini çıkarıp adamın kafasına vurmaz mı? adam acısından karşı tarafa kaçtı. oradan tek gözünü kapatıp bize bakıyor acısından. karşısındaki de kadın bir şey yapamıyor. bizimkisi hala söyleniyor. '' seni hınzır, müslüman'a eziyet ha? yakışır mı?''

bu menkıbenin sonunu şöyle getirmişti:

- bilmem canab-ı hakk bizim hatunun haccını kabul etti mi? amma adım gibi biliyorum ki attığı dayağı kabul etti...

sahafların arkasında küçük bir camide cumaları teberrüken hutbe okurdu. samimiyet, sadelik, irfan dolu hutbelerdi. son günlerde hep öleceğinden bahsediyordu... '' edirnekapı yolu gözüktü '' diye hutbede söylüyordu. dükkanında '' Allah Allah biz bu sene gitmeliydik. bizi niye bıraktılar burada, yoksa dervişlerimizden birini bedel mi aldılar?'' dediğini hatırlarım... benimle çok dertleşirdi... yine böyle bir dertleşme esnasında kendisine yapılanları anlatırken bir an durdu :

- aman ha aman. yanlış anlaşılmasın, kimseden hesap istediğim hesap sorduğum yok, benim hesabı hakk teala kabul buyursun.
ben kimseden bir şey istemiyorum...
hiçbir şey.''


--- alıntı ---

devamını gör...
dursun hoca sayesinde tanıştığım ve tanımakta çok geç kaldığımı fark ettiğim, "ama buna da şükür, tanımak nasib oldu ya!" diye kendimi avuttuğum insan.
sahafların şeyhi..


""mekanın şerefi, orada bulunan insandan gelir!" sözüne uygun olarak hacı muzaffer ozak da, küçük dükkanını, büyük insanların devam ettiği bir cazibe merkezi haline getiriyordu." * *

eyvallah..
devamını gör...
hazreti pir muhammed nureddin-i cerrahi'nin (ks) bir duası vardır: benim dervişlerim öleceklerini bilsinler ve çevrelerine bildirsinler. muzaffer efendim de bu duaya mazhar olmuştur. zira hazretim son vaazında "güneş guruba eriyor; gideceğiz yakında. gidiyorum yakında edirnekapı’ya doğru. onun için bulamayacaksın beni. yerleştir kafana. ama Allah boş bırakmaz kürsü-yü muhammedi’yi (sav). *
devamını gör...
bayram edelim eseriyle gönlümdeki yerini hatırlatan,bu vesileyle hikmet hazinesinden istifade ettiğim gönül sultanı.buyurmuşlar ki,

--- alıntı ---
evvelâ nefsine vaaz edeceksin sonra gayra!

kimle konuşursan konuş kendini ondan dûn gör! "belki bu zât Allah'a benden daha yakındır" diyeceksin..konuştuğun genç ise yine böyle düşüneceksin, diyeceksin ki "bu adam gençtir, benim kadar günah işlememiştir bunun günahı benden azdır".

kendinden yaşlı ile konuşacaksın, şöyle düşüneceksin; diyeceksin ki "bu benden yaşlıdır, ben bunun kadar Allah demedim, Allah'a bu kadar ibadet etmedim, bunun ibadeti benden fazladır" diyeceksin! böyle düşüneceksin!

kâfirle konuştuğun vakit, şunu da hatırlayacaksın; diyeceksin ki "bu adama son nefeste iman nasib olursa, bu ehl-i saadetten olur, ya benim imanın selb olursa, halim nice olur" diyeceksin!
--- alıntı ---
devamını gör...
ozak, muzaffer. (1916-1985)

vâiz, sahaf, halvetî-cerrâhî şeyhi.

istanbul’da karagümrük nûreddin cerrâhî tekkesi yakınındaki bir evde dünyaya geldi. doğduğu yıl kazanılan bir zafer dolayısıyla muzaffer adı verildi. babası kayı türkleri’nin kızılkeçeli aşiretinin cebeci ve başağaoğulları kollarından gelen konyalı hacı mehmed efendi, annesi ozaklar sülâlesinden yanbolu halvetî tekkesi şeyhi seyyid hüseyin efendi’nin torunu ayşe hanım’dır. plevne medresesi’nde hoca iken 1878 balkan bozgunu sonrası ailesiyle birlikte istanbul’a göç edip sonraki yıllarda huzur dersleri hocalığına yükselen babasını küçük yaşta kaybetti. gazi osman paşa’nın sancaktarbaşısı olan iki amcasından biri plevne’de şehid olmuş, diğerine sancağı ruslar’a kaptırmadığı için paşa unvanı verilmişti. iki dayısı, on bir ağabeyi ı. dünya savaşı’nda, en küçük ağabeyi murad reis de millî mücadele sırasında şehid olunca muzaffer ozak dayılarının yetimi iki küçük kız, kendi kız kardeşi ve annesinden oluşan fakir ve kimsesiz bir ailenin beş altı yaşlarındaki tek erkek ferdi olarak kaldı.

ilk tahsilini babasının medrese arkadaşı uşşâkī şeyhi abdurrahman sâmi saruhânî’nin himayesinde yapan muzaffer ozak henüz on sekiz yaşındayken şeyhini ve hocasını kaybetti. yeni bir mürşid aramaya başladığı dönemde fâtih camii başimamı mehmed râsim efendi’den kur’ân-ı kerîm ve tecvid, gümülcineli açıkbaş mustafa efendi’den arapça dersleri aldı. nevşehirli hacı hayrullah, âtıf hoca, dersiâm arnavut hüsrev, osman şâkir ve sarıyer müftüsü hüseyin hüsnü efendilerin tefsir, hadis ve fıkıh derslerine, abdülhakim arvâsî ve şefik efendi gibi şeyhlerin sohbetlerine devam etti. reîsülhattâtîn kâmil (akdik), nureddin ve tuğrakeş ismail hakkı (altunbezer) beylerin güzel sanatlar akademisi’ndeki hat ve tezyinat derslerine dinleyici olarak katıldı. ali yazıcı, soğanağa ve karagümrük kefeli camilerinde müezzinlik yaptı. kefeli camii imamı şâkir efendi’den kitapçılık sanatını öğrendi. daha sonra beyazıt camii’ne müezzin olarak tayin edildi. bu sırada sahaflar çarşısı’nda bir dükkân açıp müezzinliğin yanında sahaflık yapmaya başladı. müezzinliği sırasında sesini ve okuyuş tarzını beğenen zekâi dede’nin oğlu hâfız ahmed’in (ırsoy) öğrencisi hâfız ismâil hakkı’dan dinî mûsiki meşketti. bu yıllarda hocasının yakın akrabası olan bir öğretmen hanımla evlendi. resmen görevli olduğu vezneciler camii yıkılınca kapalı çarşı camii’nde görevlendirildi. daha sonra çarşı civarındaki “camili han” diye bilinen mescidin onarımına vesile olup burada vefatına kadar vaaz verdi, hutbe okudu, cuma namazı kıldırdı. yirmi yılı aşkın bir süre süleymaniye camii’nde ramazan aylarında fahrî imamlık yaptı.

vezneciler camii’nde imamlık yaptığı sırada “ikinci mürşidim” dediği halvetî-şâbânî şeyhi maraşlı ahmed tâhir efendi’ye intisap etti. ondan muhyiddin ibnü’l-arabî’nin el-fütûĥâtü’l-mekkiyye ve fuśûśü’l-ĥikem’ini okudu. yedi yıl boyunca her gün dükkânına gelip karşılaştığı müşkülleri cevaplandıran ahmed tâhir efendi’den tasavvufun bütün inceliklerini öğrendi. maraşlı’nın vefatından (1954) sonra kādirihâne’ye ve kasımpaşa aynî ali baba rifâî tekkesi’ne devam ettiği dönemde kendisine kādiriyye tarikatından hilâfet verilmek istendi. fakat kendisi, istihâresinde gördüğü ve çocukken arapça hocası açıkbaş mustafa efendi’nin fâtih camii’nde elini öptürüp başarısı için kendisinden dua niyaz ettiği halvetî-cerrâhî şeyhi fahreddin efendi’ye (erenden) intisap etti. 1965 yılında halife tayin edilen ozak şeyhinin vefatı (1966) üzerine nûreddin cerrâhî tekkesi’nin on dokuzuncu türbedarı ve postnişini sıfatıyla irşad görevine başladı. muzaffer ozak vâiz olarak görev yaptığı, aralarında sultan ahmed, beyazıt, fâtih, eyüp, süleymaniye gibi selâtin camilerinin de bulunduğu toplam kırk iki camide, kahvehanelerde, karagümrük’teki nûreddin cerrâhî tekkesi’nde ve özellikle kendine has bir ilim ve irfan merkezi, bir sohbet meclisi niteliği taşıyan sahaf dükkânında her seviyeden insana islâmiyet’i öğretmeye, sevdirmeye ve dini yaşamalarını sağlamaya çalıştı.

hoşsohbet ve fevkalâde nüktedan, anlaşılması zor dinî meseleleri kolayca özetleyip izah etme, konuları ibret alınacak hikâyelerle veciz bir şekilde anlatma ve öğretme yeteneğine sahip bir halk vâizi olan muzaffer ozak’ın vaaz ve hutbeleri, konuları ele alış ve sunuş tarzı yabancıların dikkat ve ilgisini çekti. kudüs, bağdat, şam ve kahire gibi şehirlerde yaptığı tasavvuf sohbetlerini amerika birleşik devletleri, almanya, ingiltere, hollanda, belçika ve fransa’da da yapması ve tarikat âyinlerinden örnekler sergilemesi için kültür-sanat festivalleri düzenleyen resmî ve özel kuruluşlardan davetler aldı. 1970’li yılların sonlarından itibaren müridleriyle birlikte bu davetlere katıldı. bu ülkelerde yaptığı tasavvuf sohbetlerinin dinleyiciler üzerinde bıraktığı tesir kendi yurttaşları üzerindeki tesir kadar müsbet oldu. bunda heybetli ve etkileyici bir görünüşe sahip olmasının yanında islâmiyet’e ilgi duyan herkese aşk ile hizmeti görev bilen bir âşık olmasının büyük payı vardır. nitekim kendisi, yûnus emre tarzında yazdığı şiirlerinde kullandığı “aşkî” mahlası ile bunu ifade etmek istemiştir.

muzaffer ozak, avrupa ve amerika seyahatleri sırasında Allah katındaki tek dinin islâm olduğu âyetini özellikle vurgulamış, bu ifadeye açıklık getirmek üzere bütün peygamberlerin tek ilâha inanma sistemi olan islâm’ı tebliğ ettiklerini, ancak hıristiyan ve yahudilerin bu birliği kavrayamayıp tarih boyunca peygamberlerin hatta azizlerin adlarına göre dinler ürettiklerini, gereksiz yere bunu bir rekabet ve çekişme konusu yaparak durmadan savaştıklarını, halbuki kur’ân-ı kerîm’de peygamberler arasında ayırım yapılmaması gerektiğinin ifade edildiğini belirtmiş, böyle ayırım yapan bir müslümanın dinden çıkmış sayılacağına dikkat çekmiştir. hümanizm adı altında her dinden bir şeyler alıp birleştirerek bir dünya nizamı veya dini kurmaya çalışmanın yersiz olduğunu, ayrıca insan yapımı uydurma bir din olması dolayısıyla bunun dünya ve âhiret için tehlikeli bir iş olacağını her fırsatta tekrarlamıştır. katı veya eskimiş saydıkları bazı hükümleri eleştirerek islâm’ı küçük düşürmek isteyen hıristiyan ve yahudi cemaati mensuplarına kendi dinlerinden örneklerle cevap vermiş, diğer semavî dinlere yabancı olmadığını ve konuya tek taraflı bakmadığını ortaya koymuştur. muzaffer ozak, nûreddin cerrâhî tekkesi’nde on dokuz yıl irşad faaliyetinde bulunduktan sonra 13 şubat 1985 tarihinde vefat etti ve tekkenin türbe kısmına defnedildi.

eserleri. 1. irşad (ı-ııı, istanbul 1964, 1967, 1968). otuz üç “ders”ten oluşan eser hutbe ve vaaz üslûbu ile kaleme alınmış olup konular âyet ve hadisler ışığında ibretli hikâyelerle anlatılmaktadır. ingilizce’ye özetlenerek tercüme edilmiştir (ırshad visdom of a sufi master, trc. muhtar holland, new york 1988). 2. envârü’l-kulûb (ı-ııı, istanbul 1975, 1977, 1979). irşad’ın devamı niteliğindeki eser yirmi sekiz ders içermektedir. 3. zînetü’l-kulûb (istanbul 1973). eserde ilmihal bilgilerinden sonra tasavvufun mahiyeti, seyrü sülûk, nefsin sıfatları ve mertebeleri anlatılmış, meşhur sûfîler hakkında bilgi verilmiştir. altı adet evrâd örneğini de içeren eserin sonunda müellifin dinî-tasavvufî şiirleri yer almaktadır. 4. aşk yolu vuslat tariki (istanbul, ts.). eserde devran ve zikrin mahiyeti, çeşitleri ve önemi anlatılmış, bu konuda yapılan itirazlara cevap verilmiştir (ingilizce trc. the unveiling of love. sufism and remembrance of god, trc. muhtar holland, new york 1981). 5. gülzâr-ı ârifân, aşk bahçesi (istanbul 1969, 1977). kaside, ilâhi ve na‘tlardan oluşmaktadır. 6. submission, sayings of the prophet muhammed (new york 1977). doksan dokuz hadisin şerhini içerir. hadislerin hattı ve ingilizce şerhleri tevfik rüştü topuzoğlu’na ait olup neşri shems friendlander tarafından yapılmıştır. 7. ninetynine names of Allah (new york 1978). bu eser de doksan dokuz esmânın anlamı ve bunlarla dua etmenin önemi hakkında muzaffer ozak’ın yaptığı şerhlerin aynı kişilerce yapılan ingilizce tercümesidir. robert frager, muzaffer ozak’ın amerika’da çeşitli tarihlerde yaptığı sohbetleri ingilizce’ye çevirip love is the vine adıyla yayımlamış (new york 1988), eser aşktır asıl şarap adıyla türkçe’ye tercüme edilmiştir (trc. ömer çolakoğlu, istanbul 2004). ozak ayrıca kudûrî’nin el-muħtaśar’ını türkçe’ye çevirmiş (kudûrî-i şerif tercümesi: sualli-cevaplı, istanbul 1958), lâmiî çelebi’nin tercüme-i şevâhidü’n-nübüvve’sinin latin harfli baskısını yapmış (1958), m. râif ogan’ın yayımladığı islâm dünyası adlı mecmuada yazıları çıkmıştır.

bibliyografya:

rahmi serin, islâm tasavvufunda halvetilik ve halvetiler, istanbul 1984, s. 136-138; vehbi vakkasoğlu, maneviyat dünyamızda iz bırakanlar, istanbul 1987, s. 157-171; fulya atacan, sosyal değişme ve tarikat: cerrahiler, istanbul 1990, tür.yer.; ramazan fevzi kahtalı, muzaffer ozak’ın hayatı, şahsiyeti, eserleri ve tesirleri (yüksek lisans tezi, 1997), aü sosyal bilimler enstitüsü; r. frager, kalp nefs ve ruh: tekamül, denge ve uyumun sûfîce psikolojisi (trc. ibrahim kapaklıkaya), istanbul 2003, tür.yer.; ömer faruk yılmaz, tarih boyunca sahhaflık ve istanbul sahhaflar çarşısı, istanbul 2005, s. 123-126 [maddenin yazımında muzaffer ozak’ın ailesinden alınan bilgilerle müellifin kendi mâlûmatı esas alınmıştır].

tevfik rüştü topuzoğlu *
devamını gör...
30 yıl önce bugün sırlanarak vuslata eren koca sultan.bana Allah demeyeni getirin,bana meyhaneye gideni getirin onları kurtaralım diyen bir büyük gönül.menzili mübarek olsun.bu dünyada yetişemediysek de kendisine Allah aramıza ahiret ayrılığı vermesin...
devamını gör...
ben doğmadan dünyadan göçenlerden bir mübarek. bir sohbetinden nasiplenemeyip kaçırdıklarım listesinden. dileriz bir gün bir yerde tanımak nasip olur..
devamını gör...
alışageldiğimiz tasavvuf şeyhi imajının biraz ötesindedir. kendisinin kahve ile puro içerkenki şu resmi bir zamanlar puro içen biri olarak oldukça hoşuma gitmişti.

devamını gör...
tarım ve sanayileşme konusunda şöyle yazmış güzel insan:
--- alıntı ---

Allahu azimüşşan bizlere cennet misali bir vatan ihsan buyurmuştur. altı ve üstü tabii zenginliklerle dolu olan bu aziz topraklarda merde-namerde muhtaç olmadan mesut ve müreffeh yaşayabiliriz. biraz daha gayret, bir parça daha himmet göstererek her alanda verimli sonuçlar alabilir, meyve, sebze ve tahılda, hayvancılıkta, arıcılıkta, orman ürünlerinde kendi ihtiyaçlarımızı karşıladıktan başka ihracat dahi yapar, milli gelirimizi arttırır, fakirlikten, yoksulluktan ve geri kalmışlıktan kurtulabiliriz. oysa bütün bunları düşünmek ve gerçekleştirmek şöyle dursun, en verimli topraklarımızı ya fabrika inşaatına tahsis ediyor, ya da binbir hile ve dalavere ile iskan sahası olarak parselliyoruz ve satıyoruz... eğer aklımızı başımıza almazsak domatesi, patatesi, soğanı da son yıllarda örneğini gördüğümüz buğdaylar misali amerika veya başka bir ülkeden temin etmek zorunda kalacağımız muhakkak ve mukadderdir...
bir planlama teşkilatımız var ama neyi planlar? en verimli topraklarımızı fabrika ve modern siteler inşaatına tahsis etmeyi mi? izmit körfesi gibi zengin bir körfezi pis fabrika atıkları ile kirleterek tabii servetlerimizin ve gıdalarımızın başında gelen o canım balıklarımızı topyekün imha ederek o körfezde balık neslinin üremesine ve türemesine engel olmayı mı?...
her yerde beton yığınları, gökdelen adını verdikleri heyulalar, hiçbir mimari özelliği ve güzelliği olmayan rastgele dizilmiş apartmanlar ve binalar, biri diğerinin önünü kapayarak, hiçbir plan ve proje hesabına aldırılmayarak kabus gibi şehrin üstüne çökmektedir...
--- alıntı ---
kaynak: irşad, 3.cilt, syf:212-216 muzaffer ozak
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar