1. toplam entry 8962
  2. takipçi 21
  3. takip edilen 18
  4. puan 40235
  5. statü
  6. rütbe yazar
  7. kayıt tarihi 12 yıl önce

ockam'ın usturası

veya ockham'ın bıçağı/ockham'ın jileti orijinal haliyle occham's razor;

Bilimsel yöntemde basitlik tercihi yanlışlanabilirliğe dayanmaktadır. Bir olgunun kabul edilen her açıklaması için çok ve anlaşılmaz sayıda olası karmaşık seçenekler olabilir. Başarısız olan açıklamalar, yanlışlanmalarını önlemek için her zaman ad hoc hipotezlerle temellendirilebileceğinden, daha karmaşık olanlara göre daha basit teoriler tercih edilir çünkü daha test edilebilirdirler.

yani dünya üzerinde yerçekimi varlığını bir bilimsel gerçeklik olarak koymayı, bir fizik kuralı kabul edilmesini ele alalım. dünya üzerinde doğal olarak yer çekiminin her yerde var olduğunu düşünüyoruz. ama dünya üzerinde her yerde bir elmayı bırakıp yere düştüğünü denemedik. belki öyle bir nokta var ki orada elmayı bıraktığımızda yere düşmeyecek.
ama yine "öyle bir nokta var ki orada elmayı bıraktığımızda yere düşmez" diye bilmek için de aynı şekilde dünya üzerindeki her noktada elmayı yere bırakıp yere düşmediği o noktayı bulmak gerek.

burada "dünyanın her yerinde elma yere düşer" ve "öyle bir nokta var ki elma yere düşmez" diyen her iki teorinin de hakikat olması için dünya üzerindeki her noktada elmayı bırakıp düşüp düşmediğini kayıt altına almamız gerekir. bu her noktada bırakıp düşüp düşmeme deneyini yapmamamıza rağmen daha basit olan, daha az değişken içeren teoriyi hakikat olarak kabul ediyoruz. yani burada hakikat arayışımızı doğruyu bulmak üzerinden değil, daha zor, daha az yanlışlanan kavram üzerinden konumlandırıyoruz.

işte bir çok yerde elmayı bıraktığımızda düştüğünü gördük, bir çok yerde de elmaya benzer nitelikte (işte hacmi olan, kütlesi olan şeyler gibi) cisimlerin benzer düşme hareketini yaptığını gördük. dolayısı ile her noktada denememiş olsak bile bu teori daha az yanlışlandığı için bu daha kolay deneyimlendiği için bu doğru kabul ediyoruz.

diğer teori, yani "dünya üzerinde öyle bir nokta var ki orada elmayı bırakırsak yere düşmez" yine buna doğru diyebilmek için dünya üzerindeki tüm noktalarda deney yapmak gerekir ama bu daha zor daha kompleks olarak ispatlanabilir.

özetle occam ya da ockham abi her ikisini de "doğru" kavramı üzerinden bir gerçeklik ortaya koyamıyoruz ama bu durumda daha az yanlışlanan, doğrulaması daha kolay olan, daha basit olan doğru olmaya daha meyillidir, çok büyük ihtimalle de doğru olan odur gibi bir yere varıyor.

yeni tanışılan kişiye siz demekle sen demek arasında gidip gelmek

ben bunu bir türlü ayarlayamayan müzdariplerden biriyim. Allah var, "siz" denmesini isteyen çok kişiye "sen" dediğimi düşünmüyorum. benim sorunum daha çok diğer durumdan kaynaklı. karşı taraf bir levelden sonra hala "siz" dememden rahatsız oluyor bana "sen" diyebilirsin sorun yok diyor, tamam diyorum. "sen" demeye başlıyorum. ama ağız alışkanlığı bir kere "siz" diye alışınca hemen de bırakamıyorum. arada kaçıyor "siz" diyorum. yahu bana "sen" diyebilirsin diyen kişi buna alınıyor haklı olarak. arkadaş hayırdır bir şeye mi kızdın yeniden "siz" demeye başladın filan diyor.

bir de ben ısrarla "siz" dememe rağmen durduk yere "sen" leveline geçen tipler var.

erdoğan'ın aklındaki ekonomi modeli

başıma bir şey gelmeyecekse aslında teorik olarak çok da mantıksız bir politika değil şu aşamada sadece uygulanabilirliği ve bu uygulamanın bariz sonuçlarından bir tanesinin toplumsal refah düzeyinin çok aşağılara düşmesi olduğu için tepki görüyor.

erdoğan ne yapıyor?
faizi düşürüp, döviz kurunu yükseltiyor.

neden yapıyor
istikrarlı bir ekonomi politikasının olmadığı yerde, mesela merkez bankası başkanı, hazine bakanı sürekli değişiyorsa, dün yerli üretime teşvik verdiği bir sektörde iki ay sonra yabancı bir devletle karşılıklı imtiyazlı ikili ekonomik anlaşma ile aynı sektörde yatırım olanakları sağlıyorsa cebinde parası olan adam bu parayla yatırım yaparak bir risk almak istemez.

somut bir örnek vermek gerekirse bir ilaç fabrikası açacak 10 milyon tl'niz var. fizibilitenizi de yaptınız. mevcut yönetmelikler, sektörel risklerle beraber fabrikan size yılda 3 milyon tl para getiriyor. bu hesaba göre 4. yılda 4x3=12. 12 milyon tl paranız olur. ana paranızı 10 milyonu çıkarmakla beraber 2 milyon kardasınız. ondan sonra her yıl +3 milyon daha... bu koşullarda bir çok sanayici bu yatırımı yapmaktan çekinmez. ama ekonomi politikası istikrarlı değilse, bilirsiniz ki yarın yönetmelikler, vergi oranları değişebilir, sizin 10 milyon tl ile kalkıştığınız işin maliyeti 15 olabilir. hiç ummadığınız anda bir teşvik mekanizması ya da ikili ticari anlaşma ile yabancı bir rakip firma sektörde karşınıza çıkabilir. size gelecek yılda 3 milyon 1.5'a düşebilir v.s v.s. yani bu paradan kar edebilirsiniz ama riski de yüksek.

aynı durumda banka faizleri de yüksekse örneğin yıllık ise hiç riske girmeden götürüp 10 milyonunuzu bankaya yatırdığınızda yılda 1.5 milyon tl getirisi olur. zaten 2 yılda 3 milyon tl kara geçersiniz. diğer senaryoda durum neydi? 4 yılın sonunda 12 milyon geliyor ana parayı düşünce 2 milyon tl kar ediyordunuz ve çok yüksek riskleri vardı. burada hiçbir risk olmadan 2 yılda 3 milyon tl kar ettiniz. diğer tarafta yüksek riski olmakla birlikte 4 yılda 2 milyon geliyordu.

erdoğan tam da bu mantıkla faizleri düşürüyor. faizleri düşürerek parasını bankada tutan ve faiziyle az ama güvenli kar eden sermaye sahibini yatırım yapma riskini almaya zorluyor. 10 milyon tl'sini bankaya yatırıp faizini bekleyecek abi yılda 1.5 milyon yerine belki ancak 0.5 milyon kar ederse, ilaç fabrikası açma riskini daha kolay alır gibi bir yere zorladığını düşünüyor.

diğer taraftan döviz kuru.
örneğin şu sıralar linkedin'de çok moda, ekonomik durumlardan ötürü "çalışanlarımıza şu kadar ara zam yaptık ama merak etmeyin yılbaşında zamları etkilemeyecek, yine zam yapacağız" diyen ponçik firmalar göreceksiniz. kabaca bir sektörel analiz yaptığınızda çoğunun hammadeyi içerden temin edip, ihracat yapabilen tekstil, gıda v.b firmalar olduğunu görürsünüz. yani adamın geliri dolarlayken, harcaması tl ile... yani durup dururken adam üretim miktarı, satış miktarı filan aynıyken 6 ayda tl cinsinden iki kat filan daha fazla kazanmaya başladı. bi zahmet çalışanına da bir ara zam yapsın di mi? neyse konumuz bu değildi pardon. demek istediğim böyle de bir durum varken, insanlar neden böyle bir sektörde yatırım yapmasın değil mi? yani hammadeyi, iş gücünü içeriden temin edebildiğin sektörlerde harcamaların masrafın değer kaybeden bir para cinsi olan tl iken, gelirin değer kazanan bir para birimi cinsinden. erdoğan'ın teorisine göre hal böyleyken hammade içerden, gelir dışarıdan olan sektörlerin büyümesi kaçınılmaz olacak, bu sektörlerde büyüme hızlanacak. kısaca yine erdoğan'a göre yerli üretim ve ihracatın artması gibi bir durum oluşacak.

yine döviz kuru yükseldikçe erdoğan'ın teorisine göre buraya oluk oluk yabancı yatırımcı ve döviz akacak. şöyle ki adam orada kafe açtığı paraya burada fabrika açıyor olabilecek, adam orada 200 euro ile bir gün işçi çalıştırırken, burada aynı paraya bir aylık iş gücü satın alabilecek.

bu şekilde bakınca aslında buraya kadar çok mantıklı gibi görünüyor. peki erdoğan'ın kaçırdığı nokta ne? bu sefer tersten gidelim.

döviz kuru yükselirse ne olur.
büyük bölümü ithalata dayalı ve ithal ürünün yerine ikame koyamadığınız sektörler batar. örneğin yurtdışından kauçuk ya da petrokimya ürünü alıp burada araba lastiği üretiyorsanız geçmiş olsun. çünkü dolarla harcayıp tl ile satıyorsunuz. batmamak için doğrudan döviz kuruna paralel zamlar yapabilirsiniz. tebrikler kendinizi kurtardınız, artık batmayacaksınız gibi duruyor. fakat bu durumda vatandaş döviz kuru oranında maaşına zam alamadığı için artık lastik alabilecek ekonomik durumda değil ve lastik alamıyor. belki arabasını satacak ya da garaja koyup kilitleyecek. bu durumda lastik satamayacağınız için geçmiş olsun yine battınız. biri batınca genelde ilk domino taşı devrilir. şöyle ki; vatandaş maliyetleri yüzünden artık arabasını kullanamadığı için araba satışları durur, durunca yurtdışından araba getirtemeyen ithalatcı da batar. araba, tır, kamyon gelmeyince. trenyoldan kargomuzu getiren abilerin eski tırlara bakım maliyetleri arttı onlar da batar. belki artan maliyetleri kargoya yansıtırlar, yine başa döneriz. vatandaşın maaşı o oranda artmadığı için kargo ya da lojistik hizmeti alamaz. kargocu abi yine batar, kargocu abi batınca, trendyol da batar v.s v.s. bu domino taşlarını istediğin yere kadar taşıyabilirsin.

yine erdoğan'ın ekonomi politikası rahat olun zaten bu durumu da öngördüm, korkacak bir şey yok bu da zaten planın bir parçası diyor. yani erdoğan a göre hal böyle olunca zorunlu olarak kendi petrolümüzü çıkarmaya başlayıp kendi petrokimya ürünlerimizi üretmek zorunda kalacağız, kendi yerli ve milli araba lastiğimiz üretilecek. peki ya bulmazsak o petrolü, yani bizim memlekette çıkmıyor olması çok olası değil mi? hadi bulduk diyelim o petrolü çıkartacak teknolojiye sahip miyiz?, teknolojiye sahip olsan eğitim sistemimiz onu çıkartabilecek, işletebilecek jeofizikçiler, jeoloji mühendisleri yetiştirebiliyor mu?

bu işin geyiği tabi. özetle demek istediğim istesek de üretemeyeceğimiz ithal etmemiz gereken ürünler var. döviz kuru yükseldikçe bunu temin etmemiz imkansız hale gelebilir. diğer taraftan ithal edemediğimizde yerlisini üretiriz dediğimiz bir çok şeyi de yerli olarak üretecek know how'a sahip olup olmadığımız şüpheli. yani euro ve döviz yükseldikce iphone, samsung alamayabiliriz. evet mühendislik fakültelerimiz filan var epey ama yetiştirdiğimiz insanlar o teknolojiyi üretebilecek yeterlilikte mi? diyelim ki halkımız diyergamlık gösterdi, kendi refahından vazgeçip tamam canım bizim yerli telefonumuz o kalitede olmasın, kötü de olsa bizim malımız biz razıyız onla idare edelim dedi. toplumun yüzde kaçı bunu der, yüzde on? on beş? peki sadece daha kötü de olsa yerli ve milli olduğu için kullanıcılara satabileceği telefonu kim üretmek ister. hadi diyelim ki samsung ve iphone'a parası yetmediği için herkes mecburen kalitesiz ucuz ve yerli olanı almak zorunda. üretici de bunu planlayarak en ucuzundan bir telefon yapıp millete sattı, kendini kurtardı. bu da en başta söyediğim yere dönüyo işte. toplumun refah seviyesi.... her şeyin en kalitesizi, en ucuzu ile hayatını idame ettirmek. avrupalı, amerikalı bir işçi, asgari ücretiyle tatile gidebilirken, bilmem kaç megapixel kameralı bir telefon kullanabilirken, sıfır bir araca binebilirken bizim vatandaşımız daha fazla ve daha ağır şartlarda çalışmasına rağmen bunların hiçbirine sahip olamayacak.

işte film burada kopuyor. devlet erkanı bürokratlar, sürekli devlet ihaleleri ile geçinen bazı patronlar refah düzeyinden hiçbir şey kaybetmezken bu ekonomik modelin faturasının halkın sırtına yüklenmesini kabullenmiyor hiç kimse. yöneticiler sırf istikrarlı bir ekonomi politikası sürdüremiyor, ehil birini getirip süreklilik sağlamak yerine canı istedikçe merkez bankası başkanını, maliye bakanını değiştiriyorken, bugün beyaz dediğine, yarın siyah derken, böyle bir atmosferde kendi parasını kenarda tutup size çıkar o parayı fabrika kur baskısı yapmasına bir dakika ya noluyoruz der insanlar.

sıfır araç kuyruğu

normalde araç üreticileri pazar araştırmalarını yaptıktan sonra ülkeler için, mesela türkiye için yıllık bir satış hedefi belirler. o sayıda araç ile ilgili üretim planı yapar. o aracı üretip parti parti türkiye'de ki bayilere gönderirler. her yıl bu hedef çok yüksek oranda tutar. çok küçük miktarlarda pazar paylarına göre bazılarında 8-10 aracı geçmeyecek bir sapma olabilir. onları da yıl sonunda kampanyayla filan bir şekilde sattırırlar. ancak mevcut ekonomi ve yüksek vergilendirme ile bir çok bayi ne kadar alsak, ne kadar satılır durumunu kestiremiyorlar. bu yüzden fabrikalardan araçları isteyip showroom'a koymak yerine önce talep toplayıp, ona göre sipariş ediyorlar.
1 /