1. toplam entry 1346
  2. takipçi 3
  3. takip edilen 0
  4. puan 4487
  5. statü
  6. rütbe yazar
  7. kayıt tarihi 5 yıl önce

varlık barışı adı altında vatandaştan para istemek

“yok be olm, o öyle bi’ şey değil” denilesi başlık.

varlık barışı dedikleri şey bir nevi teşvik, dışarda olan parayı içeri sok, dolaşıma sok senden stopaj mtopaj, gelir melir vergisi almayacağım diyor devlet. bu iş, bakma iş adamları için karın ağrısı bir süreçtir, en ilkel yollarla dolaşıma sokulur bu paralar; birileri gider valizlerle birkaç postada getirir o paraları falan ki tepelerine vergi denetçileri binmesin ya da daha gelişmişi; para büyükse yurtdışı iştirak kazancı istisnasından yararlanmak için paranın olduğu yerde bir spv (special purpose vehicle) kurulur ve fiktif işler yapılır ki aynı hikayeden ötürü.

işbu barışla yani win-win durumu oluşacak, sermayedarların gariban beyaz yakalıları bu eziyetleri çekmeyecek, sermayedarlar gelir vergisi ve stopajdan yırtacak; para, kayıt içileşecek ve de piyasada para arzı artmış olacak.

dışişleri meslek memurluğu

devlet diplomatına böyle seslenmeyi tercih ediyor. diplomat diyince havalı oluyor da böyle duyunca insan bi’ soğumuyor değil.

memur gibi ama değil gibi de bir yandan, 1961 viyana konvansiyonu’yla daimi bir evrensel dokunulmazlığa sahip olan adama memur mu denir? diyemezsin, ama devlet der. devlet memurunu sevdiği kadar memur demeyi de sever.

peki nasıl olunur diplomat? şöyle, zordur. yani şöyle, zordur zor. neden vurgulandı, çünkü yola bunu bilerek çıkmak gerekir.

türkiye cumhuriyeti devleti’nin yapmış olduğu en kalifiye sınava gireceksiniz çünkü. ve bu sınava başvurabilmek için önce yds’den minimum 85 puan almanız gerekiyor. ardından bakanlık başvuran adaylar arasından, alacağı diplomat sayısının yirmi katı kadarlık bir kitleyi yds sıralaması yaparak yazılı sınava çağırıyor. yani zor bir ihtimal de olsa, puanınız 90 olduğu halde sınava çağrılmayabilirsiniz. bu yüzlerce kişi ankara’da yazılı sınava tabi tutuluyor. sınav iki gün ve üç ayrı oturumdan oluşuyor, ilk gün olan cumartesi günü elinizi bir nevi survivor’a sokuyorsunuz. yazı yazmaktan elinize hiç kramp girdi mi sizin? girecek. cumartesi sabah oturumunda İngilizce makale yazıyorsunuz, sonra 45 dk mola; ikinci oturuma giriyorsunuz, bir İngilizce makaleyi Türkçeye bir türkçe makaleyi de İngilizceye çeviriyorsunuz ve gün bitiyor eve gidip uyuyabilirsiniz.

pazar yine geliyorsunuz sınav yerine sabah vakti, size bu üçüncü oturumda bir de Türkçe makale yazdırıyorlar. bu sefer eliniz dünkü kadar isyan etmeyecek, bu iyi. makaleyi bitirip o kalan bir gıdım suyu içiyorsunuz, yazılı sınavınız böylece son buluyor. Konular tahmin edildiği üzere uluslararası ilişkiler ve dış politika bağlamında oluyor. Siyah pilot kalem kullanmalısınız, kurşun kalem kullanılmıyor; çünkü kağıt karbon.

Ardından bakanlık, bu yazılı sınavda ellerini kaybetmeyi göze alan arkadaşlar arasında bir eleme yapıp içlerinden bir kısmını sözlü sınava çağırıyor. Sözlünün yarısı İngilizce yarısı Türkçe gerçekleşiyor, zarf falan seçtiriyorlar, içleri soru dolu zarflardan birisini seçiyorsunuz. Karşınızda bakan yardımcısı, büyükelçi veya büyükelçiler, üst düzey diplomatlar bulunuyor; seçtiğiniz soruyu ve onların soracakları soruları bu devletlulara cevaplıyorsunuz. ama ingiliççe.

Sözlü sınav da sonuçlanıp dört beş elin parmağı kadar ancak kişiyi bakanlık araştırıp soruşturup bünyesine diplomat, yani meslek memuru olarak alıyor. Artık siyah pasaportunuzu alabilirsiniz ve içselleştirerek ‘dokunursan yanarsın’ dinleyebilirsiniz.

not: konsolosluklarda çalışanlar, konsolos dahil, meslek memuru değil ihtisas memuru oluyor. yani tam diplomat değiller, viyana konvansiyonu’nda konu edilmemiş bu arkadaşlar hiç. diplomat ikamesiler daha çok. astsubay gibi, subay değil.

hiç umulmayan birinin namaz kıldığını öğrenmek

bizim bi’ arkadaş, boün’ü kazanıp -bugün değil 8 yıl evvel- derecenin vermiş olduğu bir rehavet ve okulun gel diye açtığı bozul koynundan mütevellit, hazırlıkta bir miktar dağıtmış. Alnı secde görmeye ancak 2. sınıfta başlamış, sonra radikal bir toparlanma... Utancından, namazları mescidin tenha olduğu vakitlere denk getiriyormuş. Bir gün vakti şaşmış onun ya da ince çerçeveli gözlüğü olan seyrek sakallı uslu çocukların ve karşılaşmışlar. Hazırlıktan tanıştıkları, kötü niyet barındırmadığına kalıbını bastığı birisi, heyecandan içinde tutamamış tuttuğunu: “ooo, bilo sen gelir miydin buralara” ve beyaz tenli müslüman görmüş afrikalılar gibi sevinmiş. Bu arkadaş üzülse mi sevinse mi bilememiş, sonra bir süre mescid içi random cemaatlere imam olarak aday gösterilmediğini fark ettiğinde aslında o gün üzülmeli olduğunu anlamış.

anlamı anlamıyorum

2010 sonrası yüce şairlerinden ismail Aslan’ın çok hoş bir şiiridir.

şöyle:



Korkunun ecele bir şeyi keşke.



İnsan hiçbir zaman ölmeyecekmiş gibi

korkar ölümden

en azından ben öyleyim:

hiçbir zaman ölmeyecekmiş gibi

korkuyorum ölümden

sanki biraz da ölümü düşünürken

henüz ölmemiş olmanın rahatlığıyla

girişiyorum buna

hemen her gün buna girişirim

bir insana girişmekten daha kolay hem.



gün geçtikçe önemsediğim ne varsa

değişiyor. değişmeyen tek şeyim

şudur demek mümkün değil

mesela ses doğal seyri değiştirendir kanımca

oysa sessizlik akışa sadece katılır ve ona asla

dokunmaz. benim en çok üzerinde durduğum

şeyin bu olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.

bakış için aynı şeyi söyleyemiyorum yalnız

bakışın aklın dışında olduğuna inanıyorum



meteoroloji önemini her sabah yeniden

kazanıyor ve giydiğim ayakkabıların

yıpranmışlığını neye bağlayacağımı

irdeliyorum. tabi bir de ontoloji

varmış sosyoloji falan hiç oralı

değilim olamıyorum. olamayanın ontolojisi

yoktur. olamayanın Allah’ı vardır oysa

ve Allah yardım eder el uzatır

varlık eğri olarak durmaktır ve bir

neden birçok sonucun nedenidir. kalbime

bir defasında sancı saplanmış

buna şahit olan hekim arkadaşım

kas ağrısı olabileceği kanısına varmıştı.

kalbime her sancı saplandığında nedenimi

bulup rahatlıyorum. keşke bütün nedenleri böyle

kolay bulabilsem. haberlerde can sıkıcı

bir şeylerle karşılaşınca kanalı değiştirme

gücüne eşit bir kolaylıkta diyorum ama.



sular bizde günlerce kesik durmadan

derdine düşüyorum. yıkanacak çamaşırlar

bulaşıklar ama neyse ki ev hali ne yapacaksınız

diyebileceğimiz kimselerimiz yok bu ara

bu ara yazdığım şiirin nereye yol

aldığı konusunda saatlerce kafa patlatıyorum

o kadar değil elbette abartmayayım

suların günlerce kesik olmasından daha

vahim bir durum olmadığını tam şimdi

itiraf etmem gerekiyordur belki de.



belki de genişi siyah görüyor olmam da

vardır. çünkü gözlerimi kendimden

ayıramadığım gibi onları bu dünyadan da

ayıramıyorum. bu dünyanın fazlası insanın

müdahalesidir ve genişi siyah görüyorum

ben ekseri.



anlamı anlamıyorum. kalsın.
1 /