1. toplam entry 2054
  2. takipçi 7
  3. takip edilen 1
  4. puan 8675
  5. statü
  6. rütbe yazar
  7. kayıt tarihi 6 yıl önce

annelerin kızlarını sevmemesi

kendi hayatımda da gerçekleşmiş ve maalesef, toplumun büyük yüzdesinde görülen hadise.

yarım asıra yaklaşmış şu fani ömürde bu duruma bulabildiğim bir açıklamam var ve yıllar boyu cevabını aradığım bir soru olduğu içinde de, bu cevabı kamuyla paylaşmak istiyorum.

tüm ebeveynler daha doğdukları andan itibaren, evlatları üzerinden prim kazanmaya başlarlar. bebek doğar mesela, "ay ne kadar babaya benziyor, aman da burnu tıpkı annesi.." gibi onore edici cümleleri duymaya başlarlar. bu cümleler birer kazanım gibi algılanır ve devamı da çocuğun büyüdüğü yıllar boyunca, kâh okul başarılarıyla, kâh da çocuğun diğer kazanımlarıyla tekrar tekrar yinelenir.

çocuk okulda takdir alır mesela "ayy ne güzel yetiştirmişsiniz maşallah", yada diyelim bir kız arkadaş edindi (erkek çocuğu ise) "vayy benim aslanım, babasına çekmiş", kız çocuğu ise ve mesela evde ilk kez kek denemesi yapmışsa "ah annesi gibi pek maharetli maşallah"... bu örnekleri çoğaltabilirsiniz...

dikkat ederseniz olaylarda prim yapan geri planda hep aile.

buraya kadar yazdıklarımda bir beis yok fazla... ancak bir nokta var ki ordan sonra film kopmaya başlıyor.

bu gölge aile egoizmi, kız çocuk-anne olayı söz konusu olduğunda rekabete dönüşüyor. Kız evlat büyüdükçe ve annesinden gittikçe farklılaşan özellikler kazanıp, bir de bu kazanımlar üzerinden övgü veya yergiler alıyorsa vay bana vaylar bana... eğer övgüde anneye pay ayrılmamışsa anne kızı yok sayma temayülü göstermeye başlıyor. kız evlat herhangi bir başarısında (yine kek yapma örneğine değineyim) o başarıdan bahsedildiğinde konuyu değiştirme, susma veya artık yok sayılma kızgınlığının derecesine göre aşağılama veya dalga geçme gibi davranışlarda bulunabiliyor.

Bu yok sayma kız evlatta müthiş suçluluk duygusu oluşturuyor. Bu duygu tedirginliği getiriyor, akabinde cesaretsizlik, öz güven kaybı, çatışma, öfke vs vs...

Aslında tüm bu yazdıklarıma baktığımda gördüğüm manzara şu... hani son zamanlarda aile dizimi denilen popüler bir olgu var, dediklerine göre kuşaklar boyunca ailede meydana gelmiş olan travmalar sonraki kuşaklara aktarılıyormuş. bu aile dizimi denilen şeyin mistik veya paranormal boyutuna hiç inanmasak bile, ailedeki yanlış bir öğretinin sonraki kuşaklara aktarıla aktarıla mutsuz bireyler yetişmesine katkısı maalesef çok fazla.

yani aileden atadan, kızıyla rekabeti öğrenerek gelmiş bir anne yine aynı davranışı tekrar ediyor.

tüm bunlara rağmen bu acının üzerinden gelinemez mi? hayatlarımızı alt üst etmiş bulunan bu "anne sevgisizliği"ni aşamaz mıyız?

ben artık önemsemiyorum. önemsemediğim annem değil, saygısızlık da yapmıyorum yanlış anlaşılmasın lütfen. önemsemediğim annemden artık bu beklentim... o kaynağın bir gün bana da yönelebileceğine olan inancımı bir kenara bıraktım. "Annem böyle" deyip bunu kendime kabullendirdim... o böyle çünkü bilmiyor ki nasıl olması gerektiğini... ortada bir kayıp varsa bu kayıp sadece bende değil... evlat sevgisi denilen aşk halinden nasipsiz annem bence daha üzücü bir durumda... hayatı boyunca evladı üzerinden kendisinin onore edilmesini ummuş ve maalesef ona da bu öğretilmiş. canım annem... o beni yeterince ve ne şekilde sevmesi gerektiğini bilememiş olsa da, ben yine de seviyorum onu. muhakkak o da seviyordur ama bişeyler hep farklıydı...

bu fikire de ne zaman aydım, ondan da bahsedeyim yeri gelmişken...

bir kedim oldu 4 sene önce. sokakta bahçelerde bakmışlığımız olsa da evde ilk defa kedi bakıyorum. kedimiz varlığı ile hayatımıza ışık ve sevgi kattı, çok iyi geldi bize... çoğu zaman şunu düşünürüm: hareketleri aslında çok kısıtlı olan bir varlık bu kedi hayvanı. insanla kıyaslanınca sadece belirli hareketleri yapabilen bir makine gibi. patisi ile bizim ellerimizle yapabildiklerimizin belki yüzde birini bile yapamıyor. ama yine de içinde bir ruh taşıyor ve kendi şahsına münhasır.

tüm dünyayı düşündüm sonra, tüm varlığı... william blake bizi gerçekten ayıran şeyin algının kapıları olduğunu söylemiş ya, bizler aslında algı hapishanesinde tutuklu varlıklarız. belli hareketlerin dışında hareket yapamıyor, belli sınırlar dışındakileri de algılayamıyoruz. hepimizin içinde bulunduğu kap neye elverirse artık... bir kedi, kediler için tanımlanmış kodlar içinde hareket edebilir yalnızca... yada bir insan saatte 6 km den hızlı koşamaz... bir çim tanesinin boyu 50 metre olan bir ağaca dönüşmesi mümkün değildir..

her varlık kendisine tanımlanmış sınırlar içerisinde dünya sahnesinde var olur ve oyun biter.

ve annem... o da belli bir kod zinciri içerisinde, belli kalıplarla sınırlı ve koşullu. farkettim ki kodlarında kızını yücelterek sevmek ve onurlandırmak yok. fedakarlık var, çilekeşlik var, hamaratlık, çalışkanlık vs var ama benim beklediklerim yok!

ee benim kedimde de şarkı söyleyebilme yeteneği yok *

işte o dakikada bıraktım bu üzüntüyü bir kenara...

o günden beri hafifledim. her anneler gününde içime batan bıçak kayboldu sanki... çok şükür...

annesi tarafından yeterince sevilmeyen kız kardeşlerim. kurtlarla koşan kadınlar kitabını okumanızı tavsiye ederim, bizlerden bahsedilen kısımlar var ve çok öğretici. ayrıca inanın çokça yaşayan var bu sorunu ve çok tanınmış olan bir tanesi için şu videoyu izleyin lütfen:



kendinizi siz sevin derim son söz olarak. eğer bir kez o sevgi gelmemişse kolay kolay gelmeyecek de, çünkü ilahi kodları öyle o annelerin... ayağınıza takılmasına daha fazla izin vermeyin bu yoksunluğun... değerli olduğunuzu hep hatırlayın...
1 /