1. toplam entry 5902
  2. takipçi 8
  3. takip edilen 1
  4. puan 31565
  5. statü
  6. rütbe yazar
  7. kayıt tarihi 6 yıl önce

nuh tepesi filminden mulahazalar

kutsiyet yüklenen anlamları sorgulamayla başlayan hikayesi vardır. bir ağacın etrafındaki rantın bitme korkusu ve bu nedenle herkesin birbirinden korktuğu gerçeği vardır. ölmek için köyüne gelenlerin dram olmadığını yüzümüze çarpar. diğer yandan köyü bekleyenlerin enayi olmadığını da pek güzel gözümüze sokar.

açık bir uyarıcı

ahkaf sursi 9. ayetteki peygamber s.a.v hitaptır. "Yine de ki: “Ben, peygamberler arasında benzeri gelip geçmemiş biri değilim, bana ve size ne yapılacağını da bilemem, ancak bana vahyedilene uyarım. Ben yalnızca açık bir uyarıcıyım.”
Burada peygamberliğin başlıca özellikleri şöyle sıralanıyor: a) Bütün peygamberler temel özellikler bakımından birbirine benzerler. Daha önce bir peygamberi tanımış ve ona inanmış olanların sonra gelen hak peygambere inanmasında güçlük olmamalıdır. b) Peygamberler de dahil olmak üzere Allah’tan başka hiçbir varlık –istisnaî durumlarda Allah bildirmedikçe– gaybı bilmez; gelecekte olacaklar da gayba dahildir, nitekim Hz. Peygamber bunu bilmediğini açıkça ifade etmektedir. c) Peygamberlerin özel bilgi kaynakları vahiydir. Vahiy diğer inananlar gibi peygamberler için de bağlayıcıdır; ona uymak, uygun davranmak mecburiyeti vardır. d) Allah’tan emir alarak insanları dinî hayatları bakımından uyarma, dünyada yaptıklarının âhirette nasıl karşılık bulacağını bildirme görevi peygamberlere aittir, onlardan başka –bu mânada– uyarıcı yoktur, âlimler ve eğitimciler bu görevi peygambere tabi olarak yerine getirirler.
“b” şıkkında ifade edilen husus tefsirciler arasında tartışılmıştır. Bazıları, “Onun bilmediği, dünyada olacaklardır, âhirette kimlerin başına nelerin geleceğini bilir” demişlerdir. Bize göre bu bilgi de şahıs şahıs değil, geneldir, iman ve amellerin sonuçlarıyla ilgilidir. Dünyada olsun âhirette olsun onun bildiği münferit, özel, belli olaylar ve olacaklar, istisnaî olarak ve belli hikmetler çerçevesinde Allah’ın bildirmesi, vahyetmesiyle bilinmiştir. Buhârî’nin aktardığı şu bilgi de bu anlayışı açıkça desteklemektedir: Medine’ye hicret eden müminler, oranın yerlilerine misafir edilmeleri için dağıtılmış, Osman b. Ma’zûn isimli sahâbî de misafir kaldığı evde hastalanmış ve âhirete göçmüştü. Cenaze kefenlenmiş halde iken Hz. Peygamber eve gelmiş, evin hanımı ona ölü hakkındaki kanaat ve duygularını şöyle ifade etmişti: “Allah’ın rahmeti üzerine olsun ey Osman! Sana tanıklık ederim ki, Allah’ın ikram ve ihsanına nâil oldun.” Peygamberimiz hanıma, “Ona Allah’ın ihsanda bulunduğunu nereden biliyorsun?” diye sorunca kadın kendine geldi, “Bilmiyorum ey Allah’ın Resulü” dedi. Peygamberimiz de şöyle buyurdu: “O, rabbinden gelen şüphe götürmez gerçekle karşı karşıyadır, ben onun için hayır umuyorum. Yemin ederim ki ben Allah’ın elçisi olduğum halde hakkımda ne yapılacağını bilmiyorum.” Kadın da ekledi: “Vallahi ben de bundan sonra hiçbir kimseyi (‘Onun günahı yoktur, makamı cennettir’ diyerek) tezkiye etmem” (Buhârî, “Cenâiz”, 3).

Kaynak : Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 5 Sayfa: 29-30

melekut alemi ile ruh

Allah-u Teâlâ Cemâl nurundan en evvelâ Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurunu yarattı. Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin de bilhassa göz nurundan Arşırahman’ı, sonra diğerlerini halketti.

Allah-u Teâlâ bütün ruhları “Lâhut âlemi”nde yarattı. Bunun içindir ki ahsen-i takvimin tâ kendisi olmuş oluyor.

Sonra yaratılan ruhları kâinatın en aşağısına, cesetler âlemine indirdi.

Kur’an-ı kerim’de bu hususa şöyle işaret ediliyor:

“Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” (Tin: 4-5)

Yâni Allah-u Teâlâ “Kudsî rûh”u ahsen-i takvim üzere yarattıktan sonra, beraberinde tevhid tohumu olduğu halde “Lâhut âlemi”nden saldı, evvelâ “Ceberût âlemi”ne indirdi. Ceberût, âlem-i emirden sonra madde ve müddetle vücut bulan, maddî ve mânevî âlemler arasında bulunan orta âlemdir. Ruhânî âlemin de cismânî âlemin de bazı hususiyetlerine sahiptir. Bir berzah ve misâl âlemidir.
Ceberût âlemine gelince Allah-u Teâlâ ruhlara o âleme mahsus, o âlemin nurundan kisveler giydirdi. Bu kisveyi giyen ruhlar “Sultânî ruh” oldu.

Sonra o kisve ile “Melekût âlemi”ne indirdi. Orada da o âlemin nurundan kisveler giydirdi. Bu kisveyi giyen ruhlar da “Ruhânî ruh” ismini aldı.

Mülk âlemi zâhir âlem, melekût âlemi ise bâtın âlemdir. Arş’tan arza kadar melekût âlemidir.

Allah-u Teâlâ ruhları yine saldı, “Mülk âlemi”ne indirdi. Emr-i İlâhî ile cesetlere inip mülk kisvesine bürünen ruhlar ise “Cismânî ruh” oldu.

Cesetleri “Sizi topraktan yarattık, ölümünüzden sonra yine O’na döndüreceğiz ve sizi tekrar oradan çıkaracağız.” (Tâhâ: 55)

Ruhların bu cisme girmeleri ile ilgili olarak da diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Ona kendi ruhumdan üfledim.” (Sâd: 72)

Âlemlerden süzüle süzüle gelen ve ulviyattan halkolunan ruh, hissiz ve hareketsiz vücuda sığdırıldı.

Vücutta bir de nefis var. Nefisle ruh, vücutta ayrı ayrı yer tutmuşlardır.Nefis; toprak, su, hava ve ateşten müteşekkil bir “Buhâr-ı zulmânî”dir. Karın boşluğunda bulunur, kumandası secde mahallidir. Bütün vücuda oradan kumanda etmek ister.

Nefis süfliyâttan, ruh ulviyâttan halkolunmuştur. Nefis ahlâk-ı zemime, ruh ise ahlâk-ı hamide ile mücehhezdir. Çok lâtiftir, çok âli makamdan gelmiştir.

Allah-u Teâlâ cesette ruhların her birine, kendilerine mahsus yerler ayırmıştır.

Cismânî ruhun yeri etle kan arasıdır ve bedende terbiye edilir. Ruhânî ruh’un yeri kalp,

Sultânî ruh’un yeri fuad,

Kudsî ruh’un yeri ise sırdır. Ruhların terbiyesi ayrı bir husustur.

Sır; Hâlik ile mahlûk arasında bir vâsıtadır, tercüman mesâbesindedir. Çünkü Kudsî ruh’a sahip olan bir kimse, Allah-u Teâlâ iledir ve O’nun mahremi sayılır.

Yani içten içe, âlemden âleme geçiliyor. Bunlar bâtınların da bâtınıdır.git
tamamı ve devamı için -

kabiliyet ile yetenek

İki kavramı karşılaştırdığımızda kabiliyet doğuştan gelen, Allah vergisi bir özellik olurken; yetenek ise çok çalışmaya ve geliştirmeye müsait hatta azmin zaferi denebilecek bir nitelik. Kabiliyeti geliştiremezsiniz ama yetenek geliştirilebilir.

Bu iki kavramın İngilizce karşılıkları da talent (kabiliyet) ve skill (yetenek). Skill etimolojisi de buna uygun. İçinde ayırt etme gücü, sınır, anlama, bilgi var.

Hangisi daha makbul? Kabiliyet mi yetenek mi?

En ideali kabiliyetin keşfedilerek yeteneğe dönüştürülmesidir.

ADULTS IN THE ROOM

Costa Gavras´ın son filmidir. türkçe adıyla ´ODADAKİ YETİŞKİNLER´ 88 yaşında bilge bir politik sinema üstadı olan yunan asıllı gavras , bir Yunanlı politikacının anılarından yola çıkıyor. Duayen yönetmen politik gerilim tonunu elden bırakmadan, 2008 ekonomik kriziyle Yunanistan’ın başına gelenlerin ve sistemin analizini yapıyor. Kapalı kapılar ardında gelişen ve sırf diyaloglara dayanan bu tiyatro tadındaki filminde Yunanistan’da 2015’te yaşanan ekonomik krizden yola çıkarak AB - Yunanistan ilişkilerini otopsi masasına yatırıyor. Aleksis Çipras hükümetinde maliye bakanı olarak görev yapan Yanis Varoufakis’in anılarından yola çıkan film, AB’nin nasıl bir koalisyon olup, temel olarak neyi hedeflediği hakkında bir ekonomi dersi hüviyetinde. Çipras’ın yakın arkadaşı olan akademisyen Varoufakis’in ‘Odadaki Yetişkinler: Drin Avrupa Kurumu ile Mücadelem’ adlı anı kitabını senaryolaştıran Costa Gavras, filminde bir siyasal entrika yumağını gözler önüne seriyor. Yunanistan’ın içinden geçtiği ekonomik krizden çıkmak için desteğine muhtaç olduğu Avrupa Birliği ile pazarlık yapan Varoufakis, kimileri tarafından istenmeyen adam ilan edilmiş, kimilerine göre AB’ye karşı direniş ikonuna dönüştürülmüştü.

AB’nin kimlerin çıkarını koruyup bunun maliyetini kimlerin üzerine yıktığını sorgulayan film, yakın dönem siyaseti üzerine pek çok tartışmaya dahil oluyor. Film 2015’te ekonomisi iflasın eşiğine gelmiş Yunanistan’da, sol koalisyonun lideri Çipras’ın seçimleri kazandığı gece başlıyor. Seçim vaatlerinin yerine getirilmesi için ‘Uzlaşı Belgesi’nin yumuşatılması gerekmektedir. Varoufakis Avrupa ülkelerinin tuzu kuru maliye bakanlarını ve IMF yetkilisini borçların ertelenmesi ve Yunan bankalarına para pompalanmasının sürdürülmesi konusunda ikna etmek durumundadır.



Müflis pazarlık masasında

Film, Yunanistan’ın içinden geçtiği krizin ardından yatanlara bakarken, Avrupa’nın ekonomileri güçlü ülkelerinin empatiden yoksun, kibirli tavırlarına da ayna tutuyor. hasılı bu filmi, pandemide bile olsak, bir yolunu bulup izlemek lazımdır.

pek uyanık bir uyku

Abdullah Cevdet’in sahibi olduğu İçtihad Dergisi’nde Kılıçzade Hakkı nın ses getiren makalesidir. 1914 yılında Abdullah Cevdet’in yönetimindeki İçtihâd dergisinde yayınlanmış olan ‘Pek Uyanık Bir Uyku’ adlı uzunca bir makalede; tekke ve zaviyelerin kapatılması, din adamlarının kıyafetlerinin sınırlandırılması, medreselerin ıslahı, Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılıp bünyesindeki mülklerin devlet hazinesine devri, kadınların çağdaş olarak eğitilmelerinin gerekliliği, milli sanayinin kurulması, yerli malı kullanımının teşvik edilmesi gibi bir çok alanda yapılması istenilenler bir rüya kisvesi altında sıralanmıştı.

Aslında, Namık Kemal’den başlayarak Ziya Paşa’ya kadar pek çok Osmanlı aydını, yaşadıkları devre göre fazla hayali hatta ‘uçuk kaçık’ kaçabilecek olduğunu düşündükleri bazı aykırı fikirlerini ‘sadece bir rüya’ olarak yazıp yayınlamayı âdet haline getirmişlerdir. Aykırı entelektüel düşüncelerin ‘rüya’ formatında aktarılması, on altıncı yüzyılda başlamış bir Osmanlı uygulamasıdır. ‘Rüya’ formunda ütopya yazmak, aslında siyasi düşünceleri sahibine zarar vermeden aktarmanın yollarından birisi olarak önce Osmanlı uleması tarafından geliştirilmiş ve sonradan da Osmanlı aydınları tarafından benimsenmiş bir oto-sansür yönteminden başka bir şey değildir.
İctihâd’ta yayınlanmış olan bu uzun rüyanın yazarı Kılıçzade Hakkı Bey, Kemalist Devrimlerin sonradan tamamlayacağı modernizasyon projesinin öncü habercisi sayılabilecek bir ütopyayı dillendirmişti. Bu uzun yazının sekizinci maddesinde, İstanbul’da bulunan bütün üfürükçülerin ve cinci hocaların yakalanıp İstanbul’dan sürülmeleri gerektiği savunulur; hastalanan insanların hocaya değil, doktora gitmeleri gerektiği anlatılır. Hemen ekleyelim: İçtihâd Dergisi, Abdullah Cevdet tarafından 1904-1932 yılları arasında yayınlanmış ve döneminin en ilerici yayın organıydı. Batı yanlısı ve hatta zaman zaman halk nezdinde aşırılık, aykırılık olarak adlandırılan yazılarında yer alan projeleri ve ütopyalarının epeyce bir kısmı Mustafa Kemal ve kadroları tarafından gerçekleştirilmişti.

kendini bulamamak

Andre Gide; “Kimse kendine benzemiyor. Herkes bir kalıp seçiyor ona özeniyor; tamamıyla seçilmiş bir kalıbı kabulleniyor. Bununla birlikte, insanoğlunda okunacak başka şeyler var, buna inanıyorum. Cesaret edemiyorlar. Sayfayı çevirmeye cesaret edemiyorlar. Taklit kanunları; ben bunlara korku kanunları diyorum. Kendilerini yalnız bulmaktan korkuyorlar, ama kendilerini hiç bulamıyorlar” demiştir.

allah aşkı üzerine düzensiz düşünceler

Simone Weil adlı yazarın Ketebe Yayınlarından çıkmış kitabıdır. kitaptan ;“İçinde bir zerre olarak yaşadığımız kainat, mesafeye boyun eğmeyen ilahi aşktan sudur etmiş bir mesafedir. Bizler bu mesafede bir noktayız. Zaman, mekan ve doğanın mekanik kanunları da bu mesafedir. Kötülük diye adlandırdığımız her şey de aslında bu mekanizmaya dahildir. Tanrı merhametiyle bir insanın yaşamına girip tüm varlığını aydınlattığında, kişiye doğa kanunlarına bağlı kalmaksızın, suyun üstünde yürümenin imkanını verir. Ama ne zaman aynı kişi Tanrı’dan aksi istikamete bakar ise, Tanrı’ya değil bu mekanizmaya -yerçekimine- teslim olur. Esasında bu kişinin düşen bir taş parçasından bir farkı kalmamıştır. Ruhlarımızı ve toplumları dikkatle incelediğimizde Tanrı’nın bu tabiatüstü ışığının eksik olduğunu, hepimizin mekanik ve kör bu yasalara itaat ettiğini görürüz. Suçlu diye adlandırdıklarımız esasen rüzgarlı bir havada çatıdan düşen kiremitler gibidir. Onların tek hatası en başta yaptıkları, çatıdaki kiremitlerden herhangi biri olma seçimi olmuştur.”

değerli üç şey

Üç şey öğretilir,
Üç şey de öğretilemez:

"Bir şeyh, âlim öğrencisine şeyi öğretmelidir:
1.İbadet bilgisi,
2. Ahlak,
3. Edep.

Üç şeyi de öğretemez:
2. Talep (istek),
2. İrade,
3. Aşk."

Maalesef ilim ve ihlas için de bu üç şey elzemdir.

Simnânî (r.a.), Kırk Meclis, s. 112

öküz fıkrası

nasreddin Hoca merhum, çift sürerken küçük öküz yaramazlık ettikçe büyük öküzü döğermiş.

-Yaramazlık yapan küçük öküz, sen büyüğü niye dövüyorsun?

Diye soranlara demiş ki:
-Büyük öküz işaret etmedikçe küçük öküz bir şey yapamaz.
1 /