ozan

ozan

ı
yaşamı savunmaya
katılmaması ozanın
kendini mürekkep lekesi
sanması gibi
imzanın

ıı
ne pipo
ne topsakal
yerde gördüğüm
ekmek parçalarını
eğil ve al

ııı
varsın hançerlensin
yurdumda
nice ozanın kalbi
bir çocuğun dökülen
süt dişleri gibi



sunay akın.
devamını gör...
öldüğü sırada
amma değişiyor insan,
bir başka bakıyor gözleri,
bir başka gülüş ilişiyor dudaklarına.
bir ozanın cenazesinden
dönerken dikkat ettim buna.
öldüğü sırada
amma değişiyor insan.

*

*
devamını gör...
ozan. irticâlen şiir söyleyebilen saz şairi, âşık.

moğolca’dan geldiği anlaşılan ozan kelimesinin asıl anlamı “çok konuşan kimse” olup “saz şairi” mânasını sonradan kazanmıştır. eski türkiye türkçesi metinlerinde kelime bu iki anlamda geçmektedir. günümüz türkçe’sinde “şair” yerine kullanılmaktaysa da yaygınlık kazanmamıştır. dîvânü lugāti’t-türk’te “atını devamlı öne geçiren adam” anlamında ozıtgan kelimesi ve “çok ileri giden, başkalarını geçen” mânasında ozgan at tamlaması yer almaktadır. buradan hareketle ozıtgan > ozgan > ozan şeklinde bir etimoloji de yapılmıştır. m. fuad köprülü, ozan kelimesinin ibn mühennâ lugatında yer alan ozmak (önce gelmek, ileri geçmek) fiili, ozgan (koşuda birinci gelen köpek) ve ozuş (kurtuluş) kelimeleriyle ilgili olduğunu, oğuz türkçesi’nde “g” sesleri düştüğünden ozan kelimesinin oz+gan > oz+an şeklinde oluştuğunu ileri sürmüştür.

ozanın oğuz türkleri arasında “saz şairi” anlamında kullanıldığı dede korkut kitabı’nda geçen, “at ayağı külüg, ozan dili çevük olur” cümlesinden anlaşılmaktadır. oğuz türkleri’nde özel bir topluluk teşkil eden ozanlar ellerinde kopuzlarıyla gezerler, düğünlerde ve çeşitli ziyafetlerde eski oğuz destanlarını ve dede korkut hikâyelerini anlatırlar, yeni olayları dile getiren destanlar söylerlerdi. fuad köprülü, ozanlık geleneğinin selçuklular’dan memlükler’e ve onlardan osmanlılar’a geçtiğini belirtmektedir. ayrıca zaman içerisinde kelimenin “ozanların çaldığı mûsiki aleti” anlamını da kazanmış olabileceğini söyleyerek bunu çalanlara “ozancı” denildiğini hâmidî’nin türkçe-farsça divanındaki örneklerden hareketle ileri sürmektedir.

irticâlen şiir söyleme kabiliyetine sahip, güzel sesli, halk geleneklerini iyi bilen ozanların toplum arasındaki yeri halkın yerleşik hayata geçmesiyle birlikte önemini kaybetmeye başlamış ve xv. yüzyıldan itibaren bunların yerini meddah ve âşıklar almıştır. xvı. yüzyıldan itibaren anadolu’da çoğalan, varlıklarını bugün de kısmen sürdüren âşıklar ozanlık geleneğinin devamı sayılabilir. ozan kelimesinin yerini anadolu’nun bazı yerlerinde ve âzerî türkleri arasında “âşık”, türkmenler arasında ise “baksı / bahşı” almaya başladıktan sonra kelimenin “halk şairi” anlamı unutulmuş ve “geveze” anlamında alay yollu kullanılır olmuştur.

anadolu’nun bazı yörelerinde secili sözlere, atasözlerine, tasarlanmadan söylenen koşma ve masallara “ozanlama” adının verilmesi ozan kelimesinin “çok konuşan” anlamını çağrıştırmaktadır. zamanımızda güney anadolu’nun bazı yerlerinde ozan kelimesi “çingene, çalgıcı çingene” mânasında kullanılmaktadır. öte yandan anadolu’nun birçok yöresinde yerleşim birimlerine ozan, ozanca, ozancılar şeklinde adlar verilmesi kelimenin anadolu halkı tarafından benimsendiğini göstermektedir. ozan kelimesi xvı. yüzyılda yaşadığı sanılan bir saz şairi tarafından mahlas olarak kullanılmış, bu şairin bilinen tek şiirini m. fuad köprülü türk saz şairleri adlı eserinde yayımlamıştır. son devrin büyük sûfîlerinden kemâlî efendi de hece vezniyle yazdığı bazı şiirlerinde “ozan” mahlasını kullanmış ve ozan’ı soy adı olarak almıştır.

bibliyografya:

kâşgarlı mahmûd, dîvânü lugâti’t-türk (haz. seçkin erdi - serap tuğba yurtsever), istanbul 2005, s. 367; dîvânü lûgati’t-türk dizini, ankara 1972, s. 90; ibnü-mühennâ lûgati (haz. abdullah battal), istanbul 1934, s. 54; derleme sözlüğü, ankara 1977, ıx, 3305; ilhan ayverdi - ahmet topaloğlu, misalli büyük türkçe sözlük, istanbul 2005, ııı, 2414; dedem korkudun kitabı (haz. orhan şaik gökyay), istanbul 1973, tür.yer.; köprülü, edebiyat araştırmaları ı, s. 131-144; a.mlf., türk saz şairleri, ankara 1962, s. 9-49, 108; saim sakaoğlu, “ozan, âşık, saz şairi ve halk şairi kavramları üzerine”, ııı. milletlerarası türk folklor kongresi bildirileri, ankara 1986, ı, 247-251; emir kalkan, xx. yüzyıl türk halk şairleri, ankara 1991, s. 19-26; şükrü elçin, halk edebiyatı araştırmaları, ankara 1997, ı, 31-32; nurettin albayrak, ansiklopedik halk edebiyatı terimleri sözlüğü, istanbul 2004, s. 437-438; “ozan”, tdea, vıı, 163-164.

nurettin albayrak *
devamını gör...
kahramanı kahraman yapandır.

var olmak bir ada sahip olmaktır. ölümlü kahraman, ölümsüz tanrıların katına yükselmek için yeryüzünde onun namını yürütecek bir şana ihtiyaç duyar. bu şan için sahneye atılır. ancak sahne ozan tarafından kurulmuştur. edimde bulunan kahraman da olsa onun edimi ancak ozanın sahnesinde anlamını bulur ve dolayısıyla var olur. yani kahramanı var eden ozandır.

sokrat ozanın sanat (tekhnē) sahibi biri olmadığını söyler*. çünkü aslında onun yaptığı bir iş yoktur ortada. bir başka yerde* yine sokrat, kahraman kelimesinin (hērōs) sevgi, aşk, ihtiras anlamındaki "eros" kökünden geldiğini söyler. bu kökensel bağ tesadüf değildir. ozanın kahramanla kurduğu bağ aslında erotik bir bağdır. kahraman; ozanı kendine hayran bırakır, onun içine dolar ve ozanın ağzından kelime olarak dökülür. böylelikle layık olduğu şana kavuşur.

tanım döngüye girdi. şöyle bir muamma ortada dururken bu döngüden çıkmak mümkün değil:
homer'i homer yapan aşil midir?
yoksa aşil'i aşil yapan homer midir?

edit: ufak bir ekleme ve düzeltme
devamını gör...
süleyman çobanoğlu şiiri.

bana şiir gelirken katı öfkeli gelir
alıcı kuşlar gibi dağdan inen su gibi
elleri kanlı gelir gözleri bütün akrep
sellerde sürüklenen çocuk ölüsü gibi

bana şiir gelirken havanın şiddetini
çalkalanan denizlerin bağrışını duyarsın
doğup da ayağına dikilen hayvanların
korkusunu, ölümün çağrışını duyarsın

bana şiir gelirken yakıcı gerçek gelir
kılıcı yalanların kanını içmiş çeri
kralları tanımaz kimseyi selamlamaz
saçında çiçek gibi yoksulluk dilekleri
....
bana şiir gelirken serçeler dile gelir
temmuzda yağmur gelir koyuna koç katımı
yeşil ekinler bitmiş göğsümü yarmaktadır
atların çatlamadan önceki son adımı

bana şiir gelirken çeşmelerde dinlenir
beygirine merhamet ve alıç yükleyerek
sormadan yürür yolu yıldızlara baktırmaz
halkın o kör ve sağır çarşısından geçerek

bana şiir gelirken armağanlar getirmez
tek söz bile konuşmaz sedirde otururken
nerden tanırım dersin: onu andırır biraz
erkekler bıçaklanır, kadınlar doğururken
......
bana şiir gelirken kentli hırsız bir celep
bir göçeri kandırır bir tayı iğdiş eder
saray sundurmasında şairimsi ve gevşek
içlenişler, işkembe -ve tiksinti ve keder

bana şiir gelirken köpekleri havlayan
oğlu ölmüş yoksul ev çırpınarak uyanır
ananın ilenci mı babanın kargışı mı
taş mı demir mi yürek, hem kanar hem dayanır

bana şiir gelirken toprağa şimşek gelir
ölürkenki o gülüş, tutsak dirilten o umut
çiğnenmiş güller gibi kara yere saçılmış
ölmüş ozanlar gelir, gönlü kor yüzü bulut
....
ey kişi, ey maroken, ey mersedes, pangonot
ey yalan, ey alçalma: çiftleşir, vergi verir
ey yoksulun kanına ekmeği banan hoca
ey çorak dağlarında yalvaç taşlayan kibir

yağdırıp duruyorken esirgeyen o tanrı
bana şiir gelirken söyle sana ne gelir.
devamını gör...

Bu başlığa bir şeyler girmek için üye olabilirsiniz.

Benzer Başlıklar