1. toplam entry 45
  2. takipçi 0
  3. takip edilen 0
  4. puan 228
  5. statü
  6. rütbe yazar
  7. kayıt tarihi 10 yıl önce

türkiye türklerindir

dünya tüm insanlarındır. böyle giderse dahil olduğunuz homojen toplum haricini göremeden, üstelik doğal olarak buna sonsuz hakkınız varken sizden daha güçlülerin ezilmişliğinde ve daha güçlü olduklarınızı ezerek geberip gideceksiniz.

oysa ben insanım ve her yer benim, senin içinde geçerli bu. kabul etsen, keşfederdin; zor ama olacak.

oltanın ucundaki balık

belki de güzeldir, gitmek isterken 1 sn.'liğine de olsa yeninin etrafını kolaçan etmek. için dışına çıkmadan ve tecavüzane pipiyi tuttuğunu bilmeden az önce, karşındakinin rezaletiyle tanışmadan hemen geride, göz kapağının hayal ettiğiyle buruşuk suratlı dünya'yı karşılaştırmak.. o neneyken ve sen doğmadan az önce.. iplikler pazardayken ve sen sofrada limonla taksim edilirken yayvan ağzında gördüğüm o gülücüğü unutmadım fosforlu epiktetos.

fakat sen yorulmadan az önce, ben bunları düşünmüşüm. şşt, sessiz ol, konuşursan susadığımızı anlarlar.

kredi kartı mağduru

kredi kartım 2 borcumla beni ortada bırakıp, terketti hülüsü bey. ne yapacağımı bilemiyorum. markette şaraplar, alış-verişte dostlar beni bekler. fakat ben kredi kartımı unutamıyorum. geçen gün bi kadının elinde gördüm onu. utanmadan yatak odamıza, atm'ye giriyorlardı birlikte. ne yapacağımı şaşırdım. bir de şifreli konuşmalar falan. dün eve mektup göndermiş, faiz falan diyor duygusuz. çok mağdurum hülüsü bey kartımı geri istiyorum, bir yol gösterin ne olur.

kredi kartı mağduru

tanımsa; borçludur, yazık.

pencere önü çiçeği

erkan oğur tarafından dillendirilen sözsüz çiçeğin, her kafaya anlattığı bambaşka bir derdi vardır. her kulakta, ayrı diyarlara sürükler çiçek. pencere önünde buluşursunuz onunla, sonra birer birer geçmiş ve geleceğinize ait her insanın önünden geçirir sizi çiçek. her birine, her tınıda ayrı ayrı not düşersiniz birlikte. kafanız pencere önünde, uyuyakalırsınız sonra, huzurla seyrederken çiçeği...

düzenin yabancılaşması

idris küçükömer'in 1969 yılında yayınlanan batılılaşma başlığı altında, düzenin türk halkına yabancılaşması veya halkın düzene yabancılaşmasını osmanlı iç işleyişinden türkiye özeline taşıyarak incelediği kitabı.

idris küçükömer bu kitapta, türkiye'nin batılılaşmasının mümkün olmadığını, ayrıca hürriyet itilaf-serbest fırka-dp-ap geleneğinin halka dayanan sol bir hareket olduğunu; ittihat terakki-chp çizgisinin de jakoben, seçkinci sağ hareket olduğunu dile getirmektedir.

yaşadığı dönemde bu kitabında öne sürdüğü tezlerinin anlaşılmaması ya da kimilerinin işine gelmemesi sebebiyle, yok sayılmakla cezalandırılan kitabın yazarı için; istanbul büyükşehir belediyesi kültürel ve sosyal işler daire başkanlığı kültür müdürlüğü'nce düzenlenen "vefatının 20. yılında idris küçükömer" adlı bir etkinlik bile yapılmıştı 2007 yılında. peki, idris küçükömer artık anlaşıldığı için mi hatırlanabiliyor ya da artık insanlar kitabını merak edip, okuyup, üzerine yorum yapabiliyor? yoksa kendi döneminde onu anlamak mevzusu işine gelmeyenlerin yerine artık ondan örnek vermeyi icraatlerini desteklemeye daha yakın bulanlar ön planda olduğu için mi anılır oldu bu kadar? bu kesinlikle cevap verilmesi gereken bir soru ve bence içinde bulunduğumuz süreci karşılayan cevap, vehamet taşıyarak da olsa bir diğeri kadar tehdit edici öge barındırmamakla birlikte, ikinci seçenekten geçiyor.

son olarak, içerisinde tartışmaya açık kısımlar da bulundurmasına rağmen, siyasetle ilgilenen pek çok insanın okuması gereken ve okuduktan sonra kişinin objektif-eleştirel değerlendirmelerine bir yenisini daha katabilmesi imkanı oluşturacağına inandığım, şiddetle tavsiye ettiğim bir kitaptır.

baba

annemin doğum sancıları benim de yaşam alış-verişimdi, hatırlıyorum orada yoktun.. sonradan anlattıklarıyla hislerimi biçimlendirdim. orada yoktun, annem doğururken beklemeye ne hacet? eve gidip uyumayı yeğ tutmuştun. yo hayır, önemli de değil. gelişimi kırmızı halılar ve müjdelerle biçimlendirmen şart değildi. eğer seni daha fazla anlayabileceğim gözlere sahip olduğumda bana içinde sevgi geçen cümlelerle baksaydın..

sonra:

- beraber yürüdük biz bu yollarda
+ beraber ıslandık yağan yağmurda

- meyhaneci sarhoşum bu gece
+ aşığım aşık söyle bu gece

bla bla diye bağırarak gittiğimiz yollar ve annemin karnından aldırır gibi beni hayatından defettiğin o nokta var literatür babası!

sana baktığım hiçbir an, gözün benim yolumda değildi. senin sebebinle annem hali hazırda tam korunaklı kanguru çadırından beni çıkarana dek epey zorlandı.

ha, şimdi küsme ve darılmacalar halısında bana bakıp duruyorsun. sevgili adam, sana kızamıyorum; senin kadar kendime düşkünüm. bir tek, anne olmayı yasaklıyorum kendime, sana benziyorum diye.. ama daha fazlamı yapamıyorum. çoluklu çocuklu videolarına baktığım her an, hep aynı cümle içimde; "benim babam!" yoo efendi, sen taa o, "nooldu kimse seni istemiyor mu" diye çemkirdiğin en muhtaç anımda sokaktan geçen adamın tanımsız heyecanı oluverdin. yine de; "sana öyle bir tokat atacağım ki, unutamayacaksın" tüm gülen çocukları gözetlemekten kendimi bir türlü alamamamın bedelinde!

sobalı evde büyümek

bu şilde büyüyen çocuklar tükürür, mütemadiyen sobaya tükürür, "coss"la karşılaşmaktan tarifsiz bir hesaplaşma keyfi alır. ayrıca, elektrikli battaniye kendilerinin en iyi arkadaşıdır. dolayısıyla aynı çocuklar; yürümez, hareket etmez, o yataktan çıkmaz. ta ki önlüğü yandığında ideal sıcaklığa kavuşup tatilin keyfini çıkartma hakkına kadar...
1 /